Zümer Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Zümer Suresi Tefsiri Mevdudi

Zümer Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Zümer Suresi Tefsiri Mevdudi

ZÜMER SURESİ

Adı: Bu surenin adı 71 ve 73. ayetlerde geçen "Zümer" kelimesinden alınmıştır.


Nüzul zamanı: Bu surenin 10. ayetinde "Allah'ın arzı geniştir" şeklinde bir ifade geçmektedir. Bu ifade, surenin müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerinden önce nazil olduğuna bir karine teşkil etmektedir. Nitekim bazı rivayetlerde (Ruhu'l-Meani, c: 23, sh: 226) Hz. Cafer bin Ebi Talib ve arkadaşlarının Habeşistan'a hicret etme niyetleri üzerine nazil olduğu bildirilmektedir.


Konu: Surenin tümü çok güzel bir hitabet örneğidir. Bu sure, Mekke'de müşriklerin müslümanlara karşı aşırı zulüm, şiddet ve düşmanlık havası estirdikleri bir dönemde nazil olmuştur. Genelde Mekke'deki müşriklere, yani Kureyşlilere hitap eden surede yer yer mü'minlere de seslenilmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığı çağrının esasları açıklanırken, insanın halisane sadece Allah'a kulluk etmesi ve başkalarına kulluk etmemek suretiyle de şirkten kaçınılması öğütlenmiştir. Bu husus sure boyunca tekrarlanarak, değişik uslûplarla aktarılmış, tevhidin hakikatı, onu kabul etmenin yararları, şirkin bâtıllığı ve kötü sonuçları birer birer vurgulanmıştır. Ayrıca insanlara şirkten vazgeçmeleri ve Allah'ın rahmetine sığınmaları için, çağrıda bulunulurken, mü'minlere de, "Bir beldede mü'min olarak yaşamanız mümkün değilse hicret edin ve imanınızı korumak için Allah'ın geniş olan arzına yayılın. Sabrettiğiniz için Allah sizleri mükafatlandıracaktır" denilerek kendilerine yol gösterilmektedir. Ayrıca, kâfirlerin kendisinden herhangi bir taviz beklememesi için, Hz. Peygamber'e (s.a), onlar ne yaparlarsa yapsınlar, yine de, yoluna devam edeceğini bildiren tavrını, açıkça ortaya koyması emrediliyor.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1(Bu) Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah(katın)dandır.1


2 Hiç şüphesiz, biz sana bu Kitabı hak ile indirdik;2 öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak3 Allah'a ibadet et.


3 Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır.4 O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar5 diye ibadet ediyoruz." Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden6 hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan7 kimseyi hidayete eriştirmez.


4 Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi.8 O, yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah'tır.9


5 Gökleri ve yeri hak olarak yarattı.10 Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneşe ve aya da boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O'dur.11

AÇIKLAMA

1. Kâfirlerin "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" şeklindeki ithamlarına cevap olmak üzere, surenin hemen girişinde Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerinin kendisinden olmadığı gibi kısa bir beyanla yetinilmiş ve Allah, Kur'an'ın kendisi tarafından nazil olduğunu bildirmiştir. Bunun yanısıra muhatablara bu esasın iki unsuru daha açıklanmıştır. Birincisi, "Bu sözü inzal eden Aziz'dir" yani, muhteşem bir kudret ve kuvvet sahibidir. O'na karşı koymak ve O'nun takdirinin gerçekleşmesini engellemeye kalkışmak kimsenin haddi değildir. İkincisi, "O Hakîm'dir". Yani, O'nun gönderdiği her söz bir hikmete mebnidir. Dolayısıyla, bu "Hidayet"ten yüz çevirenler cahillerden başkası değildirler. (Daha fazla bilgi için bkz. Secde an:1)

2. Yani, bu kitab baştan sona kadar Hak'tır ve ona hiç bir surette batıl karışmamıştır.

3. Bu, İslâm'ın asıl maksadının anlatıldığı çok önemli bir ayet olduğu için, onu üstünkörü okuyarak geçmemeli ve ayetin işaret ettiği anlam iyice kavranmalıdır. Burada iki temel esas vardır ki, onlar anlaşılmadan ayetin tazammun ettiği anlamların kavranması mümkün değildir. Birincisi, "Allah'a ibadet edin", ikincisi, "Dini ancak Allah'a halis kılarak, O'na kullukta bulunun"

"İbadet" kelimesi "abd" kökünden türemiştir ve lûgatta kul, köle için kullanılır. Bu bakımdan "ibadet" kelimesi iki anlama delâlet eder. İlki, Lisanu'l-Arab'ta kullanıldığı şekliyle "Abdullah" (Allah'ın kulu) kulluk etmek, diğeriyse aciz olmanın idraki içinde, severek itaatte bulunmak. (Ayrıntı için bkz. "Kur'an'da Dört Terim adlı eserim) Yani Allah'ın kulundan istediği, sadece kendisine kulluk ve itaat etmesi, ayrıca koyduğu kurallara harfiyyen uymasıdır.

"Din" kavramı çeşitli anlamlara gelir. 1) Galip, Muktedir, Hakim ve Sahip, "insanlara hükmeden" (Lisanu'l-Arab), 2) İtaat ve kölelik, "O'na itaat etti" (Lisanu'l-Arab), 3) İnsanların tabi oldukları örf ve adetler.

Yukarıda zikredilen her üç anlamı da dikkate aldığımızda "din" kavramıyla, bir insanın, başkaları üzerinde kendisine otorite ve yetki vehmederek, onların hayatlarını tanzim etmeye kalkışmak istemesinin kastolunduğu anlaşılır.

Dini Allah'a halis kılarak, O'na itaat etmek için Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına kulluk etmemeyi, sadece Allah'ın koyduğu kural ve ilkelerle yaşamayı ve O'nun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından kaçmayı tazammun eder.

4. "Dini yalnızca Allah'a halis kılarak kulluk etmek" şeklindeki ilke, kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya konmuştur. Çünkü bu, yalnız ve yalnız Allah'ın hakkıdır. Kulluk edilmeye layık olan sadece O'dur ve sadece O'na itaat edilmesi gerekir. Allah'a kulluk etmeyi reddedip de başkalarına itaat eden kimse dalâlettedir. Şayet Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına da kulluk ediyorsa, bu da şirktir. Nitekim bu ayeti kerimenin en güzel izahını Hz. Peygamber (s.a) yapmıştır. İbn Merduye'nin Yezid el-Kursî'den naklettiğine göre bir şahıs Hz. Peygamber'e, "Şayet bizler mallarımızı şan, şöhret olsun diye tasadduk edersek, Allah bize bir mükafat verir mi?" diye sormuştur. Hz. Peygamber, "Hayır" diye cevap verince, bu sefer o şahıs, "Hem Allah rızası, hem de şan, şöhret için tasadduk edersek?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Allah, hâlisane olarak sadece kendi rızası için yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez" dedi ve bu ayeti okudu.

5. Mekkeli kâfirler ve genelde tüm müşrikler, "Biz başka kimselere yaratıcı oldukları için kulluk etmiyoruz. Biz sadece Allah'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için, arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı Allah'a çabucak ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz" demektedirler.

6. Yani, "İttifak ancak tevhid üzerinde sözkonusudur, şirk üzerinde ise ittifak etmek mümkün değildir." Hiçbir müşrik hangi ilâhın, hangi aracının Allah'a daha yakın olduğu konusunda hemfikir değildir. Bazıları aya, güneşe ve yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır ama, aralarında, bunlardan hangisinin Allah'a daha yakın olduğu konusunda bir birliktelik yoktur. Yine bazıları ölmüş bulunan muhterem zevatın Allah indinde kendilerine şefaat edeceğine inanmalarına rağmen hangisinin orada daha etkili olduğu konusunda ayrılık içindedirler. Dolayısıyla bu tür inançların hiçbiri bir ilme dayanmaz. Çünkü kimin ilahî yetkiyle donatıldığı, kimin sözlerinin Allah indinde geçerli olduğu, Allah tarafından bir liste halinde gönderilmiş değildir.

Tüm bunlar cahilce inanışlar ve ataları körü körüne taklidin bir sonucu olduğu için, ihtilafın vukû bulması kaçınılmazdır.

7. Allah Teâlâ, bu kimseler için "Kâzip" ve "Kâfir" olmak üzere iki tür ifade kullanmıştır. Kâzip denmesinin nedeni onların Allah'a yalan ve iftira uydurmuş olmalarıdır. Kâfir ifadesi ise, ilki, hakkı reddetmeleri ve tevhidi bildikleri halde batıl inançları üzerinde ısrar etmeleri, ikincisi ise, "Allah'ın nimetleri için başkalarına şükretmeleri ve Allah'ın verdiği rızık ve nimetlerde, O'nun yanında sözü geçtiğini zannettikleri kimselerin payı olduğuna inanmaları" dolayısıyla iki anlamda kullanılmıştır.

8. Yani, Allah'ın oğlu olması zaten mümkün değildir. Fakat Allah dilediği takdirde, kendisine kimi isterse onu seçer. Ancak unutulmamalıdır ki, seçtiği kimse de her halûkarda mahluk olacaktır. Çünkü kâinattaki her şeyi Allah yaratmıştır ve onlarla olan ilişkisi Halık-mahluk münasebeti şeklindedir. Dolayısıyla baba-oğul şeklinde bir ilişkinin olabilmesi için, nesebî bir bağ gereklidir. Allah Teâlâ ise bu gibi sıfat ve tanımlamalardan münezzehtir. O bir ve tektir.

9. Allah'ın, baba-oğul şeklindeki bir ilişkiden münezzeh oluşuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki şu deliller öne sürülmüştür.

1) Allah her türlü acizlik, zaaf ve eksiklikten münezzehtir. Ancak noksan olan kimseler bir oğula ihtiyaç duyar. Yani, fani (ölümlü) olanların bir oğul sahibi olmayı istemelerinin nedeni, kendilerinden sonra isimlerinin devam etmesini arzuladıkları içindir. Nitekim başkalarını evlat edinenler kendilerinde büyük bir eksiklik olduğundan dolayı bunu yaparlar. Oysa Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir. O'na evlat nispet edenler cehalet içindedirler.

2) Allah bir ve tektir, eşi ve benzeri yoktur. Oğul edinmek ayrıca karşı bir cinsi de gerektireceği için, O bundan münezzehtir. Allah'a ancak cahiller evlat nispet ederler.

3) Allah Kahhar'dır. Yani O, herşeyin hakimidir ve tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır. Dolayısıyla hiçbir şey O'nun benzeri olamaz.

10. Daha fazla bilgi için bkz. İbrahim an: 26, an: 6, Ankebut an: 75.

11. Yani, Allah sizlere bir azab gönderdiği takdirde, hiçbir kuvvet O'na mani olamaz. Sizlerin tüm küstahlığınıza rağmen, size mühlet tanıması O'nun bir lütfudur. Burada "mühlet tanımak" şeklindeki ifade "mağfiret" olarak geçmektedir.


6 Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan kendi eşini var etti ve sizin için12 davarlardan sekiz çift indirdi.13 Sizi annelerinizin karınlarından, üç karanlık içinde,14 bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur;15 mülk de O'nundur.16 O'ndan başka ilah yoktur.17 Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?18

7 Eğer küfre sapacak olursanız, artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır 19ve O, kulları için küfre rıza göstermez.20 Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur.21 Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez.22 Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. Hiç şüphe yok O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.

AÇIKLAMA

12. Bu ifade, Allah'ın önce insanları, sonra Havva'yı yarattığı anlamına gelmez. Burada önemli olan tertib-i zaman değil, tertib-i beyan'dır.

Nitekim Kur'an'ın pek çok yerinde kronolojik sıralama dikkate alınmadan zikredilen olaylar vardır.

13. Burada "en'am" ile dişi ve erkek olmak üzere 8 çift (deve, öküz, koyun ve keçi) kastolunmaktadır.

14. Üç perde; ana karnı, ana rahmi ve zardır.

15. Yani, tasarruf sahibi, hükmeden ve rızık veren.

16. Yani, tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır ve O'nun emirleriyle idare olunmaktadır.

17. Başka bir deyişle, "Şayet Allah'ı kâinatın sahibi ve Rabbi olarak kabul ediyorsanız, yegane ma'bud olarak da onu kabul etmelisiniz."

Bu bir mantıktır ki, kâinat üzerinde hükümranlığında hiçbir ortağı bulunmazken, yine de Allah'ın dışında ma'bud ittihaz edinilebilmektedir. Aklınıza ne oldu ki, böylesine mantıksız düşünceleri kabul edebiliyorsunuz? Sizi, her çeşit hayvanı, yeri, göğü, ay ve yıldızları yaratan gece ve gündüze hükmeden sadece Allah iken, başkalarını nasıl ma'bud ittihaz edebiliyorsunuz?

18. Bu dikkate değer bir ifadedir. Çünkü burada "Nasıl döndürülüyorsunuz?" denilmektedir, "Nasıl dönüyorsunuz?" değil. Yani, "Sizleri doğru yoldan çıkaran başkalarıdır ve sizler o kimselerin söylediklerine uyarak en doğru şeyleri bile göremiyorsunuz!" Yine dikkate değer bir husus, burada hitabın, başkalarını yoldan çıkaranlara değil, yoldan çıkan zavallılara olmasıdır. Bu çok manidar bir ifade biçimidir. İnsanları yoldan çıkaranlar toplum içerisinde legal (açık) faaliyet gösterdikleri için, isimlerinin zikredilmesine gerek bile duyulmamıştır. Onlara hitaben yapılacak bir konuşma anlamsız olurdu. Çünkü onlar Allah'a bile bile ortak koşuyorlar ve Allah'a kulluk edenleri engellemeye çalışıyorlardı. Bu tür insanlarla diyaloğa girmek bir yarar sağlamaz, zira sapıklık ve dalâlet ile onların çıkarları artık özdeşleşmiştir. Onlar gerçeği kavramış olsalar bile, sırf çıkarları yüzünden, dalâleti terketmezler. Ancak diğer insanların bu çıkar şebekelerinin etkisi altında yoldan çıkmış olmaları üzücüdür. İşte hitap böyle insanlaradır. Çünkü onlar kandırılmıştır ve sapıklıktan bir menfaatleri de yoktur. Bu insanlar biraz düşünecek olsalar, kendilerini şirk koşmaya teşvik edenlerin, bu davranışlarıyla nasıl bir çıkar ilişkisi içinde olduklarını farkedeceklerdir.

19. Yani, "Sizlerin inkar etmeniz, Allah'ın hükümranlığına bir halel getirmez. Sizler Allah'ı tek ma'bud olarak kabul etseniz de, etmeseniz de, Allah için farkeden bir şey olmaz."

Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle söylediği rivayet olunur: "Allah; ey kullarım! Gelmiş-geçmiş tüm ins ve cinden daha fazla fâcir olsanız, yine de benim hükümranlığıma bir halel getiremezsiniz" demiştir. (Müslim).

20. Yani, Allah kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için küfrü tasvib etmez. Çünkü küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Burada dikkate değer husus, Allah'ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü Allah'ın dileği dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O'nun razı olmadığı olaylar cereyan edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar, hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler. Allah Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. Allah tıpkı salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. Allah onlara böyle bir fırsat tanımamış olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı. Tüm bunlar Allah'ın dilemesi dahilinde olmaktadır, yoksa bu, Allah'ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, Allah o kimseye fırsat tanır. Allah'ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı olduğu anlamına gelmez.

Sizler eğer küfür üzerinde ısrar ederseniz, biz sizi zorla mü'min yapmayız. Fakat yaratıcınızı inkar etmenizden de hoşlanmayız. Çünkü bu sizin zararınızadır. Aksi takdirde benim hükümranlığıma halel gelmez.

21. Burada küfrün karşıtı olarak, iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanımdan küfrün nankörlük, imanın da şükür olduğu anlaşılıyor. Allah'ın ihsanını idrak eden bir kimse için, iman etmenin dışında başka çıkar bir yol yoktur. Bu kimse eninde sonunda mutlaka iman edecektir. Dolayısıyla şükür ile iman birbirine bağlıdır. Şükreden kimse iman eder. Tam aksine küfür sözkonusu iken şükür olmaz.

22. Yani, hepiniz kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Dolayısıyla suçunun cezasını kendisi çekecektir. Bu yüzden küfür ile iman arasındaki farkı anlayan kimse, hemen küfrü terketmeli ve İslâm'ı kabul etmek suretiyle kendisini cehennem azabından kurtarmalıdır.


8 İnsana bir zarar dokunduğu zaman,23 gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine dua eder.24 Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O'na dua ettiğini unutur25 ve O'nun yolundan saptırmak amacıyla26 Allah'a eşler koşmaya başlar.27 De ki: "Küfrünle biraz metalanıp-yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın."

AÇIKLAMA

23. Burada "insan" ifadesiyle, Allah'a nankörlük eden kâfirler kastolunmaktadır.

24. Yani, iyi durumlarında diğer ma'budlarına, bir felakete uğradıklarında ise, Allah'a yalvarırlar. Çünkü bu durumda diğer ma'budlarından ümitlerini keserler. Kalblerinin derinliklerinde, aslında diğer ma'budların aciz varlıklar ve gerçek güç sahibinin ise Allah olduğunu bilirler.

25. Yani, o kötü anlar geçtiğinde yine Allah'ı bırakarak, diğer ilâhlarına taparlar.

26. Yani, kendilerinin dalâlette oldukları yetmiyormuş gibi, "Bir musibete uğramıştım, falan zat, filan şeyh, filan keramet sahibi beni o musibetten kurtarmıştı" diyerek başkalarını da teşvik eder ve böylece dalâlette olanların halkasını genişletirler.

27. Yani, tekrar o ilahlarına tapmaya başlayıp, onlar için kurban ve adaklar keserler.


9 Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?28 Hiç şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünmektedir."

10 De ki: "Ey iman eden kularım, Rabbinizden korkup-sakının.29 Bu dünyada iyilik etmekte olanlar için bir iyilik vardır.30 Allah'ın arz'ı geniştir. 31Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir."32

11 De ki: "Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum."

12 "Ve ben, müslümanların ilki olmakla da emrolundum."33

13 De ki: "Ben, Rabbime isyan ettiğim taktirde, büyük bir günün azabından korkmaktayım"

14 De ki: "Ben dinimi yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet ederim."

15 "Siz, O'nun dışında dilediklerinize ibadet edin." De ki: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de yakınlarını hüsrana uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir."34

16 Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kendi kullarını bununla tehdit edip-korkutuyor. Ey kullarım öyleyse benden korkup-sakının.

17 Tağut'a 35kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.

18 Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar.36 İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.

AÇIKLAMA

28. Burada, biri kendisine bir musibet geldiğinde sadece Allah'a rücu eden, başka zamanlarda O'nun dışındaki kimselere kulluk yapan kimseler, diğeri her türlü halde Allah'a yönelen kimseler olmak üzere iki tip insan arasında bir mukayese yapılmaktadır. Bu birinci grubu Allah Teâlâ, cahil, ikincileri ise, alim olarak nitelemektedir. Bunlar okuma yazma bilmeseler de âlimdirler, zira asıl ilim, hakikatin ilmidir ve bu ilme göre amel etmektir. İnsanın kurtuluşu buna bağlıdır. Sanki şöyle denmek isteniyor "Bu iki grubun eşit olması mümkün mü?" Bu insanların dünyada bir araya gelmeleri nasıl mümkün değilse, ahirette de bir araya gelmeleri mümkün olmayacaktır.

29. Yani, sadece iman etmekle yetinmeyin, yanısıra Allah'tan korkarak, O'nun emirlerini yerine getirin. Yasak ettiği şeylerden uzak durun ve dünyada Allah'tan korkarak hayatınızı sürdürün.

30. Yani, onlara bu dünyada da ahirette de güzellik vardır.

31. Şayet bir belde, Allah'a itaat eden kimseler için, yaşanamayacak hale gelirse, onlar zorluğun ve sorunların daha az olduğu bir yere hicret etsinler.

32. Yani, onlar Allah yolunda her türlü musibete ve sıkıntıya katlanarak, hak yolda yürümeye devam ettiler. Bunların içine, hicret ederek, öz vatanlarına hasret duyanlar ile, hicret edemeyip bulundukları yerde, musibetlere göğüs geren ve müslümanlıklarında diretenler de dahildir.

33. Yani, benim görevim sadece tebliğ etmek değildir. Örnek olmak ve tebliğ ettiklerimi de bizzat yaşamak da görevlerim arasındadır.

34. "Hüsrana uğrayanlar", Allah'ın insana verdiği ömür, akıl ve diğer nimetleri boşa harcayanlardır. İnsan bunları dünyada boş yere heder eder. Yani Allah'ın olmadığını kabul ederek, O'na ortaklar koşarak veya kıyamet ve hesap gününün olmadığını, hesaba çekilmeyeceğini sanarak, Allah'ın kendisine lütfettiği tüm sermayesini (ömür, akıl, sıhhat v.s) bu yanlış düşünceler nedeniyle sarfedip iflas eder.

Bu ifadenin diğer bir anlamı da şöyledir: Bu (hüsrana uğrayan) kimse, yanlış inançlarının etkisiyle, başkalarına zulmeder ve onların günahlarını da yüklenir. Ancak kendi küfrü dolayısıyla zaten hiçbir şeyi kalmadığı için, tamamen herşeyini kaybeder. Üçüncüsü, o sadece kendisi iflas etmekle kalmamış, yanısıra ailesini, akrabalarını ve kabilesini de yanlış inançları dolayısıyla zarara sokmuştur. Bu üç zararı da Allah Teâlâ "hüsran-ı mübin" (apaçık hüsran) olarak nitelemiştir.

35. "Tağut" yani âsîlik. Bir kimseye Taği (âsî) yerine Tağut denildiğinde, o kimsenin aşırı âsî olduğu kastedilir. Sözgelimi bir kimse için "güzel" deriz. Fakat "bu güzelliğin ta kendisi" dersek, o kimsenin çok güzel olduğunu vurgulamış oluruz. İşte tıpkı bunun gibi, diğer ilâhlara kulluk etmek âsîliktir ama kişinin kendisini ilâh mevkiine koyarak başkalarını kendisine kulluk ettirmesi isyanın ta kendisidir. (İzah için bkz. Bakara an: 286, Nisa an: 91-105, Nahl an: 32)

36. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi: "O duyduğu her söze hemen inanmaz. Onun üzerinde düşünür ve doğruysa kabul eder."

Diğer anlamı ise: "Bir söz duyduğunda ona hemen kötü bir anlam vermeyip, iyi niyetle yaklaşır" şeklinde olabilir.


19 Azab sözü kendisi üzerinde hak olmuş kimse mi (onlarla bir tutulur)? Ateşte olanı artık sen mi kurtaracaksın?37

20 Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlar için yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu,) Allah'ın va'didir. Allah, va'dinden dönmez.

21 Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi.38 Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarmaktadır. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.39

22 Allah, kimin göğsünü İslam'a yarıp-açmışsa,40 artık o, Rabbinden olan bir nur üzerindedir,41 (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış42 olanların vay hallerine. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

23 Allah, müteşabih (benzeşmeli),43 ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korku duyanların ondan derileri ürperir. Sonra da onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete eriştirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösteren yoktur.

AÇIKLAMA

37. Yani, o kimse artık azaba müstahak olmuş ve Allah onu cezalandırmaya karar vermiştir.

38. "Yenabi" arzdaki tüm su kaynakları için kullanılmıştır.

39. Yani, akıl sahibi olanlar, bu örnekten dünya hayatının ve ziynetlerinin geçici olduğu şeklinde bir ders çıkarırlar kendilerine. Çünkü her baharın bir de sonbaharı vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm bekler. Yani, her kemalin bir zevali olur. Dolayısıyla dünya, insana Allah'ı unutturacak ve bu geçici hayat için ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Akıl sahibi bir insan, sıradan manzaralardan bile ders alabilir. Bahar ve sonbahar Allah'ın kanunlarına bağlıdır. Allah dilediğine hayat verir, onu yayar ve geliştirir, dilerse onu harabeder. Allah'ın bereket nasip ettiğine, kimse mani olamaz. Mahvetmeyi dilediğini de kimse mahvolmaktan kurtaramaz.

40. Yani, Allah, onlara bu hakikatlerden ibret almayı ve İslâm'ı kabul ederek, kalblerinin mutmain olmasını nasip etmiştir.

Bu itminan insana, o ne zaman tüm şüphelerden arınır ve hiçbir tehlike ve zarar endişesi kendisini inanmaktan alıkoyamayacak bir hale gelirse, işte o zaman nasip olur. Çünkü inanan kimse, bir kez "İslâm haktır" diye kesin bir kanaate sahip olduğunda, artık o, Allah ve Resûlü'nün emirlerine zoraki değil, seve seve tabi olur. Kitab ve Sünnet'teki akide ve amelleri kabullenir. Ve tüm bunları adeta kendiliğinden yerine getirir. Çıkarlarına ters düşse bile, yanlış bir davranışı terketmek ona üzüntü vermez. Çünkü o, zaten bu davranışı kendisi meşrû görmediği gibi, ayrıca kendisine zararlı olacağını da düşünür. Ayrıca doğru yoldan sapmadığı için Allah'a hamd eder. Bu dünyevi zararlar, kendisinin Allah'a itaatsizliği sonucunda doğacak zararlardan daha hafiftir. O bir tehlikeyle karşılaştığında da aynı tarzda düşünür. Nasıl bir tehlike gelirse gelsin, Allah yolunda yürümeye devam eder. Çünkü o, kendisi için Allah'ın yolundan başka bir yolun olamayacağını düşünerek, her türlü zahmete katlanır.

41. Yani, Allah'ın Kitabı'nın ve Rasûlü'nün Sünneti'nin ışığında doğru yolu görebiliyor.

42. İnsan kalbi iki nedenden ötürü mutmain olmaz. Birincisi, sıkılan ve daralan bir kalbe sahip olanlar. Bu kimselerin kalbleri tamamen kararmadığından müslüman olma imkanları halen yok olmamıştır. İkincisi, tamamen katılaşmış bir kalbe sahip olanlar. Böyle insanların Hakkı kabul edip, müslüman olmaları mümkün değildir. Bu durumda olan kimseler, helâk olmaktan başka bir şey beklememeleri konusunda uyarılıyorlar. Bundan, daralmış ve sıkılmış bir kalble olsa da İslâm'ı kabul eden kimsenin kurtuluş ümidinin bulunduğu anlaşılıyor. Gerçi Allah bu konuda açık ifadeler kullanmamışsa da, böyle bir anlayış, sözkonusu ayetin yorumundan çıkmaktadır. Buradaki asıl maksat ise, Hz. Peygamber'e (s.a) inatla karşı çıkanların uyarılmasıdır. Sanki şöyle denilmek isteniyor; "Sizler Hz. Peygamber'e (s.a) gurur ve kibirle karşı çıkıyor ve Allah'ın gönderdiği mesajdan yüz çeviriyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki, Allah'ın gönderdiği mesaj karşısında büyüklenmek, sizler için büyük bir talihsizlikten başka bir şey değildir."

43. Yani, bu kitabda hiçbir çelişki yoktur. Tüm kitab boyunca aynı maksat gözetilmekte, akide ve ameller hususunda aynı esaslar öne sürülmektedir. Her bölüm, bir diğerini tafsil ve tefsir etmektedir. Anlam ve izahlar bir ahenk içinde birbirine bağlıdır.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna