Haşr Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Haşr Suresi Tefsiri Mevdudi

Haşr Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Haşr Suresi Tefsiri Mevdudi

HAŞR SURESİ

Adı: Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.


Nüzul Zamanı: Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim). Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.


Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.


Tarihsel Arka-plan:

Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.


Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.


Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.


Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.


(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî). Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.


M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.


Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.


Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:


Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.


Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.


Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.


Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.


Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.


İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.


"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.


Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)


Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a), İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:


a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.


b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.


c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.


Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.


Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.


Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)


Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.


Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)


Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.


Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.), suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.


Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a), ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.


İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.


Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:


1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.


Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.


5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.


6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.


11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.


18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.1


2 Kitap Ehlinden küfredenleri ilk sürgünde 2yurtlarından çıkaran3 O'dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı.4 Böylece Allah('ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, 5yüreklerine korku salıverdi; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı.6 Artık ey basiret sahibleri ibret alın.7

AÇIKLAMA

1. Açıklama için bkz. Hadid an: 1-2. Benu Nadir'in yurtlarından sürülmeleri hakkında bir yorum yapılmadan önce, böyle bir girişle Müslümanların Yahudileri kendi güç ve yetenekleriyle yenmedikleri, bilakis bu zaferin Allah'ın kudretinin bir sonucu olduğu vurgulanmaktadır.

2. "Haşr" dağılmış insanların bir araya toplanması veya dağılmış insanların bir araya toplanarak, ortaya çıkarılması demektir. Ve "lievvel'il-Haşr" ifadesi de, a) Haşr öncesi ya da b) Haşr zamanı anlamına gelir. Bu ifadenin birinci anlamı hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bu gruba göre, bu ifade Benu Nadir'in Medine'den çıkarılmasına işaret etmektedir. Bu müfessirlerin Benu Nadir olayını birinci Haşr olarak nitelemeleri, Hz. Ömer'in (r.a) Yahudi ve Hıristiyanları Arap yarımadasından çıkarmasına ikinci Haşr denilmesi nedeniyledir. Son Haşr ise kıyamet günü vuku bulacaktır. Bir başka gruba göre, bu ifade, Benu Nadir'e karşı savaşmaları için Müslümanların bir araya gelerek toplanmalarına işaret etmektedir. Yani Müslümanlar bir araya toplandıktan sonra, savaşa gerek olmaksızın Benu Nadir Allah'ın kudretiyle Medine'den çıkarılmıştır. Diğer ifadeyle bu,. "İlk Taarruz" anlamına gelmektedir. Şah Veliyullah Dihlevî, kendi Farsça tercümesinde bu ifadeyi "İlk çatışma" olarak Urduca'ya tercüme etmiştir. Bize göre Şah Abdulkadir'in tercümesi daha isabetlidir.

3. Benu Nadir'in Medine'den sürülmesi olayı, sonradan zihinlerde boşluklar olmaması için başlangıçta iyice anlaşılmalıdır. Hz. Peygamber (s.a) Benu Nadir ile yazılı bir antlaşma yapmıştır. Yahudiler, bu antlaşmanın geçersiz olduğunu açıkça söylememelerine rağmen, antlaşmayı bozacak birçok davranış ve girişimlerde bulunmuşlardır. Fakat en sonunda antlaşmaya açıkça aykırı olan bir davranışta bulunduklarından Hz. Peygamber (s.a) onlara savaş ilan etmiştir. Bunun nedeni, kendileriyle Medine Devleti'nin başkanı sıfatıyla anlaşma yapan Hz. Peygamber'i (s.a) öldürmeye teşebbüs etmeleridir. Bu planı önceden haber alan Hz. Peygamber, bu gerçeği Yahudilere açıkladığında, onlar bunu inkar edememişler ve bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a) 10 gün içerisinde, Medine'yi terketmedikleri takdirde kendilerine savaş açılacağını bildirmiştir. Bu ültimatom, Enfal: 58'de vaz edilen Allah'ın şu hükmüne uygundur:

"Bir topluluğun hainlik yapmasından korkarsan, sen de aynı şekilde antlaşmayı feshet! Çünkü Allah hainleri sevmez."

Bu bakımdan, Benu Nadir'i Medine'den çıkaran aslında Allah Teâlâ idi; zira bu davranış O'nun yasaları doğrultusunda ifa edilmişti. Üstelik ilerideki ayetlerde Allah Teâlâ, onların Medine'den çıkarılmaları hadisesini kendi fiili olarak nitelemiştir.

4. Bu ifadenin hakkıyla anlaşılabilmesi için, Benu Nadir'in asırlarca emniyet ve güven içinde yaşamış olduklarının bilinmesi gerekir. Onlar, Medine'nin dışına tüm kabile olarak yerleşmişlerdi ve aralarında başka kimse yoktu. Yerleşim merkezleri bir kale gibiydi. Ayrıca evleri bile dış görünüş itibariyle birer kale gibi sapasağlam yapılmıştı.

Çünkü bölgede hüküm süren anarşi nedeniyle böylesine sağlam evlere gerek duyulmuştu. Onların nüfusu Müslümanlarınkinden az olmadığı gibi, ayrıca Medine'deki münafıklar da onları destekliyorlardı. Bu şartlar muvacehesinde Müslümanlar, onların savaş olmaksızın sırf kuşatma nedeniyle yurtlarını terkedeceklerini ummuyorlardı. Buna karşın Benu Nadir de hiç bir gücün 6 gün içinde kendilerini yurtlarından çıkarabileceğini hayal bile etmiyordu. Daha önce sürgün edilen Benu Kaynuka'nın cesaret iddiaları her ne kadar bir işe yaramamış ise de, onlar Medine'de yaşıyorlardı ve kale gibi savunması yoktu (!) Bu yüzden Benu Nadir, Müslümanlara karşı koyacak, direnecek güçlerinin olmadığından dolayı Benu Kaynuka'nın yenildiğini sanıyorlardı. Oysa kendileri emin ve çok sağlam kalelerden müteşekkil bir yerleşim bölgesinde oturduklarından hiç kimsenin onları oradan çıkaramayacağını zannediyorlardı ve bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) kendilerine 10 günlük bir süre tanıdığını bildirince, "Ne yaparsan yap" diye cevap verdiler.

Bu noktada, niçin "Onlar kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı" diye bir ifade kullanıldığı düşünülebilir. Çünkü Benu Nadir gerçekte Abdullah oğlu Muhammed'e değil de Allah'a karşı savaşacağını biliyor muydu? Eğer biliyorlarsa bu kalelerin kendilerini Allah'tan kurtaracağını mı sanmışlardı? Bu tür soruların, Yahudilerin içtimaî ruhunu bilmeyen herkesin hayal gücünü zorlaması doğaldır. Çünkü her hangi bir insanın, Allah'a karşı mücadele edeceği ve silahlarının ve kalelerinin kendisini Allah'tan kurtaracağını zannedeceği düşünülemez. Fakat Benu Nadir Yahudileri, bu sağlam kalelerine güvenerek kendilerini Hz. Peygamber'in (s.a.) elinden kurtarabileceklerini zannetmişlerdi. Oysa gerçekte karşılarında Allah vardı ve bu kaleler onları kurtaramadı. Yahudilerin bile bile Allah'a karşı koymayı düşünecek kadar acaip bir toplum olduğu bir gerçektir. Nitekim onlar, Allah'ın Peygamberlerini öldürdük" demişlerdir. Bu toplumun tarihi şöyledir: Güya onların en büyük atası Allah ile güreşmiş ve tüm gece güreşmelerine rağmen Allah onu yenememiş. Daha sonra sabah olduğunda, Allah ona, "Beni bırak" deyince o da, "Bana bereket nasip etmen şartıyla seni bırakırım, yoksa bırakmam" demiş. Allah, senin adın nedir? diye sormuş, o "Yakup" deyince Allah da "Senin bundan sonra adın Yakup değil, İsrail'dir. Çünkü sen Allah ve insanlarla güreştin ve galip geldin" demiştir. (Bkz. Kitab'ı-Mukaddes, Tekvin, 32:25-29). Hıristiyanlar, Kitab-ı Mukaddes çevirilerinde, İsrail kelimesini dipnotlarda, "Allah ile güreşen" anlamıyla vermişlerdir. Yine Kitab-ı Mukaddes Ansiklopedisi'nde Hıristiyan bilginler "israil" kelimesinin manasını aynı şekilde "Allah ile güreşen" anlamında vermişlerdir.

Tüm bunlardan anlaşıldığına göre, İsrailoğulları'nın torunları da akideleri gereğince Allah ile güreşmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Benu Nadir'in, bile bile Allah'a karşı direneceklerini sanmalarında hayret verici bir yan bulunmamaktadır. Yahudiler Allah'ın peygamberlerini öldürdüklerini söylemekten çekinmemişler ve Hz. İsa'yı çarmıha gönderdikten sonra, "Biz Allah'ın elçisi Meryem'in oğlunu öldürdük" demişlerdir. Bu bakımdan, Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın gerçek peygamberi olduğunu bile bile O'nunla savaşmaları tarihi geleneklerine uygun düşmektedir. Gerçi halkın bilmediği kabul edilse de, Yahudi bilginlerinin Hz. Muhammed'in (s.a) Allah Rasulü olduğunu bildikleri bir gerçektir. Nitekim bunun birçok örneğini Kur'an vermektedir. Bkz. Bakara an: 79-95, Nisa an: 190-191, Saffat an: 70-73.

5. "Featahumullahu (...)" (Allah.... geldi) ifadesinin anlamı, -haşa- Allah bir yerde bulunuyordu da oradan geldi, demek değildir. Bu, mecazi bir kullanımdır. Kastedilen şudur: Onlar Allah'a karşı koymakla, bir ordunun kendilerine hücum edeceğini sanmışlardı ve bu yüzden de gelecek olan orduya karşı koymak için kendi kalelerine güveniyorlardı. Fakat Allah onlara hiç beklemedikleri bir yönden geldi. Öyle ki onların kalplerine korku saldı ve dolayısıyla onların silah ve kaleleri hiçbir işlerine yaramadı. Sadece korkularından teslim oldular.

6. Bu tahribat şu iki şekilde oldu. Önce Müslümanlar, onları abluka altına alarak kalelerini yıkmaya başlayınca, onlar da Müslümanlara mani olabilmek için kendi evlerindeki taş ve tuğlaları kırmaya başladılar. Daha sonra yurtlarını terkedeceklerini anlayınca, zevkle yaptıkları evlerinin Müslümanların ellerine geçmemesi için kendi elleriyle kendi evlerini yıktılar. Sonunda da Hz. Peygamber (s.a) ile, silahları dışındakileri yanlarına alarak bu yurdu terketmeleri şartıyla anlaşınca, evlerin kapılarını, pencerelerini, çatılarını hatta çivilerini bile söküp, develere yüklediler ve çekip gittiler.

7. Bu ibret verici hadisenin dikkat edilmesi gereken birçok yönü vardır ve onlara burada kısa bir cümleyle değinilmiştir: Yahudiler, önceki peygamberlerin ümmetindendiler. Allah'a, önceki peygamberlere, indirilenlere ve Ahiret'e inanıyorlardı. Bu bakımdan aslında onlar da Müslümandılar ama ahlâk ve dinlerini bir kenara iterek, nefisleri ve dünyevi menfaatleri dolayısıyla hakka düşman olup, ahidlerine ihanet ettikten sonra, Allah'ın mükafatından mahrum olmuşlardı. Yoksa Allah'ın onlara özel bir düşmanlığı yoktur. Binaenaleyh Müslümanlar da, kendilerini Allah'ın seçkin kulları zanneden Yahudiler gibi, Allah'ın son Nebisi'nin ümmeti olduklarına güvenerek Din'in ve ahlâkın gereklerini yerine getirmekten kaçındıkları halde, Allah'ın kendilerine yardım edeceği şeklinde bir zaaf içerisinde olmamalıdırlar.

Ayrıca bu, güç ve yeteneklerine güvenerek Allah'a karşı gelen herkes için de ibrettir. Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, hiçkimse Alah'ın elinden kurtulamaz. Ayrıca Medine'deki Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) bir kabile mücadelesi vermediğini, O'nun bir dava adamı olup, tüm insanlara seslendiğini biliyorlardı. Onun davetini kabul eden herkesin aynı ümmetin bir bireyi olduğunu, bizzat kendi gözleriyle görmekteydiler. Habeşli Bilal, Rumlu Süheyl, İranlı Selman bu Müslüman ümmetin içinde sınıf ve itibar bakımından diğerleriyle, hatta Hz. Peygamber'in (s.a.) ailesiyle aynı seviyedeydiler. Dolayısıyla Yahudiler İslâm'ı kabul ettikleri takdirde, Kureyş, Evs ve Hazreç kabilelerinin kendi üzerlerinde egemen olmaları gibi bir tehlikenin bulunmadığını gayet iyi biliyorlardı. Bunun yanısıra onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) davetinin, önceki peygamberlerin davetiyle aynı olduğunu da biliyorlardı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) yeni bir din getirdiği iddiasında değildi. Yine O, Yahudilere dinlerini bırakıp, kendi getirdiği dini kabul etmeleri gibi bir teklifte de bulunmamıştı. Aksine Hz. Peygamber, getirdiği dinin insanlığın yaratılışından bu yana Allah'ın tüm peygamberleriyle gönderdiği dinin aynısı olduğunu söylüyordu. Üstelik onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği dinin diğerleriyle aynı olduğu şeklindeki iddiasını, Tevrat'tan dahi tetkik edebilirlerdi. Bu din ile önceki peygamberlerin getirdiği din arasında esas itibariyle bir fark yoktur. Bu yüzden Kur'an'da şöyle buyurulmuştur:

"Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum Kur'an'a iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın" (bakara: 41)

Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı güzel bir örnek olarak gözlerinin önündeydi ve onun davetini kabul edenlerin hayatlarında vuku bulan devrimi de müşahede ediyorlardı. Medine'deki Müslümanlar (Evs-Hazreç) onların uzun bir süredir komşularıydı. Dolayısıyla İslâm'dan önceki hayatlarını bildikleri gibi İslâm'ı kabul ettikten sonra da hayatlarında nasıl bir değişim olduğunu görmüşlerdi. Kısaca daveti, davetçiyi ve davet edilenleri bizzat görmelerine rağmen milli gururları ve dünyevi çıkarları nedeniyle Hak olduğunu bildikleri halde bu davete tüm güçleriyle karşı koydular ve yine Hakka karşı çıktıklarını bilmelerine rağmen de, kalelerinin kendilerini koruyacağını sandılar. Oysa insanlığın tüm tarihi, Allah'a karşı koyanları hiçbir silahın koruyamadığına şahittir.


3 Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azablandırırdı.8 Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır.

4 Bu, onların Allah'a ve O'nun Resulüne karşı 'başkaldırıp ayrılık çıkarmaları' dolayısıyladır. Kim Allah'a karşı başkaldırıp-ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.

5 Hurma ağaçlarından her neyi kesmişseniz veya kökleri üzerinde dimdik neyi bırakmışsanız, (bu) Allah'ın izniyledir9 ve fasık olanları alçaltması içindir.10

6 Onlardan Allah'ın peygamberine verdiği "fey'e"11 gelince, ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne at, ne deve sürdünüz. Ancak Allah, kendi elçilerini dilediklerinin üstüne musallat kılar. Allah, her şeye güç yetirendir.12

AÇIKLAMA

8. "Elbette onlara dünyada azabederdi." Yani onların izlerini bile yok ederdi. Çünkü onlar barış yapmak suretiyle canlarını kurtarmamış olsalardı, erkekleri öldürülecek, kadın ve çocukları köle ve cariye olarak alınacak, sonuçta onları fidye vererek kurtaran bile kalmayacaktı.

9. Bu, kuşatma başlangıcında Benu Nadir'in yerleşim bölgesi etrafındaki askeri bir harekâtı engelliyen bazı hurma ağaçlarının kesilmesine ve yakılmasına işaret etmektedir. Askerî harekâta mani olmayan ağaçlara ise ilişilmemiştir. Medine'deki münafıkları, Benu Kurayza ve Benu Nadir'in "Muhammed arzı ifsat etmeyi yasaklıyor ama, kendisi bu ağaçları kesmekle asıl, arzda fesad çıkarıyor" demeleri üzerine, bu ayet nazil olmuştur: "Hurma ağaçlarından herhangi bir şeyi kesmeniz yahut kökleri üzerinde bırakmanız, hep Allah'ın izniyledir." Bu Ayet-i Kerimeden, savaş sırasında bazı zarurî tahribatın arzı ifsat etmek olmayacağı şeklinde şer'î bir hüküm elde edilmektedir. Arzı ifsat etmek ise bir ordunun düşmanın ülkesine girdiğinde tarlaları, bağları ve evleri yakıp yıkmasıdır. Bu konuda Hz. Ebu Bekir'in (r.a) Şam'a gönderdiği orduya verdiği emirler, umumi kaide mahiyetindedirler. "Meyveli ağaçları kesmeyin, tarlaları harap etmeyin ve yerleşim bölgelerini virana çevirmeyin". Bu, Kur'an'ın talimatına tamamıyla uygundur. Kur'an bu konudaki aşırı kimseleri şöyle tarif eder: "Onlar iktidarı ellerine geçirdiklerinde yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye başlarlar."

Savaş nedeniyle çıkan bir diğer özel hükme göre, şayet savaşın kazanılması için tahribatın yapılması zorunluysa yapmak caizdir. İbn Mesud, yukarıdaki ayeti şöyle izah etmiştir: "Müslümanlar, Benu Nadir'in sadece savaş bölgesinde bulunan ağaçlarını kesmişlerdir." (Tefsir-i Nisaburî). Bazı fakihler bu şartları göz önüne almadan, "Benu Nadir'in ağaçlarını kesmek sadece o dönem için geçerlidir. Umumiyet ifade etmez" demişlerdir. Nitekim, İmam Evzai, İmam Leys ve Ebu Sevr bu görüştedirler. Ancak Fukaha'nın çoğunluğu (Cumhur), savaş nedeniyle bu şekilde davranmanın caiz olduğu, ama gereksiz yere tahrip etmenin ise caiz olmadığı görüşündedirler.

Bu noktada, Kur'an'ın bu ayetinin belki Müslümanları tatmin edebileceği, ama Kur'an'a AIlah'ın kelamı olarak iman etmeyenlerin, bu iki davranışın her ikisinin de caiz olduğunu bildiren bir cevaptan tatmin olmayacakları düşünülebilir. Bu mesele şu şekilde izah edilebilir: Kur'an'ın bu ayeti zaten kafirleri değil Müslümanları tatmin etmek için nazil olmuştur. Çünkü Yahudilerin ve münafıkların itirazları nedeniyle Müslümanlar, böyle davranmakla gerçekten arzı ifsat mı etmiş oldukları konusunda kuşkuya kapılmışlardır. Bu yüzden Allah, savaş nedeniyle bazı ağaçları kesmenin veya mani teşkil etmeyen ağaçları ise kesmemenin, yani her iki davranışın da ilahi yasaya uygun olduğunu bildirerek, müminlerin kalplerinin mutmain olmasını sağlamıştır.

Bu ağaçları kesmeyi Hz. Peygamber'in (s.a.) mi emrettiği, yoksa sahabenin mi ağaçları kestikten sonra Hz. Peygamber'e (s.a.) sorduğu konusunda muhaddislerin naklettiği rivayetler çelişkilidir. İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, bu (ağaç kesme işi) Hz. Peygamber'in (s.a.) emriyle vuku bulmuştur. (Buhari, Müslim Müsned-i Ahmed, İbn Cerir) Ayrıca Yezid bin Ruman'da aynı rivayeti nakleder (İbn Cerir). Bu görüşün aksine Mücahid ve Katade'den nakledilen rivayete göre Müslümanlar bu işi kendi başlarına yapmışlar ve daha sonra bu işin yapılıp yapılmaması gerektiği hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları kesilmesi, bazıları da kesilmemesi gerektiği görüşündeydiler. Sonuçta Allah Teâlâ bu ayeti nazil ederek her ikisinin de doğru olduğunu teyid etmiştir. (İbn Cerir). Bunu, İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayet de desteklemektedir. Müslümanların kalplerinde "Bazı ağaçları kestik, bazılarını ise bıraktık. Hz. Peygamber'e (s.a.) hangisinin mükafatı, hangisinin cezayı gerektirdiğini sormalıyız" şeklinde bazı kuşkular doğmuştu. (Neseî) Fukaha'dan ilk rivayetle istidlal edenler, bu işin Hz. Peygamber'in (s.a.) ictihadıyla vuku bulduğunu ve sonradan Allah'ın onu Vahy-i Celî ile teyid ettiğini öne sürüyorlar. Bundan anlaşıldığına göre, bir hususta Allah'ın açık bir emri yoksa, Hz. Peygamber'in kendisi ictihad ediyordu. İkinci rivayetle istidlal eden fakihler ise, Müslümanlardan iki grubun ictihat edip, ayrı yollar izlediği ve sonradan Allah'ın her iki grubu da teyid ettiği görüşündedirler. Bundan da anlaşıldığına göre, iyi niyetle ictihad eden alimler, ayrı yollar izleseler ve farklı sonuçlara ulaşsalar dahi, her iki grupta Allah'ın kanununa göre hak üzeredir.

10. Allah bu ifadeyle, kendi elleriyle uzun bir sürede yetiştirdikleri ve sahibi oldukları ağaçları keserek veya kesmeyerek onları zelil ettiğini kastetmektedir. O ağaçlar gözleri önünde kesilirken, onların buna engel olabilme gücü yoktu. Oysa sıradan bir çiftçi veya bağ-bahçe sahibi bile bir başkasının kendi tarlasına el uzatmasına tahammül edemeyip, o kimseyi engellemek için canını dahi feda eder. Engelleyemezse bile, bunu aşırı derecede zillet ve zaaf olarak niteler. Ancak burada söz konusu olan, asırlardır o toprakların sahibi olan güçlü bir kabiledir. Ve onlar, komşuları bağlarına hücum edip, ağaçlarını keserlerken, çaresizlik içinde bakıyorlar ve ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Bu olaydan sonra onlar Medine'den çıkmasaydılar dahi, hiçbir şeref ve haysiyetleri olmayacaktı. Gelelim, ağaçların kesilmemesi ile onların zillete düşmeleri arasında ne gibi bir ilişkinin bulunduğuna!... Onlar Medine'yi terkederken, Müslümanların ellerine geçen bağlarına ve ağaçlarına hasret ile bakıyorlardı.

Öyle bir halde idiler ki, eğer güç bulsalar Müslümanların eline geçmemesi için sağlam bir ağaç bile bırakmazlardı. Fakat çaresizlik içinde ve hasretle bağlarına bakarak, onları geride bıraktılar.

11. Burada, Benu Nadir'den alınıp, İslâm Devleti'nin eline geçen mal ve mülk hakkındaki hükümler vazedilmiştir. 7. ayetten 10. ayete kadar elegeçen mülkün nasıl idare edileceği anlatılmıştır; zira ilk kez bir bölge İslâm Devleti'nin eline geçmişti ve gelecekte de daha pek çok bölge İslâm Devleti'nin yönetimine dahil olacaktı. Bu bakımdan önce fethedilen arazi hakkındaki yasa açıklanmıştır. Burada "Allah'ın o ülke halkından Rasûlü'ne devrettiği (...)" şeklindeki ifadeye dikkat etmek gerekir. Bu ifadeden söz konusu toprak ve mülkün, Allah'a isyan edenlerin hakkı olmadığı anlamı çıkmaktadır. Şayet onların tasarrufu altındaysa, onlar sahibinin elinden malını alan hain memurlar gibidirler. Tüm bu mal ve mülkün gerçek sahibi, alemlerin Rabbi Allah'a itaat eden ve O'nun rızasına uygun kullanan kimseler, yani mümin ve salihlerdir. Dolayısıyla savaş sonrasında mal ve mülkün kafirlerin elinden çıkıp, Müslümanların eline geçmesinin anlamı, bu mal ve mülkün gerçek sahibi olan Allah'ın, hain memurların elinden bunları alıp, dürüst memurlarına devretmesi demektir. Bu bakımdan bu tür mal ve mülke, İslâm Hukuku Literatüründe, "Fey" (Devredilen mallar) denilmiştir.

12. Yani, bu mal ve mülk, askerlerin savaşarak ellerine geçirdikleri türden olmadığı için askerler arasında taksim edilemez. Bu, Allah'ın lütfuyla Peygamberlerine devrettiği mallardandır. Dolayısıyla İslâm nizamının temsilcisi olan Peygamberini kafirler üzerinde galip kılarak, ona bu malları devretmiştir. Diğer bir ifadeyle bu mal ve mülk, Müslüman askerlerin çabasıyla alınmamıştır. Allah bu mal ve mülkü, Hz. Peygamber'e (s.a.), ümmetine, ve O'nun ikame ettiği nizama bizzat verdiğinden dolayı, bunun keyfiyeti ganimetten farklıdır. Askerlerin aralarında paylaşabilecekleri türden de değildir.

Bu bakımdan İslâm kanunlarında Fey ve Ganimet'e ait hükümler değişiktir. Ganimet ile ilgili hüküm Enfal: 41'de açıklanmıştır. Yani ganimetin beşte biri, ayette beyan edildiği gibi sarfedilmek üzere Beyt-ul Mal'a verilir. Beşte dördü ise askerler arasında paylaştırılır. Fey ile ilgili hüküm, onun askerler arasında paylaştırılamayacağı şeklindedir. Fey daha ileride beyan edilecek olan yerlere sarfedilir. Bu iki hüküm arasındaki fark, "Onun üzerine ne at, ne de deve sürmediniz" ifadesinde açıkça ortaya çıkıyor. Ayetteki at ve deve sürmemekten kastolunan, fiili bir savaşın yapılmamış olmasıdır. Dolayısıyla fiili savaş sonunda ele geçen mal ganimet, fiili savaş yapılmaksızın ele geçen mallarsa fey hükmüne girer.

Fey ve ganimet arasındaki fark, söz konusu ayetlerde beyan edilmişse de, İslâm hukukçuları bu meselenin ayrıntılarına da girmişlerdir. Onlara göre ganimet, sadece savaş sırasında karşı ordudaki askerlerden ele geçen menkul mallardır. Bunun dışındaki mallar, yani ele geçen ülkenin toprağı, evleri, menkul ve gayrimenkul malları, ganimet kapsamı dışındadır. Bu görüş Hz. Ali'nin Sa'd bin Ebu Vakkas'a Irak'ın fethinden sonra yazmış olduğu bir mektuptan alınmıştır. Hz. Ali bu mektubunda şöyle demektedir: "Askerlerinizin topladığı herhangi bir malı onlar arasında dağıtın. Iraklıların işletmekte oldukları arazi ve kanalları ise, kendilerine bırakın. Bunlardan alınan gelir ise askerlerin alacağı maaşın kaynağı olsun" (Kitab'ul-Haraç Ebu Yusuf, sh: 24, Kitab'ul-Emval, Ebu Ubeyd, sh. 59, Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem sh. 27-28, 48). Bu esastan yola çıkarak Hasan Basri, "Düşmandan ele geçen her hangi bir mal askerin, araziler ise tüm Müslümanların hakkıdır." (Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem, sh. 27). İmam Yusuf'a göre, düşmandan ele geçirilen herhangi bir mal (silah, hayvanlar, vs.) ganimettir. Beşte biri çıkarılarak, beşte dördü askerler arasında dağıtılır" (Kitab'ul-Haraç sh. 18) Aynı görüşe Yahya bin Adem de katılmaktadır. (Kitab'ul-Haraç, sh. 27) Fey ile ganimet arasındaki farkı vurgulayan olaylardan bir diğeri de şudur: Nihavend Savaşı sonrasında -ki o zaman İran, İslâm Devleti'nin bir parçası olmuştu- ganimet mallarının dağıtımı yapılır. Daha sonra Sahib bin Akra isimli bir şahıs iki torba dolusu mücevher bulur. Kalbinde, bunun askerler arasında dağıtılması gereken ganimet mi, yoksa Beyt'ul-Mal'a kalacak olan fey mi olduğu konusunda bir şüphe doğduğundan, Medine'ye gelerek, bu meseleyi Hz. Ömer'e arzeder. Hz. Ömer de bu mücevherlerin satılarak, parasının Beyt'ul-Mal'a devredilmesine karar verir. Bu hadiseden açıkça anlaşıldığına göre ganimet, sadece savaş sırasında askerlerin eline geçen mallardır. Savaş bitiminde ele geçen mallar, tıpkı gayri menkuller gibi fey hükmündedir. İmam Ebu Ubeyde'ye göre, savaş esnasında düşmandan zorla alınan herhangi bir mal ganimettir. Savaş bitiminde Dar'ul-İslâm'a dahil olan o ülkede ele geçen her malda feydir ve o Dar'ul-İslâm'ın tüm üyelerinin vakfı olduğundan ona humus yoktur. (Kitab'ul-Emval sh. 254).

Ganimet bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra Müslümanlara intikal etmiş olan gerideki tüm mal, mülk ve arazi iki kısma ayrılabilir:

a) Savaşmak suretiyle fetholunan ülkelerden ele geçenler.

b) Barış yoluyla (Bu barış Müslümanların askeri, ruhi vs. güçleri dolayısıyla olabilir) teslim olan ülkelerden ele geçenler.

İslâm hukukçuları arasındaki ihtilaf, birinci kısım mallar hakkındadır. İkinci kısma gelince, bu tür malların fey olduğu hususunda görüş birliği vardır, zira bunun hükmü açıkça beyan edilmiştir. İlerideki sayfalarda birinci kısım ile ilgili şer'î hükümleri ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna