Sebe Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Sebe Suresi Tefsiri Mevdudi

Sebe Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Sebe Suresi Tefsiri Mevdudi

SEBE SURESİ

Surenin Adı: Bu sure adını, içinde Sebe kelimesi geçen 15. ayetten alır. Bu da surede Sebe'den (yani Sabiî'lerden) bahsedildiğini belirtmektedir.


Nüzul Zamanı: Surenin kesin nüzul zamanını bildiren sahih rivayetler yoktur. Fakat surenin üslubu Mekke döneminin ilk zamanlarında veya ortalarında nâzil olduğunu göstermektedir. Eğer Mekke döneminin ortalarını kabul edersek, henüz işkencelerin çok ağırlaşmadığı ve İslâmî hareketin sadece alay, küçümseme, söylenti ve dedikodular yayma ve insanların düşüncelerini yanlış yönlendirme gibi araçlarla bastırılmaya çalışıldığı zamanlarda indirilmiş olması muhtemeldir.


Konu ve Anafikir: Sure, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) çoğunlukla alay ederek ve küçümseyerek itirazlar yönelttikleri tevhid, ahiret ve Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi konuları ele almaktadır. Bu itirazlara bazan, itirazın kendisine değinilerek, bazan da hiç değinilmeksizin cevap verilmekte ve konunun akışı cevaplanan itirazın ne olduğunu göstermektedir. Cevaplar genellikle talimat, öğüt verme ve delil getirme, tartışma şeklinde olmakta, fakat bazı yerlerde kafirler inatçılıklarının yol açacağı kötü akibet ile uyarılmaktadır. Bu hususta Sabiîlerin, Davud ve Süleyman Peygamberlerin kıssaları onlara şu dersi vermek için anlatılmaktadır: "Sizden önce bu iki grup insan da yaşadı. Bir tarafta Allah'ın kendilerinden önce hiç kimseye nasip etmediği büyük güçler, şöhret ve zafer ihsan edilen Davud ve Süleyman Peygamberler var. Bu nimetlere rağmen onlar kibir ve gurura kapılmayıp Rabblerine şükreden kullar olarak yaşadılar. Diğer tarafta ise Allah'ın kendilerine lütuflar ihsan ettiğinde kibre kapılan ve bu yüzden sadece efsanelerde ve destanlarda hatırlanacak şekilde ortadan kaldırılıp helak edilen Sebe' halkı var. Bunları göz önünde bulundurarak kendiniz için hangi hayatın daha hayırlı olduğuna karar verebilirsiniz. Tevhid'e ve ahiret inancına ve Allah'a karşı şükredici bir tavır takınmaya dayanan bir hayat mı, yoksa küfür, şirk ve ahireti inkara ve dünyaya tapmaya dayanan bir hayat mı?


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah'ındır;1 ahirette de hamd O'nundur.2 O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır.3


2 Yerin içine gireni, ondan çıkanı; gökten ineni ve oraya çıkanı bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.4


3 Küfre sapanlar, dediler ki: "Kıyamet-saati bize gelmez."5 De ki: "Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir.6 Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiç bir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."7

AÇIKLAMA

1. Arapça hamd kelimesi hem övgü hem de şükür için kullanılır ve burada her iki anlam da kasdedilmektedir. Allah bütün kainatın ve içindeki herşeyin yegane sahibi olduğuna göre, kainatta görülebilen her tür mükemmellik düzen, hikmet, güç ve güzellik için övgüye layık olan da yalnız Allah'tır.

Bu nedenle dünyadaki herkes, burada elde ettiği her tür fayda ve zevk için yalnızca Allah'a şükretmelidir. Çünkü kimse O'nun mülküne ortak olmadığına göre, O'ndan başka hiç kimse övülmeye ve şükredilmeye layık değildir.

2. Yani, "Nasıl ki bu dünyadaki her tür nimet sadece Allah tarafından ihsan ediliyorsa, ahirette de kişinin elde edeceği her tür nimet Allah'ın hazinelerinden ve O'nun izni ile olacaktır. Bu nedenle ahirette de övülmeye ve şükredilmeye ancak ve yalnız Allah layıktır."

3. Yani, "Allah'ın bütün işleri mükemmel bir hikmet ve ilme dayanır. O, ne yaparsa doğru yapar. O, yaratıklarının herhangi birinin nerede, ne durumda olduğundan, neye ihtiyaç duyduğundan, onun iyiliği için neler yapılması gerektiğinden, o zamana kadar neler yaptığından ve bundan sonra neler yapacağından tamamen haberdardır. O, yarattığı alemden habersiz değildir. Bilakis kainattaki her varlığın durum ve halinden haberdardır."

4. Yani, "Eğer bir kimse (veya kimseler) O'na mülkünde isyan ettiği halde cezalandırılmıyorsa, o yeryüzü kanunsuz bir mülk ve Allah da hiçbir şeye karışmayan idareci olduğundan değil. Allah esirgeyen ve bağışlayan olduğu içindir. Allah kendisine isyan eden kişiyi günah işlediği anda cezalandırmaya, rızkını geri almaya, vücudunu helak etmeye, onu aniden öldürmeye kadir olduğu halde böyle yapmaz. Her şeye kadir olduğu halde isyankar kuluna kendisini ıslah etmesi için yeteri kadar zaman ve birçok fırsat vermesi ve o kötü amellerinden vazgeçer geçmez onu affedip bağışlaması Allah'ın merhamet ve lütfunun bir gereğidir."

5. Onlar bunu alay ederek ve küçümseyerek söylüyorlardı. Asıl kastettikleri şey şuydu: "Bu peygamber bize uzun süreden beri kıyametin geleceği haberini veriyor, fakat biz onun peygamberliğini açıktan reddettiğimiz halde hâlâ şu kıyamet gelmedi."

6. Allah'ın adına yemin edilerek O'nun için "Gaybı bilen" sıfatının kullanılması, kıyametin mutlaka geleceğine işaret eder. Fakat onun ne zaman vuku bulacağını, gaybı bilen Allah hariç, hiç kimse bilemez. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de, birçok yerlerde farklı şekillerde vurgulanmıştır. Ayrıntılar için bkz. A'raf: 187, Taha: 15, Lokman: 34, Ahzab: 63, Mülk: 25, 26, Nâziât: 42-44.

7. Bu, 7. ayette zikredilen itirazlara karşı ahiretin mümkün olduğunu gösteren delillerden biridir. Ahireti inkar edenlerin ölümden sonraki hayatı imkansız ve gayrı-mantıki bulmalarının sebeplerinden biri şuydu: "Bütün insanlar ölüp toprak olduktan ve parça parça dağıldıktan sonra, bütün bu parçaları bir araya toplayıp birleştirmek ve tekrar aynı insan vücudunu meydana getirmek nasıl mümkün olur?" diyorlardı. Onların bu şüphesi şu şekilde bertaraf edilmektedir: "Her zerre Allah'ın kitabında kayıtlıdır ve Allah her zerrenin nerede olduğunubilir. Bu nedenle O, tekrar yaratmak istediğinde, her insanın bedeninin parçalarını bir araya getirme konusunda hiçbir güçlükle karşılaşmaz."


4 (Çünkü O) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirecek. İşte mağfiret ve üstün rızık onlarındır.

5 (Sözde) Aciz bırakmak için ayetlerimiz hakkında çaba harcamış olanlar, işte onlar; onlar için de (en) iğrenç olanından acıklı bir azab vardır.8

6 Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye layık olan (Allah)ın yolunda yöneltip,ilettiğini görmektedirler.9

7 Küfre sapanlar dediler ki: "Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size?"

8 "Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?"10 Hayır, ahirete inanmayanlar, azabta ve uzak bir sapıklık içindedirler.11

AÇIKLAMA

8. Yukarıda Ahiretin mümkün olduğunu gösteren bir delile değinilmiştir; bu ise onun zaruri ve gerekli olduğunu gösteren bir delildir: Suçluların cezalarını çekeceği, iyi işler yapanların da yaptıkları ile mükafatlandırılacakları bir zaman olmalıdır.

Akıl ve adalet iyilerin mükafatlandırılıp, kötülerin cezalandırılmasını gerektirmektedir. Bu dünyada ise ne kötüler kötülüklerinin cezasını görmekte, ne de iyiler iyiliklerinin karşılığını alabilmekte, bilakis birçok olayda bunun tam tersi bir durumla karşılaşılmaktadır. O halde hem aklın hem adaletin bu isteğinin gelecekte herhangi bir zamanda mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini kabul etmelisiniz. Mahşer ve ahiret işte bu ihtiyacı karşılayacaktır. Ahiretin var olması değil, varolmaması akla ve adalete aykırıdır.

Bu hususta, bu ayetlerden başka bir konu daha açığa çıkmaktadır. Bu ayetler imanın ve salih amelin sonucunun mağfiret ve sayısız nimetler olduğunu, Allah'ın dinini başarısız kılmak için düşmanca davrananların ise çok şiddetli bir azapla karşılaşacağını söylemektedir. Bu da samimiyetle iman eden kimselerin, amellerindeki zayıflık ve eksiklik nedeniyle güzel rızıklardan mahrum olsa da mağfiretten, bağışlanmaktan mahrum olmayacağını göstermektedir. Kafir olan, fakat gerçek dine karşı düşmanca bir tavır takınmayan kimse ise azaptan kurtulamayacak, fakat azabın şiddetlisine de uğramayacaktır.

9. Yani, "Bu düşmanlar, ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, senin getirdiğin gerçeğin yanlış olduğunu ispatlamaktan ibaret olan emellerine ulaşmayacaklardır. Çünkü onlar hile ve düzenleri ile ancak cahil insanları kandırabilirler, kendilerinde ilim bulunanları saptıramazlar."

10. Kureyşin ileri gelenleri, Hz. Muhammed'i (s.a) yalancı diye suçlamanın çok zor olduğunu, çünkü bütün ülkede onun doğru sözlü bir insan olarak tanındığı ve hiç kimsenin şimdiye kadar onun ağzından bir yalan işitmemiş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle insanların önüne şöyle bir mesele koydular: "Bu adam öldükten sonra dirilmek gibi imkansız bir şey söylediğine göre, ya bile bile yalan söylüyor (Allah korusun), ya da deli" Fakat onu delilikle suçlamak, yalancılıkla suçlamak kadar saçmaydı, çünkü Hz. Peygamber (s.a) gibi akıllı ve sağduyulu insanın deli olduğunu ancak aptal bir insan kabul edebilirdi. İşte bu nedenle Allah onların bu ithamlarına cevap vermeye bile gerek duymamış ve onların öldükten sonraki hayatın mümkün olduğu konusundaki hayret ve meraklarını ifade etmekle yetinmiştir.

11. Bu onların ithamlarına verilen ilk cevaptır: "Ey akılsız kimseler, asıl deli olanlar sizlersiniz. Çünkü size gerçeği bildiren kimseyi dinlemiyorsunuz ve umursamazca cehenneme götüren yolda ilerliyorsunuz. Akılsızlığınızın doruk noktası ise, sizin kurtuluşunuz için çabalayan kimseyi delilikle itham etmeniz."


9 Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer biz dilersek, onları yerin-dibine geçirir ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.12 Hiç şüphe yok, bunda 'gönülden (Allah'a) yönelen' her kul için bir ayet vardır.13

AÇIKLAMA

12. Bu da onların ithamlarına verilen ikinci cevaptır. Bunun iyice kavranabilmesi için, kafir Kureyşlilerin ahireti inkar etmelerine neden olan belli başlı üç sebep göz önünde bulundurulmalıdır: 1) Onlar Allah önünde hesap verme gibi bir şeyi kabul etmek istemiyorlardı, çünkü buna inandıklarında yeryüzünde diledikleri gibi davranma ve hareket etme özgürlüğüne sahip olamayacaklardı. 2) Onlar kıyametin kopmasının, kainatın bu günkü halinin tamamen harap olmasının ve yeni bir düzenin kurulmasının imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. 3) Yüzlerce, binlerce yıl önce ölmüş ve kemikleri bile çürümüş, paramparça olmuş bir insanın tekrar aynı ruh ve beden ile diriltilmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Burada verilen cevap, bu üç sorunu da kapsamakta ve sert bir uyarıyı da içermektedir. Bu kısa cümlelerde anlatılmak istenen konu ayrıntısıyla şöyledir:

1) Eğer göklere ve yere biz kez olsun açık gözlerle baksaydınız, onun oyun ve eğlence olmadığını ve tesadüfen meydana gelmediğini anlardınız. Kainattaki her varlık kendisinin her şeye kadir olan bir tek Allah tarafından bir hikmete mebni olarak yaratılmış olduğunu gösterir. Böyle ustaca tanzim edilmiş bir düzende bir kimsenin kendisine akıl, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve yetki verildiği halde, başıboş ve sorumsuzca bir hayat sürmesine izin verileceğini düşünmesi saçmalıktır.

2) Tabii düzeni araştırıcı gözlerle inceleyen herkes, öldükten sonra dirilmenin zor bir olay olmadığının farkına varacaktır. Kıyamet, yerin ve göğün kendisine bağlı olduğu düzen bozulur bozulmaz hemen meydana gelebilir. Bu düzenin kendisi, bu dünyayı yaratan ve bugün idare eden varlığın başka bir dünyayı da yaratmaya kadir olduğuna şahitlik eder. Eğer yeni bir dünya yaratmak O'nun için zor olsaydı, bugün bu yaşanan dünya varolmazdı.

3) Bütün kâinatın yaratıcısı hakkında O'nun ölüleri diriltemeyeceği gibi bir fikre ve yargıya kapılmanız çok garip. Ölen insanların vücutları elbette çürüyecek ve darmadağın olacaktır, fakat yine de bu kainatın sınırları içinde kalacak ve onun sınırları dışında bir yere gitmeyecektir. Sudan, karadan veya havadan nerede olursa olsun herşeyi bir araya toplamak bu yeryüzünü ve gökleri yaratan Allah için hiç de zor değildir. Bugün sizin vücudunuzu oluşturan parçaları o toplayıp bir araya getirdi ve onları bu havadan, bu su ve topraktan oluşturdu. Bu unsurları bir araya getirip birleştirmek bugün mümkün olduğuna göre, gelecekte niçin mümkün olmasın?

Bu üç delilin yanısıra bu bölüm gizli bir uyarıyı da içermektedir: "Allah'ın mülkü sizi her taraftan kuşatmıştır. Nereye giderseniz gidin, aynı kainat sizi çevreleyip kuşatmaya devam edecektir. Allah'a karşı sığınacak bir yer bulamazsınız ve Allah size dilediği yerde, yerin altından veya gökten bir azap göndermeye kadirdir. Sizin şimdi huzur ve güven yurdu olarak kabul ettiğiniz yeryüzünün altında hangi güçlerin faaliyette olduğunu ve bu güçlerin ne zaman zelzele meydana getirip yeryüzünü sizin mezarınız kılacağını bilemezsiniz. Altında sanki kendi evinizin tavanıymış gibi huzur ve gönül rahatlığı içinde yürüdüğünüz gökyüzünden üzerinize ne zaman bir felaket -yıldırım, korkunç bir yağmur veya başka bir afet- ineceğini de bilemezsiniz. Böyle bir durumda, Allah'tan korkmayışınız, ahiret konusunda düşünmekten gafil oluşunuz ve size iyiliğiniz için öğüt veren kimse hakkında ileri geri konuşmanız ve kibir içinde oluşunuz, kendi felaketinizi üzerinize davet ettiğinizden başka bir anlama gelmez."

13. Yani, "Önyargılı, inatçı ve dikbaşlı olmayan, bilakis samimiyetle Allah'tan gelen hidayeti araştıran herkes, yerlere ve göklere bakarak birçok ibret alabilir. Fakat gönlü Allah'tan yüz çevirmiş olan bir kimse kainattaki herşeyi görür, ama onlarda Hakka işaret eden hiçbir şey-ayet göremez."


10 Andolsun, biz Davud'a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik.14 "Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik) ve kuşlarla da (aynısını emrettik).15 Ve ona demiri yumuşattık.

11 "Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok;16 ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim" (diye vahyettik).

12 Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik);17 erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık.18 Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı.19 Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık.

13 Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller,20 havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar21 yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın."22 Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır.

AÇIKLAMA

14. Bu, Allah'ın Davud Peygamber'e (a.s) verdiği sayısız nimetleri hatırlatmadır. Davud (a.s) Beytüllahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail'in en büyük düşmanı olan Calût'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut'un (seul) ölümünden sonra ilk önce Hebron'da (bugünkü el-Halil) Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu. Bu nimetlerin yanısıra Allah ona ilim, hikmet, adalet, merhamet ihsan etmişti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara Suresi an. 273 ve İsra Suresi an. 7)

15. Bu konuda lütfen bkz. Enbiya: 79 ve an. 71.

16. Bu konuda bkz. Enbiya: 80 ve an. 72.

17.Bu konuda bkz. Enbiya: 81 ve an. 74.

18. İlk müfessirlerden bazıları bunun, Hz. Süleyman (a.s) için yeryüzündeki su kaynağından su yerine erimiş bakır madeni aktığı anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat bu ayet, Hz. Süleyman (a.s) zamanında çeşitli yerlerde kullanılmak üzere büyük ölçeklerde bakır eritilip kalıplandığı anlamına da gelebilir. İşte burada bu büyük ölçeklere, onun için bakır madeninin sel gibi akıtılması şeklinde değinilmiştir. (Ayrıntılı açıklaması için bkz. Enbiya Suresi an. 74-75.)

19. Süleyman'a (a.s) boyun eğen cinlerin dağ kabilelerine mensup insanlar mı, yoksa görünmeyen varlıklar olarak bu adla tanınan gerçek cinler mi olduğu konusu Enbiya ve Neml surelerinde genişçe ele alınmıştır. (Lütfen bkz. Enbiya an. 75, Neml an. 23, 45 ve 52).

20. Metindeki temâsil kelimesi. Arapçada insan, hayvan, ağaç, çiçek, nehir veya herhangi bir cansız varlık olsun tabii bir varlığın benzerinin taklit edilmesi anlamına gelen timsal kelimesinin çoğuludur. "Timsal, Allah tarafından yaratılan bir şeye benzemesi için yapılan bütün sûni şeylerin ismidir." (Lisanü'l-Arab) "Timsal; canlı olsun, cansız olsun bir varlığa benzemesi için yapılan bütün resimlerdir." (Tefsir, el-Keşşaf) Bunlara dayanarak Kur'an'daki bu ifadenin, Hz. Süleyman (a.s) için yapılan "heykeller"in insan ve hayvan heykelleri veya resimleri anlamına gelmediğini söylebiliriz. Bunlar Hz. Süleyman'ın (a.s) binalarını ve eserlerini süslediği manzara resimleri, çiçekli düzenlemeler veya başka tür dekorasyonlar da olabilir.

Bu yanlış anlamaya Hz. Süleyman'ın (a.s) kendisi için peygamberlerin ve meleklerin resmini yaptırdığını söyleyen bazı müfessirler sebep olmuştur. Bu müfessirler İsrailî haberlerden yararlanmışlar ve daha önceki şeriatlara göre resim yapmanın haram olmadığı sonucuna varmışlardır.

Fakat bu İsrailî haberleri zikredip rivayet ettikleri halde, Hz. Süleyman'ın Musa'nın (a.s) şeriatına tabi olduğu ve onun şeriatında da aynen Muhammed'in (s.a) şeriatında olduğu gibi insan ve hayvan resim ve heykelleri yapmanın haram olduğu gerçeğini gözardı ediyorlar. Düşmanlıkları sebebiyle İsrailoğullarından bir grubun Hz. Süleyman'ı (a.s) putperestlik, çok tanrıcılık, büyü, sihir ve zinayla itham ettiklerini de unutuyorlar. Bu nedenle İsraili rivayetlerden hiçbirisine güvenilmemeli ve bu büyük Peygamber hakkında Allah'ın şeriatına aykırı hiçbir haber kabul edilmemelidir. Herkes, Musa'dan (a.s) sonra İsrailoğullarından gelen bütün peygamberlerin Hz. İsa'ya (a.s) dek Tevrat'a tabi olduklarını ve hiçbirisinin Tevrat'ın şeriatını değiştirecek yeni bir şeriat getirmediğini bilir. Tevrat tekrar tekrar insan ve hayvan resimleri ve heykeleri yapmanın haram olduğunu söyler.

"Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın" (Çıkış, 20:4)

"Kendinize putlar yapmayacaksınız ve kendiniz için oyma put ve dikili taş dikmeyeceksiniz ve önünde secde etmek için memleketinizde resimli taş kurmayacaksınız." (Levililer. 26:1)

"Fesada sapmayasınız, kendiniz için erkek yahut kadın suretinde, yerde olan bir hayvan suretinde, göklerde uçan kanatlı bir kuş suretinde, toprakta sürünen bir şey suretinde, yer altındaki suda olan bir balık suretinde, herhangi bir şeklin suretinde oyma put yapmayacaksınız." (Tesniye, 4:16-18).

"Bir sanatkarın el işi, Rabbe mekruh oyma yahut dökme put yapan ve onu gizlice diken adam lanetli olsun." (Tesniye, 27:15)

Bu apaçık emirler karşısında Hz. Süleyman'ın (a.s) cinlerden kendisi için meleklerin ve peygamberlerin resmini ve heykellerini yapmasını istediği nasıl kabul edilebilir? Yahudilerin Hz. Süleyman'ı (a.s) putperest karılarına olan sevgisi nedeniyle putperest olmakla suçlayan rivayetlerine dayanılarak bu nasıl kabul edilebilir? (I Krallar, bap: 11)

Fakat Müslüman müfessirler bu İsraili rivayetleri zikretmelerine rağmen Hz. Muhammed'in (s.a) şeriatında bunun haram kılındığını belirtmişlerdir. Bu nedenle hiç kimseye Hz. Süleyman'ı (a.s) taklit ederek resimler ve heykeller yapması helal olmaz. Fakat günümüzde batıyı taklit ederek fotoğrafı ve heykel yapmayı helal kılmak isteyen bazı kimseler Kur'an'ın bu ayetini delil olarak alırlar ve şöyle bir iddiada bulunurlar: "Allah'ın Peygamberi böyle yaptığına ve Allah da kitabında Peygamberinin bu davranışını zikrettiğine, bunu kabul etmediğine dair bir ifade de bulunmadığına göre, bu helal olmalı."

Batıyı taklit eden bu kimselerin iddiası iki sebep yüzünden yanlıştır. Birincisi, Kur'an'da kullanılan Temâsil kelimesi sadece insan ve hayvan resmi anlamına gelmez, cansız nesnelerin resimleri için de kullanılır. Bu nedenle sadece bu kelimeye dayanılarak Kur'an'a göre insan ve hayvan resimleri yapmanın helal olduğu sonucuna varılamaz. İkincisi, sahih senetlerle ve birçok kanaldan rivayet edilen hadisler, Hz. Peygamber'in (s.a) canlıların resimlerini yapmayı ve bunları evde bulundurmayı yasakladığını göstermektedir. Bu hususta Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet edilen sahih hadisleri ve büyük sahabelerin bu konudaki görüşlerini aşağıda sunuyoruz.

1) Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a), Hz. Ümmü Habibe ve Hz. Ümmü Seleme'nin (r.a) Habeşistan'da iken içi resimlerle süslü bir kilise gördüklerini rivayet eder. Hz. Peygamber'in (s.a) huzurunda bundan bahsettiklerinde, o şöyle buyurdu: "Onlar içlerinden ne zaman salih bir insan ölse, onun kabrini ibadetgah (mescit) edinirler ve içini resimlerle süslerler. Kıyamet gününde bunlar Allah'ın katında insanların en zelili olacaklardır." (Buhari: Kitabü's-Salat; Müslim: Kitabü'l-Mesacid; Nesâî: Kitabü'l-Mesacid)

2) Ebu Huzeyfe (r.a) Allah Rasulü'nün (s.a) resim yapanları lanetlediğini rivayet etmiştir. (Buhari: Kitabü'l-Büyü, Kitabü't-Talak, Kitabü'l-Libas).

3) Ebu Zür'a şöyle buyuruyor: "Bir keresinde Hz. Ebu Hureyre ile birlikte bir eve girdim ve bir ressamın tavana resimler yaptığını gördüm. Bunun üzerine Hz. Ebu Hureyre dedi ki: "Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: Allah buyuruyor ki: Benim yarattığıma benzer bir varlık yaratmaya çalışandan daha zalim kim olabilir? Eğer yapabilirlerse bir tohum, ya da bir karınca yaratsınlar." (Buhari: Kitabü'l-Libas: Müsned-i Ahmed. Müslim'deki rivayete göre bu ev Mervan'ın evi idi.)

4) Ebu Muhammed Huzelî, Hz. Ali'den rivayet ediyor: Hz. Peygamber (s.a) bir cenaze namazında iken şöyle buyurdu: İçinizden kim Medine'ye gidip gördüğü her putu kıracak, her gördüğü kabri yerle bir edecek, her gördüğü resmi yırtıp atacak? İçlerinden bir adam bunu yapacağını söyledi. Gitti, fakat Medinelilerden korkarak bu işi yapmadan geri döndü. Daha sonra Hz. Ali (r.a) gitmek istedi, Nebi de (s.a) gitmesine izin verdi. Hz. Ali gitti, sonra geri döndü ve şöyle dedi: Her putu kırdım, her kabri yerle bir ettim ve her resmi yırtıp attım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Şimdi bunlardan herhangi birini yapan, Muhammed'e (s.a) indirileni inkâr ediyor demektir." (Müsned-i Ahmed, Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz'de de aynı konuda bir hadis rivayet edilmektedir.)

5) İbn Abbas şöyle rivayet ediyor: "... Resim yapan kişi cezalandırılacak ve ondan resme ruh vermesi istenecek, tabii ki o da bunu yapamayacaktır." (Buhadi: Kitabü't-Ta'bir, Tirmizi: Ebvabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zînet, Müsned-i Ahmed)

6) Said İbnü'l-Hasan şöyle rivayet ediyor: "İbn Abbas'ın yanında oturuyordum, bir adam gelip ona: "Ey İbn Abbas, ben hayatımı elimin emeği ile kazanıyorum ve mesleğim resim yapmak" dedi. İbn Abbas (r.a), "Ben sana Allah Rasulü'nden (s.a) duyduğumun aynısı söyleyeceğim. Ondan Allah'ın resim yapanlara azap edeceğini, bu kimseleri o resimlere ruh verinceye kadar bırakmayacağını, onların da asla bunu başaramayacaklarını duydum" cevabını verdi. Bunun üzerine o adam çok etkilendi ve yüzü sapsarı oldu. İbn Abbas (r.a) şöyle buyurdu: "Eğer resim yapacaksan, ağaç resmi veya cansız eşyaların resmini yap." (Buhari: Kitabü'l-Büyû, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed)

7) Abdullah İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Kıyamet gününde Allah tarafından en büyük azaba uğrayacak olanlar ressamlardır." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)

8) Abdullah İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Resim yapanlar kıyamet gününde cezalandırılacaklar ve onlardan yaptıkları şeylere hayat vermeleri istenecektir." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî-Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)

9) Hz. Aişe (r.a), üzerinde resimler bulunan bir minder aldığını rivayet ediyor. Hz. Peygamber (s.a) kapının önünde durdu ve içeri girmedi. "Bir suç işlediysem Allah'a tevbe ederim" dedim. Nebi (s.a): "Bu minder ne için?" diye sordu "Üzerinde oturup uzanman için" dedim. "Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek ve onlardan yaptıkları resimlere hayat vermeleri istenecektir. Melekler (yani rahmet melekleri) içinde resim bulunan eve girmez" (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas; Nesaî: Kitabü'z-Zinet, İbn Mace: Kitabü't-Ticaret, Muvatta: Kitabü'l-İstiran)

10) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Bir keresinde Nebi (s.a) odama geldi, üzerinde resimler bulunan bir perde asmıştım. Birdenbire yüzünün rengi değişti. Daha sonra perdeyi aldı, yırttı ve şöyle buyurdu: "Allah'ın yarattığı gibi yaratmaya çalışanlar kıyamet gününde çok şiddetli bir azaba uğratılacaklardır." (Müslim: Kitabü'l-Libas, Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)

11) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) bir seferden dönmüştü, ben de kapının üzerinde kanatlı at resimleri bulunan bir perde asmıştım. Nebi (s.a) onu indirmemi söyledi, ben de indirdim. (Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)

12) Cabir bin Abdullah (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) evde resim bulundurmayı ve bir kimsenin resim yapmasını yasakladı. (Tirmizi: Ebvabü'l-Libas)

13) İbn Abbas (r.a) Ebu Talha Ensari (r.a)'dan rivayetle şöyle diyor: Nebi (s.a) "İçinde köpek ve resim bulunan eve melekler (yani rahmet melekleri) girmez" buyurdu. (Buhari: Kitabü'l-Libas)

14) Abdullah bin Ömer (r.a) rivayet ediyor: Cebrail (a.s) Nebi'ye (s.a.) gelecekti, fakat zaman geçtiği halde gelmedi. Nebi (s.a) merak etti ve evden çıktığında onunla karşılaştı. Ona niçin gelmediğini sorduğunda Cebrail (a.s) "Biz içinde resim veya köpek bulunan eve girmeyiz" cevabını verdi. (Buhari: Kitabü'l-Libas, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Malik ve İmam Ahmed, birçok sahabeden bu konuda birçok hadis rivayet etmişlerdir.)

Bunlara karşın resim konusunda bazı istisnalar yapan hadisler de rivayet edilmiştir. Mesela Ebu Talha Ensari'den rivayet edilen bir hadise göre üzerinde resimli dokumalar bulunan perdeler asmak caizdir. (Buhari: Kitabü'l-Libas). Hz. Aişe (r.a) hadisine göre Hz. Aişe üzerinde resimler bulunan bir kumaşı yırtıp minder yaptığında Hz. Peygamber (s.a) bunu yasaklamamıştır. (Müslim: Kitabü'l-Libas) Salim bin Abdullah bin Ömer hadisine göre, teşhir edilmeyen, göze çarpacak şekilde asılmayan ve halı gibi yere serilerek kullanılan resimli kumaşları kullanmak haram değildir. (Müsned-i Ahmed) Fakat bu hadislerden hiçbirisi yukarıda zikrettiğimiz hadislere muhafelet etmez. Bunlardan hiçbirisi resim yapmayı ve boyamayı helal kılmaz, sadece bir adamın üzerinde resimler bulunan kumaşı varsa, onu nasıl kullanması gerektiğini açıklığa kavuşturur. Bu konuda Ebu Talha Ensari hadisi kesinlikle kabul edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) üzerinde resimler bulunan bir kumaşı perde olarak kullanmayı sadece yasaklamakla kalmayıp parçaladığını bildiren birçok sahih hadise muhaliftir. Bundan başka bu konuda Hz. Ebu Talha Ensari'nin (r.a) kendi uygulaması da, Tirmizi ve Muvatta'da rivayet edildiğine göre, üzerinde resimler bulunan bir kumaşı değil perde olarak asmak, yer yaygısı olarak bile kullanmama şeklindeydi. Hz. Aişe ve Salim bin Abdullah'ın hadislerine gelince onlar da, eğer bir resim önem verilerek ve saygı gösterilerek yükseğe asılmaz ve önemsemeden yere yayılıp halı olarak kullanılırsa bunun caiz olduğunu bildirirler.

Bütün bunlara rağmen bu hadisler nasıl olur da, boyama sanatını, resim ve heykel yapmayı insan medeniyetinin en kıymetli başarısı olarak değerlendiren ve bunu Müslümanlar arasında da yaygınlaştırmak isteyen bir kültüre meşruiyet kazandırmak için kullanılabilir?

Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetine resim konusunda bıraktığı sünnet, bu konuda büyük sahabelerin uygulama ve davranışlarında görülebilir. İslam'da kabul edilen fıkıh ilkesi, Hz. Peygamber'in (s.a) merhaleler katedip ön emirler ve istisnalardan sonra hayatının son döneminde emrettiklerinin güvenilir ve salih İslam kuralları olarak alınmasını gerektirir. Hz. Peygamber'den (s.a) sonra büyük sahabelerin uygulaması ve belli davranış şekli üzerinde ısrar etmeleri de Peygamber'in (s.a) ümmetine o sünneti bıraktığının kuvvetli bir delilidir. Şimdi de bu salih ve muttaki kimselerin resim konusunda nasıl tavır aldıklarına bakalım:

Hz. Ömer (r.a) Hıristiyanlara şöyle demiştir: "Biz sizin kiliselerinize içlerinde resim olduğu için girmeyiz." (Buhari: Kitabü's-Salat)

İbn Abbas (r.a) bazen kilisede namaz kılardı, fakat içinde resim bulunmayan kiliselerde. (Buhari: Kitabü's-Salat.)

Ebu Heyyâc el-Esedî, Hz. Ali'nin (r.a) kendisine şöyle dediğini rivayet ediyor: Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği görevle ben de seni göndereyim mi? Kırılmadık hiçbir put, yerle bir edilmedik hiçbir kabir ve yırtıp atılmadık hiçbir resim bırakmayacaksın." (Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz.)

Heneş el-Kınânî, Hz. Ali'nin (r.a) emniyet görevlisine şöyle dediğini rivayet ediyor: "Şimdi seni hangi görevle görevlendireceğimi biliyor musun? Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği göreve, yani her gördüğün resmi yırtıp atman ve her kabri yerle bir etmen için gönderiyorum." (Müsned-i Ahmed)

İslâm'ın bu kuralı, fakihler tarafından kabul edilmiş ve İslam hukukunun maddelerinden biri sayılmıştır. Bu nedenle Allame Bedrüddin Aynî, Tevhid'le ilgili olarak şöyle der:

"Bizim büyüklerimiz (yani Hanefi fakihleri) ve diğer fakihler, canlı bir şeyin resmini yapmanın sadece haram olmakla kalmayıp, kesinlikle yasaklandığını, resmi yapan kişi onu hor görerek kullanacak veya başka bir amaçla kullanacak olsa bile hiç farketmeksizin büyük bir günah olduğunu söylemişlerdir. Her ne tür olursa olsun resmini yapmak ve boyamak haramdır, çünkü bu Allah'ın yarattığına benzer bir şeyler yaratma çabasıdır. Aynı şekilde kumaş üzerine veya halıya, para üzerine, alet ya da duvar üzerine, neyin üzerine olursa olsun resim yapmak her halükarda haramdır.

Fakat ağaç vs. gibi şeylerin resmini yapmak haram değildir. Resmin gölgesi olsun veya olmasın (boyama resim olsun yahut heykel olsun-çev. notu) hiç farketmez. Bu, İmam Malik, Süfyan-ı Sevri, İmam Ebu Hanife ve diğer alimlerin görüşüdür. Kadı İyaz kız çocuklarının oyuncak bebeklerinin bundan istisna olduğunu söyler, fakat İmam Malik, onları satın almayı bile caiz görmemiştir." (Umdetü'l-Kari cilt XXII, s. 70). İmam Nevevi, Müslim şerhinde ayrıntılı bir şekilde aynı görüşü ele almıştır. (Bkz. Şerhü Nevevi, Mısır baskısı cilt XIV, ss. 81-82)Bu resim yapma konusundaki hükümler böyledir. Başkalarının yaptığı resimleri kullanma konusuna gelince, Allame İbn Hacer, İslam fakihlerinin görüşlerini şöyle zikreder:

"Malikî fakihi İbn Arabi, hor görülerek kulanılsa da kullanılmasa da gölgesi olan suretlerin haram olduğu konusunda alimlerin icmaı olduğunu söyler. Sadece kız çocuklarının oyuncak bebekleri ondan müstesnadır. İbn Arabi gölgesi olmayan fakat (basılı halde, aynadaki görüntünün aksine) sürekli olarak kalıcı olan suretlerin de hor görülerek kullanılsa da kullanılmasa da haram olduğunu söyler. Fakat başı kesilirse, ya da organları veya parçaları birbirinden ayrılırsa, kullanılabilir. İmamü'l-Harameyn, üzerinde resimler bulunan perde veya minderlerin kullanılabileceğini, fakat duvara veya tavana asılan resimlerin haram olduğunu çünkü bunlarda saygı ve yüceltme bulunduğunu, oysa perde ve minderde hor görmenin mevcut olduğunu ifade eden bir görüş zikretmiştir... İbn Ebi Şeybe, İkrime'den rivayet ederek sahabeden hemen sonra gelen tabiin alimlerinin, halıda veya minderde bulunan resimlerin onların hor görüldüğü anlamına geldiği şeklinde bir görüşleri olduğunu ifade eder. Onlara göre yüceltilerek yüksek bir yere asılan resim haramdır, fakat yere serilip yayılan resimleri kullanmak caizdir. İbn Sirin, Salim bin Abdullah, İkrime bin Halid ve Said bin Cübeyr'den de aynı görüş rivayet edilmiştir." (Fethü'l-Bâri. cilt X. s. 300)

Yukarıda zikredilen ayrıntılı açıklamalar, resmin haramlığının İslam'da şüpheli ve tartışmalı bir mesele olmadığını, bilakis yabancı kültürlerden etkilenen kimselerin kılı kırk yarma çabaları ile değiştiremeyecekleri bir şekilde Hz. Peygamber'in (s.a) apaçık emirleri, sahabenin uygulaması ve İslam fakihlerinin ortak görüşleri ile belirlenmiş kesin bir İslam kuralı olduğunu göstermektedir.

Bu hususta, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermemek için bir kaç mesele daha açıkça anlaşılmalıdır.

Bazı kimseler boyama resim ile fotoğraf arasında bir ayrım yapmaya çalışırlar, oysa şeriat resmin (suret) kendisini yasaklar, suretin yapılış şeklini ve metodunu değil. Fotoğraf ile resim arasında hiçbir fark yoktur, ikisi de surettir. İkisi arasındaki tek fark yapılışlarında kullanılan metoddur ve bu hususta şeriat emirleri ikisi arasında hiçbir ayrım yapmaz.

Bazı kimseler İslam'da resmin, putperestliğe bir son vermek için yasaklandığı iddiasında bulunurlar. Bugün böyle bir tehlike olmadığına göre bu yasak iptal edilmelidir. Fakat bu iddia kesinlikle yanlıştır. Çünkü hadislerden hiçbirinde, resmin putperestlik ve şirk tehlikesinden sakınmak için haram kılındığına dair bir ifade yoktur. İkincisi, şirk ve puta tapıcılığın yer yüzünden silindiği iddiası da temelsizdir. Bugün Hindistan (Hint-Pakistan) yarımadasında bile hâlâ puta tapanlar mevcuttur. Şirk, dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı şekillerde uygulanmaktadır. Ehl-i Kitaptan Hıristiyanlar da İsa (a.s), Meryem (a.s) ve diğer azizlerin resim ve heykellerine tapmaktadırlar. Hatta Müslümanlardan büyük bir bölümü de Allah'tan başkasına kulluk etmekle meşguldürler.

Bazı kimseler de sadece putperestlik özelliği taşıyan resimlerin yani ilah addedilen kimselerin resim ve heykellerinin yasak olduğunu söylerler. Diğer resim ve heykellere gelince, onların haram olması için hiçbir sebep yoktur. Fakat bu iddiada bulunanlar, Şari'nin (Allah) emir ve talimatlarından hüküm çıkaracakları yerde kendi kendilerine kanun ve şeriat ortaya koymaktadırlar. Onlar resmin yeryüzünde sadece puta tapıcılık ve çok tanrıcılığa değil, daha birçok kötülük ve fitnelere sebep olduğunu ve bugün de olmaya devam ettiğini bilmiyorlar. Resim, kralların,diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. Resim müstehcenliğin yayılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Resimler, milletler arasına ayrılık ve nefret tohumları ekmek ve yığınları çeşitli şekillerde saptırmak için de kullanılmaktadır. O halde, Şari'nin (Allah), resmi, puta tapıcılığın kökünü kazımak için yasaklamış olduğu iddiası tamamen asılsızdır. Şari, canlı varlıkların resmini yapmayı kesinlikle yasaklamıştır. Eğer biz kendi kendimize kanun ve şeriat koymuyor ve Şari'ye tabi oluyorsak, bundan kesinlikle kaçınmalıyız. Belirli bir emir için kendi kendimize belirli bir sebep ve temel tayin etmemiz, sonra da bu temele dayanarak bazı resimleri helal, bazılarını da haram saymamız helal değildir.

Bazı kimseler "zararsız" resimler diye bir grup resimden bahsederler ve bunların hiçbir tehlikesinin olmadığını söylerler. Bu resimler şirke, müstehcenliğe, politik propagandaya ve başka kötülüklere sebep olmazlar, bu yüzden bu tür resimer yasak olmamalıdır. Burada insanlar yine aynı hataya düşüyorlar: İlk önce belirli bir emir için bir sebep ve temel tayin ediyorlar, sonra da tayin edilen sebebin bulunmadığı şeyleri helal kabul ediyorlar. Bunun yanısıra bu kimseler, İslam Şeriatının, insanın ne zaman helal sınırları içinde olduğuna, ne zaman onları aştığına karar veremeyeceği belirsiz ve kaypak bir helal-haram sınırı çizmediğini, bilakis herkesin gün ışığı gibi görebileceği bir ayırma sınırı çizdiğini bilmiyorlar. Resimle ilgili ayrım çizgisi kesinlikle apaçıktır: Canlı varlıkların resimleri haram, cansız varlıkların ki helaldir. Bu ayrım çizgisi hiçbir belirsizliğe yer vermemektedir. Allah'ın koyduğu emirlere uymak isteyen bir kimse neyin helal, neyin haram olduğunu açıkça görebilir. Fakat, eğer canlı varlıkların resimlerinden bazıları helal, bazıları haram kabul edilirse, ne kadar geniş olursa olsun iki tür resmi konu alan hiçbir liste, haram ile helal arasındaki sınırı açık ve kesin kılamayacak ve birçok resim helal sınırları içinde mi yoksa değil mi bilinmeyen muallak bir konumda kalacaktır. Bu, İslam'ın şarap konusundaki kesinlikle ondan sakınma emrine benzemektedir ve bu emir apaçık bir sınır belirler. Fakat eğer sarhoş edecek kadar şaraptan sakınılması gerektiği emredilmiş olsaydı, haramla helalin arasını ayırmak imkansız olacak ve hiç kimse ne kadar şarap içebileceğine ve nerde durması gerektiğine karar veremeyecekti. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Resâil-ü-Mesâil,Cild 1, ss. 152-155)

21. Bu, Hz. Süleyman'ın (a.s) misafirperverliğinin ve cömertliğinin bir göstergesidir. Kazanlar kadar büyük tencereler misafirlere yemek sunmak için, ağır ve sabit kazanlar da aynı anda binlerce kişiye yemek pişirmek amacıyla hazırlanmıştır.

22. "Şükür ile çalışın": Şükreden kullar gibi çalışın. Kendisine nimet veren kimseye nimetini sadece sözle ifade eden ve bu nimetleri onun dileği dışında kullanan bir kimsenin sadece sözle şükretmesinin hiçbir anlamı yoktur. Asıl şükreden kimse, kendisine nimet verene minnettarlığını ve şükrünü hem sözle ifade eder, hem de bu nimetleri verenin dileği doğrultusunda kullanır.


14 Böylece onun (Süleymanın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber veren olmadı. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki;23 şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı.24

AÇIKLAMA

23. Bu cümle başka bir anlama da gelebilir: "Cinlerin gerçek hal ve durumları açığa çıktı." Birinci anlamı kabul ettiğimizde ayet şu manaya gelir: "Cinler, gayb hakkında bilgi sahibi oldukları iddialarının asılsız olduğunu anladılar." İkinci anlama göre ise ayet şu manaya gelir: "Cinlerin gayb bilgisine sahip olduğunu sanan insanlar, bunun asılsız olduğunu idrak ettiler."

24. Bazı çağdaş müfessirler bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir: Süleyman'ın (a.s) oğlu Rehabaan kendini lüks hayata verdiği, dalkavuklar tarafından çevrelendiği ve yetenekli olmadığı için babasının ölümünden sonra omuzlarına yüklenen büyük sorumluluğu taşıyamamıştır. Onun tahta geçmesinden kısa bir süre sonra krallık çökmüş ve Hz. Süleyman'ın (a.s) büyük gücüyle kendisine boyun eğdirdiği sınırdaki kavimler (yani cinler) isyan etmişlerdir. Fakat bu tefsir Kur'an'ın ifadesine hiç uymamaktadır. Kur'an'da kullanılan ifade ile canlandırılmak istenen manzara aşağı yukarı şöyledir: Hz. Süleyman asasına dayanmış bir halde otururken ya da ayakta dururken ölüm ona geldi. Değneğe dayandığı için vücudu olduğu yerde kaldı ve cinler de onun yaşadığını sanarak eski görev ve hizmetlerine devam ettiler. Ağaç kurdu değneği kemirip çürütünce Hz. Süleyman'ın vücudu yere düştü; işte o zaman cinler onun öldüğünü anladılar.

Neden bu apaçık ve hiç şüpheye yer bırakmayan ifadeden, ağaç kurdunun Hz. Süleyman'ın oğlunun ehil olmayışına, değneğin Hz. Süleyman'ın güç ve kudretine, vücudunun yere düşüşünün ise krallığının yıkılışına delalet ettiğini savunan bir yorum çıkarılmaya çalışılıyor? Eğer Allah bunları anlatmak istemiş olsaydı, Arap dilinde kelime kıtlığı diye bir sorun yoktu. Kur'an hiçbir yerde böyle bilmece gibi muammalı ifadeler kullanmamıştır. Bu ayetlerin ilk muhatabı olan Araplar acaba bu muammayı nasıl çözebilirlerdi?

Bu tefsirin en garip ve saçma yanı ise cinlerin, Hz. Süleyman'a (a.s) bazı hizmetlerde bulunmak üzere boyun eğen civar kabile ve kavimler olduğunu söylemesidir. Sorun şudur: Bu kavimlerden hangisi gaybı bildiğini iddia etmiş ve müşrikler kimleri gaybı bilen olarak kabul etmişlerdir. Bu ayetin son sözlerini açık kafayla okuyan herkes, cinlerin, ya kendi kendilerine gaybı bildiklerini iddia eden, ya da insanların gaybı bildiklerini sandığı bir grup varlık olduğunu ve bu varlık grubunun gaybdan habersiz olduğu gerçeğinin, cinler Hz. Süleyman öldüğü halde onu hâlâ yaşıyor zannederek hizmet ve görevlerine devam ettiklerinde ortaya çıktığını anlar.

Kur'an'daki ifade, cinlerin civar kabileler olduğunu sanan bir kimsenin, bu yanlış düşüncesini hemen değiştirmesini sağlayacak kadar açıktır. Fakat materyalist dünya önünde gözle görülmeyen cinler diye bir varlık grubunun varlığını kabul etmekten utanan kimseler, Kur'an'ın bu apaçık ifadesine rağmen hâlâ bu yanlış yorum üzerinde ısrar ederler.

Kur'an'ın birçok yerinde Allah (c.c), Arabistan müşriklerinin cinleri Allah'a ortak koştuklarını, onları Allah'ın oğulları olarak kabul ettiklerini ve onlara sığındıklarını söyler:

"Onları yaratan olduğu halde cinleri Allah'a ortak yaptılar." (Enam: 100) "Onlar Allah ile cinler arasında soy-bağı kurdular." (Saffat: 158) "İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı." (Cin: 6)

Müşrikler, cinlerin görülmeyeni ve gaybı bildiklerine inanıyor ve gayb bilgisini elde etmek için onlara yöneliyorlardı. Allah bu olayı, bu inancı meydana çıkarmak ve Arapların, bu inançlar tamamen asılsız ve yanlış olduğu halde, geçerli hiçbir sebep olmaksızın batıl inançlara tabi olduklarının farkına varmaları amacıyla burada zikretmiştir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. aşağıda an. 63)


15 Andolsun, Sebe25 (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır.26 (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi.27 (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlamakta olan bir Rabb(iniz var)."

16 Ancak onlar yüz çevirdiler,28 böylece biz de onlara Arim selini gönderdik.29 Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.30

17 Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?

AÇIKLAMA

25. Burada konunun devamlılığının kavranabilmesi için 1-9 ayetlerde ele alınan ana fikir göz önünde bulundurulmalıdır. Orada Arap müşriklerinin ahireti saçma bulduklarına ve ahireti tebliğ eden elçinin ya deli, ya da apaçık bir yalancı olduğunu iddia ettiklerine işaret edilmiştir. Buna cevap olarak Allah yukarıda an. 7, 8 ve 12'de açıkladığımız bazı deliller ortaya koymuştu. Daha sonra 10-21 ayetlerde, yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının tarihinin de ceza ve hesap kuralının varlığına şehadet ettiğini vurgulamak amacıyla Davud ve Süleyman Peygamberlerin ve Sebe halkının kıssaları anlatılmıştır.

Eğer insanoğlu kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, bilakis şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, herşeyi işiten ve gören Allah tarafından idare edildiğini anlayacaktır. Eğer insan isterse, aynı tarihten böyle bir karaktere sahip olan Allah'ın mülkünde iyilik ve kötülüğün aynı sonuca yol açmayacağını da çıkarabilir. Bu mülkün adaletinin kaçınılmaz gereği, iyiliğin tam anlamıyla mükafatlandırılacağı ve kötülüğün de tam anlamıyla cezalandırılacağı bir zamanın gelmesidir.

26. Yani, "Sahip oldukları herşeyin kendilerinin eseri değil başka biri tarafından verilen bir hediye olduğuna, ibadet, şükür ve itaatlerine bu nimetleri vermekte hiçbir katkısı olmayanların değil, sadece kendilerine bu nimetleri ihsan eden Allah'ın layık olduğuna ve servetlerinin ebedi olmayıp nasıl toplandıysa bir gün aynı şekilde yok olabileceğine dair birçok ibretler vardır."

27. Bu, bütün ülkede sadece iki bahçe olduğu anlamına gelmez, bütün Sebe ülkesinin bir bahçe gibi olduğu anlamına gelir. İnsan nereye otursa sağında bir bahçe, solunda bir bahçe görebilirdi.

28. Yani, "Onlar şükür ve itaat yerine nankörlük ve isyan yolunu seçtiler."

29. Metindeki "seylelarimi" ifadesinde kullanıldığı gibi 'arim' kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela, Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin büyük Me'arib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı M.S 542 ve 543 tarihli bir kitabede bu kelime tekrar tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır. O halde Seyl el-arim bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi anlamına gelir.

30. Yani "Setin (baraj) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sebelilerin dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna