Secde Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Secde Suresi Tefsiri Mevdudi

Secde Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Secde Suresi Tefsiri Mevdudi

SECDE SURESİ

Adı: Sure, 15. ayette ifadesini bulan secde (teslimiyet ve acziyet ifadesi olarak yere kapanmak) teması münasebetiyle bu ismi almıştır.


Nüzul Zamanı: Sure'nin üslûbundan, onun Mekke döneminin ortalarında, daha da tahsis edilirse, bu dönemin başlangıç safhasında nazil olduğu açıkça anlaşılmaktadır; zira okuyucu sonraki safhalarda nazil olan surelerde ifadesini bulan şiddetli baskı ve zulme bu surenin arka plânında rastlamamaktadır.


Konu: Surenin ana fikri insanların tevhid, ahiret ve risaletle ilgili şüphelerini gidermek ve onları bu üç hakikate davet etmektir. Mekke müşrikleri Rasûlullah'la (s.a.) özel olarak görüştükten sonra birbirlerine şöyle diyorlardı: "Bu adam acaip şeyler uyduruyor. Bazen ölümden sonrasına ait haberler veriyor ve şöyle diyor: "Toprak olduktan sonra hesab vermeye çağrılacaksınız, Cennet olacak, cehennem olacak..." Bazen şöyle diyor: "Yalnızca bir olan Allah ilahtır." Bazen de şunları söylüyor: "Size okuduğum bu sözler kendi sözlerim değil. Allah'ın kelamıdır. İşte ortaya attığı hep böyle acaip şeyler." Bu şüphe ve endişelere verilen cevap Sure'nin ana fikir ve temel konusunu oluşturmaktadır.


Bu bağlamda müşriklere şu söylenmektedir: "Kesinlikle bu Allah kelâmıdır; risaletin rahmet ve bereketinden mahrum kalmış gaflet içine gömülmüş insanları uyandırmak için inzal edilmiştir. Allah'tan geldiği apaçık ve âşikar iken ona nasıl uydurma diyebiliyorsunuz?"


Sonra onlara şöyle sorulmaktadır: "Akl-ı seliminizi kullanın, Kur'an'la gelen şeylerin acaip, işitilmedik şeyler olup olmadığına kendiniz karar verin. Göklerin ve yerin yönetimine bakın, kendi bünye ve hilkatiniz üzerine düşünün. Bu şeyler Rasûl'ün Kur'an'da size sunduğu öğretiye tanıklık etmiyor mu? Kâinattaki nizam tevhid'e mi, yoksa şirke mi delâlet ediyor? Tüm bu nizamı ve kendi yaradılışınızı düşündüğünüzde, size şimdi varoluşu bahşeden bir varlığın sizi tekrar yaratamayacağına aklınız hükmediyor mu?"


Sonra ahiretten bir sahne tasvir ediliyor, imanın semeresi ve küfrün kötü sonuçları sergileniyor ve insanlar azap günleriyle karşılaşmadan önce küfürden vazgeçmeye, ahirette kendilerinin yararına olacak Kur'an öğretisini kabule teşvik ediliyorlar.


Sonra kendilerine şunlar söyleniyor: "Sonsuz rahmetinden ötürü Allah, insanları hatalarından dolayı tek ve nihaî bir kararla hemen cezalandırmaz; onları ufak tefek problem, zorluk, felaket, kayıp ve ters durumlara maruz bırakarak belki kendilerine gelip öğüt dinlerler diye, önceden uyarır."


Daha sonra şu söylenir: "Bu, Allah'tan insana gönderilen, kendi türünde ilk kez görülüp duyulmuş bir kitap değildir. Hepinizin bildiği gibi, önce Musa'ya da kitap gönderilmişti. Bunda garipsenecek hiçbir şey yok. Emin olun ki, bu kitap Allah'tan nazil olmuştur ve iyi bilin ki, bir zamanlar Musa zamanında olanlar şimdi de vuku bulacaktır. Liderlik şimdi de İlahi Kitab'ı kabullenenlere bahşedilecek, reddenlerse helâk olacaktır."


Akâbinde Mekke müşriklerine şu tavsiyede bulunulmaktadır: "Ticarî seyahatleriniz esnasında harabelerinin yanından geçip durduğunuz helâk olmuş eski kavimlerin akibetlerine bakın. Siz de aynı akibete uğramak ister misiniz? Dış görünüşe ve yüzeyde olana bakıp aldanmayın. Bugün hiçkimsenin birkaç genç adam, bazı köleler ve zavallılar dışında Muhammed'i (s.a) dinlemediğini ve O'nun her taraftan kendisine yönelen çirkin davranışların ve sövgülerin hedefi olduğunu görmektesiniz. Sonra bundan, O'nun risaletinin yürümeyeceği gibi yanlış bir izlenime kapılıyorsunuz. Fakat bu, gözlerinizin bir yanıltmacası sadece. Oysa günlük hayatınızda yaşadığınız şeydir! Önce çıplak olan toprak, bir yağmur çiselemesiyle üzeri bitki örtüsüyle yeşermeye başlayıverir.


Daha önce toprağın altında bulunan şeylerin böyle bir yeşillik ve bitki zenginliğini gizlediği hiç kimsenin aklından bile geçmiyordu."


Sonuç bölümünde, Rasûlulah'ın şuna dikkati çekiliyor! "Bu insanlar söylediğin şeyleri, bu kesin zafere ulaşacağın haberini alaya alıyorlar. Onlara de ki: "Sizin ve bizim hakkımızda son hüküm geldiğinde, artık size hiç yararı olmayacak. İnanacaksanız, şimdi inanın, yok eğer son hükmü bekleyecekseniz, bekleyin bakalım dilediğiniz gibi!.."


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Elif, Lâm Mîm.1


2 Kendisinde şüphe olmayan bu Kitabın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır.2

AÇIKLAMA

1. Kur'an'ın bazı sureleri, konuşmanın yayınlandığı yeri bildiren bu ve benzeri bir giriş cümlesiyle başlar. Bu, tıpkı spikerin radyo programına başlarken hangi radyo istasyonundan konuştuğunu bildiren giriş cümlesi gibidir. Fakat bir radyo istasyonundan yapılan sıradan bir anonsun hilafına, sure başlarındaki olağanüstü duyuru, bu mesajın Alemin Hakimi tarafından yayınlandığını vurgular; bu duyuru sadece yayının kaynağını belirtmekle kalmaz, büyük bir iddiayı, dehşetli bir meydan okumayı ve şiddetli bir uyarıyı da beraberinde ortaya koyar. Çünkü henüz yayının başında o büyük haberi verir: Bu insan sözü değil, Alemlerin Rabbi'nin sözüdür. Bu duyuru insanı o müthiş soruyla yüzyüze getirir: "Bu iddiayı kabul etmeli miyim, etmemeli miyim? Eğer kabul edersem, onun önünde daima teslimiyet içinde başımı eğmek zorunda kalacağım. Artık bana onunla ilgili hiçbir özgürlük bırakılmayacak. Eğer kabul etmezsem ve eğer o gerçekten Alemlerin Rabbi'nin kelâmıysa büyük bir riski göze almak zorunda kalacağım: Onu reddetmemin sonucu olarak ebedî bir sefalet ve bedbahtlıkla yüzyüze kalacağım." İşte bu yüzden bütün haşmetiyle bu giriş cümlesi insanı tüm dikkat ve ciddiyetiyle Kelâm'ı dinlemeye ve onun ilahî kelam olup olmadığına karar vermeye sevketmektedir.

2. Burada zikredilen yalnızca bu kitabın Alemlerin Rabbi tarafından inzal edildiği değildir: En güçlü vurguyla şu da söylenir: "Şeksiz şüphesiz o Allah'ın kitabıdır: Onun Allah tarafından vahyedildiği konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur." Eğer bu tez cümlesi hakiki bağlamında incelenirse görülür ki, cümle bir tezle birlikte bir delili de ihtiva etmektedir; ayrıca bu delil, hitab ettiği Mekke halkına da gizli değildi.

Bu delili kendilerine sunan kişi, tüm hayatını onların gözü önünde geçirmişti. Kitabı tebliğ ettikten sonra nasıl tanıyorlarsa önce de öyle tanıyorlardı onu. Ayrıca biliyorlardı ki, böyle bir tezle kitabı sunan kişi toplumlarının en dürüst, en müttakî ve en erdemli üyesiydi. Bildikleri bir şey daha vardı. Peygamberlik iddiasından bir gün öncesine kadar hiçkimse kendisinden, birdenbire tebliğ etmeye başladığı türden şeyler işitmemişti. Hz. Muhammed'in (s.a) günlük hayatında kullandığıyla Kitap'ta kullanılan üslûb ve belâğatın apayrı şeyler olduğunu farketmişler ve tabiatıyla bir ve aynı şahsın birbirinden bu denli farklı iki üslûba sahip olmasının imkânsızlığını hissetmişlerdi. Kitap'ta dile gelen mucizevî bir edebiyatla karşı karşıyaydılar ve Arapça konuşan bir toplum olmaları hasebiyle, bütün edip ve şairleri onun bir benzerini üretmede nasıl çaresiz kaldıklarını gayet iyi görmüşlerdi. Kendilerine tilâvet olunan Kur'an ve edebî ürünler, şair, kâhin ve hatip sözleri arasında mevcut olan apayrı dünyaların, kendilerine sunulan temalardaki latif değişikliğin de farkındaydılar. Kitap ve mesajda birinin onu kendi çıkarları doğrultusunda sunduğuna ve onun sahte bir peygamberlik iddiası taşıdığına dair herhangi bir emareye de rastlamadılar. Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberlik iddiasıyla kendisinin, ailesinin, yahut aşiret ve kabilesinin belirli bir çıkarını gözetmeye çalıştığına, veya verdiği mesajda bir kâr amacı gütttüğüne dair hiçbir ipucu bulamadılar; oysa bulsalardı hiç kaçırmazlardı. Dahası, onlar bu mesaja toplumda hangi kesimin çağrıldığı ve bu kesimin çağrıya koşması durumunda içlerinde ne büyük bir inkılabın meydana geleceğini de anlamışlardı. Tüm bu şeyler, hep birlikte tez ve iddiayı desteklemekteydi. İşte böyle bir arka plânın varlığı yüzünden Kitab'ın şeksiz şüphesiz Alemlerin Rabbi tarafından gönderildiğini söylemek yeterli olmuştu. İddiayı temellendirmek için başka bir delile ihtiyaç yoktu.

Giriş mahiyetindeki bu ibareden sonra Mekke müşriklerinin Resûlullah'ın (s.a) risaletiyle ilgili olarak ortaya attıkları ilk itiraz ele alınmaktadır.


3 Yoksa onlar: "Bunu uydurdu"3mu diyorlar? Hayır, o, Rabbinden4 olan bir haktır; senden önce kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelmemiş olan bir kavmi uyarıp-korkutman için5 (onu sana indirdik). Umulur ki hidayet bulurlar.

4 Allah;6 gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra da arşa istiva etti.7 Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?8

AÇIKLAMA

3. Bu, yalnızca bir soru değil, aynı zamanda sürpriz bir durumla karşılaşmanın ifadesidir. Kastedilen şudur: Kitab'ın şeksiz şüphesiz Allah'tan gelen bir vahiy olduğu hakkında bunca delile rağmen bu insanlar inatla Hz. Muhammed'in (s.a) onu uydurduğunu ve onu haksız şekilde Allah'a isnad ettiğini mi söylüyorlar hâlâ? Böyle saçma ve temelsiz bir suçlamayı yaparken hiç mi utanmıyorlar? Hz. Muhammed'in (s.a), yaptıklarını, söylediklerini anlayan ve Kitab'ı kavrayan kimselerin, bu saçma iftirayı işittiklerinde ne düşüneceklerini kestiremiyorlar mı?

4. Tıpkı ilk ayette, "Hiç şüphe yok, bu Kitap, Alemlerin Rabbi'nden indirilmiştir" demekle yetinildiği ve Kur'an'ın İlâhî Kelâm olduğunu ispat için başka delile gerek duyulmadığı gibi bu ayette de, kâfirlerin, Kur'an'ın uydurulduğuna dair ithamlarını reddetmek üzere yalnızca şu sözle yetinilmiştir: "Aksine o Rabbi'nden bir Hakk'tır." Bunun sebebi 1 Nolu açıklama notunda belirtilenle aynıdır. Dinleyenler Kur'an'ı sunan şahsı, sunulduğu çevreyi, Rasûl'ün onu sunarken ki, lütufkârlık ve güvenliğini yakinen biliyorlardı. Kitabı, onun lügavî ve edebî mükemmelliğini, muhtevasını biliyorlardı; etki ve nüfuzunun çağdaş Mekke toplumunu sarmakta olduğunu da hissetmişlerdi. Bu şartlar altında Kitab'ın Alemlerin Rabbi'nden indirilmiş bir Hakk oluşu öylesine apaçık bir delil teşkil etmekteydi ki, yalnızca açık seçik terimler içinde zikredilmesi bile kâfirlerin suçlamalarını reddetmeye yeterdi. Bu iddiayı birtakım delillerle takviye etme girişimi, tezi güçlendirecek yerde zayıflatabilirdi. Durum şuna benzerdi o zaman: Farzedin ki apaydınlık bir gündüz vakti; güneş pırıl pırıl parlamakta ve inatçı bir adam şimdi gecedir diye tutturmuş, çekişmede. Onu cevaplamak için şunu söylemek tabii yeterli olacaktır: "Her yer gün ışığıyla aydınlık iken sen buna gece mi diyorsun?.." İşte bundan sonra bir kimsenin vaktin gündüz olduğunu ispatlamak üzere mantıkî deliller sıralamaya kalkışması anlamsız olacak; gündüz olduğu tezini kuvvetlendireceği yerde, kafada soru işaretleri bırakacaktır.

5. Yani, "Onun Allah'tan gelen bir vahiy ve hakikat olduğu nasıl kesin ise, hikmet üzere, Allah'ın size olan rahmeti üzere temellenmiş olması da öyle apaçıktır. Bizzat kendiniz bilmektesiniz; asırlardır aranızdan hiç peygamber çıkmıyor ve yine bilmektesiniz ki, Arap kavmi cehalet içinde, ahlâki çöküntü ve tam bir geri kalmışlık içinde yüzmektedir. Böyle bir durumda aranızdan bir peygamberin çıkıp sizi uyarması, size doğru yolu göstermesine şaşırmamanız gerekirdi. Bu, sizin iyilik ve refahınız için Allah'ın karşıladığı büyük bir ihtiyaçtır aslında... Şunun belirtilmesi gerekir ki, Arabistan'da hakiki inancın ışığı tümüyle ilk kez, tarih öncesi dönemde yaşamış olan Hud ve Salih Peygamberler tarafından yayılmıştı. Onları Rasûlullah'tan (s.a) 2500 yıl önce yaşamış olan İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar izledi. Onlardan sonra ve Rasûlullah'tan 2000 yıl önce Arabistan'a gönderilmiş olan son peygamber Şuayb Aleyhisselâm'dı. Görülüyor ki, bu oldukça uzun bir zaman dilimidir. İşte, bu kavme hiç uyarıcının gelmediği bu yüzden zikredilmektedir ve vakıa da budur. Bu, onlara hiç peygamber gönderilmediği anlamına değil, bu kavmin uzun süredir bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğu anlamına gelir.

Burada hemen cevaplandırılması gereken bir soru akla gelebilir. Şöyle ki: Rasûllullah'tan önceki yüzlerce yıl Arap toplumuna hiç peygamber gelmediğine göre, cahiliye çağları boyunca sapıklık içinde yaşamış insanlar hangi gerekçeyle hesaba çekileceklerdir? Onlar, kendilerini hata ve sapıklıktan koruyacak bir kılavuza sahip değildirler. Öyleyse, sapmış olmaları durumunda, bu sapıklıkarından ötürü nasıl mesul tutulacaklardı. Cevap şudur: Onlar hakikî inanca dair ayrıntılı bilgiden yoksun olabilirlerdi belki; fakat cahiliye dönemlerinde bu insanlar tevhîd inancından habersiz değildiler; çünkü hiçbir peygamber, takipçilerine putperestliği talim etmemişti. Bu hakikat Arapların kendi beldelerinde doğmuş olan peygamberlerden gelen rivayetlerde de ihtiva edilmekteydi; ayrıca kendi beldelerinin hemen bitişiğinde doğmuş bulunan Musa, Davud, Süleyman ve İsa'nın (Aleyhimüsselâm) öğretilerini de bilmekteydiler. Arap geleneklerinde de çok iyi bilinmekteydi ki, Arapların kadim dönemlerinde izlenen gerçek din, İbrahim'in diniydi ve puta tapmayı onlar arasında başlatan ilk Adam Amr bin Luhayy idi. Şirk ve putperestliğin tüm yaygınlığına rağmen Arabistan'ın birtakım kesimlerinde Şirk'i reddedip, tevhid'i benimseyen ve putlara kurban sunmayı açıkça lânetleyen çok sayıda insan bulunuyordu. Bizzat Rasûlullah'ın (s.a.) zuhuruna yakın dönemde "Hunefa" (hanifler) olarak bilinen çok sayıda insan yaşamıştı ki, bunlardan bazıları şunlardı: Kuss bin Saidet-ül- İyadi, Ümeyye bin Ebi es-Salt, Suveyd bin Amr el-Mustalikî, Vaki bin Selame bin Züheyr el-İyadî, Amr bin Cündüb el-Cühenî, Ebu Kays Serme bin Ebi Enes, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varak bin Nevfel, Osman bin el-Huvaris, Ubeyde bin Cahş, Amir bin ez-Zerb el-Advanî, Allaâf bin Şehab et-Temimî, El-Mütelemmis bin Ümeyye el-Kinanî, Zühehyr bin Ebû Selmâ, Halid bin Sinan bin Gays el-Absî, Abdullah b. Kudâî... vd.

Bu insanlar açıkça itikadın temeli olarak tevhidi'i tebliğ ediyor ve müşriklerin dininden ayrı olduklarını söylüyorlardı. Apaçık ki, onlar bu kavrama, peygamberlerin talimatından geriye kalanlar aracılığıyla ulaşmışlardı. Dahası, Yemen'de modern arkeolojik araştırmaların sonucu olarak keşfedilmiş olan M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ait metinler, o dönemlerde buralarda tek tanrıcı dinin varolduğunu ortaya sermektedir.

Bu dinin salikleri er-Rahman'ı ve Rabbü's-Semavati ve'l-Ard'ı (Göklerin ve yerin Rabbi) tek ilâh olarak kabul etmekteydiler. Bir mabedin harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o mabedin yalnızca "Göklerin İlâhı" ve "Göklerin Rabbi"ne ibadet için inşa edildiği kaydı tesbit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhid doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan'da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde "Bism-ilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu" kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar Rasûlullah'ın (s.a.) (s.a) gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse şu hakikatı hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir: "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır" Daha fazla açıklama için bkz. an: 84 Furkan)

6. Şimdi Rasûl'ün "tevhid" mesajına karşı çıkan müşrikler'in ikinci itirazı ele alınmaktadır. Ona açıktan cephe almışlardı, çünkü ilahlarını, azizlerini reddediyor ve insanları, Allah'tan başka hiçbir yardımcının, hiçbir ihtiyaç görenin bulunmadığı, O'ndan gayri ne dualara karşılık verenin, ne hastalıklara şifa bahşedenin, ne de mutlak hakimin olmadığı inancına davet ediyordu.

7. Açıklama için bkz. A'raf an: 41, Yunus an: 4, Râd an: 3

8. Yani, "Sizin gerçek ilâhınız göklerin ve yerin Halikı'dır. Fakat aptallarınız yüzünden, bu geniş kainat mülkünde O'ndan başka velîler, yardımcı ve destekçiler ediniyorsunuz. Bütün kainatın ve içinde olanların yaratıcısı Allah'tır. Burada Allah dışında istisnasız her şey yaratılmıştır ve Allah alemi yaratıp var ettikten sonra uyumaya çekilmemiştir. Aksine O, bizzat kendi mülkünün hakimi, yöneticisi ve rızıklandırıcısıdır. Şu halde, O'nun yaratıklarından bir kaçını tutup kaderlerinize hükmeden ilahlar edinmeniz ne kadar saçma bir tutum; eğer Allah size yardım etmezse o ilâh edindiklerinizin hiçbiri size yardıma muktedir olamaz. Eğer Allah sizi kuşatırsa onlardan hiçbiri sizleri kurtaramaz. Eğer Allah izin vermezse, onlardan hiçbiri, size O'nun önünde şefaat edemez."


5 Gökten yere her işi O evirip-düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl9 süreli bir günde yine O'na yükselir.

6 İşte gaybı da,10 müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan,11 esirgeyen O'dur.12

7 Ki O, yarattığı her şeyi13 en güzel yapan ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başlayandır.

AÇIKLAMA

9. Yani, "Sizin tarihiniz içinde 1000 yıl zaman alan olaylar Allah'a göre bir günlük iştir. O, iş programını "Kaza ve Kader Melekleri"ne havale eder. Onlar da o günün çalışma raporunu kendisine sunarlar ve ertesi güne (ki hesabı sizin hesabınıza göre bin yıl tutar) ait emirleri alırlar. Bu husus Kur'an'ın iki yerinde daha zikredilmiştir. Onların araştırılması bu ayetin daha iyi anlaşılmasına yardım edebilir. Arabistan kafirleri şöyle dediler: "Muhammed kaç yıldır peygamber olduğunu iddia ediyor. Eğer mesajını kabul etmez de davetini reddedersek Allah'ın azabıyla kuşatılacağımız şeklinde bizi tekrar tekrar uyardı ve bu tehdidini de yıllardır sürdürüyor. Fakat onu kaç kez red ve inkar etmemize rağmen üzerimize azap filan geldiği yok. Eğer söylediklerinde bir gerçeklik payı bulunsaydı bizim binlerce kez azaba uğratılmamız gerekirdi." Allah bu meyanda Hacc Suresi'nde şunları söylüyor: "Bu insanlar senden azabı erkene almanı istiyor. Allah asla va'dini yerine getiremez değildir; ancak Rabbinizin indinde bir gün sizin hesap ettiklerinizle bin yıla müsavidir." (Ayet 47). Mearic Suresi'nde (ayet 1-7) şöyle denmektedir:

"Birisi, kâfirlerin uğrayacağı azabı soruyor. Onu hiç kimse savamayacak. O, yücelik basamaklarının sahibi olan Allah'tan gelecek. Melekler ve Ruh, O'nun huzuruna, ellibin yıl tutan bir günde yükselir. Öyleyse ey Muhammed! Güzel bir şekilde sabret. Onlar azabın uzak olduğunu düşünüyor, ama bize göre ne kadar yakın!"

Bu ayetlerde kastedilen mânâ şudur: Allah'ın emirleri tarih içinde yeryüzü saati ve takvimine göre yerine gelmez. Bir kavim şöyle şöyle davranması durumunda kendisini şöyle şöyle bir akıbet beklediği hususunda uyarılırsa bundan, " kötü amelleri kötü sonuçlar hemen izleyecektir", şeklinde bir hüküm çıkarmak aptallık olacaktır.

10.Yani, "Başkalarına bir şey açık yahut malum olabilir, fakat sayısız şey kendilerine gizli kalır. Melekler yahut cinler olsun, peygamberler ya da veliler olsun veyahut da diğer salih kişiler olsun; bunlardan hiçbiri herşeyin bilgisine sahip değildir; geçmişte vuku bulmuş, halde vuku bulmakta olan ve gelecekte vuku bulacak her şeyi (gaybı) bilir."

11. "El-Aziz": Herşey üzerine egemen olan tek varlık; kainatta hiç bir güç, tasavvur ve iradesinde Allah'a engel olamaz, emrinin icrasına müdahale edemez. Herşey O'na boyun eğmiştir ve hiçbir şey O'na direnemez.

12. Yani, O, mahlukatına bir zorba gibi davranmaz; aksine O, lütûfkâr ve merhametlidir; tüm güç ve iktidara sahip ve tümüyle egemen olmasına rağmen.

13. Yani, " Bu sonsuz kainatta, Allah, sayısız şeyler yaratmıştır, fakat hiç biri çirkin ve bozuk biçimli değildir. Herşeyin kendine özgü güzelliği vardır; herşey kendi yaradılış tarzı ile mütenasibtir. Belli bir hikmete mebni olarak yarattığı herşeye en uygun biçimi vermiştir ve onu, kendisine en uygun keyfiyetlerle donatmıştır. Sözgelimi görmek ve işitmek için yaratılmış olan göz ve kulağın daha iyi, daha uygun bir yapıda düşünülmesi mümkün değildir. Hava, yaratıldığı gayeye uygun özelliklere, su, yaradılmış olduğu hikmete en uygun keyfiyetlere sahip olarak yaratılmıştır. Hiç kimse Allah tarafından yaratılmış her hangi bir şeyin biçiminde ne bir kusur, ne de bir çatlak gösterebilir ve ne de o biçimde herhangi bir değişiklik öngörebilir."

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna