Hucurat Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Hucurat Suresi Tefsiri Mevdudi

Hucurat Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Hucurat Suresi Tefsiri Mevdudi

HUCURAT SURESİ

Adı: Sure adını, dördüncü ayetinden almıştır.


Nüzul Zamanı: Surenin, muhtelif zamanlarda nazil olan fakat konu beraberliği ve benzerliği bakımından biraraya toplanmış olan ilahi emir ve hükümleri içine aldığı, hem rivayetlerden, hem de surenin konularından anlaşılmaktadır. Bununla birlikte surenin içindeki emir ve hükümlerin Medine döneminin son zamanlarında nazil olduğu de belli olmaktadır. Mesela 4. ayetle ilgili olarak bütün müfessirler; "Temim kabilesinden gelen heyetin adamlarının, Peygamberimizin mübarek hanımlarının bulunduğu odaların arkasından Peygamberimizi yüksek sesle çağırmaları üzerine nazil olmuştur", demektedirler. Bütün siyer ve İslam tarihi kitapları da bu heyetin gelişini H.9. sene olarak haber vermektedirler. Ve yine surenin 6. ayetinde; Peygamberimiz tarafından zekatlarını toplamak üzere Mustalik oğullarına gönderilen Velid b. Ukbe hakkında indiği birçok hadis rivayetlerinden anlaşılmaktadır. Velid b. Ukbe'nin de Mekke'nin fethi olayında müslüman olduğu kesin olarak bilinmektedir.


Konu: Surenin konusu; müslümanlara iman sahiplerinin şanına ve adına layık olan edep ve terbiyenin öğretilmesidir. İlk beş ayette; müslümanların Allah ve Peygamberi hakkında gözönünde bulundurmaları gereken edep ve saygı anlatılmaktadır.


Daha sonra her haberin araştırılması, gerçek olup olmadığının soruşturulması, bu yapılmadan harekete geçilmesinin uygun olmayacağı ihtar edilmekte, bir kişi, millet veya kabile hakkında bir haber alınmış ise haber kaynağının sağlam olup delilleriyle incelenmesi gerektiğinin, haber kaynağı olan kişi güvenilir değilse, harekete geçmeden önce haberin kendisinin doğru olup olmadığının iyice incelenmesi gerektiği tavsiye edilmektedir.


Daha sonra, müslümanlardan iki grubun savaşması halinde diğer müslümanların bu konuda tutumlarının nasıl olması gerektiği açıklanmaktadır. Arkasından sosyal hayatı berbat eden ve müslümanlar arasındaki ilişkileri bozup zedeleyen kötülüklerden müslümanların sakınması gerektiğini ısrarla ve te'kitle vurgulayan emirler buyurulmaktadır.


Bir kişiyle alay etmenin, birbirini kötülemenin, birbirine kötü lakablar takmanın, kötü zanlarda bulunmanın, başkalarının durumunu ve hayatlarının gizli yönlerini araştırıp soruşturmanın, insanları arkasından çekiştirmenin -ki bunlar bizatihi günah olan ve toplum düzenini bozan şeylerdir- haram olduğunu teker teker sayarak belirtmektedir.


Bunun ardından; bütün insanlığı felakete sürükleyen, dünya çapında huzursuzluğa sebep olan ırk ve soy imtiyazlarına darbe indirmekte; millet, kabile ve ailelerin şan ve şöhretleriyle öğünmeleri, başkalarını kendilerinden aşağıda görmeleri, kendi üstünlüklerini devam ettirebilmek için diğerlerini çiğnemeleri, dünyayı zulüm ve haksızlıkla dolduran ana sebepler olarak zikrediliyor.


Allah Teala küçücük bir ayette bütün insanların bir tek asıldan yaratıldığını, millet ve kabilelere ayrılmalarının övünmeleri için değil tanınmaları için olduğunu bildirerek ırkçılık pisliğinin kökünü kazımıştır. İnsanın insana ahlak değerleri (takva) dışında bir üstünlüğünün olamayacağını, aksi bir iddianın sağlam bir temeli olmayacağını insan mantığına yerleştirmiştir.


Ve nihayet insanlığa, önemli olanın iman davasının dilde olmayıp, kalblerinde Allah ve Rasûlü'ne sağlam bir iman taşıyarak, ameli olarak Allah'ın emirlerini uygulamaya devam etmek, ihlas ve samimiyetle Allah yolunda canla, malla mücadele etmek olduğu bildirilmekte ve hakiki mü'minlerin bu yolu seçenler olduğu anlatılmaktadır.


Kalble tasdik etmeyip sadece dilleriyle müslüman olduklarını iddia eden, bundan sonra sanki müslüman olmakla başkalarına iyilik yapıp, minnet altında bırakmış gibi davranan insanlara gelince; bu insanlar dünya hayatında müslüman sayılabilir ve toplum düzeni içinde kendilerine müslamanca davranılabilir. Fakat Allah katında onlar asla müslüman değillerdir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Ey iman edenler, Allah'ın Rasulü'nün huzurunda öne geçmeyin1 ve Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.2


2 Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi,3 ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa çıkar-gider.4


3 Şüphesiz, peygamberin yanında seslerini alçak tutmakta olanlar; işte onlar (var ya), Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir.5 Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

AÇIKLAMA

1. Allah'ı Rabbi ve Allah'ın Peygamberi'ni rehberi ve doğru yolu gösterici olarak kabul eden kişi, bu inancında doğru ve samimi ise Allah'ın ve Rasulü'nün bir buyruğu olup olmadığını, varsa ne olduğunu araştırıp öğrenmeden kendi kendine fikirler ve görüşler ortaya süremez. Bu, imanın ilk ve temel şartıdır. Bu bakımdan ikaz olarak buyrulmaktadır ki, Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasülü'nün önüne geçmeyiniz, yani onların önüne geçerek yürümeyiniz, arkadan yürüyünüz, öne geçen olmayınız, peşisıra giden olunuz.

Bu buyruğun kendi hükmü içinde, Ahzab Suresi'nin 36. ayetinde, daha ileri düzeyde bir yaklaşımı vardır. Orada (Ahzab Suresi'nde): "Allah ve Rasülü'nün hüküm koyduğu konularda hiçbir müslümana kendi kendine karar verme yetkisi bırakılmamıştır," manasında bir hüküm vardır.

Burada da (Hucurat Suresi'nde): "İman edenlerin muamelat ve hareketlerinde önden giderek kendiliğinden kararlar almaması, ilk önce Allah'ın Kitabı ve Peygamberin Sünneti'nde bu konularda ne gibi emirler buyrulduğunun araştırılması gerektiği" şeklinde bir ihtar vardır. Ayrıca bu durum müslümanların sadece şahsi işlerine münhasır kılınmamıştır. Bilakis onların her çeşit sosyal ilişkilerine de şamil olmaktadır. Aslında bu, İslam anayasasının temel maddesidir ve İslam devleti, onun adalet mekanizması ve meclisi de bu hükme uymak zorundadır. Bu hükmün dışında ve karşısında serbest bir karar alınamaz.

Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace tarafından da şu hadis, sahih isnadlarla rivayet edilmiştir: "Peygamber (s.a), Hz. Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken ona şöyle sormuştur: "Ey Muaz! Neye göre hüküm vereceksin?" Muaz: "Allah'ın Kitabı'na göre" diye cevapladı. Hz. Peygamber (s.a) "Allah'ın Kitabı'nda herhangi bir konuda hüküm bulamazsan neye müracat edeceksin?" diye sordu. Muaz: "Allah'ın Rasulü'nün Sünneti'ne müracaat ederim" dedi. Hz. Peygamber (s.a): "Onda da bulamazsan?" diye sordu. Muaz: "O zaman ben kendim içtihad ederim," dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onun göğsüne elini koyarak: "Peygamber'in temsilcisine Peygamber'in sevdiği yolu benimseten Allah'a hamd olsun," diye buyurdu. Allah'ın Kitabı'nı ve Peygamberin Sünneti'ni kendi karar ve kanaatlerinin üstünde tutmak, daha doğru karar verebilmek için herşeyden önce onlara müracaat etmek, bir müslüman yargıç ile müslüman olmayan yargıç arasındaki ayırıcı farktır.

Bunun gibi kanun koyma konusunda da ilk kaynağın Allah'ın Kitabı, daha sonra da Allah'ın Rasulü'nün Sünneti olduğu konusunda ittifak edilmiştir. Bu ikisine karşı veya bunlarla ilgisiz bir kararda bütün ümmetin icma'ı olsa bile alınan karar geçerli (meşru) değildir. Kaldı ki ümmetin fertlerinin kıyas ve içtihadı tek başına ne değer taşıyabilir?

2. Yani eğer Allah ve Peygamberini önemsemeyip kendi kendinize hüküm verir ve rastgele görüşlerinizi, Allah'ın ve Peygamberi'nin emirlerinin üstünde tutarsanız biliniz ki bütün sözlerinizi duyan ve niyetlerinizi bilen Allah'la karşılaşacaksınız.

3. Bu, Peygamber'in (s.a) meclisinde oturanlara ve onun emrinde ve hizmetinde bulunanlara verilen bir terbiyevi davranış şeklidir.

Bu ayetin iniş sebebi de, Peygamber'le (s.a) ilişkide bulunan ve onunla sohbet edenlere, (ona) hürmet etme konusunda son derece dikkat etmelerinin gerektiğini anlatmak içindir. Hiç kimsenin sesi o yüce Peygamber'inkinden daha yüksek ve fazla olmamalıdır. Peygamberimizle konuşurken rastgele birisiyle veya kendi seviyelerindeki biriyle konuşulmadığı unutulmamalıdır. Allah'ın Rasulü ile konuşuyorlar; bu bakımdan rastgele bir insanla konuşma ile Peygamber'le konuşma arasında fark olmalı ve hiçkimse onun seviyesinden daha yüksek bir sesle konuşmamalıdır. Her ne kadar bu edep ve terbiye Hz. Peygamber'in (s.a.) devrinde bulunan insanlara Peygamber'le nasıl konuşacakları öğretilmişse de, daha sonra gelen insanlar da Hz. Peygamber'in (s.a.) mübarek adı anılınca veya onun bir buyruğu anlatıldığında yahut hadisleri okunduğunda aynı edebi göstermelidir. Bununla birlikte bu ayette imalı olarak: İnsanların, kendilerinden büyük kişilerle konuşurken nasıl hareket etmeleri gerektiği de açıklanmaktadır.

Bir kişinin hürmete layık, manevi değerlere sahip büyük zatların önünde kendi arkadaşları veya sıradan insanlara davrandığı gibi davranmaması gerekir.

4. Bu ayetten, Hz. Peygamber'in (s.a) konumunun ne kadar mühim ve yüce olduğu anlaşılmaktadır. Makamı ne kadar yüce olursa olsun, Hz. Peyamber'in (s.a) dışında bir kimseye yapılan hürmetsizlik, Allah indinde "küfür" olarak tavsif edilmez. Böyle bir davranış en fazla bir kabalık, bir saygısızlık addedilir. Fakat Hz. Peygamber'e karşı yapılan bir saygısızlık, kişinin ömrü boyunca yaptığı hayırlı amelleri zayi edecek kadar büyük bir günahtır. Çünkü Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilecek hürmet, onu Peygamber olarak gönderen Allah'a hürmet etmek, yine ona hürmette kusur etmek Allah'a hürmette kusur etmek demektir.

5. Yani, onlar Allah'ın kendilerine tabi tuttuğu imtihanı başarıyla geçmişler ve böylelikle kalplerinde Allah korkusu bulunduğunu, Allah'a ve Rasulü'ne karşı saygıyla dolu bir kalbe sahip olduklarını açıkça ispatlamışlardır. Böylece Hz. Peygamber'e sevgi ve saygı duymaktan yoksun bir kalbin takvadan da yoksun olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.) huzurunda bir kimsenin sesini yükseltmesi, sadece zahiren bir kabalık olarak değil, aynı zamanda bu, o kimsenin kalbinde takva bulunmadığının bir göstergesi olarak da anlaşılır.


4 Şüphesiz, hücrelerin ardından sana seslenenler de (var ya), onların çoğu aklını kullanmıyorlar.

5 Eğer gerçekten onlar, yanlarına çıkıncaya kadar sabretmiş olsalardı, herhalde (bu,) kendileri için daha hayırlı olurdu.6 Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.7

6 Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haberle gelirse, onu 'etraflıca araştırın.' Yoksa cehalet-sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.8

7 Ve bilin ki Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer o, size birçok işlerde uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz.9 Ancak Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.10

8 Allah'tan bir fazl (bir ihsan ve lütuf) ve bir nimet olarak. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.11

AÇIKLAMA

6. Hz. Peygamber'in (s.a.) sohbetlerinden terbiye almış zatlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) günlük programına göre hareket ederlerdi. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) İslam daveti yolunda oldukça yoğun bir hayat sürdürdüğünün ve bu yoğunluğun çok yorucu olması nedeniyle, onun da dinlenmeye ihtiyaç duyacağının, ev halkına da zaman ayırmak zorunda olacağının bilincindeydiler. Bu bakımdan, o kimseler Hz. Peygamber (s.a.) ile görüşmeye geldiklerinde dışarıda beklerler, acil bir mesele olmadıkça onu rahatsız etmezlerdi. Ancak Medeni olmayan Arap toplumunda henüz böyle bir terbiyeden yoksun olan birçok kimse, Hz. Peygamber'le görüşmeye geldiklerinde, davet ve halkı ıslah ile uğraşan Rasul'ün (s.a), dinlenmeye ihtiyacı olup olmadığını düşünmeksizin, sürekli kendileriyle ilgilenmesini ister ve gece gündüz demeden onu rahatsız ederlerdi. Bunlar genellikle Arabistan'ın civarından gelen bedevilerdi. Bu bedeviler, Hz. Peygamber (s.a.) ile görüşmeye geldiklerinde, ona hizmetçisi ile haber göndermeden, zevcelerinin odalarının önünde dikilir ve oradan Hz. Peygamber'e bağırırlardı. Bu tür olaylarla ilgili olarak sahabilerden bir çok hadis rivayet edilir. Gerçekten de Hz. Peygamber (s.a.) bu tür davranışlardan müthiş derecede rahatsız olmasına rağmen, halim tabiatı dolayısıyla bir şey diyemiyordu. Fakat en sonunda Allah Teala müdahale edip, Hz. Peygamber (s.a.) gelene kadar kendisini dışarda beklemelerini emrederek bu kaba hareketleri konusunda o kimselere yol göstermiştir.

7. Yani, "Şimdiye kadar ne olmuşsa olmuş, lakin bir daha böyle hareket etmeyin ki, Rahim ve Kerim olan Allah, Hz. Peygamber'i rahatsız ederek işlemiş bulunduğunuz geçmiş günahlarınızı affetsin."

8. Bir çok müfessir bu ayetin Velid bin Ukbe bin Ebi Muayt hakkında nazil olduğunu beyan etmiştir. Hadise şöyle cereyan eder: Hz. Peygamber (s.a), Benu Mustalik kabilesi İslam'ı kabul ettikten sonra, zekat tahsil etmesi için Velid bin Ukbe'yi onlara gönderir. Velid oraya gider, ama onlardan korktuğu için geri dönerek, Hz. Peygamber'e onların zekat vermeyi reddettiklerini ve kendisini öldürmeye kalkıştıklarını söyler. Bu haberi duyan Hz. Peygamber (s.a.) öfkelenir ve onları cezalandırmak amacıyla bir ordu göndermeye niyetlenir. Bazı rivayetler bu ordunun, onlara saldırmak için harekete geçtiğini, bazı rivayetler ise sadece harekete hazır olduğunu bildirmektedirler.

Fakat tam bu esnada, Benu Mustalık'ın reisi Haris bin Dırar'ın (Ummu'l-Mü'minun Hz. Cüveyriye'nin babasıdır) yanında bir heyetle Hz. Peygamber'e geldiği ve, "Allah'a yemin ederiz ki, değil zekat vermeyi reddedip onu öldürmeye kalkışmak, biz Velid'i görmedik bile. Biz iman üzerindeyiz ve zekat vermeye de hazırız." dediği ve bunun üzerine sözkonusu ayetin nazil olduğu hususunda görüş birliği vardır. (Bazı kelime farklılıklarıyla bu hadiseyi, İmam Ahmed, İbn Ebi Hatim, Taberani ve İbn Cerir; İbn Abbas, Haris bin Dırar, Mücahid, Katade, Abdurrahman bin ebi Leyla, Yezid bin Ruman, Dahhak ve Mukatil bin Hayyan'dan nakletmişlerdir. Hz. Ümmü Seleme rivayetinde tüm hadise aynen nakledilmiş olmasına rağmen, Velid'in adı açıklanmamıştır.)

Nazik bir dönemde, böylesine asılsız bir habere dayanılarak büyük bir faciaya yol açılabilirdi. Bu bakımdan Allah Teala, önemli bir konuda getirilen bir habere hemen güvenmemelerini, haberi getiren şahsın itimada layık olup olmadığını araştırmalarını, bu şahsın fasık ve zahiren itimada layık bir kişi olmadığı anlaşılırsa, getirdiği haber doğrultusunda harekete geçmeden önce haberin doğruluğunu tahkik etmelerini müslümanlara bir ilke olarak vazetmiştir. Bu ilahi emirden, geniş bir sahayı kapsayan oldukça önemli bir şer'i ilke ortaya çıkmaktadır. Bu ilke ışığında, bir İslam devletinin, güvenilir olmayan bir kimsenin getirdiği bir habere dayanarak bir şahıs, bir grup veya bir millete savaş açmasının caiz olmadığı anlaşılmaktadır. Bu ilkeye dayalı olarak muhaddisler, Hz. Peygamber'den hadis rivayet eden kimselerin tercüme-i hallerini tahkik etmek amacıyla Cerh ve Tadil ilmini geliştirmişlerdir. Çünkü, rivayet edilen bu hadisler daha sonraki nesillere tesir edecektir. Yine İslam hukukçuları bu ilkeye dayanarak şahitlik müessesesinden şer'i hükümlere bağlı meselelerde veyahut bir şahsın hakkı, hukuku konusunda fasık bir kimsenin şahitliğini kabul etmemişlerdir. Ancak alimler arasında, günlük-sıradan her haber ve haber veren kişi hakkında araştırma yapılmasına gerek olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü ayette "Nebe" kelimesi kullanılmıştır. "Nebe"; her haber için değil, sadece önemli habere atfen kullanılır. Bu bakımdan fakihlere göre, günlük meselelerde araştırma yapmak şart değildir. Sözgelimi, ziyaretine gittiği kimsenin evine girmek için izin istediğinde, kendisine "buyurun" denilen kimse, eve girmeden önce, "buyurun" diyen kimsenin gerçek ev sahibi ya da fasık olup olmadığını araştırması gerekmez.

Bunun yanısıra alimler, inancı bakımından fasık olan ve fakat yalan söylemeyen, kötü bir ahlaka sahip olmayan kimselerin şahitliklerinin geçerli olduğu, böyle kimselerin akidevi bozukluklarının rivayet ve şahitliklerini kabule mani olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler.

9.Bir çok müfessir, siyak ve sibaktan da anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber'in (s.a.) Benu Mustalık hakkında Velid'in haberine dayanarak onların üzerine orduyu gönderme konusunda mütereddit davrandığı görüşündedir. Ordu gönderme konusunda ısrar eden kimseler şu şekilde uyarılmışlardır: "Sizler Allah'ın elçisinin aranızda bulunduğunu, hakkınızda en hayırlı olana onun karar vereceğini unutuyorsunuz. Hz. Peygamber'in (s.a.) sizlerin görüşüne göre hareket etmesi hususundaki ısrarınız uygun değildir ve bu davranışınız yersiz bir cesaret göstergesidir. Şayet Hz. Peygamber (s.a.) sizin görüşlerinize göre hareket edecek olursa, birçok hatalar yapar ve bunun sorumlusu da sizler olursunuz."

10. Bu ifadeden anlaşıldığına göre tüm müslümanlar bu hataya düşmemişler, sadece bazı kimseler bu görüşü öne sürmüşlerdir. İslam toplumunun doğru yol üzerinde kalması, onlara imanı sevdirip, küfr, fısk ve isyan yolundan kendilerini nefret ettirmesi Allah'ın bir lütuf ve ihsanıdır. Bu ayetin iki bölümü, iki ayrı gruba seslenmektedir. "Şayet o (Peygamber) size bir çok işlerde uysaydı (...)" biçimindeki ifade tüm müslümanlara hitaben kullanılmamıştır. Tam aksine bunlar, Hz. Peygamber'den Benu Mustalık'a ordu göndermesini isteyen sahabelerdir. "Fakat Allah size imanı sevdirdi (...)" biçimindeki ifade ise umumidir. Bu ifadeyle, kendi görüşleri üzerinde ısrar ederek Hz. Peygamber'e karşı gelmeyen, imanın gereği icabı ona güvenip itaat eden sahabelere seslenilmektedir. Bu, kendi görüşleri üzerinde ısrar eden sahabenin mü'min olmadığı anlamına gelmez. Burada sadeceb bu sahabilerin bir hata yaptıkları anlaşılmaktadır. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.) henüz aralarında bulunuyor olmasına rağmen, kendi görüşleri üzerinde ısrar etmiş ve bunun üzerine Allah Teala yaptıkları hataya değinerek, sonuçları bakımından onları uyarmıştır: "İmanın gereği, diğer sahabiler gibi Hz. Peygamber'e güvenmek ve onun görüşüne tabi olmaktır."

11. Yani Allah'ın bu lütuf ve ihsanı bir tesadüfün değil, bir hikmetin sonucudur ve sadece layık olanlara verilir.


9 Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa,12 aralarını bulup-düzeltin.13 Şayet biri diğerine haksızlıkla-tecavüzde bulunacak olursa, artık, haksızlıkla-tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar14 savaşın;15 eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın.16 Şüphesiz Allah, adil olanları sever.17

10 Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin 18ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.

AÇIKLAMA

12. Burada, müslümanlardan iki taife "vuruştuklarında" değil, "vuruşurlarsa eğer" denilmiştir. Bu ifade biçiminden müslümanlar arasında bir savaşın çıkmasının, müslümanların birbirine düşmelerinin tabii ve olağan olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat böyle bir olay vukubulursa eğer, bu konuda nasıl bir tavır alınacağı ortaya konulmaktadır. Ayrıca ayette "Fırka" yerine "Taife" kelimesi kullanılmaktadır. Arapça'da "Fırka" kelimesi büyük bir kitleyi tanıtmak için, "Taife" kelimesi ise, küçük bir topluluğu tarif etmek için kullanılır. Bu kullanımdan, Allah nezdinde müslümanların aralarında büyük kitleler halinde çarpışmalarının hoş karşılanmayacağı ve bunun çok çirkin bir olay olduğu anlaşılmaktadır.

13. Bu emrin muhatabı, vuruşan iki grubun dışındaki, bu iki grubu barıştırma imkanına sahip tüm müslümanlardır. Diğer bir ifadeyle, Allah katında, müslümanların içlerinde vuruşan iki grubu öylece seyretmeleri hoş görülmez.

Bu üzücü hadisenin meydana gelmesi halinde, tüm müslümanlar bu olayın ızdırabını içlerinde duymalı ve onların aralarını bulmak için gayret göstermelidirler. Savaşan muhalif gruplara Allah'tan korkmalarını telkin etmeli ve tarafların ileri gelenleriyle irtibat kurarak, savaşın sebeplerini araştırmalı, her türlü gayreti göstererek onları barıştırmaya çalışmalıdırlar.

14. Yani müslümanlara, kendisine saldırılan tarafa saldırmak veya saldırılan, mazlum olan tarafı kendi haline bırakmak ya da saldıran tarafı desteklemek yakışmaz. Şayet tarafları barıştırmak mümkün olmuyorsa, o takdirde haklının ve haksızın kim olduğu araştırılmalıdır. Sonra da hak üzerinde olana yardım edilip, zulmeden tarafa engel olunmalıdır. Çünkü bu, Allah'ın bir olması dolayısıyla vaciptir ve bu gaye uğruna savaşmak cihad kategorisine girer. Ancak bu Hz. Peygamber'in (s.a.) işaret ettiği "Ayaktakinin yürüyenden, oturanın ayaktakinden hayırlı olduğu" bir fitne bölümüne girmez. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) işaret ettiği fitne ile müslümanların asabiyyet ve cahiliyye davası için veya dünya menfaatleri uğruna savaştıkları ve her iki tarafın da haksız olduğu bir durum kastolunmaktadır. Oysa haklı olana yardım edip, mütecaviz tarafa karşı savaşmak bu tür bir fitne tanımına uymaz. Tam aksine böyle davranmak, Allah'ın emrine uymak demektir ve tüm İslam hukukçuları bu müdahalenin vacip olduğunda görüş birliği içindedirler, sahabe arasında da bu konuda ihtilaf yoktur. (Ahkamu'l Kur'an, Cassas) Hatta bazı alimler bu müdahalenin cihadtan efdal olduğuna karar vermişlerdir. Bu alimlerin delili, Hz. Ali'nin kendi hilafet döneminde kafirlere karşı değil, asilere karşı cihad etmiş olmasıdır. (Ruhu'l-Meani) Bu vucubiyete, Hz. Ali'nin savaşlarına İbn Ömer ve bazı sahabelerin iştirak etmediklerini ileri sürerek karşı çıkan bazı kimseler yanılmaktadırlar ve bu, sıhhatli bir delil değildir. Çünkü İbn Ömer şöyle demiştir: "Allah'ın bu ayeti gereğince asilere karşı savaşmadığım hususunda olduğu kadar hiçbir şey kalbimde beni endişeye sevketmemiştir." (Müstedrek, Hakim)

Mütecaviz gruba karşı savaşmak, sadece onlarla silahlı savaşmak ve onları öldürmek anlamına gelmez. Asıl tecavüze mani olabilmek maksadıyla ne az ne de çok, gereği kadar kuvvet kullanmak kastolunmaktadır.

Bu emrin muhatabı, bu zulmü ortadan kaldırabilme imkanına sahip her müslümandır.

15. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi müdahale emri, asi ve başkaldıran gruba bir ceza değildir. İstenilen onların saldırılarının engellenerek, Allah'ın Kitabı'na ve Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünneti'ne göre hak olanı kabul etmek ve saldırıdan vazgeçmektir.

Asi olan grup bu emre uymayı kabul ettiği takdirde, onlara karşı kuvvet kullanmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü savaşın gerçek amacı ve nihai hedefi budur. Artık bundan sonra hududu çiğneyip onlara zulmetmek doğru olmaz. Yapılması gereken, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünneti ışığında sözkonusu ihtilafın nedenlerini araştırmak ve haksızın kim olduğuna yetkililerce karar vermektir.

16. Burada, sadece iki tarafı barıştırmak emredilmemiş, onların hak ve adaletle barıştırılması gerektiği de vurgulanmıştır. Bu bakımdan haklı ve haksız dikkate alınmaksızın savaşın durdurulmasının Allah nezdinde bir değer taşımayacağı ortadadır. Ayrıca, haklı olan tarafa baskı yaparak, haksız olan diğer tarafın yanında yer alıp, iki grubu barıştırmaya kalkışmak doğru değildir. Çünkü gerçek barış ancak hak ve adalete dayanan barıştır. Aksi takdirde fesad sürer, mütecaviz tarafın cesareti artar. Sonuçta da bu fesadın illeti kalkmamış olacağından, fesad daha da çoğalır ve tekrar tekrar gün yüzüne çıkar.

17. Bu ayet, müslümanlar arasında vukubulması muhtemel bir savaş hakkındaki kanunların kaynağıdır. İleride zikredeceğimiz bir hadis dışında, bu konunun izahı Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünneti'nde bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) döneminde, kendisinin söz ve davranışlarının bir örnek teşkil edeceği müslümanlar arası bir savaş vukubulmamıştır. Ancak daha sonraları Hz. Ali döneminde, bu kanunun istinad edeceği müslümanlar arası bir savaş meydana geldi. Çünkü o dönemde birçok sahabe hayattaydı. Dolayısıyla onların davranışları ve açıklamalarından yararlanılarak İslam'ın bu konudaki emir ve prensipleri ayrıntılarıyla tertip edilmiştir. Özellikle Hz. Ali'nin izlediği yol, İslam hukukçuları açısından bu kanunun tertibinde önemli bir kaynak vazifesi görmüştür. Aşağıda bu kanun ile ilgili olarak bir özet verdik:

1) Müslümanlar arasında yapılan savaşın bir çok şekli olabilir:

a) Savaşan her iki tarafın İslam devletinin tebaası olması durumunda, iki tarafı barıştırmak, sözkonusu ihtilaf hakkında karar vermek ve verilen kararı uygulamak İslam devletinin görevidir.

b) Savaşan her iki tarafın, büyük kitleler veya birer İslam devleti olması durumunda, her iki taraf da eğer dünyevi amaçlar uğruna savaşıyorlarsa, mü'minler kesinlikle bu fitneden uzak durmalıdırlar. Yapılması gereken şey, her iki tarafa da Allah'tan korkmalarını tavsiye etmektir.

c) "b" şıkkında zikredildiği şekildeki tarafların, biri haklı diğeri haksız olması ve haksız tarafın tavsiyeye kulak asmaması durumunda müminler, haklı olan tarafa, haksızlık yapan tarafa karşı yardım etmelidirler.

d) Taraflardan birinin teba olup, İslam devletine karşı ayaklanması durumu, (Fıkıh terminolojisinde bu kimseler "Baği" olarak tanımlanırlar)

2) Baği, yani devlete karşı ayaklananlar çeşitli kategorilerde ele alınabilir:

a) Ellerinde şer'i bir delil olmaksızın ayaklanan kimselerle savaşmak caizdir ve bu konuda ittifak hasıl olmuştur. Böyle bir savaşta mü'minlerin adil olsa da olmasa da devletin yanında yer almaları vaciptir.

b) Elde şer'i bir delil olmaksızın, hükümeti devirmek amacıyla ayaklanma yapılmışsa ve ayaklanan kimseler zahiren zalim ve fasık, hükümet de adil ise, hükümetin yanında yer almak hiç kuşkusuz vaciptir. Hükümet adil olmasa bile onu ayakta tutmak ve asilere karşı savaşmak mü'minlere vaciptir, zira hükümet her ne kadar adil olmasa da ülkenin düzenini sağlamaktadır.

c) Elde şer'i bir delil olmaksızın hükümete karşı ayaklanıldığında delilleri batıl, akideleri fasid ise (Hariciler gibi) o takdirde adil olsa da olmasa da devletin yanında yer almak mü'minlere vaciptir.

d) Meşru bir yolla kurulmuş adil bir hükümete, ellerinde şer'i bir dayanak olmaksızın ayaklanan kimselere karşı savaşmak ve adil hükümetin yanında yer almak tüm mü'minlere vaciptir.

e) Zalim bir hükümete karşı (ki yöneticileri iktidarı zorla ele geçirmişlerdir ve fasıktırlar) ayaklanan kimseler şayet Allah'ın hududunun ve adaletinin yerleştirilmesi uğruna kıyam etmişlerse ve zahiren salih kimseler iseler bu takdirde bu kimseler "Baği" olarak nitelenemez. Bu kimselere karşı savaşmanın vacip olmadığına karar vermede İslam hukukçuları arasında şiddetli anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır.

Fukahanın cumhuruna ve Ehli Hadis'e göre: İktidarını yerleştirmiş, ülkede asayiş sağlamış ve ülkede bir devlet nizamı kurmuş ve meşru ya da gayrimeşru bir şekilde iktidarı ele geçirmiş olsa da adil veya zalim devlet başkanına karşı ayaklanma, küfrü açıkça irtikap etmemesi kaydıyla haramdır.

İmam Serahsi, müslümanların hakkında icma ettikleri ve onun vasıtasıyla asayişin sağlandığı, yolların korunma altında olduğu bir devlet başkanına karşı müslümanlardan bir grubun ayaklanması halinde diğer müslümanların bu kimselere karşı savaşmasının vacip olduğunu yazmaktadır. (Mebsut, Huruc Babı)

İmam Nevevi, Şerhi Müslim'de, müslümanların imamlarına (Eimme)karşı ayaklanmanın ve savaşmanın, hükümdarın fasık ve zalim olması halinde bile haram olduğunu yazmaktadır. Ayrıca İmam Nevevi bu hususta icma olduğunu iddia etmektedir. Bu hususta icma olduğu iddiası doğru değildir. Zira, aralarında ileri gelen alimlerin de bulunduğu İslam hukukçularından büyük bir guruba göre devlet başkanına muslihlerin başkaldırışı Kur'an terminolojisinde beğavet olarak tarif edilmemiştir. Üstelik, bu tür kimselere baş kaldırmanın vacip olduğu söylenmiştir. İmam Ebu Hanife'nin zalim devlet başkanına karşı savaşılması konusundaki görüşleri ilim ehlince malumdur. Ebu Bekir el-Cessas, "Ahkamu'l-Kur'an" adlı eserinde İmam Ebu Hanife'nin savaşa sadece caiz değil, şartların müsait olması durumunda vacip hükmünü verdiğini yazmaktadır. (Cilt 1, sh: 81, Cilt: 2, sh: 39).

Ebu Hanife, Emevilere karşı İmam Zeyd'in kıyamı için ona sadece maddi yardımda bulunmakla kalmamış, başkalarına da bu konuda yardımcı olmaları için telkinde bulunmuştur. Yine Nefsi Zekiyye'nin Halife Mansur'a kıyamında ona coşkuyla yardım etmiş ve bu savaşı küffara karşı yapılan cihaddan daha efdal saymıştır. (Cassas Cild: 1, sh: 81, Menakıbi Ebi Hanife, Kardari Cild: 2, sh: 71-72.) Ayrıca Fukaha, İmam Serahsi'nin dediği gibi, görüş birliği içinde değillerdir. İbn Hümam, Hidaye şerhi "Fethul Kadir" de, fukahanın örfüne göre beğavetin hak imama karşı çıkmak olduğunu yazmaktadır. Hanbeli'lerden de İbni Akil ve İbnu'l Cevzi, adil olmayan imama karşı ayaklanmanın caiz olduğu görüşündedirler ve Hz. Hüseyin'in kıyamını delil olarak göstermektedirler. (El-İnsaf Cild: 10 Babı Kıtal Ehlu'l-Bağy) İmam Şafii, Kitabul-Umm'de, Baği'nin adil imama karşı savaşan kimse olduğunu söylemektedir. (Cilt: 4, sh: 35) İmam Malik'e göre beğavet adil imama karşı ayaklanmaktır ve ayaklananlarla savaşılması gerekir. (El-Müdevvene, Cild: 1 sh: 407). Kadı Ebubekir İbnu'l Arabi "Ahkamu'l-Kur'an" da onun bu görüşünü şöyle nakleder: "Ömer bin Abdülaziz gibi adil bir imama karşı yapılan bir ayaklanmanın bastırılması vaciptir, diğer türdeki devlet başkanlarını ise (zalim, fasık) kendi haline bırakın, Allah onları başka bir zalimle cezalandırır, o zalimi de üçüncü bir zalimle cezalandırır," İmam Malik'ten bir başka görüşte şöyle nakledilir: "Kendisine biat edilmiş adil bir imamın başka bir kardeşi aynı iddia ile ortaya çıkarsa ona karşı savaşın, günümüzdeki imamlara biat zaten sözkonusu değildir, çünkü onlar biatı zorla almışlardır." Maliki mezhebinin bir diğer görüşünü İbnü'l Arabi şöyle beyan eder: "Savaş ancak adil imamın saflarında yapılır, iktidarda olan imamın veya ayaklananların hangisi adilse onun yanında yer alınmalıdır.

Ancak her ikisinin de adil olmaması halinde, iki taraftan da uzak durulmalıdır. Şayet canınız tehlikedeyse veyahut müslümanlara zulmediliyorsa kendinizi savunun." Kadı İbnü'l Arabi bu görüşü naklettikten sonra şöyle der: "Biz ancak hak ehlinin önder olarak kabullenmiş olduğu adil imamın saflarında savaşmalıyız."

3) Ayaklanan kimseler sayıca az iseler, arkalarında büyük bir kitle yoksa ve silahlı değilseler, onlara "Baği" muamelesi yapılamaz. Tazir kanunlarına göre normal olan şekilde davranılır. Yani cana kastetmişlerse kısas cezası, mala zarar vermişlerse mali cezalar verilir. Beğavet yasası, arkalarında büyük bir kitle ve güç bulunan ve silahlı olarak ayaklanan kimselere tatbik edilir.

4) Kişiler kendi fasid inançlarını açıkça beyan ettikleri veya bu inançlarını devlete ve devlet güçlerine karşı sert bir dille açıkladıkları için öldürülemez ve tutuklanamazlar. Ancak fiilen bir isyan olması ve kan dökmeyi asilerin başlatması halinde şiddete başvurulur. (El-Mebsut, Fethu'l-Kadir, Ahkamu'l-Kur'an, Cassas)

5) Ayaklananlara karşı savaşa başlamadan önce, isyandan vazgeçip hak ve adalet yolunu seçmeleri için onları Kur'an yoluna davet etmek gerekir. Şayet bazı şüphe ve itirazları varsa onları ikna etmeye çalışmalı, yine yola gelmezlerse ve kan dökmeyi onlar başlatırlarsa o zaman kılıca başvurulmalıdır. (Fethu'l-Kadir, Ahkamu'l-Kur'an, Cassas.)

6) Ayaklananlara karşı yapılacak savaşta hangi kaidelerin dikkate alınacağı Hz. Peygamber'in (s.a.) İbn Ömer'den rivayet edilen şu buyruğunda ortaya konulmuştur. Hz. Peygamber, İbn Mesud'a: "Ey İbn Ummi Abd! Bu ümmetin bağilerine nasıl davranılacağı konusunda Allah'ın emirlerinin neler olduğunu biliyor musun?" diye sorduğunda, O, "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Onların yaralılarına dokunulmaz, esirleri öldürülmez, kaçanları takip edilmez, malları ganimet olarak paylaştırılmaz." (Hakim, Bezzar, Cassas.) Bu konuda fukahanın dayandığı bu kaidenin ikinci kaynağı, Hz. Ali'nin sözleri ve tatbikatıdır. Hz. Ali, Cemel vakıasında zafer kazandıktan sonra, askerlerine şöyle emir vermiştir: "Kaçanları takip etmeyin, yaralılara dokunmayın, esirleri öldürmeyin, silahları teslim edenlere eman verin, halkın evine girmeyin, sizlere sövseler bile kadınlara birşey yapmayın." Ancak askerlerden bazılarının muhaliflerinin çocuk ve kadınlarının köle olarak paylaştırılması talebinde bulunmaları üzerine, Hz. Ali öfke ile şöyle buyurur: "İçinizden, ümmü'l-mü'minin Aişe'yi kendine kim alacak?"

7) Hz. Ali'nin tatbikatından istihraç edilen bağilerin malları ile ilgili hükümler şunlardır: Onların orduya ait veya evlerinde bulunan ya da hayatta iken veyahut vefatlarından sonra her iki halde de malları ganimet olarak paylaştırılamaz. Ancak mallarının telef olması durumunda tazminat da ödenmez. Savaş bitiminde malları kendilerine iade edilir. Ele geçen silah ve binekler savaş sırasında onlara karşı kullanılabilir, ama ganimet malı olarak taksim edilemez. Şayet yeniden ayaklanmalarından endişe edilmiyorsa bu mallar da iade edilmelidir. Devletin bu mallara ganimet olarak el koyacağı görüşü sadece İmam Yusuf'a aittir. (Mebsut, Fethu'l-Kadir, Cassas.)

8) Esirleri kendilerinden bir daha ayaklanmayacaklarına dair söz alınarak serbest bırakırlar. (Mebsut)

9) Asilerin başları kesilerek teşhir edilmeleri çok çirkin bir davranıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) ölülerin cesedlerine dokunmaktan (onların uzuvlarını kesmekten) men etmiştir. Nitekim bir defasında Hz. Ebu Bekir, kendisine bir Rum Patriğinin kesilmiş başı getirildiğinde çok öfkelenerek "Bize Rumları ve İranlıları taklit etmek yakışmaz" demiştir. Şayet böyle bir davranış kafirlere reva görülmüyorsa, elbette müslümanlara da reva görülemez. (Mebsut).

10) Savaş esnasında asilerin yol açtıkları can ve mali zararlara karşı savaş bittikten ve asayiş sağlandıktan sonra, kısas, tazminat talep edilmez. Fitnenin yeniden dirilmemesi için, hiç bir ölüye karşı diyet alınmaz. Nitekim sahabe arasında vukubulan savaşlarda bu kaide uygulanmıştır. (Mabsut, Ahkamu'l-Kur'an, Cassas, İbnu'l Arabi.)

11) Asiler, savaş esnasında ellerine geçirdikleri bölgelerde bir nizam kurup, halktan zekat ve diğer vergileri almışlarsa devlet yeniden bu bölgelere hakim olduğunda halktan yeniden zekat ve diğer vergi taleplerinde bulunamaz. Şayet asiler, halktan mal, zekat, vs. şer'i esaslara göre almış ve sarfetmişlerse, o halk Allah indinde vazifesini yapmış sayılır ve bu vucubiyet kendisinden sakıt olur. Fakat asiler halktan malı şer'i olmayan bir yolla almış ve sarfetmişlerse artık bu Allah ile kul arasındaki bir meseledir. Fakat isterlerse yeniden zekat verebilirler. (Fethu'l-Kadir, Ahkamu'l-Kur'an, Cassas, İbnu'l Arabi)

12) Asilerin kendi tasarrufları altındaki bölgelerde kurmuş oldukları mahkemelerin hakimlerinin adil ve bu hakimlerin verdikleri kararlar şeriata uygunsa, kendilerini tayin edenler baği ve mücrim olsalar bile verdikleri kararlar geçerlidir. Ancak şeriata uygun kararlar vermemişlerse ve beğavet döneminden sonra hükümetin mahkemelerine yeniden baş vurulmuşsa, bu kararlar infaz edilemez. Bunun yanısıra beğavet döneminde kurulan mahkemelerin verdiği tutuklama kararları geçersizdir. (Mebsut, Ahkamu'l-Kur'an, Cassas.)

13) Asilerin İslam mahkemelerinde yapmış oldukları şahitlikler kabul edilemez, çünkü onlar adil imama başkaldırarak fasık olmuşlardır. İmam Muhammed'e göre adil imama karşı fiilen savaşmadıkça şahitliği kabul edilir, fiilen savaşmışsa kabul edilmez. (Ahkamu'l-Kur'an, Cassas)

Tüm bu hükümlerden, kafirlere karşı yapılan savaş ile müslümanların kendi aralarında yaptıkları savaş arasında yasal farklılıklar olduğu anlaşılmaktadır.

18. Bu ayet yeryüzündeki tüm müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak ilan etmektedir. Bu müslümanlar arasında bulunan kardeşlik öyle bir nimettir ki, hiçbir dinde bir örneği bulunmamaktadır. Bu hususun önemi ile alakalı olarak Hz. Peygamber'den rivayet edilmiş birçok hadis vardır. Olayın ruhunun tam olarak kavranılması için biz bu hadisleri aşağıda zikrettik:

Cerir b. Abdullah, Hz. Peygamber'in (s.a.), "Birincisi namaz kılmak, ikincisi zekat vermek, üçüncüsü tüm müslümanlar hakkında hayır dilemek olmak üzere üç hususta kendisinden biat aldığını" söyler (Buhari, Kitabu'l-İman.)

İbn Mesud, Hz. Peygamber'in (s.a.), "Bir müslümana sövmek fısk, ona karşı savaşmak ise küfürdür" diye buyurduğunu rivayet eder. (Buhari, Kitabu'l-İman, İmam Ahmed aynı konuda başka bir hadisi Said b. Malik'in babasından nakletmiştir.)

Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber, "Bir müslümana, başka bir müslümanın canı, malı ve ırzı haramdır" buyurmuştur. (Müslim, Tirmizi.)

Ebu Said Hudri ve Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Müslüman müslümanın kardeşidir ve müslüman kardeşine zulmetmez, onunla dost olmaktan vazgeçmez, onu zelil etmez. Bir kimse için, bir müslüman kardeşini hakir görmek kadar büyük bir kötülük yoktur." (Müsned-i Ahmed)

Selh bin Sa'd es-Saidi'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiğine göre o, şöyle buyurmuştur: "Bir mü'minin cemaat ile münasebeti, baş ile bedenin irtibatı gibidir. Öyle ki, mü'min, cemaatinin çektiği eziyeti, bedenin bir uzvunun çektiği ızdırabı baş nasıl duyuyorsa, aynen öyle duyar." (Müsned-i Ahmed). Benzeri bir hadis daha vardır: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Mü'minler, aralarındaki sevgi, bağlılık ve birbirlerine merhamet ve şefkat duymak bakımından tıpkı bir bedene benzer. Şayet bedenin bir uzvu zarar görecek olursa tüm beden bundan rahatsız olur ve uykusuz kalır." (Buhari, Müslim)

Başka bir hadiste, Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Müminler birbirlerine bir duvarın tuğlaları gibi bağlıdırlar." (Buhari, Tirmizi).

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna