Ankebut Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Ankebut Suresi Tefsiri Mevdudi

Ankebut Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Ankebut Suresi Tefsiri Mevdudi

ANKEBUT SURESİ

Adı: Bu sure adını, "Ankebut" (örümcek) kelimesinin geçtiği 41. ayetten alır.


Nüzul Zamanı: 56'dan 60'a kadar olan ayetler, bu surenin Habeşistan'a hicretten çok kısa bir süre önce nazil olduğunu göstermektedir: Bu görüşü ele alınan konunun özelliği de desteklemektedir. Bazı müfessirler, surede münafıklardan bahsedildiği ve münafık sorunu Medine'de ortaya çıktığı için ilk on ayetin Medine'de geri kalanlarının ise Mekke'de nazil olduğu görüşündedirler. Oysa burada münafıklığından bahsedilen kişiler, kafirlerin müslümanlara uyguladığı baskı ve işkencelerden korktukları için ikiyüzlü bir tutum benimseyen kimselerdi. Bu nedenle bu tür bir iki yüzlülük Medine'de değil ancak Mekke'de meydana gelmiş olabilir. Aynı şekilde bazı müfessirler de, bu surede müslümanların hicrete teşvik edildiğini görerek bu surenin Mekke'de nazil olan son sure olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüşler hiçbir rivayete dayanmamakta, fakat surenin ele aldığı ana konulardan kaynaklanmaktadır. Surenin değindiği ana konular tüm olarak gözönünde bulundurulduğunda, bunların Mekke'deki son döneme değil, Habeşistan'a hicretten hemen önceki şartlara işaret ettiği anlaşılır.


Ana Fikir ve Konular:

Sure ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulduğunda, nüzul zamanının müslümanların Mekke'de en şiddetli işkenceye maruz kaldıkları dönem olduğu görülür. Kafirler, İslâm'a tamamen karşı çıkıyor ve yeni dine girenler en şiddetli baskılara maruz bırakılıyorlardı. Allah, samimi müslümanları cesaretlendirmek, güçlendirmek ve iman zayıflığı gösterenleri utandırmak için bu sureyi indirdiğinde şartlar böyleydi. Bunun yanısıra Mekkeli müşrikler, her çağdaki Hak düşmanlarının uğradığı akibeti kendi kendilerine davet etmemeleri için uyarılmaktadırlar.


Bu bağlamda, o dönemde birkaç gencin karşılaştığı sorunlara da cevap verilmektedir. Mesela bu gençlerin aileleri onlara Hz. Muhammed'i (s.a) bırakıp, atalarının dinine dönmeye zorlayarak şöyle diyorlardı: "Sizin iman ettiğiniz Kur'an, ana-baba haklarını en üst seviyede tutuyor. O halde bizim söylediklerimizi dinleyin. Aksi taktirde dininizin emirlerine karşı gelmiş olursunuz." Buna, surenin 8. ayetinde cevap verilmektedir.


Aynı şekilde bazı kabile üyeleri de İslâm'a yeni girenlere şöyle diyorlardı: "Azab ve sevap gibi şeyler bizim olsun. Bizi dinleyin ve bu adamı bırakın. Eğer Allah sizi ahirette hesaba çekerse biz ortaya çıkıp şöyle diyeceğiz: "Rabbimiz, bu insanlar masumdur, onları imandan dönmeye biz zorladık. bu nedenle bizi cezalandır." Bu konu da 12-13. ayetlerde ele alınmıştır.


Bu surede değinilen kıssalar da çoğunlukla şu aynı noktayı vurgulamaktadır. "Onlar büyük zorluklar çektiler ve uzun yıllar boyunca eziyete uğradılar. En sonunda Allah'ın yardımına mazhar oldular. Bu nedenle cesur ol: Allah'ın yardımı mutlaka gelecektir. Fakat bir deneme ve sıkıntı dönemi yaşanmalıdır." Müslümanlara öğretilen bu dersin yanısıra kafirler de şöyle uyarılmaktadır: "Eğer şimdi Allah tarafından hemen cezalandırılmıyorsanız, hiçbir zaman cezalandırılmayacağınız gibi bir zehaba kapılmamalısınız. Helak olmuş eski ümmetlerin izleri gözlerinizin önündedir. Bakın onlar nasıl bir akibete uğramışlar ve Allah peygamberlerine nasıl yardım etmiş."


Daha sonra müslümanlara şöyle bir talimat verilmektedir: "Eğer işkenceler dayanamacağınız hale geldiyse, imanınızı terketmek yerine memleketinizi terkedin. Allah'ın arzı geniştir; rahatça Allah'a ibadet edebileceğiniz yeni bir yer bulun."


Bütün bunların yanısıra kafirler de İslâm'ı anlamaya teşvik edilmektedirler. Tevhid ve ahiret ile ilgili güçlü deliller öne sürülmekte, şirk reddedilmekte ve onların dikkatleri evrendeki çeşitli ayetlere çekilerek, tüm bu ayetlerin peygamberin onlara sunduğu öğretiyi teyit ettiği söylenmektedir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Elif, Lâm, Mîm.


2 İnsanlar, (yalnızca) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılıverecekerini mi sandılar?1


3 Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik,2 Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.3


4 Yoksa kötülükleri yapanlar,4 bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar?5 Ne kötü hükmediyorlar?

AÇIKLAMA

1. Bu söz söylendiğinde Mekke'de hüküm süren şartlar çok ağır ve yıpratıcıydı. İslâm'ı kabul eden herkes zulüm, hakaret ve işkence hedefi oluyordu. Eğer İslâm'ı kabul eden kimse fakir veya köle ise dövülüyor ve dayanılmaz işkencelere maruz bırakılıyor; eğer tacir ve zenaatkâr ise ekonomik kısıtlamalara hedef oluyor ve neredeyse aç kalıyor; eğer ileri gelen ailelerden birine mensupsa kendi akrabaları çeşitli şekillerde rahatsız edip eziyet veriyorlar ve hayatı çekilmez hale getiriyorlardı. Bu durum Mekke'de bir korku ve tedirginlik havası yaratmıştı ve bu nedenle kalpleriyle peygamberin hak olduğunu kabul eden birçok kişi açıktan ona iman etmeye korkuyorlardı, iman eden bazıları da sonraları cesaretlerini yitiriyor ve çok ağır işkencelerle karşılaştıklarında kafirlere boyun eğip taviz veriyorlardı. Gerçi bu yıpratıcı şartlar sağlam imanlı sahabîlerin kararlılığını sarsamıyordu ama bazen onlar da beşeri zaaflar dolayısıyla yoğun bir tedirginlik ve ümitsizlik duygusuna kapılıyorlardı. Buhari, Ebu Davud ve Nesei de zikredilen Habbab bin Eret hadisi, bu durumu gösteren bir örnektir.

Habbab şöyle der: "Artık müşriklerin bize işkence yapmasından yıldığımız bir sırada, bir gün Nebi'yi (s.a) Kabe'nin gölgesinde otururken gördüm. Yanına gittim ve "Ey Allah'ın Rasûlü bizim için dua etmeyecek misin?" dedim. Bunu duyunca yüzü kıpkırmızı oldu ve şöyle dedi: "Sizden önce geçen müminler bundan da büyük işkencelere maruz kaldılar. Bazıları hendeklere atıldı, bazıları baştan ayağa iki parçaya biçildi. Bazıları ise imanlarından döndürülmek için demir taraklarla tarandılar. Vallahi, bu din tamamlanacak ve bir kimse hiç endişe etmeksizin San'a dan Hadramut'a kadar seyahat edebilecek, bu arada Allah'tan başka korkacağı hiç kimse olmayacaktır."

Bu ümitsizlik bezginlik halini sabra dönüştürmek için Allah müminlere şöyle der: "Hiç kimse sadece sözle iman ettiğini söyleyerek va'dettiğimiz dünya ve ahiret nimetlerine layık olamaz. Bilakis iman ettiğini söyleyen herkes, söylediğinin doğruluğunu ispatlaması için bir dizi deney sınavdan geçirilir. Va'dettiğimiz cennet bu kadar ucuz değil, dünyada va'dettiğimiz nimetler de söz ile iman ettiğini söyleyen herkese ihsan edilecek kadar değersiz değil. İmtihan bunların ön-şartıdır. Bizim uğurumuzda zorluklara katlanmalı, mal ve can kaybı yaşanmalı, tehlikelere, engellere ve felaketlere göğüs germelisiniz; siz hem korku hem de (dünyaya karşı gösterdiğiniz) aç gözlülükle imtihan olunacaksınız. Sizin için değerli olan her şeyi bizim rızamız için feda etmeli, bizim yolumuz için bütün zorluklara katlanmalısınız. İşte ancak o zaman gerçekten iman edip etmediğiniz açığa çıkar." Kur'an'da, müslümanların zorluklar ve güçlüklerle karşı karşıya kaldıkları, korku ve dehşete kapıldıkları her durumda hemen hemen aynı şeyler tekrarlanır. Hicretten sonra, Medine'deki ilk dönemde müslümanların ekonomik zorluklar, dış tehlikeler ve içte yahudilerin ihaneti gibi büyük meselelerle karşı karşıya bulundukları bir sırada Allah onlara şöyle seslenmiştir:

"Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" demişlerdi." (Daha sonra onlara şu müjde verilmişti.) "İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara: 214)

Aynı şekilde Uhud'dan sonra da müslümanlar bir keder ve üzüntü dönemi ile karşı karşıya kaldıklarında onlara şöyle denmiştir:

"Yoksa siz hiçbir denemeye tabi tutulmadan cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Allah henüz içinizden hayatlarını O'nun yoluna verecekleri ve O'nun yolunda sabredecekleri seçip ayırmadı." (Al-i İmran: 142)

Al-i İmran- 179, Tevbe-16 ve Muhammed-31'de de hemen hemen aynı şeyler söylenmektedir. Allah bu ayetlerde müslümanlara, imtihanın, temiz ile pisin ayrıldığı bir ateş ocağı, mihenk taşı olduğunu söylemektedir. Pis olan, Allah tarafından bir kenara bırakılacak, temiz olan ise seçilecek ve Allah onu sadece samimi müminlerin hakettiği nimetlerle şereflendirecektir.

2. Yani, "Bu sadece sizin tecrübe ettiğiniz yeni bir şey değildir. Aynı şey daha önceden de hep vaki oluyordu. Kim iman ettiğini söylemişse, imtihan ve zorluklardan geçmek zorunda bırakılmıştır. Diğerlerine imtihansız hiçbir şey verilmediğine göre, siz de sadece iman ettiğinizi söyleyerek mükafatlandırılıp nimeta kavuşturulacak özel bir topluluk değilsiniz."

3. "Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." Bu durumda şöyle bir soru yöneltilebilir: "Allah doğru söyleyenin doğruluğunu, yalancının da yalanını bildiği halde neden insanları bunu anlamak için imtihan etme gereğini duyuyor?" Bu sorunun cevabı şudur: Bir kimse potansiyel olarak varolan yetilerini pratikte kullanmadıkça, adalet gereği o kimse ne ceza ne de mükafat hakedemez. Mesela bir adam güvenilirlik, diğeri ise güvenilir olmama yeteneklerine sahiptir. İkisi de denenmedikçe ve biri güvenilirliğini diğeri ise bunun yokluğunu pratikte göstermedikçe, Allah'ın sadece gaybî bilgisine dayanarak, birisinin güvenilirliği, diğerinin ise bu özelliğin yokluğu nedeniyle mükafatlandırılması veya cezalandırıması Allah'ın adaletine yakışmaz. O halde Allah'ın insanların yetenekleri ve gelecekteki davranışları ile ilgili bilgisi, insanlar sahip oldukları bu yetileri pratikte uygulamadıkça adaletin gereklerinin yerine getirilmesi için yeterli olmaz. Allah katında adalet bir adamın hırsızlık yapma veya çalma eğilimi olduğu konusundaki bilgiye değil, o adamın gerçekten bir hırsızlık yapıp yapmadığı konusundaki bilgiye dayanır. Aynı şekilde Allah, bir insanın samimi bir mümin ve kendi yolunda büyük bir savaşçı olma potansiyel ve yeteneği konusundaki ilmi nedeniyle nimet ve mükafatlar ihsan etmez. Bu nimet ve mükafatlar ancak o kimse bir mümin ve Allah yolunda cesur bir savaşçı olduğunu amel ve davranışlarıyla ispat ederse söz konusu olur. İşte bu nedenle ayetteki kelimeleri: "Allah muhakkak bilecek" diye tercüme ettik.

4. Bu ifade, Allah'a isyan eden herkesi kastedebilir. Fakat burada özellikle İslâm'a düşmanlıkta ve müslüman olanlara işkence yapmakta başı çeken Velid bin Muğire, Ebu Cehil, Utbe bin Şeybe, Ukbe bin Ebi Muayt ve Hanzala bin Vâil gibi Kureyş'in ileri gelenleri kastedilmektedir. Konunun akışı da, müslümanları imtihan ve denemelere sabırla karşı koymaya teşvikten sonra, müminlere işkence eden bu kafirlerin de azarlanıp uyarılmasını gerektirmektedir.

5. Bu " ... Bizim yakalamamızdan kurtulacaklarını mı sandılar?" anlamına da gelebilir. Ayetteki "Yesbugûna" kelimesi şu iki anlama da gelebilir: 1) "Bizim dileğimiz (yani Rasûlümüzün görevini başarıyla sonuçlandırması) boşa çıkacak ve onların dilediği şey (yani Rasûlümüzün görevinin engellenmesi) başarıyla sonuçlanacak." 2) "Biz onları aşırılıklarından dolayı cezalandırmak istediğimizde, onlar bizden kaçıp kurtulabilirler."


5 Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa hiç şüphesiz Allah'ın (tesbit ettiği) süresi yaklaşarak-gelmektedir.6 O, işitendir, bilendir.7

6 Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş olur.8 Hiç şüphe yok Allah, alemlerden müstağnidir.10

7 İman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz hiç şüphesiz onların kötülüklerini örteceğiz ve hiç şüphesiz onlara yapmakta olduklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz.

8 Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme.11 Dönüşünüz banadır. Artık yapmakta olduklarınızı size ben haber vereceğim.12

9 İman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz elbette onları salihlerin arasına katacağız.

AÇIKLAMA

6. Yani, "Ahiret hayatına inanmayan, yaptıklarından hiç kimseye hesap vermeyeceğini ve hesap, ceza sorumluluk gibi şeylerin var olmadığını düşünen bir kimsenin durumu farklıdır. O hiçbir şeye aldırmayıp dilediği gibi davranabilir, çünkü beklentilerinin tersi çıktığında sonuçlara kendisi katlanmak zorundadır. Fakat bir gün Rab'leriyle karşılacaklarını ve amellerine göre ceza ve mükafat göreceklerini bilip bunu bekleyenler, ölümün çok uzak olduğunu düşünüp aldanmamalıdırlar. Tam tersine ölümün çok yakın ve deneme için verilen sürenin sona ermek üzere olduğunu düşünmelidirler. Bu nedenle ahirete inananlar, ahirette saadete ermelerini sağlayacak ne varsa yapmalıdırlar. Önlerinde uzun bir hayat olduğu gibi asılsız bir inanca dayanarak, kendilerini ıslah etme işlemini sürekli tehir etmemelidirler."

7. Yani, "Önüne çıkartılıp hesap verecekleri Allah, olanlardan habersiz değildir. O herşeyi işitir, herşeyi bilir ve onlarla ilgili hiçbir şey Allah'a gizli değildir."

8. "Mücahede" kelimesi, bir düşmanla savaşmak, ona karşı elinden gelen çabayı göstermek anlamına gelir. Belirli düşmana işaret edilmediğinde ise kelime çok yönlü bir savaşı ifade eder. Bir mümin'in bu dünyada yapması gereken savaş işte bu niteliktedir. Mümin, her an kendisini doğru yolda karşılaşacağı kayıplarla korkutan ve bâtıl yolların zevk ve çıkarları ile kandıran şeytanla savaşmak zorundadır. Mümin, kendisini arzularının esiri yapmak isteyen kendi nefsi ile de savaşmak zorundadır. Bu cephe evden başlayıp, dalga dalga çevreye yayılır. Mümin, inançları, düşünceleri, ahlâk, örf ve adetleri, kültür ve ekonomileri İslâm'a ters düşen insan gruplarıyla savaşmak durumundadır. O, Allah'a itaatten bağımsız hükümler uygulayan ve iyiyi değil kötüyü yüceltip geliştirmeye çalışan kişi ve kurumlarla da savaşmalıdır. Bu savaş, bir veya iki günlük değil, ömür boyu, gece ve gündüz her an sürecek bir savaştır. Ve bu, savaş alanında yapılacak bir çarpışma değil, hayatın her cephesinde yapılacak olan bir savaştır. Hz. Hasan Basri (r.a) bu konuda şöyle demiştir: "İnsan hiç kılıç kullanmaksızın bile Allah yolunda cihad edebilir." O gerek yurdunda gerekse tüm dünyada, ideolojileri, ahlâkları, eğilimleri, adetleri, yaşam şekilleri ve sosyal ve ekonomik ilkeleri kendi inancı ile çatışma halinde olan tüm insanlarla da savaşmak zorundadır.

9. Yani, "Allah, ilahlığını kurmakta ve devam ettirmekte size muhtaç olduğu için değil, kendinizi geliştirip ilerlemeniz için size cihadı emretmektedir. Ancak bu yolla kötülükleri silip hak yola tabi olabilirsiniz. Ancak bu yolla yeryüzünde iyiliğin şahitleri olmanızı ve ahirette Allah'ın Cennet'ini haketmenizi sağlayacak güç ve yetenekleri geliştirebilirsiniz. Böyle bir savaşa (cihada) katlanarak Allah'a bir iyilik yapmış olmuyorsunuz, bilakis sadece kendi kendinize iyilik ve yardımda bulunmuş oluyorsunuz."

10. "İman", Allah'ın Rasûlü'nün ve bu Kitab'ın davet ettiği şeylerin tümüne birden inanıp kabul etmek demektir. "Salih işler" de Allah ve Rasûlü'nün gösterdiği yol uyarınca yapılan işlerdir. Kalbin ve zihnin yaptığı salih iş, insanın düşüncesinin, fikirlerinin ve niyetlerinin doğru ve temiz olmasıdır. Dilin yaptığı salih iş, insanın kötü şeyleri konuşmaktan çekinmesi, söylediklerinin doğru, adil ve gerçek olmasıdır. Diğer organların, el ve ayakların yaptığı salih iş ise, tüm hayatın Allah'a ibadet ve O'nun hükümlerine ve emirlerine itaatla geçirilmesidir. Burada iman etmenin ve salih amel işlemenin iki güzel sonucuna değinilmektedir: 1) O insanın kötülükleri silinecek; 2) Ona yaptıklarına karşılık hakettiğinden daha güzel bir mükâfatla karşılık verilecektir.

Kötülüklerin silinmesi birçok anlama gelebilir: 1) Kişinin iman etmeden önce işlediği tüm günahlar affolunacaktır; 2) Kişinin iman ettikten sonra, isyan etmek amacıyla değil sadece zayıflığı nedeniyle işlediği hatalar, salih amelleri nedeniyle gözardı edilecektir; 3) Kişi iman ve doğruluk yolunu seçer seçmez, otomatik olarak kendisini ıslah edecek ve birçok zayıflıklar ondan uzaklaşacaktır.

"Onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfalandıracağız." cümlesi iki anlama gelir: 1) İnsana işlediği amellerin en güzelleri esas alınarak mükâfat verilecektir, 2) Ona işlediği amellere karşılık hakettiği mükâfattan daha fazla ve güzeli ile karşılık verilecektir. Bu noktaya Kur'an'ın başka yerlerinde de değinilmiştir. Mesela En'am Suresi 160. ayette şöyle buyurulmaktadır: "Kim iyilikle, güzellikle gelirse, ona on katı vardır." Kasas Suresi 84. ayette: "Kim bir iyilik getirirse ona daha iyisi verilir." Nisa Suresi 40. ayette de: "Allah zerre kadar haksızlık etmez. Zerre mitarı bir iyilik olsa onu kat kat yapar ve kendi katından mükâfat verir." buyurulmaktadır.

11. Müslim, Tirmizi, Ahmed, Ebu Davud ve Neseî'ye göre bu ayet Sa'd ibn Ebi Vakkas hakkında nazil olmuştur. Sa'd, İslâm'ı kabul ettiğinde 18-19 yaşlarındaydı. Süfyan bin Umeyye (Ebu Sufyan'ın yeğeni)'nin kızı olan annesi Hamne onun müslüman olduğunu öğrenince şöyle dedi:

"Sen Muhammed'den vazgeçmedikçe ne yemek yiyeceğim, ne su içeceğim, ne de gölgede oturacağım. Allah'ın gönderdiği emirlere göre de annenin hakkı çok büyüktür. Eğer sen bana isyan edersen, aynı zamanda Allah'a da isyan etmiş olursun." Hz. Sa'd (r.a) çok üzülmüştü, gelip bütün olanları Hz. Peygamber'e (s.a) anlattı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Mekke'nin ilk dönemlerinde islâm'ı kabul eden diğer gençler de herhalde aynı buna benzer bir durumla karşı karşıya kalıyorlardı. Bu nedenle aynı konu Lokman Suresi 15. ayette de daha sert bir şekilde vurgunlanmaktadır.

Ayetin vurgulamak istediği nokta şudur: Allah'ın yarattıkları arasında anne-babanın hakları en üst seviyededir. Fakat anne-baba kişiyi şirke zorlarlarsa, onlara itaat edilmemelidir. "Eğer her ikisi seni şirke zorlarlarsa, ...." ifadesi, daha az bir baskı veya ikisinden sadece birisinin baskısından da aynı şekilde reddedilmesi gerektiğini vurgular. "Hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi" ifadesi de dikkate değer. Bu anne-babaya itaat etmemek için sağduyulu bir sebep oluşturur. Anne-baba, çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve helâl şeylerde itaat etmeleri konusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur. Bu nedenle bir kimsenin, sadece anne-babasının dini olduğu için, onların dinine tabi olmasının hiçbir sebebi yoktur. Eğer çocuklar, anne-babalarının bâtıl bir dine tabi olduklarını farkederlerse, o dinden yüz çevirmeli, hak dine tabi olmalı ve anne-baba her türlü baskıyı uygulasa da bâtıl olduğunu anladıkları o yanlış yolu takip etmemelidirler. Durum, anne-baba söz konusu olduğunda böyle olunca, diğer insanlara karşı da böyle olmalıdır. Doğru yolu takip ettiğinden emin olunmadığı müddetçe hiçkimse itaat edilip yolundan gidilmeye layık değildir.

12. Yani, "Dünyadaki ilişkiler ve bunların gerekleri, bu dünya ile sınırlıdır. En sonunda çocuklar da, anne-babalar da yaratıcılarına dönmek zorundadırlar ve O'nun huzurunda herkes ancak kendi kişisel sorumluluklarından hesap verecektir. Eğer anne-baba çocuklarını yanlış yola sevketti ise, bundan sorulacaktır. Eğer çocuklar anne-babaları istediği için sapıklığı kabul ettilerse, cezalandırılacaklardır. Eğer çocuklar doğru yola uyup, anne-babanın meşru haklarına saygı gösterdilerse fakat anne ve baba kendi sapıklıklarına ortak olmadıkları için çocuklarına kötü davrandılarsa, o zaman anne-baba Allah'ın azabından kurtulamayacaktır."


10 İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a iman ettik" der;13 fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar;14 ama Rabbinden 'bir yardım ve zafer' gelirse, andolsun: "Biz gerçekten sizlerle birlikteydik" demektedirler.15 Oysa Allah, âlemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?

AÇIKLAMA

13. Konuşmacı tekil olduğu halde çoğul zamiri kullanır ve "inandık" der. İmam Razi bu konuda çok ince bir noktaya değinmiştir. İmam Razi, bir münafığın her zaman müminlerden sayılmak istendiğini ve imanından sanki diğerleri gibi gerçek bir müminmiş gibi bahsettiğini söyler. Bu münafığın durumu, iyi bir savaş ortaya koyup düşmanları sürüp götüren bir ordu ile savaş alanına çıkan korkak bir askerin durumu gibidir. Böyle bir asker savaşa hiç katkıda bulunmamış olabilir, fakat evine döndüğünde sanki savaşın en büyük kahramanlarından biri imiş gibi "İyi bir savaş ortaya koyduk ve düşmanı sürüp çıkardık" der.

14. Yani, "Allah'ın azabından korkularak nasıl küfür ve günahlardan sakınılırsa, bu adam da insanların işkencelerinden korkarak iman ve iyilikten sakınıp kaçar. İman ettikten sonra kafirlerin tehditleri, hapsetmeleri ve işkenceleri ile karşı karşıya kalınca, küfrü nedeniyle, Allah'ın, öldükten sonra cehennemde vereceği ceza ve azabın bundan daha şiddetli olamayacağını düşünür. Bu nedenle zamanı gelince öte dünyadaki cezasını çekmeye ve bu dünyadaki azaptan kurtulup kolay bir hayat sürmek için imandan vazgeçip kafirlere katılmaya karar verir."

15. Yani, "Bugün o bedenini kurtarmak için kafirlere katılmış ve Allah'ın dinini yüceltme yolunda bir diken batmasına katlanmaya bile hazır olmadığı için müminleri bırakmıştır. Fakat Allah, kendi yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlara zafer ihsan ettiğinde, bu kimse zaferin meyvelerinden payını almak için ortaya çıkacak ve müslümanlara: "Kalplerimiz sizinleydi; kazanmanız için dua ettik; sizin göreve bağlılığınızı ve fedakârlıklarınızı takdir ettik" diyeceklerdir."

Burada, dayanılmaz işkence, zarar ve aşırı korku anında samimi bir kalple imanında sabit kalmak şartıyla kişinin islâm'dan döndüğünü ilan etmesine izin verildiğine dikkat edilmeledir. Fakat baskı anında hayatını kurtarmak için İslâm'dan döndüğünü söyleyen samimi bir müslümanla, ideolojik olarak İslâm'ın doğru bir din olduğuna inanan, fakat iman yolunda karşılaşılan tehlike ve güçlükleri görünce kafirlere katılan bir fırsatçı arasında çok büyük bir fark vardır. Görünüşte birbirlerinden pek farklı değildirler, fakat onları değişik kutuplara yerleştiren farklı nokta şudur: Baskı anında İslâm'dan döndüğünü söyleyen samimi müslüman, İslâm'a sadece ideolojik olarak bağlı olmaya devam etmekle kalmaz, aynı zamanda pratikte hisleri de her zaman İslâm ve müslümanlar tarafında olmaya devam eder: Onların başarısını savunur, yenilgisine üzülür. Baskı altında bile müslümanlarla işbirliği yapma konusundaki her fırsatı değerlendirmeye çalışır, düşmanların zincirleri bir miktar gevşediğinde iman kardeşleri ile birleşme çareleri aramaya başlar. Bunun aksine fırsatçı, iman yolunun uyulması zor bir yol olduğunu ve İslâm'ın yanında yer aldığında karşılaçağı dezavantajların, küfrün yanında yeraldığında karşılaşacaklarından daha fazla olduğunu farkederse, kişisel emniyeti ve dünyevi çıkarları için İslâm'dan ve müslümanlardan yüz çevirip kafirlerle dostluklar kurar ve kendi çıkarları için imana apaçık ters ve müslümanlara zararlı olduğu halde kafirlere her tür yardım ve hizmeti yapmaya hazır olur. Fakat aynı zamanda, İslâm'ın gelecekte bir gün kazanabileceği ihtimaline de gözlerini kapamaz. Bu nedenle ne zaman müminlerle bir konuşma fırsatı ele geçirse, ileride zamanı gelince sözlerinin fayda sağlayabilmesi için, müslümanların fikir ve inançlarını kabul ettiğini, fedakârlıklarını takdir ettiğini söyler. Kur'an'ın başka bir yerinde yine münafıkların bu çıkarcı davranışlarına şöyle değinilmiştir: "Münafıklar sizi yakından gözetleyip durmaktadırlar. Eğer size Allah tarafından bir fetih gelirse: "Biz de sizinle beraber değil miydik?" derler. Eğer savaşta kafirler üstün gelirse "Biz size üstünlük sağlayıp, sizi müminlerden korumadık mı?" derler." (Nisa, 141)


11 Allah muhakkak iman edenleri de bilmekte ve muhakkak münafıkları da bilmektedir.16

12 Küfre sapanlar, iman etmekte olanlara dedi ki: "Siz bizim yolumuzu izleyin, sizin hatalarınızı biz yüklenelim."17 Oysa kendileri, onların hatalarından hiç bir şeyi yüklenecek değiller.18 Gerçekten onlar, elbette yalancılardır.

13 Şüphesiz onlar, hem kendi yüklerini, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yüklenecekler19 ve kıyamet günü, düzüp uydurmakta olduklarına karşı sorguya çekileceklerdir.20

14 Andolsun, biz Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik21 o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı.22 Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.23

AÇIKLAMA

16. Yani, "Allah müminlerin imanının ve münafıkların nifakının ortaya çıkması ve kalplerde gizli olanların açığa çıkması için defalarca imtihan fırsatları öne sürer." Aynı noktaya Al-i İmran Suresi 179. ayette de değinilmiştir. "Allah müminleri, sizin üzerinizde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. O muhakkak pisi temizden ayıracaktır."

17. Onların anlatmak istedikleri nokta şuydu: "Bir kere, öldükten sonra dirilme, ahiret ve hesap günü gibi şeylerden bahsetmek tamamen anlamsız. Fakat insanların yaptıklarından hesap verecekleri bir öte -dünya olduğunu kabul etsek bile, biz sizin cezanızı, vs. yükleneceğimize dair size söz veriyoruz. Bu nedenle bizi dinlemeli, bu yeni inançtan vazgeçmeli ve atalarımızın dinine dönmelisiniz." Rivayet edilen hadislere göre Kureyş'in ileri gelenlerinden birçoğu başlangıçta İslâm'ı kabul eden kimselere böyle tavsiyelerde bulunuyorlardı. Hz. Ömer müslüman olduğunda, Ebu Süfyan ve Harb bin Umeyye bin Halef, ona gelip aynı şeyleri söylemişlerdi.

18. Yani, "Bir kimsenin, Allah huzurunda, başka birisinin yükünü yüklenmesi ve böylece asıl günahı işleyeni cezadan kurtarması mümkün değildir, çünkü orada herkes kendi yaptıklarının hesabını verecektir. "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez." (Necm: 38) Fakat böyle olabileceğini kabul etsek bile, kafirleri cezalandırmak için alev alev yanıp hazır bekleyen cehennemi görünce, hiçkimse dünyada verdiği sözünde durmak amacıyla: "Ya Rabbi, bu adamı bağışla ve Cennet'e gönder; o benim tavsiyem üzerine sapıttı; ben hem onun, hem de benim inkârımız için cezamı çekmek üzere cehennemde yanmayı kabul ediyorum." demek cesaret ve cüretini gösteremeyecektir."

19. Yani, " Onlar her ne kadar başkalarının günahlarını yüklenmeyeceklerse de, iki katı bir azap yüklenmekten kurtulamayacaklardır. Birincisi kendi sapıklıklarının sorumluluğu, ikincisi ise önderlik edip saptırdıkları kimselerin yükü. Bu durum bir örnekle açıkça anlaşılabilir. Bir kimse hırsızlık yapar, bir başkasına da bu işte kendisine yardım etmesini teklif eder. Eğer teklif ettiği kimse de hırsızlıkta rol almışsa, hiç bir hakim, suçu başkasının teşvikiyle işledi diye onu serbest bırakmaz. Her ne olursa olsun o yaptığı hırsızlık nedeniyle cezalandırılacaktır; adalete dayanan hiç bir kanuna göre onu serbest bırakıp, onun yerine ilk önce onu hırsızlığa teşvik eden kişiyi cezalandırmak adil ve haklı bir karar değildir. Bununla birlikte birinci hırsız iki suç nedeniyle cezalandırılacaktır:

Birincisi hırsızlık yapmak, ikincisi kendisinin yanısıra bir başkasını da hırsız olmaya teşvik etmek. Bu ilke Kur'an'ın bir başka yerinde de şöyle ifade edilmiştir. " Onlar kıyamet günü hem kendi veballerini tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin veballerinden bir kısmını." (Nahl: 25) Aynı ilke Rasulûllah'ın (a.s) şu hadisinde de ortaya konmaktadır: "Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey eksilmez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günahı gibi günah verilir. Bununla beraber ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksilmez. " (Müslim)

20. "Uydurdukları şeyler": kafirlerin şu sözleriyle ifade etmek istedikleri tüm gerçek dışı şeyleri kapsar: " Bizim yolumuzdan gidin, o zaman biz sizin bütün günahlarınızı yükleneceğiz. " Aslında kafirler bu sözü, şu iki varsayıma dayandırmaktadırlar: 1) Kendi tabi oldukları şirke dayalı inanç doğrudur ve Hz. Muhammed'in (s.a) iddia ettiği tevhid inancı yanlıştır. Bu nedenle reddedilmesinde bir beis yoktur. 2) Öldükten sonra dirilme yoktur ve bir müslümanı küfürden alıkoyan ahiret inancı asılsızdır. Bu zanlara dayanarak kafirler müminlere şöyle bir tavsiyede bulunuyorlardı: " Tamam eğer siz küfrün bir günah olduğunu ve günahtan hesaba çekileceğiniz bir ahiretin varolduğuna inanıyorsanız, biz sizin bu günahınızı üzerimize almayı kabul ediyoruz. Bunu bize bırakın ve Muhammed'in dininden vazgeçip atalarınızın dinine dönün." Bu teklifte iki yanlış nokta daha yeralmaktadır: 1) Başkasının teşvikiyle bir suç işleyen kimsenin tamamen sorumluluklarından uzak olduğuna ve tüm sorumluluğun o suça teşvik edene ait olduğuna ilişkin inançları; b) Kıyamet gününde kendi teşvik ve tavsiyeleri nedeniyle yoldan çıkanların sorumluluğunu gerçekten üzerlerine alabileceklerine dair verdikleri asılsız vaad. Çünkü kıyamet günü geldiğinde ve beklentilerinin aksine cehennemi gördüklerinde, kendi küfürlerinin cezasını ve dünyada yanlış yola düşürüp saptırdıkları kimselerin günahlarının tümünü yüklenmeye hiç de hazır olamayacaklardır.

21. Karşılaştırma için bkz. Al-i İmran: 33-34, Nisa: 163, En'am: 84, A'raf: 59-64, Yunus: 71-73, Hud: 25-48, Enbiya: 76-77, Müminun: 23-30, Furkan: 37, Şu'arâ: 105-123, Saffat: 75-82, Kamer: 9-15, Hâkka: 11-12, Nuh: (surenin tümü).

Bu kıssaların burada niçin anlatıldığını anlayabilmek için surenin ilk ayetlerini gözönünde bulundurmalıyız. Orada, bir taraftan kafirlere: "Biz sizden önceki bütün kafirleri de imtihana çektik" denmiş, diğer taraftan bu günahkâr kafirler: "Bizden kaçıp sıvışabileceğinizi sanarak aldanmayın," diye uyarılmışlardı. İşte bu iki noktayı vurgulamak amacıyla burada bu tarihî kıssalar anlatılmaktadır.

22. Bu, Hz. Nuh'un (a.s) 950 yıl yaşadığı anlamına değil, onun peygamber tayin edilmesinden Tufan'a kadar 950 yıl boyunca günahkâr halkını ıslah etmeye çalıştığı ve bu kadar uzun bir süre işkencelere maruz kaldığı halde cesaretini yitirmediği anlamına gelir. Kıssanın burada anlatılış amacı da budur. Müminlere şöyle denmektedir: "Siz kafir düşmanlarınızdan en fazla 6-7 yıldır işkence ve baskılar görüyorsunuz. Dokuzyüzelli yıl boyunca sürekli zorluk ve işkencelere cesaretle göğüs geren kulumuzun sebat, kararlılık ve sabrını bir düşünün!"

Kur'an ve Kitab-ı mukaddes, Hz. Nuh'un (a.s) yaşı hakkında ihtilaf eder. Kitab-ı mukaddes Nuh'un (a.s) 950 yıl yaşadığını söyler. Tufan vuku bulduğunda 600 yaşındaydı ve Tufan'dan sonra üçyüzelli yıl daha yaşadı. (Tekvin, 7:6 ve 9:28-29). Fakat Kur'ân'a göre Hz. Nuh (a.s.) en azından bin yıl yaşamış olmalı, çünkü dokuzyüzelli yıl onun Tufan'dan önce peygamber olarak görevini ifa etmekle geçirdiği dönemdir. Tabii ki olgunluğa eriştikten sonra peygamber tayin edilmiş ve Tufan'dan sonra da bir müddet yaşamış olmalıdır. Bazılarına göre bu kadar uzun bir hayatın kabul edilmesi imkânsızdır. Fakat Allah'ın yarattığı şu dünyada garip olaylar seyrek değildir. İnsan nereye baksa O'nun kudretinin olağanüstü işaretlerine şahit olur. Bazı olayların veya şeylerin hep belli bir şekilde ve her zamankinden farklı bir şekilde meydana gelemeyeceğini göstermez. Bu faraziyeleri kırmak için evrenin her tarafında her tür yaratıkta meydana gelmiş bir sürü olağanüstü olaylar listesi vardır. Aslında Allah'ın herşeye kadir olduğu konusunda apaçık bir fikre sahip olan bir kimse, ölümü ve hayatı yaratan Allah'ın birisine bin veya daha fazla yıl hayat bahşetmesinin imkânsız olduğu şeklinde bir yanlış fikre sahip olamaz. Gerçek şu ki, insan kendi istek ve dileğiyle bir an bile yaşayamaz, fakat Allah dilerse onu dilediği kadar uzun süre yaşatabilir.

23. Yani, onlar hâlâ zulüm ve günahlarında ısrar ederlerken Tufan meydana geldi. Eğer onlar Tufan'dan önce ondan vazgeçmiş olsalardı, Allah onlara bu azabı göndermezdi.


15 Böylece biz onu da, gemi halkını da24 kurtardık ve bunu alemlere bir ayet (kendisinden ders çıkarılacak bir olay) kılmış oldu.25

16 İbrahim de;26 hani kavmine demişti ki: "Allah'a kulluk edin ve O'ndan korkup-sakının,27 eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır."

17 "Siz yalnızca Allah'tan başka birtakım putlara topmakta ve birtakım yalanlar uydurmaktasınız.28 Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz."29

AÇIKLAMA

24. Yani, Nuh'a (a.s) inanan ve Allah tarafından gemiye binmelerine izin verilenler. Bu konu Hud Suresi 40. ayette şöyle anlatılmaktadır: "Emrimiz gelip et-Tennur kaynamaya başlayınca: "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir." dedik. Pek az kimse onunla birlikte inanmıştı."

25. Şu anlama da gelebilir: "Bu korkunç cezayı veya büyük olayı sonraki nesiller için bir uyarı işareti yaptık." Fakat olayın burada ve Kamer Suresi'nde anlatılışından asıl ibret unsurunun, asırlarca dağın tepesinde kalan ve insanlara gemiyi dağın tepesine kadar çıkartacak denli büyük bir Tufan'ın vukubulduğunu sürekli hatırlatan, geminin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Kamer Suresi 13-15. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: "Nuh'u tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir şeye (gemiye) bindirdik. İnkâr edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu. And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?"

İbn Cerir, Kamer Suresi'nin bu ayetine yazdığı tefsirde, Katade'ye dayanarak sahabeler döneminde müslümanların Cezire'ye gittiklerinde Cudi dağı üzerinde gemiyi gördüklerini söyler. (Başka bir hadise göre Bâkirvâ yakınlarında). Günümüzde de zaman zaman gazetelerde gemiyi araştırmak için girişimlerde bulunulduğuna, Ağrı Dağı üstünden uçarken uçakların birçok kez gemiye benzer şeyler gördüklerine dair haberler yeralmaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. A'rafan: 47 ve Hûd an: 46).

26. Karşılaştırma için bkz. Bakara: 122-141, 258-260, Al-i İmran: 64-71, En'am: 71-82, Hûd: 69-83, İbrahim: 35-41, Hicr: 45-60, Meryem: 41-50, Enbiya: 51-75, Şuara: 69-104, Saffat: 75-113, Zuhruf: 26-35, Zariyat: 24-46.

27. Yani, "O'na isyan etmekten ve başkalarını O'na ortak koşmaktan korkup sakının."

28. Yani, "Siz putlar değil, yalanlar düzüp uyduruyorsunuz. Bu putların kendileri birer yalan. Sonra, onların tanrı-tanrıçalar olduğunu veya Allah'ın tecessümü, O'nun oğlu, gözdeleri veya O'nun katında şefaatçı olduğuna veya meslek ihsan ettiğine olan inancınız, tamamen kendi zan ve arzularınızdan uydurduğunuz yalanlardır. Gerçek şu ki, onlar cansız, güçsüz ve beceriksiz birer puttan başka bir şey değildir.

29. Bu bir-iki cümlede Hz. İbrahim (a.s) puta-tapıcılığa karşı söylenmesi gereken tüm gerekli şeyleri söylemiştir. Bir kişiyi veya eşyayı mabud edinmek için mutlaka bir sebep gereklidir. Böyle bir sebep, o kimsenin kişisel mükemmelliği nedeniyle mabud edinilmesi olabilir. Bir diğer sebeb onun insanın yaratıcısı, bu nedenle de insanın varoluşu için ona borçlu olması olabilir. Üçüncüsü, onun insanın rızkını, yaşaması için mutlaka gerekli olan şeyleri, hayatının devamını sağlıyor olmasıdır. Dördüncü bir sebeb, insanın geleceğinin onun merhamet ve desteğine dayanıyor olması ve insanın onu kızdırmakla kendi geleceğini mahvetmesinden korkmasıdır. Hz. İbrahim (a.s) bu dört sebepten hiçbirinin puta-tapıcılığı desteklemediğini, bilakis hepsinin bir tek Allah'a ibadeti gerektirdiğini söylemiştir. Onların sadece birer put olduklarını söyleyerek birinci sebebin olmadığını göstermiştir. Çünkü bir put kendisinin mabud kabul edilmesine sebep teşkil edecek hiçbir mükemmelliğe sahip değildir. "Onları siz uydurup-düzüyorsunuz (yaratıyorsunuz)" diyerek ikinci, "Onlar size rızık veremezler" diyerek de üçüncü sebebin olmadığını belirtmektedir. Son olarak da "Sonunda Allah'a döndürüleceksiniz." Bu putlara değil demektedir. O halde sizin kaderinizi iyi veya kötüye çevirmek onların değil, sadece Allah'ın elindedir. Böylece Şirk'i tamamen reddettikten sonra Hz. İbrahim (a.s) bir kimseyi mabud edinmek için öne sürülen sebeblerin, sadece kendisine hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edilmesi gereken Allah'a uygun olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.


18 "Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de (peygamberlerin çağrısını) yalanlamışlardır.30 Peygambere düşen ise, yalnızca apaçık bir tebliğdir."

19 Onlar31 görmediler mi ki, Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu iade ediyor? Hiç şüphe yok, bu Allah'a göre kolaydır.32

20 De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip-yaratacaktır. Hiç şüphe yok Allah, her şeye güç yetirendir.33

21 Dilediğini azablandırır, dilediğine merhamet eder. O'na çevrilip-götürüleceksiniz.

22 Siz yerde de, gökte de (Allah'ı) aciz bırakamazsınız.34 Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur, yardım edeninizde yoktur.35

AÇIKLAMA

30. Yani, "Eğer siz benim Tevhid'e davetimi kabul etmez, Rabbinize döndürülüp yaptıklarınızın hesabını vereceğiniz konusundaki mesajımı reddederseniz bu yeni bir olay olmayacak.

İnsanlık tarihinde bir çok peygamber -Nuh, Hud, Salih (Allah'ın selam'ı hepsinin üzerine olsun) gibi- bundan önce de aynı tebliğleri getirmiş ve kavimleri de onları aynı şekilde reddetmişlerdi. Şimdi siz onların Peygamberlere mi, yoksa kendilerine mi zarar verdikleri konusunda hükmümüzü verin."

31. Buradan itibaren 23. ayetin sonuna kadar olan bölüm, Hz. İbrahim (a.s) kıssası arasına sokulan ve Mekkeli müşriklere hitap eden bir parantez hükmündedir. Kafirleri uyarmak için anlatılan kıssanın arasına bu bölümün sokulmasının anlamı şudur: Onlar iki tür sapıklık içindedir. 1) Şirk ve puta-tapıcılık, 2) Ahireti inkâr etmeleri. Bunlardan birincisi yukarıda anlatıldığı şekilde Hz. İbrahim (a.s) tarafından reddedilmişti. İkincisi ise şimdi, Allah tarafından buradaki bir iki cümle ile reddedilmektedir.

32. Yani, "Bir taraftan sayılamayacak kadar çok şey yoktan varoluyor. Diğer taraftan her türü ölen üyelerinin yerini doldurmak üzere benzer yeni üyeler varolmaya devam ediyor. Müşrikler bunların tümünün Allah'ın yapma ve yaratmasıyla meydana geldiğini kabul etmişlerdir. Onlar, aynen bugünkü müşrikler gibi Allah'ın yaratıcı olduğu gerçeğini inkâr etmemişlerdir. Bu nedenle, ileri sürülen görüş onların gerçek olarak kabul ettikleri bir fikre dayandırılmakta ve şöyle denmektedir: "Nasıl oluyor da sizin inancınıza göre de her şeyi yoktan vareden, eşyayı sadece bir kez değil, ölülerinin yerine benzerlerini getirmek suretiyle gözlerinizin önünde sürekli yaratan Allah'ın, öldükten sonra sizi diriltmeye kadir olamayacağını düşünüyorsunuz?" (Ayrıntılı açıklama için bkz. Neml an: 80.)

33. Yani, "Eşyanın gözünüzün önünde Allah'ın marifet ve iktidarı ile yaratılıp durduğunu müşahede ettiğinize göre, tekrar yaratmanın da aynı marifet ve iktidar ile meydana getirileceğini de iyice anlamalısınız. Böyle bir şey O'nun kudreti dışında değildir, olamaz da."

34. Yani, "Nereye kaçarsanız kaçın Allah'ın yakalamasından kurtulamazsınız. Yerin derinliklerine de saklansanız, göğün yükseklerine de tırmansanız her halükârda yakalanıp Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz." Aynı şey insanlara ve cinlere bir meydan okuma olarak Rahman Suresinde de ifade edilmiştir: Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama geçemezsiniz, çünkü o büyük bir güç (sultan) ister. (Rahman an: 33)

35. Yani, "Ne sizin kendinizin Allah'ın yakalamasından kurtulmaya gücünüz yeter, ne de dostlarınız, yardımcılarınız ve destekleyicileriniz sizi Allah'tan koruyup O'nun azabından kurtaracak kadar güçlüdürler. Kainatta hiç kimse; şirk ve küfre sapan, ilâhî emirlere boyun eğmeyi reddeden, küstahça Allah'a isyanı seçen ve yeryüzünde günah ve fitne fırtınaları estiren kimselere arka çıkmaya ve ilâhî azabı kendi üzerlerine çekmeye veya Allah'ın mahkemesinde: "Bunlar bana uyan kimseler, bu nedenle onların yaptıkları affedilmeli" demeye cesaret edip güç yetiremez."


23 Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp küfre sapanlar'; işte onlar, benim rahmetimden umut kesmişlerdir36 ve işte onlar, acıklı azab da onlarındır.

24 Bunun üzerine37 kendi kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu.38 Böylece Allah da onu ateşten kurtardı.39 Şühesiz bunda, iman etmekte olan bir kavim için ayetler vardır.40

AÇIKLAMA

36. Yani, "Onların benim rahmetimde hiçbir payları yoktur ve benim rahmetimden pay alma gibi bir ümit de taşımamalıdırlar. Onlar Allah'ın ayetlerini yalanladıklarında, kendi kendilerine Allah'ın müminlere yaptığı vaadlerden yararlanma haklarından vazgeçmişlerdir. Ahireti inkâr edip bir gün Allah'ın huzuruna çıkacakları gerçeğini reddetmeleri sadece, onların Allah'ın bağışlama ve merhameti konusunda hiçbir ümit beslemedikleri anlamına gelir. Bundan sonra beklentilerinin aksine ahirette gözlerini açtıklarında ve Allah'ın ayetlerinin hak olduğunu gördüklerinde, Allah'ın rahmetinden bir pay beklemelerinin hiçbir sebep ve anlamı yoktur."

37. Buradan itibaren konu tekrar Hz. İbrahim'in (a.s) kıssasına döner.

38. Yani, onlar Hz. İbrahim'in (a.s) argümanlarından (delillerinden) hiçbirine cevap vermediler. Verdikleri tek cevap şuydu: "Hakkı söyleyen dili kesin ve bizim hatamıza parmak basıp ondan vazgeçmemizi söyleyen kişiyi yaşatmayın." "Onu öldürün, yahut yakın" sözleri, bütün kalabalığın Hz. İbrahim'in (a.s) öldürülmesi fikrini paylaştığını göstermektedir. Fakat onlar öldürmenin metodu hakkında aynı fikirde değillerdi. Bazıları öldürülmesi, bazıları da diri diri yakılması görüşündeydiler. Öyle ki, gelecekte hiç kimse söylediği şeyin aynısını söylemeye cesaret edemeyecekti.

39. Bu cümle onların en sonunda Hz. İbrahim'i (a.s) diri diri yakmaya karar verdiklerini ve onu ateşe attıklarını göstermektedir. Burada sadece Allah'ın onu ateşten kurtardığı söylenmektedir: Fakat Enbiya Suresi'nde Allah'ın şöyle emrettiği belirtilmektedir: "Ey ateş! İbrahim'e serinlik ve esenlik ol." (Enbiya: 69) Eğer o ateşe atılmamış olsaydı, ateşe serinlik ve esenlik olması için verilen emir anlamsız olurdu. Bu, eşyanın bütün özelliklerinin Allah'ın emrine bağlı olduğunu ve O'nun, dilediği zaman dilediği herhangi bir şeyin özelliğini değiştirebileceğini ispatlar. Normal olarak her ateş yakıcıdır ve her yanıcı şey yanar. Fakat ateşin bu özelliği, kendisinde değildir. Bilakis Allah tarafından ona verilmiştir. Ve bu özellik hiçibir şekilde Allah'ı bağlamaz. Ateşin sahibi O'dur. O, her an dilediğinde ateşe yakıcılık özelliğinden vazgeçmesini emredebilir. O, her an bir ateş ocağını gül bahçesine çevirebilir. Fakat tabiatın akışına aykırı olaylar, çok seyrek olarak sadece belirli büyük bir amaç veya sebep uğruna meydana gelirler. Bununla birlikte, bizim günlük hayatımızda alıştığımız doğal görüntüler, hiçbir zaman Allah'ın bunlara bağlı olduğu ve "Allah'ın emriyle bile olağanüstü bir olay meydana gelemeyeceği" şeklinde bir argüman (delil) teşkil etmezler.

40. "... Şüphesiz bunda ... ayetler vardır.": Müminler için şunlarda ayetler, ibretler vardır: Hz. İbrahim (a.s); ailesinin, kavminin önyargı ve inatçılıklarına rağmen, onları bâtıldan yüz çevirip Hak'kı kabul etmeleri için teşvik etmeye devam etmiştir. O en acıklı bir şekilde ateşte yakılarak cezalandırılmaya hazırlanmıştı, fakat yine de Hak'tan yüzçevirmedi. Allah, dostu İbrahim'i (a.s) bile sınama ve deneylerden geçirmişti. Hz. İbrahim (a.s), Allah'ın kendisi için hazırladığı sınavlardan başarıyla geçince, Allah'ın yardımı geldi, hem de öyle mucizevî bir şekilde ki, ateş onun için serinlik ve esenlik oldu.


25 (İbrahim) Dedi ki:41 "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, bir kısmınız bir kısmınızı inkâr edip-tanınmayacak ve bir kısmınız bir kısmınıza lanet edeceksiniz.43 Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiç bir yardımcınız da yoktur."

26 Bunun üzerine Lût ona iman etti44 ve dedi ki: "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim.45 Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."46

AÇIKLAMA

41. İbrahim (a.s) bunu, ateşten sağ-selim kurtulduğunda söylemiş olmalıdır.

42. Yani, "Siz topluluk olarak hayatınızı, bir millet olarak sizi birbirinize bağlayan puta-tapıcılık (şirk) temeli üzerine bina ettiniz, Allah'a ibadet üzerine değil. Çünkü bu dünyada insanlar, doğru olsun yanlış olsun herhangi bir inanç etrafında toplanabilirler ve ne kadar yanlış ve asılsız olsa da herhangi bir inanç üzerinde yapılan anlaşma veya sözleşme, karşılıklı dostluk, akrabalık, kardeşlik ve diğer tüm dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerin kurulması için bir araç teşkil edebilir.

43. Yani, "Bü dünyada yanlış bir inanç üzerine bina ettiğiniz topluluk hayatı ahirette devam etmez. Ancak, dünyada iken Allah'a ibadet, hikmet ve takva üzerine kurulan sevgi, dostluk, birlik, karşılıklı sevgi ve saygı ilişkileri orada devam edebilir. küfür, şirk ve sapıklık üzerine bina edilen tüm ilişkiler kesilecek ve tüm sevgiler düşmanlık ve nefrete dönüşecektir.

Baba ve oğul, karı ve koca, hoca ve öğrencisi hepsi birbirini lanetleyecek ve şöyle diyecektir: "İşte bu günahkâr insan beni saptırdı. Ona iki katı fazla bir ceza verilmeli." Bu noktaya Kur'an'ın birçok yerinde değinilmiştir. Mesela Zuhruf Suresi'nde şöyle buyurulmaktadır: "O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar." (67) A'raf Suresi'nde: "Her ümmet ateşe girdiğinde kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler, öncekiler için: "Rabbimiz, bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat artır" derler." (38) Ahzab Suresi'nde de: "Rabbimiz, biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat." derler" buyurulmaktadır. (67-68)

44. Konunun akışı, Hz. İbrahim (a.s) ateşten çıkıp biraz önceki cümleleri söylediğinde, tüm kalabalığın içinden sadece Hz. Lut'un (a.s) ortaya çıkıp ona inandığını ve itaat ettiğini göstermektedir. Bu olaydan sonra daha birçok insanın Hz. İbrahim'in (a.s) peygamberliği konusunda ikna olmuş olması muhtemeldir, fakat bütün bu topluluk ve idare tarafından Hz. İbrahim'in (a.s) inancına karşı gösterilen bu açık ve sert tepki nedeniyle hiç kimse bu kadar tehlikeli bir inancı tasdik edip ona tabi olma cesaretini göstermemiştir. Bu nimet sadece Hz. ibrahim'in (a.s) yeğeni olan ve sonunda amcası ve yengesine (Hz. Sare) hicretlerinde de eşlik eden Hz. Lut'a (a.s) nasib olmuştur.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Hz. Lut (a.s) bu olaydan önce kafir ve müşrikti de, Hz. İbrahim'in (a.s) ateşten sağ-salim çıktığı mucizeyi müşahede edince mi inandı? Eğer öyleyse, müşrik olan bir kimse peygamber tayin edilebilir mi? Bu sorunun cevabı şudur: Kur'an burada "fe-âmene lehü Lut" kelimelerini kullanmıştır ve bunlar Hz. Lut'un (a.s) daha önceden Allah'a inanmadığı veya O'na başka ilahları ortak koştuğu anlamına gelmez. Bunlar sadece onun, bu olaydan sonra Hz. İbrahim'in (a.s) peygamberliğini tasdik ettiği ve ona itaati seçtiği anlamına gelir. Belki de Hz. Lut (a.s) o zamanlar genç bir delikanlıydı ve bu olay onun amcasının tebliğleri ile ilk karşılaşması idi.

45. Yani, "Ben Rabbim uğurunda vatanımı terkedeceğim ve Rabbim beni nereye götürürse oraya gideceğim.

46. Yani, "O beni koruma ve bana yardım etme kudretine sahiptir ve O benim için her neye karar verirse bu büyük bir hikmete mebnidir."


27 Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik47 ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık;48 ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır.49

28 Lût da;50 hani kavmine demişti: "Siz gerçekten, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı 'çirkin bir utanmazlığı' getiriyorsunuz."

29 "Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak,51 yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?"52 Bunun üzerine kendi kavminin cebabı yalnızca: "Eğer doğru söylemekte olanlardan isen, bize Allah'ın azabını getir" demek oldu.

30 Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkarmakta olan (bu) kavme karşı bana yardım et."

AÇIKLAMA

47. Hz. İshak (a.s), Hz. İbrahim'in (a.s) oğlu, Hz. Yakub (a.s) da torunu idi. Hz. İbrahim'in (a.s) diğer oğulları burada zikredilmemiştir. Çünkü onun Medyen'deki torunlarından sadece Hz. Şuayb (a.s) peygamber tayin edilmiş ve onun Hz. İsmail'in (a.s) soyundan gelen torunlarından ise, 2500 yıllık bir süre içinde Hz. Muhammed'e (s.a) dek hiç peygamber çıkmamıştır. Bunun aksine Hz. İshak'ın (a.s) soyundan gelenler, Hz. İsa'ya (a.s) dek hep kitap ve peygamberlik ile şereflendirilmişlerdir.

48. Bu, İbrahim'in (a.s) soyundan peygamber seçilenlerin hepsini kapsamaktadır.

49. Burada söylenmek istenen şudur: Hz. İbrahim'in (a.s) tebliğini ortadan kaldırmaya çalışan Babil'in yöneticileri, rahipleri ve bilginleri ve bu gühahkâr yöneticilerine körü körüne tâbi olan putperest insanlar ortadan silinmişler ve yeryüzünde izleri bile kalmamıştır. Fakat onların sadece Allah'ın kelamını söyledi diye ateşe atarak yok etmek istedikleri ve daha sonra memleketini eli boş bir şekilde terketmek zorunda kalan kimseye Allah öyle bir lütuf ihsan etmiştir ki, onun adı dünyada 4000 yıldan beri bilinmektedir ve kıyamet gününe kadar da öyle kalacaktır. Bütün müslümanlar, yahudiler ve hristiyanlar ağızbirliği etmişçesine onu liderleri olarak kabul ederler. Son 40 asır boyunca insanlara gelen hidayet hep bu adam ve onun soyundan gelenler sayesinde olmuştur. Onun ahirette elde edeceği eşsiz mükafat muhakkaktır, fakat onun bu dünyada kazandığı şerefli mevki, dünyevî fayda ve çıkarlar uğrunda kendilerini parçalayanlardan hiçbirine nasip olmamıştır.

50. Karşılaştırma için bkz. A'raf: 80-84, Hud: 69-83, Hicr: 57-79, Enbiya: 71-75, Şuara: 160-175, Neml: 54-59, Saffat: 113-138, Kamer: 33-40

51. Yani, "Siz cinsel ihtiyaçlarınızı erkeklerle tatmin ediyorsunuz." A'raf Suresi 81. ayette şöyle buyurulmaktadır: "Siz kadınları bırakıp erkeklere şehvetle gidiyorsunuz."

52. Yani, "Siz bu pis işi yaparken gizlenmiyorsunuz bile, aksine toplantılarınızda diğer insanların gözü önünde yapıyorsunuz." Aynı noktaya Neml Suresi 54. ayette de değinilmiştir: "Siz, göre göre o aşırı kötülüğü yapıyorsunuz ha?"

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna