Muhammed Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Muhammed Suresi Tefsiri Mevdudi

Muhammed Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Muhammed Suresi Tefsiri Mevdudi

MUHAMMED SURESİ

Adı: Sure adını, ikinci ayetinde geçen Hz. Peygamber'in (s.a.) adından almaktadır. Bu adın yanında surenin meşhur olmuş ikinci bir adı da "Kıtal"dir. Bu isim de surenin kıtalden (savaş) söz eden yirminci ayetinden alınmıştır.


Nüzul Zamanı: İhtiva ettiği konular, bu surenin Hicret'ten sonra Medine'de savaşa izin verildiği, fakat henüz fiili olarak savaşa girilmediği bir zamanda nazil olduğunu gösteriyor. Bu, surenin sekizinci açıklama notunda deliller gösterilerek ayrıntılı biçimde açıklanacaktır.


Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin nazil olduğu zamanda Arabistan genelinde, özellikle de Mekke'de müslümanlar işkence ve zulmün hedefi kılınmışlar ve onlar için hayat çekilmez bir duruma getirilmişti. Bu nedenle müslümanlar dört bir taraftan "Daru'l-Eman" (Güvenlik Yurdu) olan Medine'ye gelerek toplanıyorlardı. Ama Kureyş müşrikleri onları burada da rahat bırakmayacaklardı. Kafirler küçük bir şehir olan Medine'yi her yandan kuşatma altına almışlar, müslümanları yok etmek için fırsat kolluyorlardı.


Müslümanlar için yalnızca iki seçenek vardı: Ya Hak dine davet ve onu tebliğ bir yana, ona bağlı kalmaktan bile vazgeçerek cahiliye hayatını seçecekler veya bir ölüm-kalım savaşına girişeceklerdi. Bu, aynı zamanda Arabistan'da cahiliye düzeninin devamı veya İslam'ın hakim kılınması yolunda alınmış kesin bir karar anlamı taşıyordu.


Bu durum karşısında Allah, mü'minlerin seçebileceği tek yol olan gayret ve kararlılık yolunu göstererek müslümanlara bu yolu seçmelerini emretti. Daha önce, Hacc Suresi'nin 39. ayetinde savaş izni verilmiş, sonra Bakara Suresi'nin 190. ayetinde savaş emredilmişti. O zaman her insan, bu durumda savaşın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu. Medine'de küçük bir topluluk olan mü'minler, hepsi savaşabilecek güçte bin kişiden oluşan bir kuvvet ortaya çıkaracak bir durumda bile değildi. İşte bu durumdaki insanlara cahiliye düzenine bağlı bütün Araplar'a karşı yalın kılıç kıyam edilmesi emrediliyordu. Evsiz barksız yüzlerce muhacirin henüz tam olarak yerleşemediği, dört bir yandan kuşatan cahiliye Araplar'ının ekonomik boykotlarıyla beli kırılmış bir şehirden savaş için gereken malzeme nasıl temin edilebilirdi?


Konu: Genel durumu böyle olan bir dönemde nazil olan sure, mü'minleri savaşa hazırlatmakta ve onlara savaş konusundaki ilk emirleri vermektir. Bu nedenle adına "Kıtal" (Savaş) Suresi de denilmektedir. Surede sırasıyla aşağıdaki konular işlenmiştir:


Surenin baş taraflarında şu anda, taraflar arasında bir karşılaşma olduğu belirtilmektedir. Taraflardan biri Hakk'a inanmayı reddetmekte ve Allah'ın Hak Dini'nin yayılmasını engellemektedir. Diğer taraf ise, Allah kulu Hz. Muhammed'e (s.a) indirilen Hak Dini kabul etmekte ve onun yayılmasına çalışmaktadır. Allah'ın kesin kararı şöyle tecelli etmiştir: Birinci tarafın bütün gayret ve didinmeleri boşa çıkmış, ikinci tarafın durumu da düzelmiştir.


Bundan sonra müslümanlara savaşın öncelikli yolları gösterilmiş, Allah'ın yardım ve kesin desteğinin kendilerinden yana olacağı anlatılmıştır. Allah yolunda fedakarlıklar yaptıkları takdirde kendilerine en iyi mükafatlar verileceği vaat edilmiş, Hak yolundaki çabalarının boşa gitmeyeceği hususunda gönülleri tatmin edilmiş, hatta sadece ahirette değil, dünyada da bu gayretlerinin en güzel meyvelirini toplayacakları bildirilmiştir.


Daha sonra, kafirlerin Allah'ın desteğinden mahrum oldukları, tedbirlerinin mü'minler karşısında hiçbir değer taşımayacağı, dünyada olduğu gibi ahirette de çok kötü bir sonuca ulaşacakları anlatılmıştır. Kafirler Allah'ın Peygamberi'ni Mekke'den çıkarmakla büyük bir başarı elde etmiş olduklarını zannetmişlerdi. Oysa onlar bu hareketleriyle kendi kendilerinin mahvolmalarını hazırlamışlar, kendi felaketlerini kendileri davet etmişlerdi.


Bundan sonra da hitap münafıklara yöneltilmektedir. Çünkü onlar, savaş emri gelmeden önce kendilerini seviyeli müslümanlar olarak gösteriyorlardı.


Fakat savaş emri geldikten sonra neye uğradıklarını şaşırdılar, rahat ve emniyetlerini korumak için kafirlerle gizlice görüşmelere başladılar. Bu nedenle onlara açık bir şekilde, Allah ve dini konusunda münafıklık yapanların hiçbir amellerinin kabul edilmeyeceği haber verilmiştir. Buradaki ana sorun iman iddiasında bulunanların sınanmasıdır. Kişi Hakk'ın mı yanındadır, batılın mı yanındadır? İlgisi, İslam ve müslümanlarla mıdır, küfür ve kafirlerle midir? Kendi kişisel çıkarlarını mı üstün tutmaktadır, yoksa iman ettiğini iddia ettiği Hak yolunun gerektirdiklerini mi üstün tutmaktadır? Bu sınamada fire veren kişi mü'min değildir. O halde onun namazı, orucu, zekatı Allah katında nasıl kabul görebilir?


Ayrıca müslümanlara, malzeme bakımından yetersizliklerine, sayılarının az oluşuna, düşmanlarının çokluğuna ve malzemelerinin bolluğuna bakarak yılmamaları anlatılmış, onlara barış teklifleri götürerek zayıflık göstermemeleri istenmiştir. Çünkü böyle bir durumda kafirler İslam ve müslümanlara karşı daha fazla cesaret kazanır ve azgınlıkları daha bir artar. Müslümanlar Allah'a güvenerek bu küfür dağına karşı koymalıdırlar. Müslümanlar mutlaka üstün gelecek ve bu küfür dağı onlara çarparak parça parça olacaktır. Çünkü Allah müslümanlarla beraberdir.


Surenin son bölümünde ise müslümanlardan mallarını Allah yolunda harcamaları istenmektedir. Oysa o dönemde müslümanların mali durumları çok kötü idi. Ancak konu müslümanların varlığı-yokluğu sorunu idi. Sorunun önemi, müslümanların kendilerini ve dinlerini küfrün tasalludundan korumaları ve Allah'ın dininin üstün gelmesi yolunda can ve mallarıyla çalışmalarını gerektiriyordu. Bu gereklilikleri yerine getirmek konusunda cimrilik gösterenlerin Allah'a en küçük bir zarar veremeyecekleri, ama kendilerini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacakları anlatılmaktadır. Allah insanlara muhtaç değildir. Dini uğruna fedekarlıklardan kaçınan topluluğu saf dışı ederek onun yerine başka bir topluluğu getirir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Onlar ki küfrettiler 1ve Allah'ın yolundan alıkoydular,2 (işte Allah da) onların amellerini giderip-boşa çıkarmıştır.3


2 İman edip salih amellerde bulunan ve Muhammed'e indirilen 4(Kur'an)a _ki o Rablerinden olan bir haktır _ iman edenlerin (Allah), kötülüklerini örtüp -bağışlamış,5 durumlarını düzeltip-ıslah etmiştir.6


3 İşte böyle; hiç şüphesiz, küfredenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, iman edenler de Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini böyle verip-göstermektedir.7

AÇIKLAMA

1. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) sunduğu talimata ve ilahi buyruğa inanmayı reddettiler.

2. Ayetin aslında "saddu an sebilillah" buyurulmuştur. Sad kelimesi Arapça'da lazım ve müteaddi (geçişli ve geçişsiz) olarak iki şekilde kullanılmaktadır. Bu bakımdan ayetin bu parçası "Bizzat kendileri Allah yoluna gelmekten kaçındıkları" anlamına gelebileceği gibi, "Onlar diğerlerini Allah yoluna gelmekten menetti" anlamına da gelebilir.

Başkalarını Allah yolundan menetmenin, alıkoymanın çeşitli şekilleri vardır. Bunun bir türü, başka birisini iman etmekten zorla menetmek; diğer bir türü de, iman edenlere aşırı derecede işkence ve zulüm yaparak mü'minlerin imanlı olarak yaşamalarının ve başkalarını imana davet etmelerinin zorlaştırılmasıdır. Üçüncü bir türü de, dine ve dindarlara karşı çeşitli yollarla insanlara güvensizlik duygusu aşılayarak ve gönüllere şüphe tohumları ekerek onları soğutmaktır. Bunların yanısıra, kafirlerin kendi çocuklarını küfür üzere yetiştirmeleri de Allah'ın dininden menetmenin bir şeklidir. Böylece, onların gelecek nesillerinin atalarının dinini terkederek İslam'ı kabul etmeleri imkansız hale gelir. Bu bakımdan her kafir, her sistem, Allah yolu için büyük bir engeldir. Çünkü eğitim ve öğretimi, sosyal düzeni, gelenek ve görenekleri, inançlarına olan aşırı bağlılıkları gerçek dinin yayılmasını tamamen engeller.

3. "Edalle âmâlehüm" Onların amellerini geçersiz kıldı. Yoldan çıkmış kıldı, değersiz kıldı. Bu sözün çok geniş bir anlatım gücü vardır. Bundan çıkan anlamlardan birisi şudur: Allah onların başarılarını ortadan kaldırdığı için onların gayret ve çabaları doğru yolda olamaz. Öyle olunca, ne yaparlarsa yapsınlar, yanlış yollardan yanlış amaçlara gideceklerdir. Bütün çabalarını hidayet yolu yerine dalalet yolunda harcarlar.

İkinci olarak, şu anlamı da dile getirir: Kendilerinin iyi işlerden kabul ederek yaptıkları da boşa çıkarılır. Sözgelimi Kabe'nin bakımı, hac yapanlara hizmet edilmesi, misafirlere yemek yedirilmesi, akrabalarla sürekli münasebet halinde bulunulması ve bunlara benzer, Araplar arasında hayır hizmetleri ve ahlaki değerler olarak kabul edilen şeylerden yaptıklarını da Allah onlar için geçersiz kılmıştır. Yaptıkları bu işlerden dolayı onlara hiç bir mükafaat ve sevap verilmeyecektir. Mademki onlar Allah'ın birliğini kabul etmekten kaçınmışlar, başkalarını da hak yola girmekten alıkoymuşlardır; öyleyse, onların hiçbir ameli Allah tarafından kabul edilmeyecektir.

Üçüncü olarak da şöyle bir anlamı ifade eder: Hak dini engelleyip kendi kafirce inanışlarını insanlar arasında sürdürebilmek için Hz. Muhammed'e (s.a) karşı gösterdikleri bütün direniş ve çabaları boşa gitmiştir. Bu çabalarının hiçbir yararı olmayacaktır; bütün tedbirleri hedefsiz bir ok gibi boşa çıkacak, amaçlarına asla ulaşamayacaklardır.

4. Her ne kadar "iman edip" denildikten sonra, "Muhammed'e indiriline iman edenler" demeye ihtiyaç yoksa da -çünkü iman, Hz. Muhammed'e (s.a) ve ona nazil olan talimata, öğretiye inanmayı da içine alır-, bunun ayrıca ve özellikle zikredilmesi, şuna dikkat çekmek içindir: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak görevlendirildikten sonra, herhangi bir kimsenin Hz. Muhammed'e (s.a) ve onun getirdiği dinin emir ve yasaklarına inanmadan, Allah'a, ahirete, geçmiş peygamberlere ve kitaplara inanması hiçbir anlam ifade etmez. Bu açıklama şunun için gerekliydi: Hicret'ten sonra, Medine'de imanın diğer bölümlerine inanan insanlar vardı. Fakat onlar Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğine inanmıyorlardı.

5. Bunun iki anlamı vardır: Biri, "Allah, onların cahiliye döneminde işledikleri günahların tamamını onların sorumluluklarından düşürmüştür. Artık bu günahlardan dolayı onlar hesaba çekilmeyeceklerdir."

Diğeri ise, "Onlar inanç, düşünce, ahlak ve davranışları bakımından birtakım bozukluklara saplanmışlardı; Allah onları bu saplantılarından kurtarmış, düşüncelerini değiştirmiş, inanç ve tasavvurlarını düzeltmiş, alışkanlık ve ahlaklarını iyiye yöneltmiş, hayat tarzlarını tümden değiştirmiştir. Onların kafalarındaki cahiliyet anlayışları yerine imanı, çirkin hareketler yerine ise, güzel ve doğru amelleri yerleştirmiştir."

6. Bunun da iki anlamı vardır: Birincisi şudur: "Allah, önceki durumlarını değiştirerek onları doğru yola sevketmiş ve hayatlarına yeni bir biçim vermiştir."

İkincisi, "Allah, onları daha önce içinde bulundukları güçsüzlük, zayıflık ve ezilmişlik halinden kurtararak onları öyle bir hale getirmiştir ki, onlar zulme uğrama yerine zalimlere karşı koyma, mahkum olarak yaşama yerine kendi hayat düzenlerini serbestçe kendileri düzenleme, mağlup olarak yaşama yerine galip olarak yaşama mevkiine çıkarılmışlardır."

7. Metni motomot tercüme edersek, şöyle dememiz gerekir: "Böylece Allah insanlar için misallerini veriyor." Fakat bu tercüme, anlatılmak isteneni tam olarak veremiyor. Asıl anlatılmak istenen şudur: Allah bu şekilde iki tarafın da durumlarını gayet açık olarak ortaya koyuyor. Bir grup batıl ve hata üzerinde durmaya devam etmekte ısrarlıdır; bu yüzden Allah onların bütün amellerini geçersiz kılmıştır. Diğer grup ise, doğru ve hak yolda yürümeyi tercih etmiştir. Bu nedenle de Allah bu grubu kötülüklerden temizleyerek durumlarını ve hayat tarzlarını düzeltmiştir.


4 Öyleyse, küfredenlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin).8 İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir.9 Allah yolunda öldürülenler ise; (Allah,) kesin olarak onların amellerini giderip-boşa çıkarmaz.10

AÇIKLAMA

8. Bu ayet, anlamından ve anlatımının ahenginden anlaşıldığı üzere, savaşma emri geldikten sonra, fakat fiilen savaşa girilmeden önce nazil olmuştur. "Kafirlerle karşılaştığınız zaman" ifadesi, henüz karşılaşmanın olmadığına, bu karşılaşma olmadan önce böyle bir karşılaşma anında nasıl hareket edileceğine işaret etmektedir.

Sure'nin 20. ayetinden anlaşılıyor ki, bu sure, Hac Suresi'nin 39. ve Bakara Suresi'nin 190. ayetlerinin gelmesi üzerine, Medine'deki münafıkların ve imanı zayıf olan kimselerin ölüm baygınlığı geçirdikleri sırada nazil olmuştur. Ayrıca, Enfal Suresi'nin 67, 68 ve 69. ayetleri de bu ayetin Bedir Savaşı'ndan önce nazil olduğunu ispat etmektedir.

O ayetlerde şöyle buyurulmuştur: "Hiç bir peygambere, yeryüzünde düşmanlarını tamamen hezimete uğratıp kökünü kurutmadan esir almak yakışmaz. Siz dünya menfaatini taleb ediyorsunuz. Halbuki ahireti (oradaki huzur) vermek ister. Allah en üstün ve hikmet sahibi olandır. Eğer Allah'ın önceki yazısı (takdiri) olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı şüphesiz büyük bir azaba uğrardınız. Artık (savaşta) elde ettiklerinizi yiyiniz, çünkü onlar (size) helal ve temiz kılınmıştır."

Bu ayete ve özellikle çizdiği sınıra dikkatle bakarsak, ayetin ifadesinde yer alan tenkidin Bedir Savaşı'nda müşriklerin tam olarak hezimete uğratılmasından önce, müslümanların düşman askerlerini esir almaya başlamaları üzerine yapıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Halbuki savaştan önce inen Muhammed Suresi'nde gösterilen yol, "Onları tamamen hezimete uğrattıktan sonra esirlerini sıkıca bağlayın" ifadesi ile açıklanmıştı. Hatta Muhammed Suresi'nde, müslümanların esirlerden fidye almalarına da izin verilmişti. Bu yüzden Allah, Bedir Savaşı'nda alınan esirlerden elde edilen ganimet mallarını helal kılmış ve fidye almalarından dolayı müslümanlara bir ceza vermemişti: "Eğer Allah'ın önceki yazısı olmasaydı..." buyruğu, bu olaydan önce Kur'an'da fidye almaya izin veren emrin geldiğini açıkca göstermektedir.

Kur'an'da, Muhammed Suresi'nin bu ayetinin dışında yukardaki emri içine alan başka bir ayet olmadığına göre, bu ayetin Enfal Suresi'nin yukarıda zikredilen ayetinden daha önce nazil olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Daha geniş bilgi için bkz. Enfal Suresi, an: 49.

Bu ayet, savaş kurallarından bahseden ilk ayettir. Bu ayetten çıkan hükümleri, Peygamberimiz (s.a) ve ashabının bu ayete uygun olarak yaptıkları uygulamaları ve müctehidlerin bu ayet ile sünnete dayanarak yaptıkları ictihadları şöyle özetleyebiliriz:

1. Savaşta İslam ordusunun asıl hedefi, düşmanı yıpratarak savaş gücünü kırmak ve savaşa son vermektir. Bu hedeften saparak düşman askerlerini yakalamaya uğraşmamak gerekir. Esir almaya, düşmanın kökü kazınıp savaş alanında mücadele eden hiçbir asker kalmayınca başlanmalıdır.

Araplara daha başlangıçta böyle bir emrin verilmesi, fidye elde etmek veya köle temin etmek hırsına kapılarak savaşın asıl hedefini unutmamaları içindir.

2. Savaşta esir alınanlar hakkında: Müslümanlar, savaş esirlerine iyilik yapıp onları serbest bırakma veya fidye alma hususunda serbest bırakılmışlardır. Bundan, savaş esirlerinin öldürülmeyeceği genel hükmü çıkmaktadır.

Hz. Abdullah ibn Ömer, Hasan Basri, Atâ ve Hammad bin ebi Süleyman bu hükmü genel anlamda kabul etmektedirler. Bu görüş, yerine göre en doğru olanıdır. Onlar, kişinin ancak savaş durumunda öldürülmesinin caiz olabileceğini, savaş bittikten sonra, elimize esir düşenleri öldürmenin caiz olmadığını savunurlar.

İbn Cerir ve Ebubekir el-Cessas'ın anlattıklarına göre, Haccac bin Yusuf, savaş esirlerinden birini Abdullah bin Ömer'e göndererek onu öldürmesini emreder. O da bu ayeti okuyarak, "Esir edilmiş birinin öldürülmesine, bu ayete göre izin yoktur," diye esiri öldürmeyi reddeder.

İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir adlı eserinde, Abdullah bin Amir'in Hz. Abdullah ibn Ömer'e öldürmesi için bir savaş esiri gönderdiğini, onun da bu ayetin hükmüne uyarak verilen emri yerine getirmediğini nakletmektedir.

3. Herşeye rağmen, bu ayette esirleri öldürme açık bir şekilde yasaklanmamıştır. Bundan yola çıkarak Hz. Peygamber (s.a) Allah'ın emrinin özünü şu şekilde anlamış ve uygulamıştır: İslam devlet başkanı, bazı savaş esirlerinin öldürülmesini gerekli buluyorsa ve bunun için özel durumlar ve mecburiyetler hissediyorsa öldürebilir. Fakat bu genel bir kural değil, tersine genel kural içinde özel bir durumdur. Buna da mecbur kalındığı takdirde başvurulabilir.

Nitekim, Hz. Peygamber (s.a), Bedir Savaşı'nda esir alınan yetmiş kişi içinden sadece Ukbe bin ebi Muayt ve Nadr ibn el-Haris'i öldürttü. Uhud Savaşı esirlerinden yalnız şair Ebu Azze'nin öldürülmesini emretti. Kurayza Oğulları, kendi haklarında Sa'd ibn Muaz'ın karar vermesini istemişlerdi. İbn Muaz'ın erkeklerin öldürülmesi şeklindeki kararı üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların öldürülmesini emretti.

Hayber Savaşı'nda alınan esirlerden sadece Kinane İbn Ebi el-Hukayk öldürüldü. Çünkü bu adam anlaşmayı bozmuş, verilen sözü tutmamıştı.

Mekke'nin fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a) bütün Mekke halkından, yalnız bir-kaç kişinin nerede yakalanırlarsa derhal öldürülmeleri emrini verdi.

Bu istisnaların dışında Hz. Peygamber'in (s.a) genel tavrı, savaş esirlerinin hiçbir zaman öldürülmemesi doğrultusunda idi. Raşid halifelerin tutumu da böyle oldu. Onların zamanında da savaş esirlerinin öldürülmesine ait örnekler çok nadirdir. Bu nadir örnekler de özel sebeblere ve mecburiyetlere dayanır. Hz. Ömer ibn Abdülaziz de, bütün halifeliği süresince sadece bir savaş esirini öldürtmüştür. Öldürülen bu esir, müslümanlara yaptığı aşırı zulümle meşhurdu.

İslam bilginleri, bu uygulamalara dayanarak, İslam devlet başkanının, gerekli gördüğü ve mecbur kaldığı takdirde, savaş esirlerinin öldürülmesini emredebileceği görüşüne varmışlardır. Fakat bu karar, devlet başkanının (İmam'ın) verebileceği bir karardır. Her asker istediği esiri öldüremez. Ama esirin kaçmaya kalkışması durumu veya bir sabotaj yapma tehlikesi varsa, daha önce de bu tip girişimlerde bulunmuşsa, müslüman askerler de onu öldürme yetkisine sahiptir.

İslam müctehidleri, bu konuda üç açıklama daha getirmişlerdir:

a) Esir İslam'ı kabul etmişse, onu öldürmek caiz değildir.

b) Esir, İslam hükümetini yıkma ve diğer esirleri ayaklandırma çabasında olmadığı müddetçe öldürülemez. Esirlerin bölüşülerek veya satılarak herhangi bir şahsın mülkiyetine geçmesi halinde de öldürülmeleri yasaklanmıştır.

c) Esirin öldürülmesi gerekirse, bu, normal ve kısa yoldan halledilmelidir. İşkence yapılarak, acılar içinde kıvrandırılarak öldürülmemelidir.

4. Savaş esirleri hakkında konulan genel hükümler şunlardır: Ya onlara iyilik yapılıp serbest bırakılır veya fidye uygulanır.

İyilik yapma kavramı dört şeyi içerir:

a) Esaret müddetince esire iyi davranılması,

b) Öldürme veya müebbed hapse mahkum etme yerine onu köle yaparak müslümanların hizmetine verme,

c) Cizye alarak (senelik devlet vergisi koyarak) İslam devletinin vatandaşı (zımmi) yapılması,

d) Bir karşılık alınmadan serbest bırakılması.

Fidye uygulamasının da üç biçimi vardır:

a) Maddi karşılık alınarak esirin serbest bırakılması,

b) Birtakım özel hizmetler yaptırdıktan sonra serbest bırakılması,

c) Düşman eline esir düşmüş müslümanlarla takas edilmesi.

Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı, çeşitli zamanlarda ve yerine göre bütün bu uygulamaları yapmışlardır. Allah'ın Şeriat'ı, İslam devleti yöneticilerini tek bir madde ile bağlı kılmamıştır. Tersine, devlet başkanı ve yöneticiler, en uygun gördükleri yolu uygulamakta serbest bırakılmışlardır.

5. Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının uygulamalarından anlaşılmaktadır ki savaş esiri, devletin iradesi ve esareti altında kaldığı müddetçe barınması, beslenmesi, hasta veya yaralı ise tedavi edilmesi devletin sorumluluğundadır. Esirleri aç ve çıplak bırakmak veya onlara işkence yapmak İslam hukukunun asla müsamaha gösterebileceği bir tutum ve davranış olamaz. Aksine, onlara ilgi göstererek iyi muamele yapılmasını teşvik edici emirler vardır.

Bunun örneklerini Hz. Peygamber'in (s.a) uygulamalarında bulabiliriz: Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) esirleri ashabına bölüştürdü ve "Bu esirlere iyi muamele ediniz" diye emretti. O sırada esirler arasında bulunan Ebu Aziz şöyle anlatıyor: "Beni teslim ettikleri Ensarın evinde ev halkı sabah akşam sadece hurma ile yetinirken bana yemek ikram ediyorlardı."

Diğer bir esir olan Süheyl bin Amr hakkında Hz. Peygamber'e (s.a) "Ateşli bir hatiptir ve sizin aleyhinizde konuşmalar yapıyor, bu adamın dişlerini kırdırınız" denildi. Buna cevap olarak Hz. Peygamber (s.a), "Ben onun dişini kırdırırsam, Allah da benim dişimi kırdırır; halbuki ben peygamberim." buyurdu. (Siret-i İbn Hişam).

Yine, İbn Hişam'ın, Siret'inde naklettiğine göre, Yemame hükümdarı Sumame İbn Usal esir alınarak Medine'ye getirilmiş, Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle kendisine devamlı kaliteli yemekler ve süt ikram edilmiştir.

Bu tutum, ashab döneminde de devam etmiştir. O dönemde, savaş esirlerine kötü muamele edildiğini gösteren hiçbir olaya rastlanmamıştır.

6. İslam, esirlerin devamlı esarette tutulmalarını ve devletin onlardan, zorla yaptırılan hizmetler şeklinde faydalanmasına asla izin vermemiştir. Kendileriyle veya temsil ettikleri ulusun yöneticileri ile savaş esirlerinin takas edilmesi yahut fidye karşılığı serbest bırakılmaları gibi bir anlaşmaya varılmamışsa, bunların köle yapılarak müslümanlara dağıtılmaları ve sahiplerine de bunlara çok iyi davranmalarının emredilmesi uygun görülmüştür.

Hz.Peygamber (s.a) devrinde bu prensiplere göre hareket edilmiş, ashab devrinde de bu uygulama devam etmiştir. İslam hukukçuları da bu uygulamanın caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Bu konuda şu da bilinmelidir ki, bir kişi esir olmadan önce İslam'ı kabul etmişse, derhal serbest bırakılır, ama yakalanıp esir edildikten sonra İslam'ı kabul etmişse veya bir müslümana savaş ganimeti olarak verildikten sonra müslüman olduğunu iddia etmişse, bu onun serbest bırakılmasını sağlayamaz. Müsned-i Ahmed, Müslim ve Tirmizi'de İmran bin Husayn'ın anlattığına göre, Ukayl Oğulları'ndan bir şahıs esir alındıktan sonra, "İslam'ı kabul ettim" demişti. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine şöyle buyurmuştu: "Sen bu sözü esir edilmeden önce söyleseydin, kesin olarak kurtulmuştun." Bu konuda Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Eğer bir kişi müslümanların eline geçtikten sonra İslam'ı kabul ederse, öldürülmekten kurtulur; ama, savaş ganimeti muamelesi görmekten kurtulamaz."

İslam hukukçuları, bunlardan yola çıkarak ittifakla, esir olduktan sonra İslam'ı kabul eden kişinin kölelikten kurtulamayacağını kabul etmişlerdir. (İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir). Bu görüş en makbul olanıdır. Çünkü, her esir edilen kişi İslam'ı kabul etmiş görünüp serbest bırakılırsa, hangi ahmak İslam'ı kabul etmiş görünmeyerek tutuklu ve esir kalmayı tercih eder.

7. İslam'da savaş esirlerine iyilik yapmanın üçüncü bir şekli de esirlerin cizye denilen vergilerle vergilendirilip zımmi vatandaş yapılması ve müslüman vatandaşlar gibi serbestçe, özgürlük içinde yaşamalarının sağlanmasıdır. İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir isimli kitabında şunları yazar: "Müslüman idarecinin, esirlere cizye koyarak veya haraç vergisi alarak serbest bırakma yetkisi vardır." Bu tarz uygulamalar, genel olarak, yeni fethedilen bir bölgenin esir edilen halkı hakkında yapılmıştır. Hz. Peygamber (s.a) Hayber halkına bu örneğe uygun bir uygulamada bulunmuştu. Daha sonra Hz. Ömer (r.a) Irak ve diğer ülkeleri fethettiği zaman büyük ölçüde bu örneğe uymuş ve ona göre hareket etmişti.

Ebu Ubeyd'in Kitabu'l-Emval'de yazdığına göre, Irak fethedilince, bölge halkından bazıları Hz. Ömer'e gelerek şöyle derler: "Ey mü'minlerin emiri! Biz bundan önce İran yönetimi altında idik, bize çok eziyet ettiler, çok kötü muamele ettiler, çeşit çeşit eza ve cefa çektirdiler. Sonra Allah sizi gönderdi, biz de sizin gelişinizden memnun olduk. Size karşı ne savunma yaptık, ne de yapılan savaşa katıldık. Duyduğumuza göre bizi köleleştirmek istiyormuşsunuz. Doğru mu?"

Hz. Ömer bunlara şu cevabı verir: "Müslümanlığı kabul etme veya cizye verme yollarından birini seçiniz ve özgürlüğünüzü koruyunuz." Onlar da cizye vermeyi seçerek serbest bırakılırlar. Bu kitabın başka bir yerinde Ebu Ubeyd şöyle nakleder: Hz. Ömer, Hz. Ebu Musa el-Eş'ari'ye şöyle yazar: "Savaşta ele geçirilen kimselerden çiftçi ve köylü olanlarını serbest bırakınız."

8. İyilik etmenin dördüncü bir şekli olarak da, esirin hiçbir bedel, vs. alınmadan serbest bırakılması vazedilmiştir. Bu, İslam devletinin esirin genel durumu karşısında kullandığı özel bir yetkidir. Bu özel yetki ile, onu hayat boyu memnun bırakarak düşmanlıktan dostluğa, kafirlikten müslümanlığa dönmesi ümidi ile esir serbest bırakılmaktadır. Aksi halde, düşman tarafın bir ferdini, yeniden müslümanlarla savaşması için serbest bırakmak hiçbir maslahata uygun düşmez. Bu bakımdan, İslam hukukçuları buna topluca muhalefet etmişler, cevaz verilebilmesi için de, "İslam devlet başkanı, esirlerin tamamının veya bir kısmının bir lütuf olarak salıverilmelerinde bir fayda görüyorsa, öyle hareket etmesinde bir sakınca yoktur." (el-Siyer el-Kebir) şartını koymuşlardır.

Hz. Peygamber (s.a) döneminde bu gibi pekçok uygulamalar görülmektedir ve hemen hemen hepsinde maslahat yönü açıkça ağır basmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Bedir Savaşı esirleri ile ilgili olarak "Eğer Mut'im bin Adiy sağ olup da bu sefil adamları benden isteseydi, onun hatırı için bunları olduğu gibi serbest bırakırdım" buyurmuştu. (Müsned-i Ahmed, Buhari, Ebu Davud) Hz. Peygamber (s.a) bu sözü şunun için söylemişti: Hz. Peygamber (s.a) Taif'ten Mekke'ye geri döndüğünde Mut'im kendisini himayesine almış, oğlu da kılıcını eline alarak koruması altında Kabe'ye götürmüştü. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a) onun iyiliğine karşılık vermek istiyordu.

Buhari, Müslim ve Müsned-i Ahmed'in rivayetlerine göre Yemame Reisi Sumame bin Usal esir edilip getirilince Hz. Peygamber (s.a) ona, "Sumame ne düşünüyorsun?" diye sordu. Sumame, "Beni öldürürseniz, kanının değeri çok yüksek birisini öldürmüş olursunuz. Eğer bana iyilik yapıp serbest bırakırsanız, sizden beklediğim davranışı yapmış olursunuz. Eğer mal-mülk istiyorsanız isteyin; derhal verilecektir." cevabını verdi. Üç gün boyunca Hz. Peygamber (s.a) ona bu soruyu sordu ve o da sürekli aynı cevabı verdi. Sonunda Hz. Peygamber (s.a) "Sumame'yi serbest bırakın" buyurdu. Sumame serbest bırakılır bırakılmaz yakındaki bir hurmalığa gitti; yıkanıp temizlendikten sonra geri gelerek kelime-i şehadet getirip müslüman oldu ve hareketini şöyle açıkladı: "Bu güne kadar insanlar içinde en çok senden, dinler içinde de en çok senin dininden nefret ediyordum. Ama şimdi, hiçbir şahıs ve hiçbir din benim için senden ve senin dininden daha sevimli değildir."

Sumame, daha sonra umre için Mekke'ye gittiğinde, "Peygamber izin vermediği müddetçe, bundan sonra size Yemame'den tahıl gelmeyecektir" diyerek Kureyşlileri tehdit etti ve bunu uyguladı. Bunun üzerine Mekkeliler Yemame'den gelen tahılın kesilmemesi için Hz. Peygamber'den (s.a) aracı olmasını istediler.

Hz. Peygamber (s.a) ayrıca, Kurayza Oğulları esirlerinden Zübeyr bin Bata ve Amr bin Sa'd'ın da hayatlarını bağışladı. Zübeyr'in hayatını bağışlamasının sebebi, cahiliye döneminde, Buas Savaşı sırasında onun, Ensardan Sabit bin Kays'ı himaye ederek koruması idi. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Sabit'e yaptığı iyiliğe karşılık olarak Zübeyr'i serbest bıraktı.

Amr bin Sa'd'ı ise, Kurayza Oğulları Hz. Peygamber'le (s.a) yaptıkları anlaşmayı bozdukları zaman, kabilesini gaddarlıktan menetmeye çalışmasına karşılık olarak serbest bıraktı. (Ebu Ubeyd, Kitabu'l-Emval.)

Beni Mustalık gazasında kabileden alınan esirler getirilerek müslümanlara taksim edilmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) Hz. Cüveyriye'yi hissesine düştüğü şahıstan satın aldı ve daha sonra nikahladı. Bunun üzerine bütün müslümanlar, "Artık bunların hepsi Peygamberimizin akrabası olmuşlardır" diyerek hisselerine düşen esirleri serbest bıraktılar. Böylece yüz kişi hürriyetine kavuşmuştu. (Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd, Siret-i İbn Hişam)

Hudeybiye Anlaşması şartlarının hazırlandığı sıralarda, Mekke'den seksen kişi, sabah namazına yakın Tanim denilen mevkiden gelip Hz. Peygamber'in (s.a) çadırına ani bir baskın yaparak kendisini öldürmek istediler; ama hepsi de kıskıvrak yakalandılar. Fakat Hz. Peygamber (s.a), anlaşmanın o kritik noktasında bozularak savaş durumunun ortaya çıkmasını istemediği için hepsini serbest bıraktı. (Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Müsned-i Ahmed).

Mekke fethedildiğinde, Hz. Peygamber (s.a) birkaç kişi hariç bütün Mekke halkını, bir lütuf olarak bağışladı. Sadece 3-4 kişinin hayatını bağışlamadı. Bütün Araplar, Mekkelilerin Hz. Peygamber'e (s.a) ve müslümanlara nasıl işkenceler yaptığını biliyordu. Buna karşılık Mekke'yi fethettikten sonra Hz. Peygamber'in (s.a) büyük bir müsamaha ile bu insanları bağışlaması Araplara öyle bir güven ve gönüllerine öyle bir sükun vermişti ki, artık onlar, bir diktatör, bir zalim ve bir kralla değil, son derece şefkatli, son derece zengin gönüllü, son derece merhametli bir liderle karşı karşıya bulunduklarını anlamışlardı.

İşte bu sebeble, Mekke'nin fethinden sonra bütün Arap Yarımadası'nın fethedilmesi iki seneyi geçmemişti.

Huneyn Savaşı'ndan sonra, Havazin kabilesinden bir heyet gelerek esirlerinin serbest bırakılmasını istemişti. Ama o sırada bütün esirler bölüştürülmüş durumdaydı. Hz. Peygamber (s.a) müslümanları toplayarak, "Bu insanlar tövbe etmiş ve pişman olmuşlardır. Esirlerinin geri verilmesini uygun görüyorum. Sizden kim hissesine düşen esiri kendi isteğiyle karşılıksız serbest bırakmak istiyorsa, o şekilde serbest bıraksın. Karşılık isteyenlere ise, Beytü'l-Mal'a ilk gelen gelirden karşılığını vereceğiz" buyurdu. Bunun üzerine 6.000 esir serbest bırakıldı. Karşılık isteyenlere de Beytü'l Mal'dan karşılığı verildi. (Buhari, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd)

Bu olaydan anlaşılacağı üzere, devlet başkanı kendi isteği ile bölüştürülüp dağıtılan esirleri serbest bırakamaz. Ancak sahiplerinin rızaları alınarak veya onlara karşılığı verilerek serbest bırakılmaları mümkündür.

Hz. Peygamber'den (s.a) sonra, ashab döneminde de iyilik ve lütuf olarak esirlerin serbest bırakılmaları örneklerine rastlamaktayız. Sözgelimi Hz. Ebu Bekir, Eş'as bin Kays el-Kindi'yi serbest bıraktı. Hz. Ömer ise, Hürmüzan, Menazir ve Meysan esirlerine hürriyetlerini bağışladı. (Ebu Ubeyd, Kitabu'l-Emval.)

9. Esirlerin para karşılığında serbest bırakılmaları örneğine Hz. Peygamber (s.a) döneminde sadece Bedir olayında rastlıyoruz. Esir başına 1.000 ile 4.000 dirhem arasında bedel alınarak serbest bırakılmışlardı. (Tabakat-ı İbn Sa'd, Kitabu'l-Emval.)

Bu tip bir uygulamayı ashap döneminde göremiyoruz. İslam hukukçuları genel olarak bunu uygun görmemişlerdir. Çünkü bu, para karşılığında serbest bırakılan esirin daha sonra silahlanarak yeniden müslümanlarla savaşmasına izin verilmesi anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte Kur'an fidye alınmasına izin vermiş, Hz. Peygamber de (s.a) bir defa da olsa böyle bir uygulamada bulunmuştur. Bu bakımdan bu uygulama kesin olarak yasaklanmış değildir. İmam Muhammed el-Siyer el-Kebir isimli eserinde, "Müslümanlar mecbur kalırlarsa, esirleri para karşılığında serbest bırakabilirler" demiştir.

10. Esirlerin hizmetleri karşılığında serbest bırakılması uygulamasının örneğini de Bedir olayında görüyoruz. Kureyş esirlerinden, mali gücü olmadığı için fidye veremeyenlerin serbest bırakılmaları için Hz. Peygamber (s.a) her birinin Ensar çocuklarından on tanesine okuma-yazma öğretmesini şart koşmuştu. (Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd, Kitabu'l-Emval)

11. Hz. Peygamber (s.a) döneminde, esir değişiminin çeşitli örneklerini görmekteyiz. Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebu Bekir'i (r.a) bir olayın çözümü için gönderdi. Bu olayda birkaç esir ele geçirilmişti.

Aralarında, Hz. Seleme bin Ekva'nın hissesine düşen son derece güzel bir kadın da vardı. Hz. Peygamber (s.a) bu kadını ısrarla isteyerek Hz. Seleme'den geri aldı ve onu Mekke'ye göndererek orada esir bulunan birkaç müslümanın serbest bırakılmasını sağladı. (Müslim, Ebu Davud, Tahavi, Kitabu'l-Emval, Tabakat-ı İbn Sa'd)

Hz. İmran bin Husayn'ın naklettiğine göre, bir keresinde Sakif kabilesi iki müslümanı esir almıştı. Bu olaydan bir süre sonra da Sakif ile aralarında yardımlaşma anlaşması olan Ukayl Oğulları'ndan bir kişi müslümanlar tarafından esir alındı. Hz. Peygamber (s.a) bu adamı Taif'e göndererek karşılığında esir edilen iki müslümanın serbest bırakılmasını sağladı. (Müslim, Tirmizi, Müsned-i Ahmed).

Müctehidlerden İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şafi, İmam Malik ve İmam Ahmed, esir mübadelesini caiz görmektedirler. İmam Ebu Hanife'den nakledilen bir görüşe göre, mubadele caizdir, diğer bir görüşe göre de, mübadele caiz değilidr. Ama her şeye rağmen müslümanlığı kabul eden bir esirin mübadele sırasında kafirlere geri gönderilmeyeceği, bütün İslam müctehidlerince ittifakla kabul edilmiştir.

Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere, İslam'ın savaş esirleriyle ilgili meseleler için ortaya koyduğu kanun, her zaman ve durumda uygulanabilme esnekliğine sahiptir. Kur'an'ın, savaş esirleri hakkındaki "Ondan sonra isterseniz iyilik yapıp serbest bırakın, isterseniz fidye alın" mealindeki ayetini dar anlamıyla ele alarak sınırlandıranlar, savaş esirleriyle ilgili uygulamaların çeşitli yönlerini, çeşitli zamanlarda ne kadar değişik problemler ortaya çıkardığını ve gelecekte ne tip problemler çıkaracağını bilmemektedirler.

9.Yani, eğer Allah sırf batıla tapanları yok etmek isteseydi, sizin yardımınıza ihtiyaç duymazdı. Bu işi, Allah'ın yarattığı bir yer sarsıntısı veya her tarafı kaplayan bir tufan da hallederdi. Fakat Allah, Hakk'a bağlı olan insanların batıla tapanlar ile mücadele etmelerini, onlara karşı cihad etmelerini istemektedir. Bu sayede, kimin içinde temiz hasletler varsa bu, imtihanla süslenerek ortaya çıkar; herkes yaptığı amelden dolayı hakettiği makam ve dereceye ulaşır.

10. Burada şu anlatılmaktadır: Bir insanın Allah yolunda mücadele ederken öldürülmesi, hiçbir zaman o kişinin canından olması, kendi varlığı da dahil olmak üzere yaptığı her işin heba olup gitmesi demek değildir. Bir kimse, şehidlerin canlarını feda etmelerinin bu dünyada kendileri için bir fayda sağlamadığını, ancak kendisinden sonra yaşayacak olanlar için bir fayda sözkonusu olduğunu zannederse, yanılmış olur. Aslında şehidlerin kendileri için de ölümleri bir kayıp değil, aksine bir kazançtır.


5 Onları hidayete erdirecek ve onların durumlarını düzeltip-ıslah edecektir.

6 Ve onları, kendilerine tarif edip-tanıttığı11 cennete sokacaktır.

7 Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz,12 O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.

AÇIKLAMA

11. Bu mükafat Allah yolunda can verenlere nasib olacaktır. Bunun üç derecesi zikrediliyor:

a) Allah'ın onlara, hidayete ermeleri için rehberlik etmesi,

b) Durumlarını düzeltmesi,

c) Kendilerini, onlara daha önce tanıttığı cennetine koyması.

Rehberlik yapmaktan maksadın, cennetin bulunduğu yöne doğru sevketmek olduğu açıktır. Durumun düzeltilmesinden maksat da, cennete girmeden önce Allah'ın onlara cennet giysileri giydirip süslemesi ve dünya hayatında kendilerine bulaşan pislikleri temizlemesidir.

Üçüncü kademede anlatılmak istenen ise şudur: Cennetin daha önce tanıtılması, dünyada Kur'an ve Hz. Peygamber'in (s.a.) diliyle Allah'ın, onlar için hazırladığı cennetin nasıl olduğunu anlatmasıdır. Onlar cennete ulaşınca, daha önce kendilerine tanıtılmış olan şeylerle karşılaşacaklar ve kendilerine va'd'edilen herşeyin verildiğini, bunda en küçük bir değişikliğin olmadığını anlayacaklardır.

12. Allah'a yardım etmenin en açık ifadesi, O'nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. Fakat bunun, daha önce açıkladığımız gibi gizli ve derin bir anlamı daha vardır. Bkz. Al-i İmran, an: 50.


8 İnkâr edenler ise, yüzükoyun-düşüş, onlara olsun;13 (Allah,) onların amellerini giderip-boşa çıkarmıştır.

9 İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler;14 bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.

10 Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Allah, onları yerle bir etti. O kâfirler için de bunun bir benzeri vardır.15

11 İşte böyle; çünkü Allah, iman etmekte olanların velisidir; kâfirlerin ise, onların velisi yoktur.16

12 Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkâr edenler ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler;17 ateş, onlar için bir konaklama yeridir.

13 Seni sürüp-çıkaran memleketinden, kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardır ki, biz onları yıkıma uğrattık da kendileri için hiç bir yardımcı yoktu.18

14 Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir?19

AÇIKLAMA

13. "Fetasenlehüm" ifadesindeki "ta's", kişinin ayağı takılarak ağız üstü yere düşmesidir.

14. Yani, onlar, eski cahiliye alışkanlıklarını, bozuk inançlarını, adetlerini ve ahlaki kokuşmuşluklarını tercih ederek Allah'ın doğru yolu görmeleri için indirdiği emirleri beğenmediler, reddettiler.

15. Buradan iki anlam çıkarılabilir. Birinci anlama göre, o kafirlerin uğradığı felakete şimdi de Hz. Muhammed'in (s.a) davetine inanmayan bu kafirler uğrayacaktır. İkinci anlam da şöyledir: Onların mahvolması, sadece bir dünya azabı olarak sona ermeyecek; ahirette de helake uğrayanlardan olacaklardır.

16. Uhud Savaşı'nda, Hz. Peygamber (s.a) yaralandığı zaman, birkaç sahabe ile birlikte dar bir vadinin yamacında bekliyordu. Tam bu sırada Ebu Süfyan, "Bizim Uzza'mız var, sizin ise Uzza'nız yok" diye bağırmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Allah bizim yardımcımız ve koruyucumuzdur. Sizin ise hiç bir yardımcı ve koruyucunuz yoktur" diye cevap verdi ki, bu cevap bu ayetten alınmıştır.

17. Yani hayvan nasıl, "Bu rızık nereden gelmiştir, kim yaratmıştır, bu rızkı veren verdiğine karşılık benden ne istemektedir?" diye düşünmeden yerse, bu insanlar da öyle yerler; yemeden içmeden başka birşey düşünmezler.

18. Mekke'den ayrılmak zorunda kalışı Hz. Peygamber'e (s.a) çok dokunmuştu. Hicret etmek zorunda bırakılınca şehrin dışına çıkıp yüzünü Mekke'ye doğru çevirerek şöyle buyurdu: "Ey Mekke! Allah için sen dünyanın bütün şehirlerinden daha sevimlisin. Allah bütün şehirlerden daha çok seni sever. Eğer müşrikler mecbur etmeselerdi seni asla terketmezdim."

İşte bu olay üzerine Mekke halkının, Peygamber'i (s.a) çıkararak büyük bir zafer kazandıklarını sandıkları, oysa bu hareketleriyle gerçekte kendi felaketlerini davet ettikleri belirtiliyor. Ayetin ifade biçimi Hicret'ten hemen sonra nazil olduğunu açıkca göstermektedir.

19. Peygamber (s.a) ve izinden gidenler, Allah tarafından kendilerine bir lütuf olarak en doğru ve temiz yol (İslam) verildikten, akıl ve mantık ışığında inceleyerek beğenip o yola gönül verdikten sonra nasıl olur da, dalaletlerini hidayet, çirkin ve adi hareketlerini iyi ve güzel sanan, bir delile dayanmadan sadece kendi nefsi isteklerine göre hak ve batıl yolu tayin etmeye çalışan o cahiliye zebunu adamlara uyabilirler, onlarla samimi bir hava içinde olabilirlerdi. Aynı şekilde ahirette de onların akibetleri bir olmayacaktır.


15 Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar,20 tadı değişmeyen sütten ırmaklar,21 içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar22 ve süzme baldan ırmaklar vardır;23 ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret de vardır.24 Hiç (böyle mükâfatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?

16 Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, kendilerine ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?"25 İşte onlar; Allah, onların kalplerini damgalamıştır ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır.26

AÇIKLAMA

20. "Asin", rengi, tadı bozulmuş, içinde bir kötü koku meydana gelmiş suya denir. Dünyada nehirlerin ve ırmakların suyu genellikle bulanık olur. İçine çamur, kum ve çeşitli bitkiler karıştığı için rengi ve tadı değişir, az çok kokuşma meydana gelir. Bundan dolayı, Cennet'teki ırmakların sularının renginin, tadının ve kokusunun değişmeyeceği anlatılmıştır. Yani o su saf, tertemiz ve berrak olacak, içinde hiçbir karışma olmayacaktır.

21. Merfu bir hadiste bunu açıklamak için şöyle buyurulmuştur: "O, hayvanların memesinden çıkmış süt olmayacak." Yani, Allah bu sütü pınar gibi yerden çıkaracak ve nehirler gibi akıtacaktır. Yani bu süt hayvanlardan sağıldıktan sonra nehirlerde akıtılmayacak, doğrudan yerden kaynayacaktır. Bu kudret sütünün niteliğinin belirtilmesi yolunda, "Tadı bozulmayan" buyurulmuştur. Yani onun içine hayvanlardan sağılan her sütte bulunabilecek en küçük bir kir ve pislik karışmayacaktır.

22. Bu da merfu bir hadiste şöyle açıklanmıştır: "Bu şarap, insanların ayaklarıyla çiğneyerek çıkardıkları şarap gibi olmayacak." Yani o, dünya şarabı gibi meyvelerin sıkılması veya ayakla çiğnenerek suyunun süzülmesi şeklinde elde edilmeyecek, aksine Allah onları da pınarlar şeklinde yaratacak ve nehirler gibi akıtacaktır. "İçenlere zevk veren" olarak nitelenen bu şarap alkoliklerin bile yüzünü buruşturmadan, burnunu tıkamadan içemeyecekleri kadar acı ve pis kokulu bir dünya şarabı gibi olmayacaktır. Saffat Suresi'nde bu konuda daha fazla açıklama yapılarak, içildiğinde vücuda bir zarar gelmeyeceği, sarhoşluk vermeyeceği bildirilmiştir. (Ayet: 19). Bundan da anlaşılıyorki Cennet şarabı sarhoş etmeyecek, fakat yalnızca tad ve huzur verecektir.

23. Bu, merfu bir hadiste, "O, bal arılarının karnından çıkan bal gibi olmayacak," şeklinde açıklanmıştır. Yani o da yukarıda sayılanlar gibi pınarlardan çıkacak, nehirler gibi akacaktır. Bu nedenle içinde mum, kovan parçaları, ölmüş arıların kanat ve bacakları olmayacak, tersine tertemiz, berrak bir bal olacaktır.

24. Sayılan bu cennet nimetlerinden sonra, muttakiler için Rablerinden mağfiret olduğunun zikredilmesinin iki anlamı olabilir: Birincisi, bütün bu nimetlerden daha üstün bir nimet olduğu; ikincisi ise, dünyada yaptıkları hataların, cennette onların yüzüne vurulmayacağı, tersine, utanmamaları için Allah'ın o hatalar üzerine sürekli perde çekeceği.

25. Bu ayette, Peygamber'in (s.a) meclisine gelerek emirlerini veya Kur'an ayetlerini dinleyen, fakat kalpleri Peygamber'in (s.a) mübarek dilinde ifadesini bulan konulardan uzak olduğu için, hepsini işittikleri halde dışarı çıkınca müslümanlara, "Az önce ne demişti?" diye soran kafirler, münafıklar ve kitap ehli gibi inkar edenler anlatılmaktadır.

26. Peygamber'in (s.a) buyruklarına karşı kulaklarının sağır ve tıkalı oluşunun asıl sebebi, nefsi isteklerinin kölesi olmaları ve Peygamber'in (s.a) getirdiği ilahi emirlerin onların bu nefsi isteklerine uymaması idi. Bu nedenle onlar, Peygamber'in (s.a) meclisine tesadüfen gelip, kulaklarını mecburen ona çevirmiş bile olsalar gönülden ilgi duymuyorlardı.


17 Hidayeti bulmuş olanlara gelince; (Allah,) onların hidayetlerini arttırmış27 ve onlara takvalarını vermiştir.28

18 Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar?29 İşte onun işaretleri gelmiştir.30 Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar?

19 Şu halde bil; gerçek şu ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için31 mağfiret dile. Allah, sizin dönüp - dolaşacağınız yeri de bilir, konaklama yerinizi de.

20 İman etmekte olanlar, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sûre indirildiği zaman, kalplerinde hastalık bulunanların üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların32 bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla:

21 İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet onlar Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.

22 Demek, 'iş başına gelip yönetimi ele alırsanız' hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak33 ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?34

AÇIKLAMA

27. Yani kafir ve münafıkların işittikleri halde "Biraz önce ne demişti?" diye sordukları o emirler, hidayete erenlerin hidayetlerini daha da artırır. Nasipsizlerin vakitlerini boşa harcayarak terkettikleri meclisten, nasipli olanlar, yeni bir ilim ve irfan hazinesi elde ederler.

28. Onların arzu ettikleri takvaya Allah'ın lütfu ile ulaştıkları belirtiliyor.

29. Kur'an'ın mucizevi beyanıyla, Peygamber'in (s.a) temiz hayatıyla ve sahabe-i kiramın devrimler meydana getiren hayatlarıyla son derece açık bir şekilde ortaya konan gerçeğin açıklanmasından sonra, bu insanlar iman etmek için Kıyamet'in gelip çatmasını, karşılarına gelip dikilmesini mi bekliyorlar?

30. Kıyamet alametlerinden maksat, Kıyamet'in kopuşunun yaklaştığını gösteren alametlerdir. Bunlardan en önemlilerinden birisi de kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan Allah'ın son Peygamber'inin gelmesidir.

Buhari, Müslim, Tirmizi ve Müsned-i Ahmed'de Hz. Enes, Sehl bin Saidî ve Büreyde'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şehadet ve orta parmaklarını kaldırarak şöyle buyurmuştur: "Benim peygamber olarak gönderilişimle kıyamet bu iki parmak gibidir." Yani bu iki parmak arasında nasıl başka bir parmak yoksa, benimle kıyamet arasında da başka bir peygamber gönderilmeyecektir.

31. İslam'ın insana kazandırdığı ahlaki değerlerden biri de, kulun Rabbine ibadet ve kulluk görevlerini yerine getirmesi, O'nun dini uğruna cihad etmesi, gücü yettiği kadar gayret etmesi, "Üzerime düşeni yaptım" diye yaptıklarını asla yeterli görmemesi, tersine, daima "Rabbimin benden istediklerini ve üzerimdeki hakkını yerine getiremedim" diye düşünmesi ve her zaman kendi hatalarını itiraf ederek Allah'a, "Sana kullukta yaptığım kusurları bağışla" diye dua etmesidir.

Bu duygunun özü, Allah'ın şu buyruğunda ifade edilmiştir: "Ey Peygamber! Hatalarından dolayı af dile, günahlarından dolayı bağışlanma dile." Bu, Hz. Peygamber'in (s.a.) gerçekte bilerek herhangi bir günah ve hata yaptığını ifade etmez. Aksine en doğru ifadesiyle şöyle denmek istenmektedir: Rabbine karşı kulluk görevlerini bütün kullardan daha fazla yerine getiren Peygamberin derecesi bile, yerine getirdiği görevler karşılığında gönlünden en küçük bir öğünme duygusu geçirmemesini, bütün büyük hizmetleri ve başarılarına rağmen Rabbinin huzurunda kusurlarını itiraf etmesini gerektirir.

Bu ayet nedeniyle Hz. Peygamber (s.a), Allah'tan sürekli ve çok çok mağfiret dilerdi. Ebu Davud, Nesei ve Müsned-i Ahmed'deki rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a), "Ben her gün Allah'tan yüz kere mağfiret diliyorum" buyurmuştur.

32. Ayette anlatılmak istenen durum şudur: O dönemde müslümanların içinde bulundukları şartlar ve kafirlerin İslam ve müslümanlara karşı tutumları nedeniyle müslümanlar Hz. Peygamber'e (s.a) savaşa izin veren bir ayetin niçin gelmediğini ve zalimlerle savaşmalarına niçin izin verilmediğini sorarlar. Müslümanların arasındaki münafıkların durumu ise gerçek müslümanlardan tamamen farklı idi. Onlar mallarını ve canlarını Allah'tan ve O'nun dininden üstün tutuyor ve O'nun uğruna bir tehlikeye atılmaya razı olmuyorlardı. Savaş emri gelir gelmez gerçek mü'minlerle münafıklar birbirinden ayrılıverdi. Bu emir gelmezden önce münafıklarla gerçek mü'minler arasında görünüşte hiçbir fark görülmüyordu. Onlar da namaz kılıyor, oruç tutmada da bir kusur etmiyorlardı. İsteksiz de olsa İslam'ı kabul ediyor görünüyorlardı. Fakat İslam uğruna canları feda etme vakti gelince, münafıklıkları açığa çıkmaya başladı; göstermelik imanları üzerindeki perde açıldı. Bu durum Nisa Suresi'nde şöyle açıklanır: "Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin denilmiş olanlara bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir topluluk Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyor. Onlar, "Ey Rabbimiz! Şu savaşı üzerimize neden farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bıraksaydın?" dediler." (ayet: 77)

33. "Hakimiyeti ele alınca" diye çevirdiğimiz "intevelleytüm" ibaresinin diğer bir tercümesi de "Eğer hakimiyetiniz gerçekleşirse" şeklinde yapılabilir.

34. Bu ayetten anlaşılan birinci mana şudur: Siz şimdi İslam'ı savunmakta usanç gösterirseniz ve bu muazzam yeryüzü düzenini kuran İslam nizamı için can ve malınızdan fedakarlık yapmaktan yüz çevirirseniz sonuç, yüzyıllardır birbirinizin boynunu vurduğunuz, kendi çocuklarınızı bile diri diri gömdüğünüz ve Allah'ın arzında zulüm ve fesadı yaydığınız o cahiliyet sistemine dönmekten başka ne olabilir?

Ayetin taşıdığı ikinci mana da şudur: Siz böyle hareket edip yaşadığınız müddetçe, iman ettiğinizi söylediğiniz dine karşı içinizde hiçbir samimiyet ve vefakarlık yoksa, onun uğruna hiçbir fedakârlığa hazır değilseniz ve böyle bir ahlâkî anlayış içinde olduğunuz halde Allah size güç verip dünya meselelerini çözmekte elinize yetki verirse, sizden zulüm ve bozgunculuk yapmaktan, kardeş kanına girmekten başka birşey yapmanız beklenemez.

Bu ayet, İslam'da akrabalar arası münasebetlerin kesilmesinin haram olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Diğer yandan, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde akrabalarla iyi ilişkiler kurulması büyük sevaplardan sayılmış ve sila-i rahim emri verilmiştir. (Örnek olarak bkz. Bakara: 83, 177, Nisa: 8, 36, Nahl: 90, İsra: 26, Nur: 22.)

"Rahm" kelimesi Arapça'da, istiare yoluyla yakınlık ve akrabalık anlamında kullanılmıştır. Bir kişinin uzak veya yakın bütün akrabaları onun Zevi'el-Erham'ı (akraba topluluğu)dırlar. Akrabalık derecesi ne kadar yakın ise o kişi üzerinde o kadar fazla hakkı vardır ve onunla ilişkilerin kesilmesi o ölçüde günahtır.

Sıla-i rahmin (akraba ile ilişki) gereklerinden olarak kişinin gücü yetiyorsa, akrabasına iyilik yapmaktan kaçınmaması gerekir. Sıla-i rahmin zıddı olan "Kat-ı rahim" (akrabalarla ilişkilerin kesilmesi) ise, kişinin akrabaları ile ilişkilerini kesmesi veya yapabileceği iyilikten kasten kaçınmasıdır.

Hz. Ömer (r.a) bu ayete dayanarak "Ümmu Veled'in (efendisinden çocuğu olan cariye) satılmasını haram kabul etmiş, sahabiler de bu hususta ittifak etmişlerdir. Hakim, Müstedrek isimli eserinde Hz. Büreyde'den şu hadisi nakletmektedir: "Bir gün Hz. Ömer'in meclisinde otururken aniden bir gürültü koptu. Soruşturulunca anlaşıldı ki, bir cariye satılıyor ve kızı da ağlıyormuş. Hz. Ömer bütün Ensar ve Muhaciri topladı ve onlara şunu sordu: "Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dinde akrabalar arasındaki bağların kesilmesine izin verildiğini biliyor musunuz?" Hepsi birden, "Hayır" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) "O halde ne biçim iştir ki, aranızda anne kızından koparılıyor; akrabalar arasındaki bağların böyle acı bir şekilde koparılması nasıl olabilir?" dedi. Daha sonra da bu ayeti okudu. Halk da "Bu olaya mani olmak için uygun gördüğünüz çözüm ne ise onu yapınız" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer bütün İslam beldelerine şu genel emri gönderdi: "Efendisinden çocuk doğuran hiçbir cariyeyi satmayınız. Çünkü bu akrabalık bağlarının kesilmesidir, bu da helal değildir."


23 İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.

24 Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?35

25 Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidat eden (dönen)leri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.

26 İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size bazı işlerde itaat edeceğiz."36 Oysa Allah, onların saklamakta olduklarını (sır olarak konuştuklarını) biliyor.

27 Öyleyse melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman37 nasıl olacak?

28 İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar, bundan dolayı (Allah,) onların amellerini boşa çıkardı.38

29 Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, kendi kinlerini Allah'ın hiç çıkarmayacağını mı sandılar?

AÇIKLAMA

35. Yani, ya bu insanlar Kur'an'ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir. Çünkü kalplerine kilit vurulmuştur. "Kalplerine kilit vurulmuştur" sözünün anlamı, hak ve hakikati tanımayan kalplere mahsus kilitler vurulmuştur demektir.

36. Yani, iman ettiklerini söyledikleri ve müslümanlar topluluğu içinde bulundukları halde içten içe İslam düşmanlarıyla görüşüp anlaşarak onlara, bazı konularda beraber olacaklarına, kendilerine uyacaklarına dair sözler veriyorlardı.

37. Onlar, çıkarlarını korumak ve İslam ile küfür arasındaki savaşın tehlikelerinden korunmak için böyle bir tutumu benimsediler. Fakat öldükten sonra Allah'ın elinden kurtulup nereye kaçacaklar? Hiçbir tedbirleri, ölüm anında meleklerin kendilerine vurup çarpmasından koruyamayacaktır.

Bu ayet de kabir azabını açıklayan ayetlerdendir. Daha ölüm anında, kafir ve münafıklar için azabın başladığını bu ayetten açıkca öğrenmekteyiz. Bu azab, onların kıyamet günü hesaba çekildikten sonra görecekleri cezadan başka bir cezadır. (Geniş bilgi için bkz. Nisa: 97, En'am: 93, 94, Enfal: 50, Nahl: 28-32, Mü'minun: 99-100, Yasin: 26-27 ve an: 22-23, Mümin: 46 ve an: 63.)

38. "İşler" ile anlatılmak istenen, müslüman olarak yapılan bütün amellerdir. Onların namazları, oruçları, zekatları, yani görünüş itibariyle hayırlı amellerden sayılan bütün iyilikleri, müslüman olsalar bile Allah'a, O'nun dinine ve İslam toplumuna karşı samimi ve vefakâr bir tutum izlemedikleri için boşa gitmiştir.

Müslümanlara ve İslam'a vefa göstermek şöyle dursun, dünyevi menfaatleri için din düşmanları ile gizli anlaşmalar yapmışlar, Allah yolunda cihad zamanı geldiğinde ise kendilerini tehlikeden kurtarma derdine düşmüşlerdir.

Bu ayetler, İslam-Küfür savaşında İslam ve müslümanlarla ilgilenmeyen veya küfür ve kafirlerin peşinden giden kişinin inancının değersiz olduğunu apaçık bir biçimde ortaya seriyor. Bu durumda onların herhangi bir amelinin Allah katında makbul olabileceği düşünülemez.


30 Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım-biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.

31 Andolsun, biz, sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de sınayacağız (açıklayacağız).

32 Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra 'peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar', kesin olarak Allah'a hiç birşeyle zarar veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır.39

33 Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.40

34 Hiç şüphesiz, inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar, sonra kendileri kâfirler iken ölenler; işte Allah, onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir.

35 Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle 41gevşekliğe düşmeyin. Allah, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.

36 Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır.42 Eğer iman ederseniz ve sakınıp-korkarsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.

AÇIKLAMA

39. Bu ayette iki anlam kastedilmektedir: Birincisi, kendilerince iyi bilip yaptıkları işlerin hepsini Allah geçersiz kılacak, ahirette amellerinin en küçük bir karşılığını göremeyeceklerdir. İkincisi ise, Allah ve Peygamberi'nin dinini engellemek için aldıkları bütün tedbirler boşa gidecek ve işe yaramayacaktır.

40. Diğer bir deyimle, amellerinin faydalı ve sonuç verici olması, tamamen Allah ve Rasulü'ne itaate bağlıdır. İtaatten çıktıktan sonra yapılan hiçbir amel, kişinin ecir kazanmasına neden olan hayırlı amel değildir.

41. Burada şu durum göz önünde bulundurulmalıdır: Bu ilahi emir, Medine gibi küçücük bir şehirde birkaç yüz Muhacir ve Ensardan oluşmuş bir avuç topluluğun İslam'ın bayraktarlığını yaptığı ve yalnız güçlü Kureyş kabilesi ile değil, bütün Arabistan'ın müşrik ve münafıklarıyla mücadele ettikleri sırada nazil olmuştur. Müslümanların durumu böyle olmasına rağmen onlara, "Cesaretinizi kırarak düşmanlarla barış yapmayı istemeyin, tersine, canınızı dişinize takarak savaşacak şekilde hazır olun", buyurulmaktadır.

Bu ilahi emrin maksadı, müslümanların hiçbir zaman barış sözü etmemeleri demek değildir. Bilakis burada anlatılmak istenen şey, müslümanların zayıf, düşmanlarının kuvvetli olduğu anlamını veren bir barışa taraftar olmanın doğru olmadığı düşüncesidir. Müslümanlar her şeyden önce güçlerini ispat etmelidirler. Ancak ondan sonra barış görüşmeleri yapmalarında bir sakınca yoktur.

42. Yani, ahiret karşısında bu dünyanın değeri birkaç günlük gönül eğlendirmeden öte birşey değildir. Bu dünyanın başarı veya başarısızlığı fazla önemi olan gerçek ve sürekli bir şey değildir. Asıl hayat ahiret hayatıdır ve insanoğlu onu kazanmaya çalışmalıdır. (Geniş bilgi için bkz. Ankebut an: 102).


37 Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz43 ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur.44

38 İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeğe çağrılıyorsunuz; buna rağmen sizden kimi cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik etmektedir. Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olanlar ise, sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar.

AÇIKLAMA

43. Yani O zengindir, kendisi için sizden bir şey almaya muhtaç değildir. Eğer O sizden kendi yolunda mal harcamanızı istiyorsa, bu kendisi için değil, bilakis sizin iyiliğiniz içindir.

44. O, sizi, zayıflıklarınızı ortaya çıkaran büyük bir sınama ve denemeye sokmuyor.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna