Zuhruf Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Zuhruf Suresi Tefsiri Mevdudi

Zuhruf Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Zuhruf Suresi Tefsiri Mevdudi

ZUHRUF SURESİ

Adı: Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır.


Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.


Konu: Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.


Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.


Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.


Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.


Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.


İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.


"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.


Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.


Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.


Oysa Hz. İbrahim (a.s), atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?


Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.


Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?


Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."


Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Hâ, Mîm.


2 Apaçık olan Kitaba andolsun;


3 Gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye1 Arapça bir Kur'an kıldık.


4 Hiç şüphesiz o, bizim katımızda olan Ana Kitap'tadır;2 çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.3

AÇIKLAMA

1. Burada Kur'an'ı, Allah'ın tafsil ettiği ve O'nu Hz. Muhammed'in (s.a) uydurmadığı ihtar olunarak, "Kitab-ı Mübîn" üzerine yemin edilmektedir. Kur'an üzerine yemin edilmesinden, Allah'ın, insanlara şunları hatırlatmak istediği anlaşılıyor: "Bu kitabın bizzat kendisi sizler için apaçık bir hüccettir. Yine bu kitabın anlaşılır muhtevası, fasih ve beliğdir. Hak ve batıl arasını ayıran bir çizgidir. Tüm bu özellikler, Kur'an'ı tafsil edenin Alemlerin Rabbi Allah'dan başkası olmadığına kendi başlarına birer delildirler.

Daha sonra "Anlayabilmeniz için Kur'an'ı Arapça bir dille indirdik" diye buyrulmaktadır. Bu, iki anlama gelir: Birincisi, "Bu kitap sizin kendi dilinizde nazil olmuştur. Dolayısıyla "Yabancı bir dilden nazil olduğu için, biz bu kitabın doğru olup olmadığına karar veremeyiz" diye bir mazeret öne süremezsiniz. Bu kitabın lafızları, konuları, üslûbu ve dili apaçıktır. Binaenaleyh bunu Hz. Muhammed'in (s.a) veya herhangi bir Arab'ın yazdığı düşünülemez." İkincisi, "Biz bu Kitabı, muhatap bir Arab kavmi olduğu ve Arapça anladığı için Arapça indirdik. Bazı kimselerin, Hz. Muhammed'i "Muhammed'in dili Arapça'dır, bu Kitab da Arapça olduğuna göre bunu kendisinin yazmış olması akla daha uygundur" şeklindeki suçlamaları haksızca yapılmış bir iftiradan başka birşey değildir." (İkinci anlam hakkında daha fazla izah için bkz. Fussilet 44 ve an: 54.)

2. "Ümmü'l-Kitab" ifadesiyle tüm peygamberlere nazil olan mesajın, kendisinden alındığı asıl "el-Kitab" kastolunmaktadır. Söz konusu kitab, Vakıa Suresi'nde "Kitab-ı Meknûn" (saklı ve korunmuş kitab) diye nitelenirken, Buruc Suresi'nde ise "Levh-i Mahfuz" (her türlü değişiklikten korunmuş, silinmez yazı) şeklinde zikredilmiştir. Kur'an için de "Ümmu'l-Kitab" ifadesinin kullanılmasının nedeni, önemli bir hakikatın açıklanmak istenmesidir. Allah Teâlâ muhtelif zaman, mekan ve toplumlarda, yine muhtelif peygamberlere farklı dillerde farklı kitablar indirmiştir. Ancak bu kitapların tebliğ ettikleri akide bir olduğu gibi, ayrıca hak ile batılın, hayır ve şerrin ölçüsü de aynıdır. Yani tüm semavi kitaplar, insanları bir tek dine davet eder, ahlâki sosyal konularda olsun, ya da hayatın tüm cephelerinde olsun aynı ilkeleri öngörür. Dolayısıyla bu kitabların dilleri farklı olsa bile, neşet ettikleri kaynak birdir. Bu kitabların asıl kaynağı "Levh-i Mahfuz" olarak Allah indinde bulunur ve ihtiyaca göre, yeri ve sırası geldiğinde peygamberlere kendi dillerinde mesajlar halinde vahyolunur. Örneğin Hz. Muhammed (s.a), Arap olmayıp da başka bir kavme mensup olsaydı Kur'an da o kavmin dilinde nazil olurdu, onun lafız ve ibareleri de yine o kavmin yaşadığı yörenin şartlarına uygun özellikler taşırdı. Fakat mesajın özü değişmezdi. Ya da Kur'an'ın muhtevası aynı olmakla birlikte, dili farklı olacaktı. Bu konuya Şuara Suresi'nin 192-196. ayetlerinde şöyle değinilmektedir.

"Muhakkak ki O, alemlerin Rabbinin tenzilidir. O'nu er-Ruhu'l-Emîn indirdi. Senin kalbine uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dille, o evvelkilerin kitablarında da vardır."

Ayrıca bkz. Şuara Suresi an: 119-121.

3. Bu cümlede hem "Ümmü'l-Kitab", hem de "Kitab-ı Mübin" birlikte kastolunmaktadır. Yani "Ümmü'l-Kitab" tanımı, hem Kur'an'ı tarif eder, hem de Kur'an'ın kendisinden elde edildiği kaynağı. Böylelikle burada şu nokta zihinlere yerleştirilmek isteniyor: "Bazı kimselerin Kitab'ın değerini takdir edememesi ve onun hikmetinden yararlanamayıp, onu anlayamaması, bu kitabın önemini azaltmaz, değerini düşürmez. Bilakis bu kitab, herhalukârda takdire şayandır. Çünkü o, âli olan, mucizevî bir belâgata sahip, çelişkisiz, noksansız, hikmet dolu bir Kitabdır ve onu Yüce Allah indirmektedir. İşte böylesine özelliklere sahip bir kitabın, hiç kimse menfur gayretleriyle değerini düşüremez." Surenin daha ileride gelecek olan 44. ayetinde, Araplar'a ve özellikle Kureyşlilere hitaben, "sizler bu Kitab'ın değerini ve kendiniz için büyük bir şeref vesilesi olduğunu bilmelisiniz. Fakat ondan yüz çevirirseniz, Allah sizi çetin bir azaba uğratır." buyurulmaktadır. (Bkz. an: 39)


5 Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye,4 şimdi o zikri (öğüt ve hatırlatma dolu Kur'an'ı) sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?

6 Oysa biz, önceki (cemiyet)ler içinde nice peygamber(ler) gönderdik.

7 Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.5

8 Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan (toplum)ları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.6

9 Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız: "Onları üstün ve güçlü (aziz) olan, bilen (Allah) yarattı" diyecekler.

10 Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı7 ve onda size (birtakım) yollar var etti,8 böylece doğru yolu bulasınız.9

11 Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de,10 onunla ölü bir memleketi 'dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.11

AÇIKLAMA

4. Bu cümleyle uzun bir serencem özetlenmiştir. Yani Hz. Muhammed'in (s.a.) Peygamberliğini ilan etmesinden, bu ayetin nazil edildiği zaman arasındaki on yıllık süre boyunca neler olup-bitmişse adeta tek bir cümleyle ortaya serilmiştir. Cehalet ve dalâlet içerisinde yüzen bir toplum, aniden Allah'ın lütfuna mazhar olur ve onları gaflet, cehalet ve dalâletin bataklığından kurtarmak, gerçeklerden haberdâr etmek ve hidayetin yolunu onlara göstermek için kendilerine yüce bir peygamber ile mükemmel bir kitab gönderebilir. Fakat bu toplumun cahilleriyle çıkar grupları hemen bu yüce peygamberi susturmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlar. Ancak tüm karşı koymalara rağmen "İslâm Daveti" adım adım yayılır, yayıldıkça da daha şiddetli muhalefetlerle karşılaşır. Hatta bu sapıklar, Hz. Muhammed'i (s.a) öldürmeye bile kalkışırlar. İşte böyle bir atmosfer içerisinde onlara şöyle denir: "Sizlerin bu akılsızlıklarınızdan dolayı kendi rahmet ve keremimizden vazgeçmeyeceğimizi ve bu yüzden nasihat ve hidayet kapımızı kapatarak, asırlardır içinde bulunduğunuz dalâlet üzerinde sizleri serbest bırakacağımızı mı sanıyorsunuz? Böyle davranmak, öncelikle benim rahmetimle uyuşmaz. Dolayısıyla rahmet ve keremime karşı nankörlüğün, yüz çevirmenin ve bâtıla sarılmanın sonuçlarını hiç düşündünüz mü?"

5. Yani, bu engellemeler, karşı koymalar ve insanların şerri, kitablar indirmemizi ve peygamberler göndermemizi engelleyecek olsaydı, bu güne kadar ne bir peygamber gönderilir, ne de bir kitab indirilmiş olurdu.

6. Yani, bir takım insanların şerri, tüm insanlık için gönderilen mesajın nüzulünü engelleyemeyeceği gibi, insanları kitab ve peygamberden de mahrum bırakamaz. Kafirler, ne zaman iktidar sarhoşluğuyla Allah'ın peygamberlerine karşı koymuşlar ve gurur içinde onlarla alay etmişlerse, Allah onları helâk etmiştir. Nitekim Allah'ın azabı geldiği an Kureyş'in bu zavallı önderlerinden binlerce kez daha güçlü olan toplumlar, karınca gibi ezilmişlerdir.

7. Kur'an'ın, konuyla ilgili birçok yerinde "firaş" (döşek) kelimesi kullanılmış olmasına rağmen, bu ayette "mehd" (beşik) kelimesi kullanılmıştır. Böyle bir ifade yoluyla insanoğlunun tıpkı bir bebek gibi yeryüzünde rahat ettirildiği anlatılmak istenmektedir. Oysa yeryüzü, uzay içerisinde boşlukta durmakta ve saatte 66.600 mil hızla hareket etmektedir. Arzın içinde bulunan sıcaklık, taşları dahi eritecek güçtedir. Nitekim arz, arasıra lavlarını dışarıya püskürterek bu gücünü hissettirmektedir. Ancak bu dehşet verici tehlikeye rağmen Hâlık olan Allah, insanlar için yeryüzünü bir istirahat yeri kılmıştır. Dolayısıyla sizler onun üzerinde herhangi bir tehlikenin farkında olmaksızın dolaşmakta, uzayda başaşağı durmanıza rağmen düşmeden gezebilmektesiniz.

Yine yeryüzü, bir silahtan çıkan mermiden daha hızlı dönmesine rağmen, sizler yeryüzünü herhangi bir problemle karşılaşmadan ekip-biçebiliyor ve birçok nimetler elde edebiliyorsunuz. Bazen küçük sarsıntılarla (depremler), sizlere gücünü gösteren korkunç bir varlığın üzerinde bulunduğunuz ve Allah'ın bu korkunç varlığı emrinize vermiş olduğu sizlere hatırlatılmaktadır. (Bkz. Neml an: 74-75)

8. Yani, dağlar arasında birçok geçitler, yeryüzünün düzgün ve engebeli sathı üzerinde nehirler ve işlerinizi görebilmeniz için doğal yollar sizler için varedilmiştir. İnsanlar, bunlar vasıtasıyla yeryüzünde dolaşır ve çevrelerine yayılırlar. Şayet Allah, bunları varetmeseydi, örneğin dağlar arasından bir geçit bulunamasaydı, insanlar bulundukları yerlerden kımıldayamazlardı bile. Ayrıca, yeryüzüne birbirinden farklı şekiller verilmeseydi, bir bölgenin başka bir bölgeden temyiz edilememesi yüzünden kaybolmadan dolaşmak mümkün olmazdı. Bunun anlamını insanoğlu, yüzlerce kilometrelik ıssız bucaksız bir çöle düşüp nereden gelip nereye gideceğini bilmediği zaman anlar.

9. Bu cümle iki anlamı birden tazammun eder. Birincisi, "Bu işaretler kendilerinden yararlanarak dilediğiniz yere gidebilmeniz için konulmuştur." İkincisi ise, "İnsanlar bu işaretler vasıtasıyla Allah'ın kudretini müşahede edip, kainatın bir tesadüf eseri olmadığını veya birkaç ilahın biraraya gelerek meydana getirmediğini anlasınlar. O takdirde insanlar, dağların, nehirlerin ve yolların meydana gelmesinin, kendilerinin onları anlayıp kolaylıkla dolaşabilmeleri için yeryüzündeki bölgelerin birbirinden farklı özelliklerde yaratılmasının, bir tek Hâlık olan Allah'ın eseri olduğunu göreceklerdir."

10. Yani her bölge için, yıldan yıla aşağı yukarı aynı miktarda yağan ve suyla beslemek suretiyle toprağı verimli kılan yağmurlar gönderilmektedir. Bazı bölgelerin kurak ve çöl olarak yaratılması ve bazı bölgelerde de yağmur gönderilmeyerek kıtlığın meydana gelmesi, Allah'ın bir hikmetidir. Çünkü o bölgelere yağmur gönderildiği zaman insanlar, yağmurun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlarlar. Ayrıca bu nizam ve sistemin bir idare edeni olduğu, karşısında herkesin çaresiz kaldığı ve bir ülkeye yağan yağmurun ölçüsünü değiştirerek, koskoca arzın düzenini bozmaya veya sel ve tufan gelmesini engellemeye ya da bulutları istediği bölgeye götürmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği anlatılmaktadır. (İzah için bkz. Mü'minun an: 17-18, Hicr an: 13-14)

11. Burada bitkilerin su vasıtasıyla canlanması, iki hususa binaen delil getirilmektedir. Birincisi, "Bu, Allah'ın hikmet ve kudretidir, O'nun ilahlığında hiçbir ortağı yoktur." İkincisi, "ölümden sonra hayatın olması mümkün ve mutlaktır." (İzah için bkz. Nahl an: 53/a, Hacc an: 79, Rum an: 25-34-35, Fatır an: 19, Yasin an: 29)


12 Ki O, bütün çiftleri yarattı 12ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de var etti.

13 Onların sırtlarına binip-doğrulmanız, sonra onlara binip-doğrulduğunuz zaman da, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: "Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık" demeniz 13için.

14 Ve biz elbette, Rabbimize çevrilip-döneceğiz.14

AÇIKLAMA

12. "Çiftler" ifadesiyle sadece kadın ve erkekler kastolunmamaktadır. Allah, diğer mahlukatı da çift çift yaratmıştır. Onların birleşmesinden de diğer çiftler meydana gelmiştir. Örneğin elektriğin pozitif (+) ve negatif (-) kutuplarının bir araya getirilmesiyle sayısız icatlar elde edilmiştir. Nitekim insan, Allah'ın çeşit çeşit mahlukatını, onların sayısız çiftlerini, yapılarını, birbirleriyle olan ilişkilerini ve bunca çeşit mahlukatın birbirleriyle çiftleşmeleri sonucunda meydana gelenleri bir bir düşünecek olsa, bu kainatın sahibinin aynı zamanda Hâlık, Hakim ve Müdebbir olduğunu anlayacaktır. Ancak akıldan mahrum insanlar, bu kainatın yaratıcısı olmadığını düşünebilir veya onun birden fazla ilahın eseri olduğunu ileri sürebilir.

13. Yani, Allah, kainatta sadece insanlara, gemi ve hayvanları binek olarak vermiştir. Bu yüzden insanlar, onların üzerlerine atılmış çuvallar gibi olmamalı ve bu gemileri denizin üstünde yüzdürenin, bu denizleri meydana getirenin ve bazılarının insanlardan çok kuvvetli olmasına rağmen, istedikleri yere gidebilmelerini sağlayan bunca hayvanı yaratanın kim olduğunu düşünebilmelidir. Bu nimetlerden faydalandıkları halde, bu nimetleri bağışlayan Allah'ı unutabilmek için kişinin kalb ve vicdanının kararmış olması gerekir.

Hassas bir vicdan taşıyan kişi, bu bineklerden yararlandığında, Allah'a hamdederek "Bu binekleri benim hizmetime veren zat ne yücedir ve yine o zat ne büyüktür ki zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı yoktur ve hiçkimseye muhtaç değildir, O'na şükreder ve O'na ortak koşmaktan yine O'na sığınırım" der.

Bu ayetin en iyi açıklaması, Rasulullah'ın bineklere binerken yaptığı dualardır. Abdullah b. Ömer'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Rasulullah savaşa çıktığında, bineğe binerken üç kez "Allah'u Ekber" der ve bu ayeti okuduktan sonra şöyle dua ederdi: "Allah'ım bana bu seferde hayır ve takva nasip eyle. Sevdiğin amelleri işlememe yardım et. Allah'ım bu seferi benim için kolaylaştır, mesafeleri kısalt. Allah'ım yanımda bana yol arkadaşı ol. Ardımda bıraktığım ailemi koru. Ey Allah'ım, seferde beni, gıyabımda ailemi koru." (Müsned-i Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Darimi)

Hz. Ali'den şöyle bir hadis rivayet olunmuştur. "Rasulullah ata binerken, atın üzengisine bastığında "Bismillah" dedi ve ata bindi. Daha sonra bu ayeti okuyarak üç defa "Elhamdülillah", üç defa da "Allah'u Ekber" dedi ve "Seni tenzih ederim, senden başka ilah yoktur. Zulmettiğimiz nefsimizi bize bağışla" diye dua ederken gülümsedi. Bunun üzerine ben (Hz. Ali) "Ya Rasulullah, niçin güldünüz?" diye sorunca O, "Allah'ım beni bağışla" diyen bir kulun sözünü Allah beğenir ve kulum benden başka hiçkimsenin kendisini bağışlamayacağını zaten bilir, der" diyerek cevap verdi. (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Nesei)

Bir şahıs "Ebu Mücelles" adıyla şöyle bir hadise anlatmaktadır: "Bir defasında bineğime binerken bu ayeti okudum ve bunun üzerine Hasan Basri bana: "sen (bineğine binerken) bu ayeti okumakla mı emrolundun?" diye sordu. "Peki ne okuyayım" diye cevap verince, o da dedi ki: "Bana İslâm'ı nasip eden Allah'a hamdolsun. Yine Hz. Muhammed'i göndermekle bize ihsan eden ve bizi insanlar arasından çıkmış en hayırlı ümmet kılan Allah'a hamdolsun" dedi ve bu ayeti okudu." (İbni Cerir-Ahkâmul-Kur'an, el-Cessas)

14. Yani, her sefere çıkmadan önce, çok büyük ve son bir seferin sizi beklediğini hatırlayın. Yolculuk esnasında muhtemelen bineğinizden düşebilir ve bu son seferiniz olabilir. Dolayısıyla her sefere çıkışımızda bunun son bir sefer olma ihtimalini unutmamalıyız.

Şimdi bu hususun ahlâki yönünü düşünelim. Örneğin sefere çıkan bir şahıs, şuurlu olarak yukarıdaki gibi dua etse, o şahıs zulüm, fısk, fucura ittiba eder mi? Fuhuş, içki kumar gibi cürümler işler mi? Yargıç, tüccar, memur gibi bazı yetki ve fırsatlara sahip kimseler inanarak böyle dua etseler, haksızlık yaparlar mı? Bu dua ile savaşa giden bir asker düşünelim. O asker, hiç günahsız insanların kanını döküp, zayıfları ezer mi? Tank ve uçaklarla hedef gözetmeden önüne gelen yeri bombalar mı?


15 (Buna rağmen) Kendi kullarından O'na bir parça kılıp-yakıştırdılar. 15Doğrusu insan, açıkça bir nankördür.

16 Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırıp-bıraktı?

17 Oysa onlardan biri, O Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunuyor.16

18 Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Allah'a yakıştırıyorlar)?17

19 Onlar, ki kendileri Rahmanın kulları olan 18melekleri dişiler kıldılar. Kendileri onların yaratılışlarına şahit mi oldular? 19Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.

20 Dediler ki: "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik."20 Onların bundan yana hiç bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca 'zan ve tahminle yalan söylemektedirler.'

AÇIKLAMA

15. Ayette geçen "cüz" (parça, kısım) kelimesi ile Allah'ın evlad edinmesi şeklinde yapılan iftiraya bir telmihte bulunulmaktadır. Çünkü evlat, babasının bedeninden nihayetinde bir cüzdür. Nitekim Allah'ın oğlu veya kızı olduğunu öne süren bir şahıs, onları, Allah'ın cüzü olarak telakki etmiş olur. Ayrıca Allah'a bir mahluku cüz olarak atfetmenin başka bir biçimi daha vardır. Yani bir şahsı Allah'ın kudret ve sıfatlarında ortak eder ve Allah'a yalvarır gibi o şahsa yalvarır ve kulluk edersek, o şahsa ilahlık ve Rab'lik izafe etmiş ve onu Allah'ın bir cüz'ü yapmış oluruz.

16. Burada müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, "Allah'ın kızları" derler. "Kız" şeklinde putlar yaparlar ve onlara taparlardı. Buna karşılık şöyle buyurulmaktadır: "Sizler, kainatı Allah'ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O'na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah'a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O'nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah'a kız evlatlar izafe ediyorsunuz. Oysa kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah'a kız evladlar nispet ediyor, fakat yine de Allah'a inandığınızı iddia ediyorsunuz."

17. Yani, "Yumuşak, nazik ve fıtraten zayıf olan kız çocuklarını Allah'a nispet ediyor, kuvvetli bir yaratılışa sahip olan erkek çocuklarını kendinize alıyorsunuz."

Bu ayetten, kadınların mücevher takmalarının dinen caiz olduğu hükmü de çıkıyor. Çünkü mezkur ayette, mücevheratın kadın tarafından takılmasının tabii bir şey olduğu anlatılmaktadır. Nitekim bu konuda Hz. Ali'den rivayet edilen bir hadiste "Rasulullah'ın bir elinde altın, diğerindeyse ipek bulunduğu bir halde "ümmetimin erkekleri için bunları kullanmak haramdır" diye buyurduğu naklolunmaktadır. (İmam Ahmed, Nesei, Tirmizi) Yine, Hz. Musa el-Eşari'nin rivayet ettiği bir hadise göre, "İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır" diye buyurmuşlardır.

Allame Ebu Bekir el-Cessas, bu konuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki rivayeti nakletmiştir:

Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre "Bir defasında Zeyd b. Harise'nin oğlu Üsame yaralanır ve yarasından kan akmaya başlar. Üsameyi oğlu gibi seven Rasulüllah bunun üzerine onun yarasından akan kanı mübarek ağzıyla emmeye, sonra tükürmeye başladı. Bu esnada ise "Üsame kız olsaydı ona mücevherler takar, ona güzel güzel elbiseler giydirirdim" diye söyleniyordu."

Ebu Musa el-Eşari'den rivayet edildiğine göre Rasulullah "İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır" diye buyurmuştur.

Hz. Aişe'ye göre "Zekatı verilmek suretiyle mücevher takmak günah değildir."

Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eşari'ye "Bölgende yaşayan müslüman kadınlara, mücevherlerinin zekatını vermelerini emret" diye yazıyla bir emirname göndermiştir.

İmam Ebu Hanife, Ömer b. Dinar'dan naklen şöyle bir olay rivayet eder. "Hz. Aişe'nin kızkardeşleri ve Abdullah b. Ömer'in kızları mücevherat takarlardı."

Tüm bu rivayetleri naklettikten sonra Allame Cessas, "Rasulullah'tan ve sahabilerden, müslüman kadınların altın ve ipek kullanmalarının helal olduğuyla ilgili gelen haberler, kullanmalarının yasak olduğuyla ilgili haberlerden daha fazladır. Ayrıca Rasulullah'ın ve sahabilerin yaşadıkları dönemden, günümüze (yani h. 4. asra) kadar, ümmetin uygulaması bu şekildedir ve muhalefet eden kimse de olmamıştır. Bazı münferit itirazlar vuku bulduysa da, onlar dikkate alınmaz." demektedir.

18. Yani, Allah (dişi veya erkek) herhangi bir cinse mensup olmaktan münezzehtir.

19. Bu ifadenin bir diğer anlamı da "Onlar doğduklarında acaba orada hazır mı bekliyorlardı?" şeklinde de verilebilir.

20. Sapıklık içinde olan kimselerin her zaman yaptıkları gibi, bunlar da kendi sapıklıklarını kadere bağlıyorlar ve şöyle diyorlar: "Şayet Allah dilememiş olsaydı biz bu meleklere nasıl ibadet edebilirdik? Çünkü Allah istemeseydi, bizim meleklere tapmamız mümkün olmazdı. Biz bu işi uzun süredir yaptığımıza göre, Allah dileseydi üzerimize azap gönderirdi."


21 Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir Kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?21

22 Hayır; dediler ki: "Gerçek şu ki biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz."22

23 İşte böyle; senden önce de (herhangi) bir memlekete bir peygamber göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçek şu ki, biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuşlarız."23

AÇIKLAMA

21. Bu cahil insanlar, dünyada herşey Allah'ın dilemesiyle olduğu için O'nun rızasının da buna muvafık bulunduğunu sanıyorlar. Oysa onlar, Allah'ın dilemesi, yani izni ile, onun rızasını birbirine karıştırıyorlar. Şayet onların bu mantığını kabul edecek olursak, o takdirde sadece şirk değil, insanların bile kabul edilebilir fiiller olarak tasvip etmediği hırsızlık, cinayet, zina, rüşvet vs. vuku bulan sayısız suçların Allah'a dayandığını ve O'nun da bu suçlardan razı olduğunu iddia etmiş oluruz. Oysa böyle bir iddia doğru değildir. Çünkü, Allah'ın herhangi bir ameli tasvip edip etmediği, dünyada vuku bulan olaylardan değil, bizzat kendisinin peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği Kitab'tan öğrenilmelidir.

Neden denilecek olursa, Allah Kitabı'nda hangi düşünceleri, ahlâkı ve davranışları tasvip ettiğini, hangilerini ise reddettiğini açıkça bildirmiştir. Şayet onların elinde Kur'an dışında Allah'ın göndermiş olduğu ve "Melekler Allah'ın ortaklarıdır. Onlara ibadet edin" diye bildirdiği bir belge bulunuyorsa, o zaman ortak koşsunlar. (İzah için bkz. En'am an: 71-79-80-110-124-125, A'raf an: 16, Yunus an: 101, Hud an: 116, Rad an: 49, Nahl an: 10-31-94, Zümer an: 20, Şura an: 11)

22. Onların elinde, bu gerekçeden başka bir dayanakları yoktur. Çünkü, ataları da aynı şekilde davrandığı, yani melekleri mabud edinip, onlara taptığı için, kendilerinin de meleklere taptıklarını iddia etmektedirler.

23. Burada peygamberlere niçin hep kendi toplumlarında ileri gelen kimselerin, sermaye sahiplerinin muhalefet ettikleri, atalarının dininin savunucuları olarak boy gösterdikleri, yine hep bu insanların Hakka karşı tavır alıp halkı peygamberlere karşı kışkırttıkları ve halkın cehalet içinde yüzmesini arzulayıp, her türlü fitne ve fesadı çıkarttıkları noktasında biraz durulması ve dolayısıyla bunların nedenlerinin incelenmesinde yarar var. Tüm bu soruların temelinde iki ana neden bulunmaktadır:

a) Zenginlik ve refah içinde yüzen insanlar, Hak-Batıl arasındaki mücadeleyle ilgilenmeyi akıllarının ucundan geçirmeyecek kadar dünya meşgalelerine dalmış kimselerdir. Dolayısıyla onlar, böyle basit (!) sorunlarla zihinlerini yormayı istemezler. Zihnen ve bedenen tembelleşmişlerdir. Din hakkında pervasız bir tavır içindedirler. Çünkü mevcut sistemin yürürlükte kalması işlerine geldiği için, onlar yeni bir düzenin gerekliliğini zahmet edip düşünemezler bile. Hâk ve batıl nedir, adalet ve zulüm ne anlama gelir, bunlar, onları pek ilgilendirmez.

b) Onlar, mevcut sistemin sayesinde zenginlik ve refah içinde olduklarından, sistemin yıkılmasını asla arzu etmezler. Onlar, peygamberlerin öne sürdükleri düşüncelerin kabul görmesi ve yayılması sonucunda, mevcut sistemin sayesinde elde ettikleri makam ve mevkinin ellerinden alınacağını ve gayri meşru mal ve servetlerine el konulacağını bilirler. İşte bu nedenden ötürü onlar, peygamberlerin, yayılmasına çalıştıkları davanın en şiddetli muhalifleridirler. (Daha fazla bilgi için bkz. En'am an: 91, A'raf an: 46, 53, 58, 74, 88, 92, Hûd an: 31, 32, 41, İsra an: 18, Mü'minun an: 26, 27, 35, 59, Sebe: 34 ve an: 54)

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna