Kaf Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Kaf Suresi Tefsiri Mevdudi

Kaf Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Kaf Suresi Tefsiri Mevdudi

KÂF SURESİ

Adı: Başlangıç harfi olan "Kâf"dan alınmıştır. Anlamı, Kâf harfi ile başlayan sure, demektir.


Nüzul Zamanı: Kesin ne zaman nazil olduğu hakkında sağlam rivayetlerle bilgi edinilememiştir. Fakat konular ilerledikçe bu surenin nüzul zamanı, Mekke-i Muazzama'nın ikinci dönemi olan peygamberliğin üçüncü senesinden başlayarak beşinci seneye kadar devam eden zaman içinde olduğu anlaşılmaktadır.


Bu dönemin özelliklerini En'am Suresi'nin giriş kısmında açkıladık. Bu özellikleri göz önüne alarak bu surenin, kafirlerin muhalefetinin bayağı şiddet kazandığı, ama henüz eziyet ve işkencenin başlamadığı beşinci senede nazil olduğu kıyaslamalarla tahmin edilmektedir.


Konu: Muteber rivayetlerde, Peygamberimiz'in (s.a) çok kere bayram namazlarında bu sureyi okuduğunu öğrenmekteyiz. Peygamberimiz'in komşusu olan Ümmü Hişam bin Harise adındaki bir kadın, "Bu sureyi ben cuma hutbelerinde çok kere Peygamberimiz'in mübarek ağzından işittim de ezberledim" diyor. Diğer bazı rivayetlerde: Sabah namazında da Peygamberimiz'in çok kere bu sureyi okuduğu rivayet ediliyor. Bundan Hz. Peygamber'in (s.a.) nazarında çok önemli bir sure olduğu açığa çıkmaktadır. Bu sebeple, çok çok okumak suretiyle, inananların bu surenin konusunu daha iyi anlamalarına dikkat buyurdukları görülmektedir. Bu ihtimam içerisinde sure dikkatli okunursa kolaylıkla anlaşılabilir. Baştan sona bütün surenin konusu ahiret ile ilgilidir.


Hz. Peygamber'in (s.a), Mekke'de risaletini açıklayıp insanları İslam'a davet ettiği sıralarda bu insanlar en çok; öldükten sonra tekrar dirilip, yaptıkları işlerin ve her çeşit amellerinin hesabını vereceklerine bir türlü akıl erdiremiyor, hayret ediyorlardı. "Bu olmayacak bir iş, olabileceğini de akıl kabul etmez, her zerremiz toprakta darmadağın olduktan ve bu dağınık parçaların binlerce yıl geçtikten sonra, tekrar bir araya getirilerek vücudumuzun yeni baştan düzenlenip-diriltilip ayağa kaldırılması olabilecek şey midir?" diyorlardı. Buna cevap olarak Allah Teala tarafından işte bu ifadeler nazil buyuruldu.


Bu sure içinde çok kısa yoldan, küçük küçük ifadeler içinde, bir taraftan ahiretin mümkün olduğu ve onun meydana geleceğine dair deliller, ispatlar verilmiş, diğer taraftan; "İsterseniz hayret ediniz, yahut akıldan uzak kabul ediniz veya yalanlayınız, her halükarda bunlarla hakikat değişmez" diye bilgi verilmektedir. Hakikat şudur ki: Toprakta darmadağın olan vücudumuzun her parçasının nereye gidip, nerede kaldığını, ne durumda olup hangi yerde bulunduğunu Allah bilmektedir. Bütün bu dağınık parçaların yeniden bir araya gelmesi ve sizi eskiden olduğunuz gibi tekrar yaratıp ayağa kaldırması için Allah Teala'nın bir işareti kafidir, yularsız develer gibi salıverilip yaptığınız işlerin hiç kimseye hesabını vermeyeceğiniz konusundaki bu tip ham hayalleriniz, çürük bir anlayıştan başka bir şey değildir.


Gerçek olan O; bizatihi Allah Teala, doğrudan doğruya her söz ve hareketinizi hatta kalbinizden geçen düşünce ve tasavvurlarınıza kadar her şeyi bilmektedir. Her şahsın yanına tayin edilmiş melekleri de bütün hareketleri ve davranışları kayda almaktadır. Vakti gelince bir nida üzerine hepiniz, yağmur zerreleri yeryüzüne iner inmez otların fışkırıp çıktığı gibi ayağa kalkacaksınız. İşte o zaman, bugün aklınızın önüne gerilmiş olan perde açılacak ve bugün inkar ettiğiniz o şeylerin hepsini gözlerinizle göreceksiniz. O zaman siz, dünyada sorumsuz ve başıbozuk bırakılmadığınızı, aksine sorumlu olup hesaba çekileceğinizi öğreneceksiniz. Bugün tuhaf efsaneler zannettiğiniz azap ve mükafat, günah ve sevap, cennet ve cehennem, o zaman bunların hepsi gözlerinizle gördüğünüz, karşınıza dikilip kendilerini müşahede ettiğiniz birer hakikat olacaklardır. Hak ve Hakikate direnmenizin karşılığında, akıldan uzak kabul ettiğiniz cehenneme atılacaksınız ve Allah'tan korkup doğru yola gelenlerin, gözlerinizin önünde bugün adını duyduğunuz zaman hayret edip dudak büktüğünüz o cennete girdiklerini göreceksiniz.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Kâf. 'Şerefli üstün' Kur'an'a1 andolsun.


2 Hayır, onlara kendilerinden 2bir uyarıcı-korkutucunun gelmesine şaştılar da, o kâfirler: "Bu şaşılacak bir şey" dediler.


3 "Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (yeniden diriltilecekmişiz)? Bu uzak bir dönüş (iddiasıdır)."3


4 Doğrusu biz, yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan4 bir kitap vardır.


5 Hayır, hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar, derin bir sarsıntı içinde bulunuyorlar.5

AÇIKLAMA

1. "Mecid" Kelimesi Arapça'da iki manada kullanılmaktadır. 1) Yüksek mertebeli, azametli, şerefli, izzet sahibi. 2) Kerem sahibi, çok veren, çok faydalı ve menfaatli olan.

Kur'an-ı Kerim'de bu kelime bu iki manada da kullanılmıştır. Dünyada hiç bir kitap bu Kur'an-ı Kerim'le karşılaştırılamayacağı için, Kur'an en büyük bir kitaptır. Dili ve edebî yönü ile de o bir mucizedir. O nazil olduğu zamanda da insanlar onun benzeri bir kelamı söylemekten aciz kalmışlar, bugün de acizdirler. Hiç bir sözünün hiçbir devirde yanlış ve asılsız olduğu ispat edilememiştir, ispat edilemez de. Batıl onun karşısına geçip karşı koyamaz, ne de arkadan saldırıp onu yenemez. Bu bakımdan O Kur'an-ı Kerim'dir. Yani insan ne kadar onu kendisine önder yapmaya çalışırsa o kadar fazla dünya ve ahiret iyilikleri elde eder. O'nun fayda ve menfaatlerinin bir sınırı yoktur, insanın artık O Kur'an'a ihtiyaç duymayacağı veya ulaştığı takdirde faydalılığının son bulacağı bir son çizgi de yoktur.

2. Bu ifade belağatin en güzel bir örneğidir. Burada çok geniş bir konu, birkaç kelime içerisinde ifadenin en yüksek derecesine ulaştırılmıştır. Neden dolayı Kur'an'a yemin edildiği açıklanmamış, bunun yerine ortada hoş bir boşluk bırakılarak gelecek söz "belki" kelimesi ile başlatılmıştır. İnsan biraz dikkat eder ve bu sözün buyurduğu manzarayı da göz önüne alırsa, "yemin" ile "belki" kelimeleri arasında bırakılan boşluğun ve konusunun ne demek olduğunu anlar. Yemin aslında burada, şundan dolayı yapılmıştır: Mekkeliler Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini akla yatkın bir yolla inkar etmediler, bilakis baştan başa akıl ve mantık dışı yollarla inkar ettiler. Onların en çok hayret ettikleri: Kendilerinden bir insanın, kendi kavimlerinden bir ferdin, hatta daha kısa deyimle insanlardan bir insanın Allah tarafından haberci olarak gelmesi idi. Halbuki hayret edilmesi gereken bir şey varsa, o da: Allah Teala'nın kullarının iyilik ve kötülüklerine değer vermeyip onlara bir haberci göndermemesi veya insanlara haberci olarak insanlardan olmayan birini göndermesi veya Araplara haberci olarak bir Çinliyi göndermesi idi. Bu bakımdan inkarcıların inkarlarının bu dayanağı kesin olarak akıl dışıdır ve akl-ı selim sahibi olan biri, Allah tarafından kullarına bir habercinin gönderilmesi gerektiğine ve haberci olarak gönderilenin kendilerine gönderilenlerden biri olması gerektiğine kesin olarak inanır.

Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a) bu iş için gönderdiğine gelince: Buna karar vermek için şu yüce ve kerim olan Kur'an'ın ortaya koyduğu şahitlikten başkasına ihtiyaç yoktur. Bu konunun ispatına o tamamen yeterlidir. Bu izahlardan artık anlaşılmaktadır ki, bu ayette Kur'an-ı Kerim'in yemini Hz. Muhammed'in (s.a.) Allah'ın gerçek olarak Rasulü olduğunadır. Kafirlerin onun peygamberliğine hayret etmeleri yersizdir. Ve Kur'an'ın "Mecid olduğu" bu davanın isbatında takdim olunmuştur.

3. Bu, o şahısların ikinci hayreti, şaşkınlıkları idi. Birinci ve asıl hayretleri öldükten sonraki hayata ait değildir. Tam tersine, kendi cins ve kavimlerinden bir kişinin ortaya çıkıp "Ben Allah tarafından size haberci olarak gönderildim." davasını ortaya koymasına idi. Bundan sonraki daha büyük hayretleri de; o kişinin bütün insanların öldükten sonra yeniden diriltileceklerini, daha sonra da bir araya toplanarak Allah'ın adaletinin karşısına çıkarılacaklarını ve amellerinin hesabını verdikten sonra ceza ve mükafata kavuşacaklarını haber vermesine idi.

4. Yani bu adamların aklı şu gerçeği almıyorsa, onların akıllarının darlığındandır. Bu böyledir diye Allah Teala'nın ilminin ve kudretinin de dar olması gerekmez. Onlar, yaratılışın başlangıcından kıyamete kadar ölen sayısız insanların vücutlarının toprakta darmadağın olmuş, gelecekte daha da dağılacak olan zerrelerini bir araya getirmek hiçbir şekilde mümkün olamaz, diyorlardı. Fakat gerçek olan şudur ki: O vücutlardan her bir parça, hangi şekilde olursa olsun, Allah Teala'nın doğrudan doğruya bilgisi dahilindedir. Hatta onun baştan sona bütün kaydı Allah Teâla'nın Kitabında mahfuzdur. Ve hiç bir zerresi kaybolup gitmeyecektir.

Allah'ın emri verildiği an melekleri bu kayda müracaat ederek, her zerreyi teker teker çıkarıp bütün insanların, içinde yaşayarak dünya hayatını geçirdikleri ve onunla iş yaptıkları eski vücutlarını yeniden şekillendireceklerdir.

Açık ifadeler taşıyan diğer bir takım ayetler gibi bu ayet de ahiret hayatının sadece bu dünyadaki cismani hayattan ibaret kalmayacağını, hatta her insanın vücut şeklinin bu dünyadaki vücut şeklinin aynı olacağını belirtiyor. Hakikat böyle olmasa idi, kafirlerin sözüne karşılık, "Toprağın vücudunuzdan yediklerinin hepsini biz biliyoruz ve parça parça hepsinin kaydı bizde mevcuttur" denmesi hiçbir mânâ ifade etmezdi. (Geniş bilgi için bkz. Fussilet an: 25)

5. Bu kısa cümlede de geniş bir konu işlenmiştir. Bu ayette şu anlatılmaktadır: Bu adamlar, sadece hayret etmekle ve akıldan uzak bulunmakla yetinmediler. Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.) hak yola daveti başlar başlamaz hiç düşünmeden ona kesin yalan dediler. Bu da, sonuç olarak onların, bu davet ve bu daveti yapan peygamber konusunda herhangi bir tutumda karar kılamayacaklarını doğuracaktı, öyle de oldu.

Bazen ona şair diyorlar, bazen deli, bazen de kahin.... Bazen sihirbaz diyorlar, bazen de biri ona büyü yapmış diyorlardı. Bazen; kendi hakimiyetini kurmak için bunları uyduruyor diyorlardı. Bazen de; bunun arkasında yani geri planda bu sözleri ona fısıldayan birileri vardır yaftasını yapıştırıyorlardı. Zaten bu çelişkili ifadelerin kendileri, bu insanların kendi tutumlarında tamamen bir çıkmaz içinde olduklarını gösteriyor. Acelecilik yapıp da peygamberi ilk adımda yalanlamasalardı ve düşünüp taşınmadan, ön yargı ortaya koymadan önce dikkatle düşünerek bu daveti kim yapıyor, ne diyor ve ne gibi deliller ortaya koyuyor diye araştırsalardı, bu çıkmaza asla düşmezlerdi.

Bu şahsın (Hz. Peygamber'in (s.a.)) onlar için yabancı olmadığı meydandadır. Herhangi bir yerden, ansızın onların arasına gelip ortaya çıkmamıştır. Kendi kavimlerinin bir ferdi idi, onların görüp tanıdıkları biri idi. O'nun hayatı ve hareket tarzını ve onun kabiliyetlerini biliyorlardı. Böyle bir insan tarafından bir mesele ortaya konulunca o mesele derhal kabul edilmeyebilir. Ama duyar duymaz, işitir işitmez reddedilmesi de doğru olmaz. Hem de o söz; delilsiz ve isbatsız da değildi. O bu sözlerine deliller ortaya koyuyordu. İyice kulak verilip dinlenmesi ve ne derece makul sözler olup olmadığının araştırılması gerekirdi. Fakat böyle bir tutum tercih edilmesi gerekirken, bu insanlar işi inada bindirip daha başlangıçta Peygamber'i yalanlayınca bir hakikate ulaştıracak kapıyı kendilerine kapadılar. Ve her tarafa rastgele yönelmelerinden dolayı pek çok inkar kapıları açtılar. Artık bu başlangıçtaki hatalarını geçerli kılmak ve doğru göstermek için çelişkili, mânâsız sözler uydurdular. Ama, acaba bu peygamber, sözünde doğru da olabilir mi, bize sunduğu bu mesele gerçek olabilir mi? diye bir tek konuda düşünmeye hazır değillerdi.


6 Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? 6Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik?7 Onun hiç bir çatlağı yok.8

AÇIKLAMA

6. Yukarıdaki beş ayette, Mekke kafirlerinin tutumlarının akıl dışı olduğu açıklandıktan sonra, Hz. Muhammed'in (s.a) ahiret hakkında verdiği bilgilerin doğruluğuna ait deliller ve isbatlar ortaya serilmektedir. Burada şunu iyice anlamak gerekir: Kafirlerin akıl erdiremeyip hayret ettikleri iki konu vardı. Onlardan biri, Hz. Peygamber'in (s.a.), hak peygamber olup olmadığı idi. Bu konda daha önce iki delil ortaya konulmuştur. Birincisi şudur: Sizin önünüzde onun peygamber olduğunu açık bir şekilde ispat eden Kur'an-ı Kerim vardır. İkincisi de: O sizin kendi cinsiniz, kavminiz, akrabalarınızdan bir insandır. Ansızın gökten yahut başka bir gezegenden gelmemiştir ki, sizin için onun hayatı, hareket ve karakterini incilemeniz zor olsun. İtimat edilir biri midir, değil midir? Bu Kur'an kendisinin sözü olabilir mi, olamaz mı? Bütün bunları incelemeniz, aranızda yetişmiş bu insanı tanımanız için engel değildir. Bu bakımdan onun peygamberlik davasına şaşmanız yersizdir.

Bu delillendirme meseleyi geniş bir şekilde ortaya koyma yerine, iki özlü işaret şeklinde açıklamıştır. Çünkü çocukluğundan, gençlik ve olgunluk çağına kadar bütün hayatını bilip tanıdıkları Hz. Muhammed'in (s.a), Mekke'de ortaya çıkıp Kur'an'ı onlara tebliğ ettiği zaman, bu işaretlerin bütün izahı, açıklığı, çevredeki herkes tarafından biliniyordu. Bu bakımdan onu bırakarak, şimdi o insanların tuhaf ve akıldan uzak dedikleri meselenin doğruluğunu genişçe ispatlamaktadır.

7. Burada "sema" (gök)den maksat: Gece gündüz insanın üzerini kapladığı o bütün derin kainattır. O kainatta gündüz güneş parlar, gece ay ve sayısız, hesapsız yıldızlar gözümüzü aydınlatır. Bunları insanoğlu çıplak gözle görünce hayrete düşer ama dürbünle bakarsa, nerden başlayıp nerde bittiği görülmeyen sınırsız geniş ve kocaman bir kainat gözleri önüne serilir. Bizim dünyamızdan yüzbinlerce defa daha büyük gezegenler bu kainat içinde bir top küre gibi yüzer dururlar. Güneşimizden binlerce defa daha parlak yıldızlar onun içinde parlarlar.

Bütünü ile bizim bu güneş sistemimiz, bu kainatın sadece bir kehkeşanı (Galaksi)sinin bir köşesine sıkışmıştır. Sadece bu bir galakside bizim güneşimiz gibi yüzbinlerce sabit yıldız vardır. Bu ana kadar beşer müşahedesi bu şekilde, bir milyon galaksinin varlığını tespit etmiştir. Bu yüzbinlerce galaksiden bize en yakın komşu galaksi, ışık senesine göre bir milyon senede ışığı yeryüzüne ulaşan bir mesafede bulunmaktadır. Bu da insanoğlunun şu ana kadar bilgi ve görgüsünün ulaşabildiği kainatın genişliğinin sadece bir parçasıdır. Allah'ın kudret ve azameti ne kadar geniştir, bunu biz ölçemeyiz. İnsanın bildiği ve düşünebildiği kainat gerçek kainat karşısında belki de denizde bir damla kadar bile değildir. Allah'ın yarattığı bu muhteşem varlık alemi konusunda küçücük, konuşan bir hayvan olan insanın, "Öldükten sonra tekrar nasıl diriltilebiliriz" diye inkar etmesi onun aklının kısalığındandır. Kainatın yaratıcısının kudreti bu kadar basit bir şeyden nasıl aciz kalır?

8. Yani, bu hayrete düşüren genişliğine rağmen, muhteşem kainat nizamı o kadar sağlam ve birbirine bağlıdır ve bu irtibatlar o kadar sağlamdır ki, boşluğu içindeki hiçbir yerde yarık ve çatlak yoktur. Ve onun birbiri ile olan irtibatı herhangi bir yerde kopmamaktadır. Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz. Yakın zamanda feza araştırmacıları bir galaksi sistemini görüp keşfetmişlerdir. Ve adına da, "Kaynak 3 C. 2.95." (Source 3 C. 2.95) demişlerdir. Bu galaksi hakkında, bize şu anda ulaşan ışıkların dört milyar senede gelebildiği tahmin edilmiştir. Eğer yeryüzü ve bu galaksi arasında kainat bağı ve irtibatı bir yerden kopuk ve herhangi bir yerinde çatlak olsa idi, o kadar uzak mesafeden bu ışıklar yeryüzüne nasıl ulaşabilirdi?

Allah Teala bu hakikatlere işaret ederek aslında insanoğlunun önüne şu soruyu koymaktadır: Benim kainatımın bu düzeninde en ufak bir çatlaklık bulunmadığına göre, benim kudretimi tanımak konusunda senin dünya imtihanın bitince, hesaba çekilmen için, tekrar seni diriltip karşıma çıkarmamda aciz kalacağımı nasıl düşünübelirsin? Bu sadece ahiretin mümkün olduğunu değil, ayrıca Allah'ın birliğini de ispat etmektedir. Dört milyar ışık yılı mesafeden bu ışıkların yeryüzüne ulaşması ve burada insanların yaptığı aletlerle tesbit edilmesi, bu galaksiden başlayarak yeryüzüne kadar bütün kainatın birbirine bağlı tek maddeden yaratıldığını, ona bir tek kuvvetin hükmettiğini ve hiç bir fark ve ayrıcalık olmadan aynı kanunlar ölçüsünde hareket ettiğini bize göstermektedir. Öyle olmasaydı bu ışıklar ne buraya kadar ulaşabilir ne de insanlar, yeryüzü ve çevresine hükmeden kanunları öğrenerek yaptıkları aletlerle onu tespit edebilirlerdi. Bu da bütün bu kainatın yaratıcısının, yöneticisinin, sahibinin, hakiminin bir tek Allah olduğunu bize isbat etmektedir.


7 Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.9

8 (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir.

9 Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik,

10 Ve birbiri üstünde dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da.

11 Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik.10 İşte (ölümden sonra) dirilip-çıkarılma da böyledir.11

12 Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı12 ve Semud (kavmi) de yalanladı.

AÇIKLAMA

9. Geniş bilgi için bakınız: Nahl an: 12-14, Neml an: 73-74, Zuhruf an: 7.

10. Geniş bilgi için bakınız: Neml an: 73-74-81, Rum an: 25-33-35, Yasin an: 29.

11. Yerküresini canlı yaratıkların kalması için uygun bir yer yapan, yeryüzünün cansız toprağını, gökyüzünün cansız suyu ile birleştirerek bağ ve bahçelerinizde göz alıcı manzaralar içinde gördüğünüz binbir çeşit bitkileri yaratan ve bu bitkileri insan, hayvan herkes için rızık ve hayat kaynağı kılan Allah hakkında sizin; öldükten sonra tekrar diriltmeye gücünün yetmediğini zannetmeniz baştanbaşa akılsızca bir zandır. Siz kendi gözlerinizle her geçen gün, bir bölgenin tamamen kuru ve cansız kaldığını görüyorsunuz. Yağmur taneleri düşer düşmez o kuru yerlerden birden hayat fışkırdığını, bir müddetten beri ölmüş olan köklerin aniden dirildiğini, binbir çeşit böceklerin toprağın altından çıkarak koşuşmaya başladıklarını görürsünüz. Bunların hepsi öldükten sonra tekrar dirilmenin imkansız olmadığını apaçık ispat eden gerçeklerdir. Gözlerinizle apaçık gördüğünüz bu gerçekleri inkar edip yalanlıyamıyorsunuz da, Allah dilediği an, o ot filizlerinin çıktığı gibi sizinde yerden öyle canlanıp çıkacağınızı nasıl inkar eder, nasıl yalanlarsınız?

Bu arada hatırlatılması uygun olan şudur: Arabistan'ın pekçok bölgelerine bazan beş sene boyunca bir damla yağmur düşmez. Bu kadar uzun zaman boyunca ısınan hatta kavrulan çöllerde ot köklerinin ve böceklerin yaşayışı bile düşünülemez. Buna rağmen oraya bir gün azıcık bir yağmur yağsa hemen ot bitiyor, böcekler canlanıveriyor. Bu bakımdan Arabistan halkı bu ispat yolunu, uzun kurak bir sene tecrübesi geçirmeyen insanlara göre daha iyi anlar.

12. Bundan önce Furkan Suresi'nin 38. ayetinde "Ashab'ur-Ress" ifadesi geçmişti. Ve şimdi ikinci kere burada tekrar zikrediliyor. Fakat iki yerde de Peygamber'i yalanlıyan toplumlar dizisi içinde sadece bu yerlerde "Ashab'ur-Ress" adı geçmişti. Bunlar hakkında geniş bilgi de verilmemişti. Arap kaynaklarına göre "Er-Ress" adında iki yer bilinmektedir. Biri Necid'de, diğeri kuzey Hicaz'da bulunmaktadır. Necid'de bulunan "Er-Ress" daha çok meşhurdur. Ve cahiliyet devri şiirlerinde daha çok bunun adı geçmektedir. Şimdi zor olan, "Ashab'ur-Ress" bu ikiden hangi yerde yaşıyanlardı? Bunlara ait sağlam, geniş bilgi hiçbir kaynakta görülmemektedir. Bu konuda, kendi peygamberlerini kuyuya atan bir kavim olduğunun denilmesi en doğru olan bir ifadedir. Fakat Kur'an'da bunlara sadece bir işaret yapılarak bırakılması, isimlerinin söylenip başka hiçbir bilgi verilmemesi, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu sırada genellikle Arapların bu kavmi ve onların hikayelerini bildiklerini, daha sonra bu bilgilerin tarihi kaynaklar arasında korunamadığını tahmin ettirmektedir.


13 Ad, Firavun13 ve Lût'un kardeşleri,

14 Eyke'liler ve Tübba kavmi14 de yalanladı.15 Bunların hepsi (kendilerine gönderilen) peygamberleri yalanladılar.16 Bu yüzden tehdidim (azabım) (onlara) hak oldu.17

15 Ya, biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar 'karmaşık bir kuşku' içindedirler.18

AÇIKLAMA

13. "Firavun kavmi", yerine sadece Firavun'un adı anılmıştır. Çünkü o milletine öyle musallat olmuştu ki; onun karşısında milletinin hiçbir şahsî görüş ve kanaati, hür düşüncesi ve inancı kalmamıştı. Onun gittiği yanlış yolda millet de peşine düşmüş gidiyordu. Bundan dolayı tüm kavminin sapkınlığının sorumlusu sadece o kişi kabul edilmiştir. Milletin görüş, kanaat ve hareket hürriyetinin olduğu yerde, o millet yaptığı işlerden sorumlu tutulur, vebaline katlanır. Bir adamın diktatörlüğü milleti güçsüz bırakıp zavallı hale getirmişse, bu durumda tek başına o adam bütün milletin günahının yükünü kendi omuzlarına almış olur. Bir tek kişinin bu sorumluluğu yüklenmesi, milletin sorumluluktan kurtulması demek değildir. Çünkü, böyle bir durumda öyle bir diktatörün tepelerine musallat olmasına tahammül etme acizliğini göstermelerinin sorumluluğu da kendilerine aittir. Zuhruf Suresi'nin 54. ayetinde bu konuya işaret vardır. "Firavun, kavmini basite aldı, onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar fasık bir kavimdi." (Geniş bilgi için bakınız: Zuhruf an: 50.)

14. Fazla bilgi için bakınız: Sebe an: 37, Duhan an: 32.

15. Yani onların hepsi, peygamberlerinin peygamberliğini de, peygamberlerin, "Siz öldükten sonra yeniden diriltileceksiniz", diye verdiği haberi de yalanladılar.

16. Her ne kadar her millet sadece kendilerine gönderilen peygamberi yalanladıysa da, bütün peygamberlerin hepsinin ortaklaşa verdikleri haberi yalanlamalarından dolayı bir tek peygamberi yalanlamak, aslında bütün peygamberleri yalanlamak demektir. Ayrıca bu milletlerden herbiri sadece kendilerine gelen peygamberin peygamberliğini reddetmedi, aksine onlar insanlara doğru yol göstermek için Allah tarafından bir insanın gönderilebileceğini kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmıyorlardı. Bu bakımdan onlar peygamberliğin kendisini inkar ediyorlar, dolayısıyla, milletlerden hiçbirinin suçu da sadece bir peygamberi yalanlamaktan ibaret değildir.

17. Bu, ahiret hakkında tarihi bir isbattır. Bundan önceki altı ayette ahiretin mümkün olduğuna deliller verilmiştir. Şimdi bu ayetlerde Arapların ve onların çevresindeki milletlerin tarihi son buluşları bu konuya delil olarak ortaya konmuştur. Çünkü bütün peygamberlerin öne sürdükleri ahiret inancı hakikate uygun ve hakikatin ta kendisidir. Onu inkar eden her millet en kötü ahlaki bozukluğa müptela olmuş, sonunda da Allah'ın azabı gelerek o kavmin varlığından dünyayı temizlemiştir. Tarih akışı içerisinde görülen ahiretin inkar edilmesinin ve ahlakın bozulmasının arkasından gelen olaylar insanın aslında bu dünyada sorumsuz olmadığını ve hesaba çekilmeden terkedilmediğini ispat etmektedir. Ancak, o mutlaka kendisine verilen hayat süresi bittikten sonra yaptığı işlerin hesabını verecektir. Bu bakımdan kendini sorumsuz kabul ederek dünyada istediğini yapmaya kalkarsa bütün hayatı felakete sürüklenecektir. Herhangi bir işten arka arkaya yanlış sonuçlar elde ediliyorsa, bu o işin gerçekle çatıştığını gösteren açık bir işarettir.

18. Bu, ahiret hakkında akılla yapılan bir ispatlamadır. Artık bizim bu dünyada canlı olarak var olduğumuz gerçeği ve yer, gök sisteminin gözlerimiz önünde sürüp gitmesi, Allah'ın bizi ve bu kainatı yaratmaktan aciz olmadığını açıkça ispat etmektedir. Bundan sonra birinin çıkıp da; "Kıyameti koparttıktan sonra o Allah bir başka dünya düzeni kuramaz, öldükten sonra da o bizi diriltemez" demesi sadece akıl dışı bir söz olur. Allah aciz olsa idi -hâşâ- önceden yaratamazdı. Madem ki O önceden yaratmıştır ve o yaratma sayesinde siz de varlık alemine gelip kurulmuşsunuz, o halde kendi yaptığını bozarak kendi kurduğunu yıkarak, yeniden kurmaktan, yapmaktan aciz olabileceğini iddia etmek hangi akıl ve mantık ölçüsüne sığabilir?


16 Andolsun, insanı biz yarattık 19ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.20

17 Onun sağında ve solunda oturan 'iki tesbit edici ve yazıcı' tesbit edip yazarlarken,

18 O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır.21

19 O ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de,22 (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da).23

AÇIKLAMA

19. Ahiret'le ilgili isbatları ortaya koyduktan sonra artık şöyle buyurulmaktadır: Siz ister o ahirete inanın veya inkar edin o mutlaka meydana gelecektir. Sizin inkarınıza rağmen o gerçek bir hadise olarak önünüze çıkacaktır.

Peygamberlerin önceden haber vermelerine kulak verip inanarak, o vakit için hazırlanırsanız kendinizi kurtarmış olursunuz. Eğer kulak asmaz inanmazsanız kendi kendinizin felaketini hazırlamış olacaksınız. Siz inanmıyorsunuz diye, ahiret gelmek üzere iken durup geri gitmeyecek, gelmekten vazgeçmeyecek ve Allah'ın (cc) adalet kanunu değişmeyecektir.

20. Yani, bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona yakın oluşundan daha yakındır. Onun konuşmasını işitmek için bir mesafe katedip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Bunun gibi onu ele geçirmemiz gerekirse bir mesafeden gelip yakalamamız gerekmez. Nerede olursa olsun her zaman o kabzamızdadır, istediğimiz zaman onu ele geçiririz.

21. Yani, "Bir taraftan biz doğrudan doğruya insanın her çeşit hareket ve davranışlarını ve düşüncelerini biliriz. Diğer taraftan da her insan üzerine iki melek gönderilmiştir. Onlar tek tek her sözü not ederler. Onun hiç bir söz ve hareketi onların yazmasından kurtulamaz." Bunun manası şudur: İnsan Allah'ın adaletinde hesaba çekildiği zaman, bizzat Allah Teala kimin ne yaptığını bilmesine rağmen ona şahitlik yapmak için amellerini zaptedip gözü önüne serecek olan iki tane de şahit olacak. Bu zaptedip yazılan (amel defteri) nasıl olacak ve ne cinsten olacak? Bunu doğru bir şekilde tasavvur etmemiz zordur, ama gözümüz önünde cereyan eden gerçeklere bakarak kesin olarak anlamaktayız ki; insanın yaşadığı ve hareket yaptığı çevrenin her tarafında seslerinin, şekillerinin, davranışlarının izleri her zerreye yerleşmektedir ve onların hepsi tamamen o şekli ile ve o ses tonları içinde tekrar aslında zerre kadar farkı olmadan öne sürülecektir. İnsanlar, aynı işi son derece sınırlı ölçüdeki aletler yardımı ile yapmaktadır. Fakat Allah'ın melekleri ne bu aletlere muhtaçtırlar ne de bu kayıtlara bağlıdırlar. İnsanın kendi vücudu ve çevresindeki herşey onun her sesini ve şeklini (bütün konuşmalarını ve hareketlerini) en ince ayrıntıları ile zaptedip içine alan bir film ve teyp gibidir. Kıyamet günü insanoğlu kendi kulağı ile, dünyada söylediği sözleri kendi sesi ile işitecektir. Ve kendi gözü ile, yaptığı bütün işlerin canlı tasvirlerini görebilecektir. Bunların doğruluğunu inkar etmesi de mümkün olmayacaktır. Burada şu da iyice anlaşılmalıdır: Allah Teala ahirette adaletin hesaba çektiği kimseyi sırf kendi zatî bilgisine dayanarak cezalandırmayacak, bilakis adaletin bütün şartları tamamlandıktan sonra ona ceza verecektir. Bu bakımdan dünyada herkesin söz ve hareketlerinin tam ve eksiksiz kaydı, yaptığı işlerin bütün isbatı, inkar edilemez şahitliklerle hazırlanmaktadır.

22. Hak ile gelmekten maksat, ölümün canı söküp alan o başlangıç safhasıdır. Bu sahfada, dünya hayatında üzerine perde çekilmiş olan hakikat açılmaya başlar. Bu noktadaki insan, peygamberlerin haber verdiği öbür alemi berrak bir şekilde görmeye başlayacaktır. Bu anda insan ahiretin tamamen hak olduğunu öğrenecektir ve hayatın bu ikinci safhasına şanslı ve bahtiyar olarak mı, yoksa bedbaht olarak mı giriyor olduğunu da bu arada öğrenmiş olacaktır.

23. Yani bu, senin inanmaktan kaçtığın o hakikattır. Sen istiyordun ki dünyada başıboş sığır gibi gezip dolaşasın. Öldükten sonra da yaptığın işlerin karşılığını göreceğin ikinci bir hayat olmasın. Bu yüzden ahiret düşüncesinden kaçmakta ve bu alemin olacağını da hiçbir şekilde kabul etmeye yanaşmamakta idin. Şimdi bak! Gözünün önüne serilen işte o ikinci alemdir.


20 Sur'a da üfürülmüştür.24 İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür.

21 (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid25 ile gelmiştir.

22 "Andolsun, sen bundan bir gaflet içindeydin; işte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün oldukça keskindir."26

23 Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: "İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey."27

24 (Allah şöyle buyurur) Cehenneme atın28 son derece inatçı olan her nankör (kâfir)ü29

25 Hayra engel olan30 saldırgan31 şüpheciyi;32

AÇIKLAMA

24. Bundan maksat, sûrun üflenmesidir. O üflenişle bütün ölmüş insanlar tekrar cismani hayata kavuşacak. Ayağa kalkacaktır. (Fazla bilgi için bakınız. En'am an: 47, İbrahim an: 57, Taha an: 78, Hacc an: 1, Yasin an: 46-47, Zümer an: 79.)

25. Büyük ihtimalle bundan maksat; dünyada o kişinin söz ve hareketlerini tesbit edip yazmakla görevli iki melektir. Kıyamet günü sûrun sesi yükselir yükselmez her insan mezarından kalkınca derhal o iki melek gelerek o kişiyi kendi hükmü altına alacak, biri onu Allah'ın mahkemesine doğru çekerek götürecek, diğeri de onun amel defterini taşıyacaktır.

26. Yani, "Artık sen iyice görüyorsun ki Allah'ın Peygamberi'nin sana haber verdiği şeylerin hepsi burada mevcuttur."

27. Bazı müfessirler; "arkadaş"dan maksat, 21. ayette "Şahitlik yapan" diye buyrulan melek kastedilmektedir demektedirler. O melek, bu şahsın işte şu amel defteri benim yanımdadır diyecektir. Bazı müfessirler de "arkadaş"tan maksat, "Dünyada o şahısla uyumluluk göstermiş olan şeytandır" demektedirler. O şeytan, kendisini idarem altına alarak cehennem için hazırladığım bu şahıs artık sizin emrinizdedir diye takdim edecek. Fakat konunun akış ve gelişine daha uygun düşen tefsir ve izah, Katade ve İbni Zeyd'den naklolunandır. Onlar diyorlar ki: Arkadaştan murad sürükleyip getirici olan melektir ve o melek ilahi mahkemenin önüne çıkarak "Bana havale edilen bu kişi Hakim-i Mutlak'ın önüne arzolunur" diyecektir.

28. Ayette "Elkiya fi cehennem" (İkiniz onu cehenneme atın) şeklinde geçmektedir. Kelime dizisi kendiliğinden açıklamaktadır ki; bu emir mezardan kalkar kalkmaz suçluyu yakalayıp ilahi adalet huzuruna getiren o iki meleğe verilecektir.

29. Asıl, ayette "Keffar" kelimesi kullanılmıştır. İki manası vardır. Biri çok nankör, diğeri de çok inkarcı, hakikati inkar eden demektir.

30. "Hayır" kelimesi, Arapça'da mal için de kullanılmaktadır, iyilik için de. Birinci mânâ açısından: O, kendi malından hiç kimsenin hakkını vermiyordu. Ne Allah'ın ne de kulların hakkını demektir. İkinci mânâ açısından da: O iyilik yolundan kendi kendini engellemekle kalmıyor, başkalarını da bu yoldan men ediyordu. Dünyada hayr yolunun engeli olmuştu. Bütün gücünü "İyilik hiçbir şekilde yayılmasın" diye harcıyordu.

31. Yani, her işinde ahlak sınırını yıkıp aşan idi. Kendi menfaati, kendi istekleri ve arzuları uğruna herşeyi yapmaya, herşeyi yıkıp geçmeye hazırdı. Haram yolla mal biriktirir ve haram yollarda da harcardı. İnsanların haklarına el uzatır, tecavüz ederdi. Ne dili bir ahlak sınırı tanır, ne de eli zulüm ve eziyet etmekten geri kalırdı. İyilik yolunda sadece engeller çıkarmakla kalmaz, daha da ileri giderek, iyiliği benimseyenlere eziyet eder, iyilik için çalışanlara kötülük yapardı.

32. Kelimenin aslı "mürîb" olarak kullanılmıştır. İki mânâsı vardır. Biri şüphe eden,diğeri şüpheye düşüren demektir. Burada ikisi de kastedilmektedir. O bizzat şüpheye düşmüştü, başkalarının kalplerine de şüphe sokuyordu demektir. Onun nazarında Allah, melekler, ahiret, peygamberlik ve vahiy; yani dinin bütün temelleri şüpheli idi. Hak konusunda peygamberler tarafından sunulan her söz, onun kafasında inanılacak cinsten şeyler değildi. O; bu hastalığı Allah'ın diğer kullarına da aşılayıp duruyordu. Kiminle karşılaşırsa onun kalbine, nasıl olursa olsun bir vesvese sokuyordu.


26 Ki o, Allah'la beraber başka bir ilah edinmişti. Artık ikiniz, onu en şiddetli olan azabın içine atın.33

27 Onun yakın-dostu (saptırıcı) dedi ki: "Rabbimiz, ben onu kışkırtıp-azdırdım. Ancak kendisi (haktan) uzak bir sapıklık içindeydi."34

28 (Allah buyurur:) "Benim huzurumda çekişip-durmayın. Ben size daha önce 'kesin bir uyarı' göndermiştim."35

29 "Huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz36 ve ben kullara zulmedici değilim."37

30 O gün cehenneme diyeceğiz: "Doldun mu?" O da: "Daha fazlası var mı?" diyecek.38

31 Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.39

AÇIKLAMA

33. Bu ayetlerde Allah Teala, insanı cehenneme layık kılan sıfatları sayıp bildirmiştir: 1- Hakkı inkar, 2- Allah'a şükretmemek, 3- Hak ve haklıya karşı direnmek, 4- İyilik ve doğruluk yolunda engel olmak, 5- Kendi malından Allah'ın ve kullarının hakkını vermemek, 6- Muamelelerinde haddi aşıp, doğruluktan sapmak, 7- İnsanlara zulüm ve eziyet etmek,

8- Dinin temel prensiplerinden şüphe etmek, 9- Başkalarının kalbine şüphe sokmak, 10- Allah ile beraber başka birini ilahlığa ortak kılmaktır.

34. Sözün gelişi kendiliğinden belirtmektedir ki, burada "Arkadaş"tan maksad, dünyada o kişi ile uyum içinde olan şeytan demektir. Ayetteki ifade tarzından da o şahısla şeytanın, Allah'ın mahkemesinde birbiri ile kapışıp atışacakları da açığa çıkmaktadır. O kişi: "Ya Rabbi! Bu zalim şeytan benim peşimi bırakmadı, hatta benim dalalete düşmeme sebep oldu, bu bakımdan ceza ona verilmeli" diyecektir. Şeytan da cevap olarak, "Ey Mevla! Bu kişi; günahkar ve asi olmak istemediği halde ben onu zorla isyankar yapmaya sevketmedim. Bu konuda hiçbir zorlama yapmadım. Bu zavallının kendisi iyilikten şiddetle kaçan, kötülüğe de tutkun olup yapışan biri idi. Bu yüzden peygamberlerin hiçbir sözü hoşuna gitmedi, benim teşviklerime de koşarak geldi" der.

35. Sizden hanginiz kötülük yaparsa o cezasını bulacaktır. Ve hanginiz doğru yoldan ayrılırsa vebalini yüklenecektir, diye ikinizi de uyarmıştım. Benim bu uyarıma rağmen ikiniz de kendi haklarınıza düşen suçları işlemekten vazgeçmediniz. Şimdi çekişmekten elinize ne geçecek? Doğru yoldan sapana, saptığından dolayı, doğru yoldan saptırana da saptırdığından dolayı mutlaka ceza verilecektir.

36. Yani, benim katımda kararımı değiştirme prensibi yoktur. Size verdiğim cehenneme atma kararı geri alınamaz. Daha dünyada iken yolunu sapıtanlara ve yolu saptıranlara ahirette ne ceza verileceğini ilan ettiğim o kanun da değiştirilemez.

37. Ayette geçen "Zallam" kelimesi "Çok büyük zalim" demektir. Bu kelimeden kastolunan; ben kendi kullarım hakkında zalimim ama, çok büyük zalim değilim, değildir. Bilakis bundan kastolunan şudur: Eğer ben yaratıcı ve Rab olarak kendi beslediğim yarattığıma zulmedersem o zaman çok büyük zalim olmuş olurum. Bundan dolayı ben kendi kullarıma en ufak bir zulüm bile yapmam. Size verdiğim ceza doğrudan doğruya, kendi kendinizi müstahak kıldığınız cezadır. Hak ettiğinizden bir gram bile fazla ceza size verilmeyecektir. Benim mahkemem benzersiz bir adaletin mahkemesidir. Tamamen kesin şahadetlerle isbat edilemeyerek hak etmediği bir cezaya hiç kimse bu mahkemede uğratılamaz.

38. Bundan iki mânâ kastedilmiştir. Biri "Artık benim içimde daha fazla insana yer yoktur." Diğeri ise "Ve daha ne kadar günahkar varsa onları da alın gelin." Birinci mânâ alınırsa o zaman bu ilahi buyruktan şöyle bir anlam ortaya çıkar: Günahkarlar, cehennemde bir iğne boşluğu bile kalmayacak şekilde tıka basa doldurulmuştur. O derecede ki, kendisine, "Artık doldun mu, yeter mi?" diye sorulunca o öfkelenip, "Daha gelecek adam var mı?" diye bağıracak.

İkinci mânâsı ele alınırsa; şu yorum ortaya çıkıyor: O zaman günahkarlarına cehennemin öfkesi öyle kabarmış oluyor ki; o, daha var mı? diye istekte bulunuyor ve o gün hiç bir günahkarın kendisinden kurtulmamasını istiyor. Burada akla şöyle bir soru geliyor. Allah Teala'nın cehenneme sorması ve onun cevabı ne mahiyet taşımaktadır? Bu sadece mecazi bir konuşma mıdır? Veya gerçekte cehennem canlı ve konuşan bir şey midir ki ona hitap edilebilsin, o da konuşmaya cevap verebilsin? Bu konuda aslında hiçbir söz kesin şekilde söylenemez. Bu mecazi bir konuşma olabilir ve sadece durumu tasvir edebilmek için cehennemin hali soru ve cevap şeklinde açıklanmış olabilir. Aynen şöyle konuşan insan gibi. "Ben, arabaya niçin yürümüyorsun diye sordum, o da, içimde benzin yok diye cevap verdi." Bu konuşmada konuşulan değil, konuşanın ifadesi geçerlidir. Fakat bu sözün gerçeğe dayanabileceği de tamamen mümkündür. Çünkü bize göre, dünyanın sessiz ve cansız olan eşyalarının mutlaka Allah Teala nazarında da sessiz ve cansız olduğunu düşünmemiz doğru değildir. Yaratıcı kendi her yarattığı ile konuşabilir ve onun her yarattığı, yaratıcısının konuşmasına -onun dilini bizim anlamamız mümkün olmasa bile- cevap verebilir.

39. Yani bir kimsenin muttaki olduğu ve cennete layık olduğu Allah'ın mahkemesinde kararlaşırsa, derhal o cenneti önünde hazır bulacaktır. Cennete ulaşmak için yürüyerek veya herhangi bir vasıtaya binerek yolculuk yapmak sureti ile gitmeyecek. Karar zamanı ile cennete girme arasında hiçbir bekleyiş olmayacaktır. Burda karar verilmiş, şurda kişi mutlaka cennete girmiş olacak. Sanki o, cennete ulaştırılmamış da cennetin kendisi onun yanına getirilmiştir. Ahiret aleminde zaman ve mekan kavramının bizim bu dünyadaki kavramlardan ne kadar farklı olacağı işte bundan ölçülebilir. Bu dünyada tanıdığımız çabukluk ve gecikme, uzaklık ve yakınlık gibi bütün kavramlar orada manasız şeyler olacaktır.


32 Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah'a) yönelip-dönen,40 (İslâm'ın hükümlerini) koruyan.41

33 Görmediği halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan42 ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalb ile gelen43 içindir.

34 "Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin.44 Bu, ebedilik günüdür."

35 Orda diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.45

AÇIKLAMA

40. "Evvab" kelimesinin kelam sahası çok geniştir. Evvab olan kimse arzularını, isyanı terkedip Allah'a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri terkeder, Allah'ın tavsiye ettiği yola tabi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tevbe eder. Allah'a ibadet yapar, O'nu hatırlar ve her işinde O'na yönelir.

41. Ayette "Hafiz" kelimesi geçmektedir. "Koruyan" demektir. Bu kelimeyle, Allah Teala'nın emirlerini, O'nun farzlarını, haramlarını ve O'nun teslim ettiği emanetlerini koruyan, Allah tarafından kendisine verilen hakları göz önünde bulunduran, iman ettikten sonra Rabbine verdiği sözü unutmayan, hiçbiri yanlış hareketlerden dolayı kaybolmasın diye kendi zamanını, gücünü, gayret ve çalışmalarını gözeten, tevbe ettikten sonra onu bozmayıp tevbesinde duran, her zaman "Acaba ben hareket ya da sözlerimle Rabbime itaatsizlik ettim mi?" diye kendini hesaba çeken kişi kastedilmiştir.

42. Yani, Rahman olan Allah hiçbir yerde ona görünmemesine, kendi duyguları ile de hiçbir şekilde O'nu duyup hissetmemesine rağmen yine de o, O'na itaatsizlikten çekinirdi. Başka duyulan güçler ve apaçık görülen kuvvetli müthiş varlıkların onun kalbinde meydana getirdiği korkuya nisbetle görülmeyen Rahman olan Allah'ın korkusu daha fazla idi. O'nun Rahman olduğunu bildiği halde rahmetine güvenerek günahkar olmadı.

Bilakis daima O'nun gazabından korktu. Bu ayet mü'minin iki önemli temel özelliğine işaret etmektedir. Biri, görülmemesine ve hissedilmemesine rağmen Allah'tan korkar. Diğeri, Allah'ın Rahmet sıfatını çok iyi bilmesine rağmen günah işlemeye cesaret etmez. İşte bu iki özellik onu Allah katında takdire layık kılmaktadır. Buna ilaveten İmam Razi'nin açıkladığı hoş bir nükte vardır. Arapça'da korku için "havf" ve "haşyet" diye iki kelime kullanılır. Mânâlarında ince bir fark vardır. Havf kelimesi genellikle, görülen bir güç ve kuvvet karşısında, kendi zayıflığını hisseden bir insanın kalbinde meydana gelen korku demektir. Haşyet ise, birinin azamet ve ihtişamını hayalinde canlandıran kişinin, onun heybeti karşısında kalbini kaplayan ürperme demektir. Buradaki ayette havf yerine haşyet kelimesi kullanılmıştır. Bu haşyet kelimesinden de; mü'minin kalbinde Allah korkusu, sadece O'nun azabından korktuğundan değil, daha çok Allah'ın azamet ve büyüklüğünü hissetmesinden dolayı onun üzerinde devamlı bir ürperti meydana getirdiği kastedilmiştir.

43. Ayette "Mübin" kelimesi kullanılmıştır. Mübin, inabetten türemedir. Mânâsı "Bir tarafa yüz çeviren ve tekrar o tarafa yönelen" demektir. Nitekim pusulanın ibresi daima kutba doğru yönelir ne kadar onu çevirirseniz çevirin yine o kutup tarafına gelir. "Kalb-i münib"den de: Her taraftan yüz çevirip Allah tarafına dönen ve hayat boyu karşılaştığı her çeşit acı-tatlı hadiseler arasında devamlı Allah tarafına yönelen kalp kastedilmiştir. Bu manayı "gönül bağlamış" kelimesi ile ifade ettik. Bundan anlaşılmaktadır ki, Allah katında asıl değer ve kıymet sadece dil ile değil, bütün samimiyeti ile can-ı gönülden O'na bağlanıp kalan insanın kıymetidir.

44. Ayette "Udhuluhabiselam" kelimeleri geçmektedir. Selam'ı eğer emniyet manasına alırsak, her çeşit üzüntü, keder, endişe, felaketlerden korunmuş olarak cennete giriniz manası çıkar ve eğer onu, bilinen "selam" manasına alırsak o zaman "Geliniz bu cennete giriniz. Allah ve melekleri tarafından size selam vardır," demek olur. Bu ayetlerde Allah Teala kişiyi cennete layık kılan sıfatları saymıştır. Onlar da şunlardır: 1- Takva, 2- Allah'a yöneliş, 3- Allah ile olan ilginin korunması, 4- Allah'ı görmeden, O'nun rahmetine kesin inanmaya rağmen, O'ndan korkmak. 5- Kalb-i münib elde ederek Allah'a ulaşmak, yani ölünceye kadar inabet yolundan şaşmamak.

45. Yani onların istediği herşey onlara verilecek. Fakat onların düşünemediklerini de, hatta elde etme arzusunu akıllarına bile getirmediklerinden daha fazlasını biz onlara vereceğiz.


36 Biz bunlardan önce nice kuşakları yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi.46 (Ama) kaçacak bir yer var mı?47

37 Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.48

38 Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık;49 bize hiç bir yorgunluk da dokunmadı.

39 Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret 50ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et.

40 Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasında51 da O'nu tesbih et.

AÇIKLAMA

46. Yani onlar, sadece kendi memleketlerinde güçlü değillerdi. Hatta dünyanın diğer bölgelerine de, başka memleketlere de saldırıp istila ederlerdi. Ve onların sürekli hücumları yeryüzünün her tarafına ulaşmıştı.

47. Yani, onların Allah tarafından yakalanmaları zamanı gelince, onların kuvvet ve ihtişamları, onları kurtarabilecek mi? Dünyada sağınacakları bir yer bulabilecekler mi? Allah'a karşı isyan ederek O'ndan kurtulmak için kaçacağınız bir sığınağı bulacağınızı, neye güvenerek ümid ediyorsunuz?

48. Diğer bir ifade ile: Eğer zerre kadar aklınız varsa doğru sözü düşünün, yoksa gaflet ve katılıktan kurtularak size hakikati anlatan başka birini kulaklarınızı açarak dinleyin. Anlatanın sözü bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkmasın ve dinleyenlerin kafası da başka şeyle meşgul olmasın. İşte böyle. O sözleri dikkatle dinleyin.

49. Daha fazla bilgi için bakınız: Fussilet an: 11-15.

50. Yani gerçek şu ki, bütün kainatı biz altı günde yarattık. Onu yarattığımızdan dolayı da yorulmadık. Böyle olunca onu yeniden yaratmaya gücümüzün yetmeyeceğini kim iddia edebilir? Artık zavallı cahiller, senden öldükten sonra dirilme haberini duyunca seninle alay etmeye ve sana deli demeye başlarlarsa buna sabret, sükunetle onların mânâsız sözlerini dinle ve açıklamakla görevli olduğun hakikati onlara açıklamaya devam et.

Bu ayette dolaylı yoldan, altı günde Allah'ın yeri göğü yaratıp yedinci günde istirahat ettiği efsanesini içeren Kitab-ı Mukaddes'le (Tekvin, 2-2), hıristiyan ve yahudilerle ince bir alay vardır. Her ne kadar artık hıristiyan papazlar utanmaya başlamışlar ve Kitab-ı Mukaddes'in Urduca tercümesinde "istirahat etti"yi, "serbest kaldı" şeklinde değiştirmişler ise de, King James'in meşhur kitabı İncil'de "And he rested on the seventh day" kelimeleri açık bir şekilde mevcuttur ve bu kelimeler yahudilerin 1954 senesinde Philadelphia'da yayınladıkları tercümede de bulunmaktadır. Arapça tercümede de, "Yedinci günde dinlendi" cümlesi vardır.

51. Hak yola davette ne kadar gönül kıran, ruhu törpüleyen olaylarla karşılaşsa da, gayretlerinin hiçbir meyvesini elde ettiği görülmese de bütün azmi ile, yaşadığı müddetçe hak sözü yükseltmek ve dünyayı hayır ve iyilik tarafına sevketmek için çabalayan insanın elde ettiği gücün kaynağı işte budur. Allah'a hamd ve O'nu tesbih etmekten maksat burada namazdır. Nerede olursa olsun Kur'an-ı Kerim'de hamd ve tesbih için özel zamanlar ayrılmışsa orada namaz kasdedilmiştir. "Güneşin doğuşundan önce"den sabah namazı "Güneşi batışından önce"den iki namaz, öğle ve ikindi namazları, "Geceleyin"den akşam ve yatsı namazları, üçüncü olarak da teheccüd namazı gece tesbihi içine girmektedir. (Geniş bilgi için bakınız. İsra an: 91-97, Taha an: 111, Rum an: 23-24) "Secdeleri yaptıktan sonra" yapılması buyurulan tesbihe gelince, bundan maksat namazdan sonra yapılan zikir de olabilir. Farzdan sonra eda edilen nafileler de olabilir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan, Ebu Hureyre, İbn Abbas, Şabi, Mücahid, İkrime, Hasan Basri, Katade, İbrahim Nehai ve Ezvâî, bundan, namazdan sonra kılınan iki rekat namaz murad edilmektedir demektedirler. Amr İbn As'ın oğlu Hz. Abdullah ve bir rivayete göre de İbni Abbas, bundan maksat namazdan sonra zikirdir görüşündedirler.

İbn Zeyd de, bu buyruktan maksat; farzlardan sonra nafileler de kılınmalı demektir düşüncesindedir. Ebu Hüreyre'nin Buhari ve Müslim'deki rivayetine göre: Birgün fakir muhacir sahabilerden birkaçı peygamberimizin huzurunda otururken dedilerki: Ey Allahın Rasulü, zenginler büyük dereceler ele geçirdiler. Peygamberimiz: "Ne oldu?" buyurdu. Dediler ki: "Bizim kıldığımız gibi o zenginler de namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyor, fakat onlar sadaka veriyor biz veremiyoruz, onlar köle azad ediyorlar biz azad edemiyoruz." Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurdu: "Ben size öyle birşey söyleyeyim mi? Eğer siz onu yaparsanız sizin yaptığınız onların da yapmasının dışında diğer insanlarla yarışırsınız. Bu da sizin her namazdan sonra otuz üçer kere Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber demeğe devam etmenizdir." Birkaç gün sonra bu insanlar tekrar Peygamberimiz'e gelerek; "Zengin kardeşlerimiz de bu sözü duymuşlar onlar da bu işi yapmaya başlamışlar." deyince Peygamberimiz (s.a) "Bu Allah'ın dilediğine verdiği bir keremidir." buyurdu. Bir rivayette de bu kelimelerin sayısı 33 er yerine 10 ar olarak da nakledilmiştir.

Hz. Zeyd ibni Sabit rivayet ediyor ki: Hz. Peygamber (s.a.) bize her namazdan sonra 33 er kere Sübhanallah ve Elhamdülillah, 34 kere de Allahüekber demeye devam etmemizi tavsiye buyurdu. Daha sonra Ensar'dan bir sahabi "Birinin rüyamda, eğer 25 er defa bu kelimeleri söyledikten sonra arkasından 25 kerede "La ilahe illallah" dersen daha iyi olur dediğini gördüm" deyince Peygamberimiz, "Pekiyi öyle yapmaya devam et." buyurdu. (İmam Ahmed, Nesei, Darimi) Hz. Ebu Saidi Hudri şöyle diyor: Allah'ın Rasulü'nün, namazı bitirdikten sonra geri dönerken şöyle dediğini işittim: "Sübhane Rabbike rabbi'l-izzeti amma yesifune ve selamun ale'l-mürselin vel hamdu lillahi rabbil-alemin" (Ahkamü'l Kur'an, Cassas)

Bundan başka, namazdan sonraki zikrin çeşitli şekilleri de Peygamberimiz'den rivayet edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'in bu tavsiyesine göre hareket etmek isteyen kimseler "Mişkat" kitabının namazdan sonra zikir babından, gönüllerine en uygun düşen zikri seçip ezberlesinler ve ona devam etsinler. Peygamberimizin öğrettiği zikirden daha güzel hangi zikir olabilir?

Fakat zikirden asıl maksat, birkaç özel kelimenin dilden eksik edilmemesi değil, aksine o kelimeler içinde ifade edilen mânâların zihinde taze ve sağlam olarak tutulması olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Bu sebeple hangi zikir yapılırsa yapılsın mânâsını anlamalı, sonra da mânâyı hatıra getirerek zikretmelidir.


41 Çağırıcının, yakın bir yerden çağrıda bulunacağı güne kulak ver;52

42 O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler.53 İşte bu, (dirilip kabirlerden) çıkış günüdür.

43 Gerçek şu ki, dirilten ve öldüren biziz, biz. Ve dönüş de bizedir.

44 O gün yer, onlardan çatlayıp-ayrılır da (onlar,) hızla koşarlar. İşte bu, bize göre oldukça-kolay olan bir haşir (sizi bir arada toplama)dır.54

45 Biz onların neler söylemekte olduklarını daha iyi biliriz55 ve sen onların üzerinde bir zorba da değilsin; şu halde, benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver.56

AÇIKLAMA

52. Bir kişi nerede ölürse ölsün veya dünyanın neresinde ölüm ona yetişirse yetişsin, oraya Allah'ın münadisinin "Rabbinize doğru yürüyün" diyen sesi ona ulaşacaktır. Bu ses, yeryüzünün köşe bucaklarında dirilip kalkan insanlar tarafından sanki çok yakından çağrılan bir sesmiş gibi duyulacak ve aynı anda yeryüzünün her tarafından bu ses aynı şekilde işitilecektir. Bundan da, ahiret aleminde bizim dünyamıza nisbetle zaman ve mekan kavramlarının ne kadar değişik olacağı ve hangi güçlerin hangi kanunlara uygun olarak iş yapabileceği ölçülebilir.

53. "Herkes kıyamet nidasını dosdoğru işitecek" cümlesinin iki mânâsı olabilir. Biri: Herkes Allah'ın emri olan çağrıyı işitecek. Diğeri de: Kıyamet nidasını dosdoğru ve tam olarak işitecektir. Birinci mânâ açısından denmek istenen şudur: Dünyada iken inanmaya yanaşmadıkları, inkar etmekte ısrar ettikleri, haber veren peygamberlerle alay ettikleri Allah'ın emri olan o nidayı insanlar kendi kulakları ile işiteceklerdir. İkinci mânâ açısından denmek istenen şudur: Onlar kesinlikle bu kıyamet nidasını işitecekler, bunun herhangi bir vehim ve hayalden ibaret olmadığını, gerçekten bunun kıyamet nidası olduğunu onlar öğrenecekler, kendilerine haber verilen kıyamet gününün geldiğini ve bu sesin onun ilanı olduğundan hiç şüpheleri kalmayacaktır.

54. Bu, kafirlerin 3. ayette nakledilen sözlerine cevaptır. Onlar: "Bizim ölüp toprak olduktan sonra diriltilerek ayağa kaldırılmamız nasıl olabilir, bu akıldan uzak bir hayata dönüştür," demişlerdi. Onların bu sözüne cevap olarak "Haşr, kıyamet yani bütün gelmiş geçmiş insanların bir anda diriltilerek toplanması bizim için çok kolaydır" buyurulmuştur. Kim toprak olmuş cesedi nerelerde kalmıştır, bizce bilinmesi zor değildir. Saçılmış ve darmadağın olmuş zerrelerden, Ali'nin zerrelerinin hangisi olduğunu, Veli'nin zerrelerinin hangisi olduğunu bilmemiz de önemli bir şey değildir. Bunların hepsini ayrı ayrı derleyerek teker teker insan vücudunu yeniden yapmamız ve o vücutlar içinde o kişiliği yeni baştan, daha önce o vücutta yaşadığı gibi yaratmamız bizim için büyük zahmet ve emek isteyen bir iş değildir. Tam tersine, bir işaretimizle bunların hepsi bir an içinde oluşuverir. Hz. Adem zamanından kıyamete kadar dünyada var olmuş olan bütün insanlar, bizim bir emrimizle rahatça ve çok kolay bir şekilde bir araya toplanırlar. Sizin küçük beyniniz onu ne kadar akıldışı kabul ederse etsin, bu, kainatın yaratıcısının gücünden uzak değildir.

55. Bu ayette Hz. Peygamber'in (s.a) gönlünü almak, teselli etmek de vardır. Kafirlere ise ihtar ve tehdit vardır. Hz. Peygamber'e (s.a) hitap ederek buyurulmaktadır ki, bu insanların sana karşı uydurdukları sözlere asla kulak asma ve kat'iyen önem verme. Biz hepsini işitiyoruz ve onları cezalandırmak bizim işimizdir. Kafirlere de Peygamberimiz'e isnad ettiğiniz cümleler ve çirkin sözler size çok pahalı mal olacak diye ihtar etmektedir. Biz teker teker her sözünüzü duyuyoruz ve onun cezasına katlanmanız gerekecek.

56. Bu ayette ifade edilmek istenen, Hz. Peygamber'in (s.a) insanları zorla sözüne inandırmak istemesi değildir. Allah Teala onu bundan menetmiştir. Aslında bu söz Hz. Peygamber'e (s.a) söylenerek kafirlere duyurulmaktadır. Sanki onlara: "Peygamberimiz size bir zorlayıcı olarak gönderilmemiştir" denmektedir. O'nun işi zorla sizi mümin yapmak değildir ki siz inanmak istemediğiniz halde o sizi zorla inandırsın. O'nun sorumluluğu sadece ihtar etmekle aklını başına alanlara Kur'an'ı dinleterek hakikati anlatmaktan ibarettir. Hâlâ siz inanmıyorsanız Peygamber sizi cezalandırmayacak, sizi biz cezalandıracağız.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna