Rum Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Rum Suresi Tefsiri Mevdudi

Rum Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Rum Suresi Tefsiri Mevdudi

RUM SURESİ

Adı: Sure, Rum adını, içinde "ğulibet'ir-Rum" ifadesi geçen ikinci ayetten alır.


Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler" denilmektedir. O günlerde Arabistan'a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin'di ve bu ülkelerde MS. 615'de Bizanslılar İranlılar'a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu Habeşistan'a hicret edildiği yıldı.


Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur'an'ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir. Şimdi bu ayetlerle ilgili tarihsel arka-plana bir göz atalım.


Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator'u Maurice'i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü.


Bu olay, İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e, Bizans'a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev'in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gaspeden Phokas'tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603'de Bizans'a karşı savaş açtı. Ve birkaç yıl içinde Phokas'ın ordularını peşpeşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu'da Edessa'ya (bugünkü Urfa), diğer taraftan Suriye'de Halep ve Antakya'ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas'ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus'u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol'a gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas'a aynen onun eski İmparator Maurice'e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.


Hüsrev Perviz'in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas'tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas'ın ölümünden sonra yeni İmparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik (ateşperestlik) ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından afaroz edilen ve zulmedilen (Nasturî ve Yakubî gibi) Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev'in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşıyordu.


Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya'nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613'de Şam düştü. MS. 614'de Kudüs'e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksanbin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen'e taşınmıştı. Baş rahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz'in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs'ten Herakliyus'a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: "Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev'den onun zavallı ve aptal kuluna: "Sen rabbine güvenip, dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs'ü benden kurtarmadı?"


Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları, Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke'de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.


Bir tek Allah'a inananlar, Hz. Muhammed'in (a.s) önderliğinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı varolma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup, yurtlarını terkedip o günlerde Bizans'ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke'de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: "Bakın, İran'ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz."


Bu sure nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir." Burada bir değil iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar, ikincisi aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dahilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkansız gibiydi. Bir taraftan Mekke'de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619'da Mısır'ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb'a kadar ulaşmışlardı. Anadolu'da Rumları Boğaziçi'ne dek sürmüşler ve MS. 617'de Konstantinopol'un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev'e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: "İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim." Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol'den Kartaca'ya (bugünkü Tunus) gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra bile hiç kimse, Bizans imparatorluğu'nun tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran'ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.


Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir'le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.


Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: "Kur'an, Bid'i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça "Bid" kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a), Ubeyy'le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.


MS. 622'de Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye Hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol'dan ayrılıp Trabzon'a, oradan da Karadeniz'e gitti ve İran'a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise'den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı, Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Heraklius karşı saldırısına M.S 623'de başladı. Ertesi yıl MS. 624'de Azerbeycan'a girdi ve Zerdüşt'ün doğum yeri olan Cloromia'yı yerle bir edip İran'ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah'ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir'de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi'nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.


Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova'daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. "Dastagerd"i ele geçirip, o günlerde İran'ın başkenti olan "Ctesiphon" taraflarına kadar ulaştı. MS. 628'de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur'an'ın "büyük zafer" diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev'in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh'ı (Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh) restore edip monte etmek üzere Kudüs'e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a), Hicret'ten sonra ilk defa "Umret'ül-kaza" yapmak için, Mekke'ye girdi.


Bundan sonra artık Kur'an'ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm'ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy bin Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir'e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber'e getirdi. Hz. Peygamber (s.a), bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kafirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir.


Ana Fikir ve Konular:

Sure, Rumların yenilgiye uğradıklarını ve dünyadaki bütün insanların imparatorluğun yıkılacağını düşündüklerini, fakat birkaç yıl içinde durumun tersine dönüp yenilenlerin zafer kazanacaklarını bildiren bir bölümle başlamaktadır.


Bu giriş, insanların sadece görünürde ve yüzeyde olanları görmeye yakın oldukları gibi büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. İnsan görünenin ve yüzeyin ötesindekilerden haberdar değildir. Hayatın önemsiz meselelerinde, bu sadece yüzeyde olanı görme alışkanlığı, insanı yanlış anlama ve hesaplamalara yöneltebilir. Ve insan "yarın ne olacağı" konusunda bilgisinin eksikliği nedeniyle yanlış tahminler yapmaya yatkınsa, bütün hayatını, sadece görünürde varolanları gözönünde bulundurarak yönlendirdiğinde hatasının ne kadar büyük olacağını tahmin etmek zor değil.


Daha sonra, Bizansla İran arasındaki savaşın ardından konunun yönü ahiret inancına çevrilmiştir. Yirmiyedinci ayete dek insana, çeşitli şekillerde ahiretin zaruri ve makul olduğu kadar mümkün de olduğu anlatılmaktadır. İnsanın hayat düzenini, dengeli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmesi için bugünkü hayatını ahiret inancına göre düzenleyip planlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sadece görünürde ve yüzeyde varolan şeylere dayananların düştüğü hataya o da düşecektir.


Bu bağlamda, ahiret inancını ispatlamak için delil olarak sunulan kainattan ayetler, aynı zamanda tevhid inancını da desteklemektedir. O halde, 28. ayetten itibaren tevhidin tasdiki ve şirkin reddi konu alınmakta ve insan için en fıtrî hayat tarzının sadece bir tek Allah'a ibadet olduğu vurgulanmaktadır. Şirk insanın fıtratına olduğu kadar, kainatın doğasına da aykırıdır. Bu nedenle insan ne zaman bu sapıklığı seçtiyse, fesat ve fitne ortaya çıkmıştır. Yine burada iki büyük güç arasındaki savaşın neden olduğu karışıklığa dikkat çekilmekte ve bu karışıklığın da, şirkin bir sonucu olduğu, insanlık tarihinde fitne ve karışıklık çıkaranların hepsinin de müşrikler olduğu söylenmektedir.


Sonuç olarak, insanlara, ölmüş olan toprak Allah'ın indirdiği yağmur suyuyla nasıl birdenbire canlanıp bitkilerle kaplanıyor ve yeşeriyor ise, ölü insanların da aynı şekilde tekrar dirilip canlanacaklarını anlatan bir misal gösterilmektedir. Allah rahmetini (yağmur) vahiy ve risalet şeklinde gönderir, bu da insanlara yepyeni bir hayat verir ve onların gelişip serpilmelerini sağlar. O halde: "Eğer siz bu fırsatı değerlendirirseniz Arabistan'ın verimsiz çölleri Allah'ın rahmetiyle verimli hale gelecek ve bütün avantajlar sizin lehinize olacaktır. Aksine bu fırsatı değerlendiremezseniz sadece kendinize zarar vermiş olacaksınız. O zaman pişmanlığın hiçbir faydası olmayacak ve size değerlendirmeniz için fırsat verilmeyecektir."


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Elif, Lâm, Mîm.


2 Rum (orduları) yenilgiye uğradı.


3 Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir.1


4 Birkaç yıl içinde. Bundan önce de, bundan sonra da emir Allah'ındır.2 Ve o gün mü'minler sevineceklerdir.3


5 Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.


6 (Bu,) Allah'ın vâdidir; Allah vâdinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.

AÇIKLAMA

1. İbn Abbas'tan, diğer sahabe ve tâbiun'dan rivayet edilenlere göre, Bizans'la İran arasındaki bu savaşta müslümanların Bizans'ı, Mekkeli müşriklerin de İran'ı tuttukları ortaya çıkmaktadır. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, İranlılar bu savaşa Mecusilikle Hıristiyanlık arasındaki bir savaş havası veriyorlar ve bunu siyasî bir fetihden çok Mecusiliği yayma aracı olarak kabul ediyorlardı. Kudüs'ün fethinden sonra Hüsrev Perviz, İmparator Herakliyus'a yazdığı mektupta bu zaferi Mecusiliğin doğruluğunun bir delili olarak kabul ettiğini belirtmektedir.

İlke olarak Mecusî inancı, Mekkeli müşriklerin inancına benziyordu, çünkü Mecusiler de tevhidi inkâr ediyor, iki ilahın varlığına inanıyor ve ateşe tapıyorlardı. İşte bu nedenle Mekkeli müşrikler savaşta onların tarafını tutuyorlardı. Bunların aksine Hıristiyanlar, tek tanrı inançları ne denli tahrif olursa olsun bir tek Allah inancını dinin temeli olarak kabul ediyor, ahirete inanıyor, vahy ve risaleti, hidayetin kaynağı olarak kabul ediyorlardı. Yani, onların dini ilke olarak İslâm'a benziyordu. İşte bu nedenle müslümanlar, doğal olarak onların tarafını tutuyor ve putperestlerin kendilerine hakim olmasını istemiyorlardı. İkincisi, yeni bir peygamberin gelişinden önce, bir önceki peygambere inanlar yeni peygamberin mesajı kendilerine ulaşıncaya ve onu açıktan reddedinceye dek müslüman sayılırlar. (bkz. Kasas an: 73). O sıralarda, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik geleli henüz beş altı yıl olmuştu ve henüz mesajı Arabistan dışına ulaşmamıştı. Bu nedenle müslümanlar, Hıristiyanlara kâfir gözüyle bakmıyorlar, fakat Yahudileri Hz. İsa'nın (a.s) peygamberliğini inkâr ettikleri için kâfir olarak kabul ediyorlardı. Üçüncüsü Kasas: 52-55 ve Maide 82-85'de de değinildiği gibi Hıristiyanlar ta başından beri müslümanlara hoşgörülü davranıyorlar ve içlerinden çoğu hakkın mesajını açıkgönüllülükle hemen kabul ediyorlardı. Bundan başka Hıristiyan Habeş Kralının kendisine sığınan müslümanların tarafını tutup, Mekkeli müşriklerin, müslümanları kendilerine teslim etmesi isteklerini geri çevirmesi de, müslümanların Mecusilere karşı Hıristiyanların tarafını tutmasını gerektiriyordu.

2. Yani, "İlk başta İranlılar galip geldiğinde, bu o sırada alemlerin Rabbinin -haşa- zayıf olduğu, sonraları Romalılar galip geldiğinde Allah'ın kaybettiği mülkü tekrar kazandığı anlamına gelmez. Hakimiyet her zaman Allah'a aittir. İlk önce zafer kazanan tarafa Allah zafer bahşetmişti, daha sonradan zafer kazanacak tarafa da, zaferi Allah verecektir. Çünkü O'nun mülkünde hiç kimse bağımsız olarak hakimiyet elde edemez. O'nun yücelttiği yücelir ve O'nun alçalttığı alçalır."

3. İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Süfyan-ı Sevri, Süddî ve diğerleri, Romalıların İranlılara karşı kazandığı zaferle müslümanların Bedir'de müşriklere karşı kazandığı zaferin hemen hemen aynı zamana rastladığını bildirmişlerdir. Bu nedenle müsülmanlar iki kat sevinç yaşamışlardır. MS. 624 yılı Bedir Savaşı'nın olduğu yıldır ve Bizans İmparatoru'nun Zerdüşt'ün doğum yerini harap edip İran'ın en büyük ateş-tapınağını yerle bir ettiği yılın aynısıdır.


7 Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.4

8 Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı?5 Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır.6 Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.7

AÇIKLAMA

4. Yani, "Ahirete işaret eden birçok ayetler ve deliller bulunmasına ve insanların bundan gafil olmasına hiçbir sebep bulunmamasına rağmen, insanlar yine de kendi dar-görüşlülükleri nedeniyle ahiretten gafil kalıyorlar. Onlar dünya hayatının sadece görünen ve yüzeyde olan kısmını görüyorlar, onun arkasındaki gerçeklerden ise tamamen habersizler. Yoksa Allah'ın onları bu konuda uyarmasında hiçbir eksiklik ve gevşeklik yok."

5. Bu, ahiret için başlıbaşına bir delildir. Bununla şöyle denilmek isteniyor: "Bu insanlar, değil dışarıdaki tezahürleri, sadece kendi nefisleri hakkında tefekkür etselerdi, kendi içlerinde, bu hayattan başka ikinci bir hayatın varolmasının zaruri olduğunu tespit edeceklerdi. İnsanı dünyadaki diğer yaratıklardan ayıran üç özgün özellik vardır. 1) Arz ve onun çevresindeki sayısız varlık ona boyun eğmiş ve insana onlardan yararlanmasını sağlayacak büyük güçler verilmiştir. 2) İnsan, kendisi için dilediği hayat tarzını seçmekte serbest bırakılmıştır. Dilediği gibi imanı veya küfrü, itaati veya isyanı, fazilet veya sapıklığı seçebilir. Doğru olsun, yanlış olsun, seçtiği her yolda ona, o yolu takip etmesi için yardım edilir. Seçilen yol Allah'a itaat veya O'na isyan olsun, insanın Allah'ın verdiği tüm kaynak ve araçları kullanıp tüketmesine izin verilmiştir.

3) İnsana, istek dışı veya istek dahili hareketleri birbirinden ayırd edebilmesine yarayan içgüdüsel bir ahlâkî duyum bahşedilmiştir. O, istek dahili hareketleri iyi veya kötü diye belirler ve içgüdüsel olarak iyi bir hareketin mükafatlandırılıp kötü bir hareketin cezalandırılması gerektiği kararına varır.

İnsanın kendi nefsinde bulunan bu üç özellik, insanın yaptıklarından hesaba çekileceği, kendisine verilen güçleri emrine sunulan dünya üzerinde nasıl tasarruf ettiğinin sorulacağı, kendisine verilen seçme hürriyeti sonucunda doğru mu, yoksa yanlış yolu mu seçtiğinin görüleceği, irade dahili yaptığı hareketleri hakkında hüküm verilip iyi davranışlarının mükafatlandırılacağı ve kötü davranışların cezalandırılacağı bir zamanın varolması gerektiği gerçeğine işaret eden özelliklerdir. Bu zaman, insanın hayat faaliyetleri sona erdiğinde ve amel defteri kapandığında gelecektir, daha önce değil. Ve bu an, sadece bir kişinin veya bir milletin değil, bütün insanlığın amel defterlerinin kapandığı bir zamanda olmalıdır. Çünkü bir insanın veya bir milletin geçip gitmesiyle, o insanın veya o milletin davranışlarının etkisi hemen sona ermemiştir. O kişinin bıraktığı etki de onun amel defterine yazılmalıdır. Bu etkilerin geçerli olduğu dönem gözönüne alınmaksızın, nasıl hesap kapatılıp ceza ve mükafatlar adaletle sahiplerine verilebilir? O halde insanın kendi nefsi de, dünyada insanın işgal ettiği konumun bu dünya hayatından başka, bir mahkemenin kurulacağı ve insanın yaptıklarının adilce yargılanıp her insanın amellerine göre ceza veya mükafat göreceği başka bir hayat daha olmasını gerekli kıldığına şehadet etmektedir.

6. Bu cümlede ahiretle ilgili iki delil daha yer almıştır. İnsan kâinatın düzenini iyice incelediğinde çok belirgin olan iki noktayı keşfedecektir. Birincisi; Kâinat hak ile yaratılmıştır. O bir çocuğun oyalanacağı ve yapılıp bozulmasının hiçbir anlamı olmayan bir oyuncak değildir. Tam aksine, her parçası kendisinin büyük bir hikmet sonucu yaratıldığına şehadet eder, onu oluşturan her bölüm bir kanuna tabidir ve ondaki herşeyin ardında bir gaye yer alır. İnsanın tüm sosyal ve ekonomik hayatı, tüm sanatlar ve bilimler, insanın yaptığı herşeyin eşyanın ardındaki konu ve amacı tespit etmesi ile mümkün olduğuna şehadet etmektedir. Eğer insan kuralsız ve amaçsız bir oyuncak dükkanına yerleştirilmiş bir kukla olsaydı, bilim, medeniyet ve sosyal hayat gibi şeyler olmazdı.

Şimdi bu dünyayı böyle hikmet ve düzen içinde yaratan, onun içine büyük zihnî ve fiziksel yeteneklere, güç ve yetkilere sahip, seçme ve davranış özgürlüğü, ahlâkî duygusu bulunan kendisine sınırsız dünya kaynaklarının emanet edildiği insan gibi bir yaratık yerleştiren o hikmet sahibi varlığın, insanı gayesiz ve amaçsız yaratmış olması mümkün müdür? İnsan, hem iyilik, hem kötülük, hem adalet, hem haksızlık yapacak, hem sevap, hem günah işleyecek ve sonunda toprak olacak da, onun iyi ve kötü amelleri hiçbir meyva vermeyecek mi? Yani insanın her davranışı, iyi veya kötü, hem kendi hayatını, hem kendisi gibi binlerce insanın hayatını, hem de dünyanın sayılamayacak denli çok varlığın hayatını etkilediği halde, onun amel defteri öldükten sonra bir daha hesap yazılmamak üzere kapatılacak mı?

Kâinatın düzeninde, iyi bir gözlem sonucunda farkedilen diğer gerçek ise, bu düzende hiçbir şeyin ölümsüz olmayışıdır. Herşeyin ölümünü ve yaşam süresini belirleyen bir eceli vardır. Aynı şey kâinatın kendisi için de geçerlidir. Burada işleyen bütün güçler sınırlıdır. Bunlar sadece belirli süreler için vardır, zaman içinde yok olmaya mahkumdurlar ve bu düzen mutlaka bir gün sona ermek zorundadır. Dünyanın ezelî ve ebedî olduğunu söyleyen eski filozof ve bilim adamlarının, bu görüşleri, sadece bilgisizliğe dayanmaktadır. Fakat modern bilim, yüzyıllardan beri ateistlerle Allah'a inananlar arasında, dünyanın ebedî mi, geçici mi olduğu konusunda süre gelen tartışmada reyini, Allah'a inananlar tarafına vermiştir. O zaman ateistlerin, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Onlar şimdi mantık ve bilgiye dayandıklarını söyleyerek dünyanın ezelden beri varolduğunu, sonsuza dek varolacağını ve tekrar dirilişin vuku bulmayacağını iddia etmektedirler. Eski materyalist inanç, maddenin yok olamayacağı, sadece şeklinin değişebileceği, fakat her değişiklikten sonra, miktarında azalma veya artma olmaksızın maddenin yine madde olarak kalacağı fikrine dayanıyordu. Bu nedenle maddî dünyanın ne başlangıcı ne de sonunun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat şimdi atom enerjisinin keşfi, tüm materyalist felsefeyi kökünden sarstı. Enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüştüğü ve ne şeklin, ne de görünüşün sürekli aynı kalmadığı açığa çıkmış oldu. Termodinamiğin İkinci Kanunu, bu dünyanın ezelden beri varolmadığını ve sonsuza dek de varolmaya devam edemeyeceğini ispatlamış bulunmaktadır. Evren zaman içinde bir anda meydana gelmiştir ve yine bir zaman gelecek, yok olacaktır. O halde artık, bilimsel olarak ahireti inkâr etmek mümkün değildir. Tabii ki, bilimin teslim olduğu yerde, felsefe de fazla direnemeyecektir.

7. "İnsanların çoğu ......... inkâr ederler." Yani öldükten sonra Rablerinin huzurlarına çıkacaklarına inanmazlar.


9 Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler.8 Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler9 (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi.10 Peygamberleri de, onlara açık delillerle gelmişti.11 Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.12

10 Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalan saymaları ve onları alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.

11 Allah, yaratmayı başlatır, sonra onu iade eder,13 sonra da siz O'na döndürülürsünüz.

12 Kıyamet saatinin14 kopacağı gün, suçlu-günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.15

AÇIKLAMA

8. Bu, ahiretle ilgili tarihsel bir delildir. Şu anlama gelir: "Ahireti dünyada sadece birkaç insan inkâr etmemiştir. Bilakis insanlık tarihinde birçok insan bu inkâra ortak olmuştur.

Hatta ahireti tamamen reddeden, ondan tamamen gafil bir şekilde yaşayan veya öldükten sonrası ile ilgili ahireti anlamsız kılacak inançlar icad eden milletler, topluluklar yaşamıştır. Tarihte yaşanan bu deneyimler, her ne şekilde inkâr edilirse edilsin, ahirete inanmayan toplumların kaçınılmaz bir şekilde ahlâksızlaştığını, sorumsuzca yaşadıklarını, tüm zulüm ve günah sınırlarını aştıklarını ve nihayet bu nedenle milletlerin birbiri ardınca helak olduğunu göstermektedir. İnsan topluluklarının birbiri ardınca yaşadıkları bu binlerce yıllık insanlık tarihi, ahiretin hak olduğu ve onu inkâr etmenin insanlığı helâke götürdüğünü göstermiyor mu? İnsanlar, eskiden beri yukarıdan bırakılan her eşyanın yere düştüğünü gördükleri için yer çekimi kanununa inanmışlardı. Yine insanlar, zehir içen kişinin öldüğünü gözledikleri için onu zehir olarak algılamışlardır. Aynı şekilde, ahireti inkâr etmek, her zaman insanların ahlâkının bozulması ile sonuçlanmışsa bu tecrübe ahiretin bir gerçek olduğunu ve insanın ondan gafil yaşamasının tehlikeli olduğunu öğreten yeterli bir ibret dersi değil midir?

9. "Esarûlarda" ifadesi hem ekin ekmek için toprağı sürmek, hem de kanal, yeraltı su kanalları, madenler vs. için toprağı kazmak anlamlarına gelebilir.

10. Bu, bir milletin sadece maddi gelişmesinin onun doğru yolda olduğunun işareti olduğunu iddia eden görüşe bir cevap niteliğindedir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: "Allah, dünyadaki nimetlerin çoğundan yararlanan, yeryüzünde büyük eserler yapan ve büyük medeniyetler yaratan insanları nasıl cehennemin yakıtı yapar?" Kur'an bu fikre şöyle itiraz eder: "Böyle küçük eserler daha önceki milletler tarafından da yapıldı, hem de daha büyük ölçülerde. Bu milletlerin medeniyetleri ve "büyük eserleri" ile birlikte yok olduklarını görmediniz mi? Doğru inanç ve ahlâktan yoksun olan bir topluluğa, bu dünyada maddi gelişmesini gözönünde bulundurmaksızın böyle davranan ilâhî kanunun, aynı şekilde ahirette de böyle davranıp onları cehennemin yakıtı yapmamasının hiçbir nedeni yoktur."

11. Yani, "onlar, kendilerinin gerçek peygamber olduğuna herkesi ikna edebilecek işaret ve mucizelerle gelmişlerdir." Bu bağlamda peygamberlerin gelişinden bahsedilmesi şu anlama gelir: "Bir taraftan insanın kendi nefsinde, çevresindeki kâinatta ve insanlık tarihinin akışında ibret ve deliler vardır, diğer taraftan birbiri ardınca, kendilerinin gerçek peygamber olduklarına dair apaçık deliller getiren ve insanları ahiretin mutlaka geleceği konusunda uyaran peygamberler gelmiştir."

12. Yani, bu toplulukları yakalayan azabın sebebi Allah'ın onlara zulmetmesi değil, onların kendi kendilerine zulmetmeleridir. Kendi kendisini dürüstçe düşünmeyen, başkalarını dinleyerek de doğru yola uymayan kimse (veya kimseler), helâke uğrarsa, bu kötülüğünden kendisi sorumludur.

Bu yüzden Allah suçlanamaz; çünkü Allah sadece peygamberleri ve kitapları aracılığıyla insanlara gerçek bilgiyi ulaştırmakla kalmamış, aynı zamanda insana hemen bu peygamberler ve kitaplar aracılığıyla indirilen bilginin güvenilirliğine hükmedebileceği aklî güç ve yetiler ihsan etmiştir. Eğer Allah insanı bu hidayetten ve bu kaynaklardan yoksun bırakmış olsaydı ve ona yanlış yola sapmasının sonuçlarına katlanmak sorumluluğunu vermemiş olsaydı, tabii ki o zaman Allah, adaletsizlik ve zulüm ile suçlanabilirdi."

13. Gerçi bu ifade bir iddia taşımaktadır, ama aslında başka bir iddianın temelini de teşkil etmektedir. Sağduyu, yaratmayı başlatan varlığın, aynı yaratmayı daha kolay bir şekilde tekrarlayabileceğine şehadet etmektedir. Herşeyden önce, varedilen bir varlık ile yaratmaya başlandığı bir gerçektir ve kafirler, müşrikler bile bu yaratmayı yapanın sadece Allah olduğunu kabul ederler. Böyle düşünen kimselerin yaratmayı başlatan Allah'ın onu tekrar edemeyeceğini varsaymaları çok saçmadır."

14. "Saat": Allah'a dönüş ve O'nun huzuruna çıkış saati.

15. Metindeki "İblâs" kelimesi, ani bir şok ve üzüntü sonucu dilin tutulması, kendisinin ümitsiz bir vaziyette olduğunu anlayan kişinin şaşkınlaşması ve hiç bir yardım ve destek bulamayan kişinin donakalması anlamlarına gelir. Bu kelime bir suçlu için kullanıldığında ise, suçüstü yakalanan, ne bir kaçış yolu bulabilen, ne de kendisini savunmak için mazeret öne sürüp kurtulmayı umabilen, bu nedenle de üzgün, ümitsiz ve donakalmış bir vaziyette olan bir kişiyi tanımlar.

Burada "suçlular" ile sadece cinayet işleyen, hırsızlık ve soygunculuk yapan kimselerin değil, Allah'a isyan eden, peygamberin getirdiği hidayeti inkâr eden, ahireti kabul etmeyen veya ahiretten gafil bir şekilde yaşayan, dünyada iken Allah'tan başkalarına veya kendi nefislerine tapan herkesin kastedildiğini, bu temel sapıklıkların yanısıra, genelde suç kabul edilen şeyleri yapıp yapmaması gözönüne alınmaksızın böyle yapan herkesin suçlu sayıldığına dikkat edilmelidir.

Bunun yanısıra Allah'a, Rasûlü'ne (s.a.) ve ahirete inandığı halde bile bile Allah'a isyan eden ve sonuna dek isyankâr tutumlarında ısrarlı olanlar da "suçlular"ın içinde sayılacaklardır. Bu insanlar, beklentilerinin tam aksine birdenbire ahiret günü diriltildiklerinde ve dünyada iken inkâr ettikleri veya bilmezlikten geldikleri ikinci bir hayatla karşı karşıya kaldıklarında "Yublisulmücrimûn" sözlerinde ifade edildiği gibi şaşkınlıktan donakalacaklar ve dilleri tutulacaktır.


13 (Allah'a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur;16 onlar, ortaklarını da inkâr etmektedirler.17

14 Kıyamet saatinin kopacağı gün, (mü'minlerle kâfirler birbirlerinden) ayrılırlar.18

AÇIKLAMA

16. "Ortaklar" (Şurekâ), üç tür varlığı ihtiva eder:

(1) Putperestlerin her çağda ilâhî özellikler atfettikleri ve tanrı kabul edip taptıkları melekler, peygamberler, azizler, şehitler ve salih insanlar. Kıyamet gününde bunlar kendilerine tapanlara şöyle diyeceklerdir: "Siz her ne yaptınızsa, bizim rızamız olmadan, hatta bizim rehberliğimiz ve öğretilerimiz hilafına yaptınız. Bu nedenle bizim sizinle hiçbir ilgimiz yok. Sizin için, herşeye gücü yeten Allah katında şefaatçi olacağımız gibi bir ümide kapılmayın."

(2) Ay, güneş, gezegenler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar gibi cansız veya şuursuz varlıklar. Putperestler onlara ilâh diye tapmışlar ve onlara yalvarmışlardır, fakat bu zavallı varlıkların, Allah'ın halifesinin (İnsanın) kendilerine bu kadar huşu ve iştiyakla taptığından haberleri yoktur. Tabii ki varlıklardan hiçbiri de, ortak koşan kişinin yardımına koşup ona şefaatçi olamayacaktır.

3) Şeytan, dini liderler, zalimler, despotlar gibi ya insanları kandırıp saptırarak, ya da baskı yoluyla Allah'ın kullarını kendilerine ibadete zorlayan baş suçlular. Bu tür varlıkların kendileri de ahirette büyük sorun içinde olacaklardır. Değil başkaları için şefaatçi olmak, Allah'ın huzurunda kendilerine tapanların bu suçtan bizzat sorumlu olduklarını ve onların sapıklıkları yüzünden sorumluluk yüklenmemeleri gerektiğini ispatlamaya çalışacaklardır. O halde orada müşrikler hiçbir yerden şefaat bulamayacaklardır.

17. Yani, "Putperestler de bizzat onların Allah'a ortak koşmalarının hata olduğunu kabul edeceklerdir. Onlardan hiçbirinin ilahlıkta gerçek bir payı olmadığının farkına varacaklardır. Bu nedenle ahirette, dünyada iken ısrarla üzerinde durdukları "şirk"i sahiplenmeyeceklerdir."

18. Dünyada iken, ırk, ülke, dil, soy, kabile, ekonomik ve sosyal çıkarlara dayalı olarak oluşturulan grup ve topluluklar tamamen çözülecek ve gerçek iman, ahlâk ve karaktere dayalı olarak yeniden gruplandırılacaktır. Bir tarafta inanan ve salih amel işleyen insanlar, diğer milletlerden tamamen ayrılacak, bir grup haline getirilecek, diğer taraftan da dünyada iken her tür yanlış fikri benimseyen ve her çeşit suçu işleyenler, insan toplulukları içinde sınıflandırılıp değişik gruplara yerleştirileceklerdir. Başka bir deyişle, İslâm'ın dünyada iken ayrılık ve birliğin temeli kabul ettiği, cahiliyeye tapanların ise inkâr ettiği şey, ahirette ayrılık ve birliğin temelini oluşturacaktır. İslâm, insanları birleştiren ve birbirinden ayıran gerçek niteliğin iman ve ahlâk olduğunu söyler. İlâhî hidayete inananlar ve hayat tarzlarını buna dayalı olarak inşa edenler, hangi ırk, hangi ülke veya hangi bölgeye mensup olurlarsa olsunlar, bir tek ümmettirler. İlâhî hidayete tabi olanlarla olmayanlar bu millete dahil olamazlar. Onlar ne dünyada ortak bir hayat çizgisinde yürüyebilirler, ne de ahirette aynı akibeti paylaşırlar. Dünya hayatından ahirete dek onlar ayrı yollarda ve ayrı kaderlerde seyredeceklerdir. Bunun tam tersine bâtıla tapanlar her çağda olduğu gibi şimdi de, insanların ırk, ülke ve dillere göre gruplandırılması ve sınıflandırılması gerektiğini savunmaktadırlar. Ortak bir ırk, dil ve ülkeye mensup insanlar, din ve inançlarına bakılmaksızın ayrı bir millet ve başka benzer uluslarla ortak bir cephe oluşturmalıdır. Ve bu ulus, tevhide inananları, müşrik ve ateistleri aynı kanunlara tabi tutan bir düzene sahip olmalıdır. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Kureyş'in diğer ileri gelenlerinin görüşü de buydu. İşte bu nedenle onlar Hz. Muhammed'i (s.a) millet içinde ayrılık çıkarmak ile suçluyorlardı. İşte bu nedenle Kur'an, yanlış temeller üzerine kurulan grup ve ulusların mutlaka bir gün dağıtılacağı ve ardından İslâm'ın bu dünyada iken yapmayı amaçladığı gibi insanların, inançlar, ahlâk, hayat felsefesi ve karaktere dayanan bir gruplandırmaya tabi tutulacağı konusunda uyarıda bulunmaktadır. Ortak bir akibeti paylaşmayan insanlar belirli bir hayat tarzını da paylaşmazlar.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna