Kasas Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Kasas Suresi Tefsiri Mevdudi

Kasas Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Kasas Suresi Tefsiri Mevdudi

KASAS SURESİ

Adı: Bu sure, adını, 25. ayetinde geçen "el-Kasas" kelimesinden alır. "Kasas", lugatte, olayları uygunluk sırasına göre zikretmektir. Dolayısıyla bu anlamla oluşan bakış açısına göre de, "Kasas" kelimesi sure'ye uygun düşen bir ad olabilmektedir; zira surenin içinde Hz. Musa'nın (a.s) kıssası ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.


Nüzul Zamanı: Daha önce Neml Suresi'nin girişinde de zikredildiği gibi, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd'in rivayetine göre; Şuara, Neml ve Kasas sureleri birbiri ardınca nazil olmuştur. Dil, uslûb ve konuları da bu üç surenin vahiy dönemlerinin hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir. Aralarındaki benzer özelliklerin diğer bir sebebi, Hz. Musa'ya (a.s) ait kıssanın, bu surelerde hikayenin bütününü oluşturan muhtelif yerlerinde zikredilmiş olmasıdır. O, Şuara Suresi'nde risalet görevini kabul etmemesi hakkında şöyle bir mazeret ileri sürüyordu: "Firavun'un kavmi bana bir suç isnadında bulunuyor, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum." Daha sonra Firavun'un huzuruna çıktığında Firavun şöyle diyecekti: "Biz seni bir çocukken evimizde alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yılını aramızda geçirdin, sonunda yapacağını yaptın." Bu surede başka hiç bir şey zikredilmemiştir, oysa Kasas Suresi'nde kıssaya ait diğer ayrıntılar da mevcuttur. Aynı şekilde Neml Suresi'nde de kıssa apansız biçimde Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte seyahate çıktığı ve birden biraz ötede bir ateş gördüğü zamandan başlayıverir.


Bu surede de seyahatin mahiyeti yahut nereden geldikleri veyahut da nereye vardıkları başlarına neler geldiği konusunda hiçbir şey zikredilmez, oysa Kasas Suresi tüm gerekli ayrıntıları ihtiva etmekedir. Şu halde bu üç sure birlikte okunduğunda Hz. Musa'nın (a.s) kıssası tamamlanmış olmaktadır.


Konu: Anafikir, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği karşısında çoğalan şüphe ve itirazları bertaraf etmek ve kendisine iman etmemek için ileri sürülen mazeretleri geçersiz kılmaktadır.


Bu amaçla ilkin, Musa'nın (a.s) kıssasının vahyediliş dönemi, telmih ve temsilen anlatılmakta, böylece dinleyenlerin zihninde şu noktalar kendiliğinden uyandırılmış olmaktadır.


a) Allah irade buyurduğu her vasıta ve saiki, idrak edilemeyen yollarla devreye sokar. Allah aynı şekilde nesne ve olayları öyle ayarlamıştır ki, Firavun'u iktidarından uzaklaştıran çocuk, bizzat Firavun'un evinde beslenip, büyümüş ve Firavun, kimi beslediğini bilememiştir. Şu halde kim Allah ile savaşabilir ve O'nun planlarıyla başedebilir?


b) Peygamberlik bir kimseye gökler ve yerlerden yayınlanan bir bildiriyle, şenlikler içinde kutlanarak bahşedilmez. Sizler Hz. Muhammed'in (s.a) nasıl olup da beklenmedik bir şekilde peygamberlikle müjdelendiğine akıl erdiremiyorsunuz, oysa bizzat kendinizin bir peygamber olarak kabul ettiğiniz (48. ayet) Hz. Musa (a.s) da umulmadık bir zamanda peygamber olmuştur; bir seyahatte Sina Dağı'nın ıpıssız eteğinde hiç kimsenin ne olacağını bilmediği zamanda... Hatta bizzat Hz. Musa (a.s) bile peygamberlikle müjdelendiği anın bir öncesine kadar durumu bilmiyordu. Aslında bir parça ateş getirmeye gitmiş ve fakat, peygamberlik bağışıyla dönmüştü.


c) Allah'ın, bir görevi yerine getirmesini istediği kimse, ordusuz, zırhsız, görünürde bir destek yahut arkasında bir kuvvet olmadan, çok güçlü ve çok donanımlı muhaliflerini yenilgiye uğratır. Hz. Musa'nın (a.s) kuvvetleri ile Firavun arasındaki güç farkı, Hz. Muhammed (s.a) ile Kureyş arasındakinden çok daha belirgindi ve şimdi ise bütün dünya, sonunda kimin galip geldiğini, kimin yenildiğini bilmektedir.


d) Siz Hz. Musa'dan (a.s) tekrar bahisle, "Niçin Musa'ya verilen asa, parlayan el... vs. gibi mucizelerin aynısı Muhammed'e verilmedi?" diyorsunuz. Hz. Musa'nın Firavun'a gösterdiği türden mucizeler size de gösterildiğinde hemencecik inanıvercekmişsiniz gibi (!)... Peki, kendilerine mucize gösterilenler buna mukabil nasıl karşılık verdiler, biliyor musunuz? Onlar mucizeleri gördükten sonra bile inanmamış ve yalnızca şöyle demişlerdi: "Bu sihirdir"; zira hakikate karşı düşmanlık beslemekte ve ayak diretmekteydiler.


Aynı hastalık bugün sizi de yakalamış. Siz de sadece aynı türden mucizeler gösterildiğinde mi inanacaksınız? Öyleyse mucizeleri gördükten sonra inanmayanların akibetini biliyor musunuz? Onlar Allah tarafından helâk edilmişlerdi. Şimdi inatla mucize isteyerek aynı felaketle karşılaşmayı mı istiyorsunuz?


Bütün bunlar, bu kıssayı dinleyen Mekke'nin putperest çevresine mensup herkesin zihninde kendiliğinden vurgulanmış oluyordu. Zira bir zamanlar Hz. Musa (a.s) ile Firavun arasında vuku bulan çatışmanın benzeri şimdi Mekke müşrikleri ile Rasûlullah (s.a) arasında cereyan ediyordu. Musa'ya (a.s) ait kısssanın anlatılmasının sebeb-i hikmeti buydu ve böylece Mekke'de hüküm süren şartlarla Hz. Musa (a.s) döneminde mevcut olan şartlar arasındaki benzerlik, ayrıntılara varıncaya kadar kendiliğinden belirtilmiş oluyordu. 43. ayetten itibaren ise surenin içeriği asıl anafikre yönelmeye başlamaktadır.


Hemen girişte Rasûlulah'dan (s.a) iki bin sene önceki tarihî olayların, bu denli sarih biçimde anlatılmasının nedeni Rasûlullah'ın (s.a.) risaletine delil teşkil etmesi içindir. Zira o bir ummiydi. Gerek hemşehrileri, gerekse kabilesi bunun pek iyi farkındalardı ki, Hz. Muhammed'in (s.a) böyle ikibin yıllık bilgileri alabileceği bir kaynak, bildikleri kadarıyla bulunmuyordu.


Dahası, onun bir peygamber olarak tayin edilmesi, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak değerlendirilmelidir. Zira onlar gafildiler ve Allah bu icraatı onlar hidayet bulsun diye yapmaktaydı. Böylece onların sık sık tekrarladıkları "Niye bu peygamber Musa'nın getirdiği mucizeleri getirmiyor?" itirazları da cevaplanmış oluyordu. Şöyle ki: "Sanki siz -bizzat tasdik ettiğiniz gibi- Alllah'dan mucizeler getiren Musa'ya (a.s) inanmış mıydınız da, bu Rasûl'den mucize istemekte haklı olasınız? Şehvet ve heveslerinize tapmadığınız sürece hâlâ hakikatı görme şansınız var. Fakat bu hastalıktan kurtulamadığınız takdirde, size ne tür mucize gösterilirse gösterilsin hakikati asla göremezsiniz.


Sonra Mekke müşrikleri uyarılmakta ve o günlerde vuku bulan bir hadisenin hatırlatılmasıya utandırılmaktadırlar. Olay şudur: Bir grub Hıristiyan Mekke'ye gelmiş ve Rasûlullah'dan (s.a.) Kur'an'ı işitince müslüman olmuştu. Mekkeliler bundan bir ders almak yerine öylesine feveran ettiler ki, Ebu Cehil'in öncülüğünde hepsine fena muamelede bulundular.


Surenin son bölümü müşriklerin Rasûlullah'a (s.a.) neden inanmadıkları yolundaki mazeretlerini ele almaktadır. Korktukları şey şuydu: "Eğer biz Arapların çok tanrılı itikadından vazgeçip de, onun yerine tevhid inancını benimsersek, bu bizim dinî, siyasî ve ekonomik alandaki üstülüğümüzün sonu olur; çünkü aksi durumda Arabistan içinde en etkili kabile olma statümüzü kaybederiz; üstelik ülkede gidebileceğimiz hiçbir yer kalmaz." Kureyş ileri gelenlerini, hakikate düşman olmaya iten temel neden buydu; bunun dışındaki şüphe ve itirazları yalnızca halkı aldattıkları birer bahaneden ibaretti. Allah (c.c) surenin sonunu tamamen bunlara ayırarak her birinin gerçek yüzünü, hikmetli bir şekilde sergilemiş ve Hak ile batıl'ı ayırmada yalnızca dünyevî çıkarları ölçü alanların bu temel hastalığına çözüm teklif etmiştir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Tâ, Sîn, Mîm.


2 Bunlar, apaçık olan Kitabın ayetleridir.


3 Mü'min olan1 bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız.2


4 Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş3 ve oranın halkını birtakın fırkalara ayırıp bölmüştü;4 onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.5 Çünkü o, bozgunculardandı.


5 Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler6 yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.7


6 Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Hâmân'a8 ve askerlerine, onlardan sakınmakta oldukları şeyi gösterelim.

AÇIKLAMA

1. Yani, "İnat edip ayak diretmeyenlerin yararına, çünkü seni dinlemeye hiç niyeti olmayanlara tebliğ fayda vermez."

2. Mukayese için bk. Bakara: 47-59, A'raf: 100-141, Yunus: 75-92, Hûd: 96-109, İsra: 101-111, Meryem: 51-53, Taha: 1-30, Müninun: 51-76, Şuara: 10-32, 52-67, Neml: 1-14, Ankebut: 39-40, Mümin: 23-50, Zuhruf: 46-56, Duhan: 1-33, Zariyat: 38-40, Naziat: 15-26.

3. Metinde geçen "Âlafilardi" kelimeleri kapsamlı bir şekilde şu anlama gelir. Firavun boyun eğmiş bir kul gibi davranacağı yerde, ülkede isyankar tavrı benimsedi ve teb'asına zorba ve mağrur bir yönetici gibi baskı yapmaya başladı.

4. Yani, "Teb'asını tümüne eşit haklar sunarak yönetmedi, aksine onları parçalara bölen bir siyaset izledi. Kimini yönetici sınıfa dahil etmek üzere hak ve imtiyazlara boğuyor, kimisini de ezmek ve sömürmek üzere köle haline getiriyordu."

Burada hiç kimse şu şüpheye kapılmamalıdır: İslâmî hükümet de müslümanlarla zimmî teb'a arasında ayırım yapar, onlara eşit haklar tanımaz; o veya bu şekilde bir tarafı kayırır... Böyle bir şüphe yersizdir; çünkü Firavun'un siyasetinin aksine, böyle bir ayırım, ırk, renk, dil ve sınıf esası üzerine değil, bilakis ideoloji ve hayat tarzı esası üzerine yapılmıştır. İslâmi sistemde müslümanlar ile zımmi'lerin yasal hakları konusunda kesinlikle bir ayırım sözkonusu değildir. Tek ayırım onların siyasal haklarıyla ilgilidir ve bu da şu basit sebebten ötürüdür: Bir ideoloji devletinde yönetici sınıf yalnızca devletin temel ideolojisine inananlardan oluşabilir. Bu ideolojiyi kabullenen herkes bu sınıfa girebilir. Reddedenlerse dışarda kalır. Dolayısıyla bu ayırımla, Fir'avnî ayırım arasında hiçbir benzerlik yoktur, zira Fir'avnî ayırıma göre ezilen sınıfın hiçbir üyesi, hiçbir şekilde (kesinlikle) yönetici sınıfına giremez; ezilen kavim temel insan (kul) haklarından yararlanamaz, siyasî ve ekonomik haklarından dem vuramaz. Hatta onlar yaşama ve hayatta kalma haklarından bile mahrumdur, her ne olursa olsun herhangi bir hakları güvencede değildir, buna mukabil tüm özel imtiyaz ve haklar, devletin yüksek kademeleri, hayatın nefis nimetleri, yönetici sınıfa ve bu sınıf içinde doğmuş bulunan herkese tahsis edilmiştir.

5. Kitab-ı Mukaddes bunu şöyle açıklar: "Şimdi Mısır'ın başına Hz. Yusuf'u tanımayan yeni bir kral geçti ve halkına şöyle dedi: Dikkat edin İsrailoğulları bizden daha fazla ve daha güçlü. Haydi onları zekice bir hileyle halledelim ki çoğalmasınlar ve bakarsınız öyle bir zaman gelir ki, bir savaşa maruz kalırız da onlar düşmanlarımızla birleşerek bize karşı savaşırlar. Bu yüzden onları ülkeden kovun." Bunun üzerine onlara ağır işleri yüklediler ki, onların altında ezilsinler. Ve onlar, Firavun için muhteşem şehirler inşa ettiler, Pithom ve Ramses ve Mısırlılar, İsrailoğulları'nı zorla köleleştirdiler. Ve onların hayatlarını, harç karma, tuğla yapımı, her türlü tarla hizmeti gibi zor işlerde çekilmez hale getirdiler. Ve Mısır'ın kralı İbrani ebelerle konuştu... Ve şöyle dedi: -İbrani kadınlara ebelik yaptığınızda çocuklara bakın, eğer oğlansa öldürün, kız ise bırakın yaşasın. (Çıkış: I: 8-16)

Bu gösterir ki, Hz. Yusuf'un (a.s) irtihalinden sonra Mısır'da kavmiyetçi bir devrim yapılmıştı. Ve Kıptîler yeni kavmiyetçi hükümete sahip olduklarında İsrailoğulları'na egemen olmak için her vasıtaya başvurmuşlardı. Onları yalnızca küçük düşürüp aşağılamak ve adi işlere koşmakla kalmıyorlar, oğullarını öldürmek, kızlarını yaşatmak suretiyle nüfuslarını azaltma siyaseti de güdüyorlardı. Böylece İsrail kadınları tedricî olarak Kıptilerin eline düşecek ve İsrailoğulları yerine Kıptî nesiller üretecekti. Talmud, Hz. Yusuf'un (a.s) irtihalinden 100 küsur sene sonra böyle bir devrimin vuku bulduğunu kaydeder. Talmud'a göre yeni hükümet, evvelemirde İsrailoğulları'nı verimli arazilerinden, evlerinden ve mülklerinden mahrum etti. Sonra devletle ilgili, iş ve görevlerinden uzaklaştırdı. Artık Kıptî liderler İsrailoğulları'nın ve onların Mısırlı dindaşlarının biraz palazlandığını ne zaman görseler onları zillete duçar ederek, küçük bir ücret vererek yahut beş kuruş vermeksizin en zor işlerde istihdam ederlerdi. "Mısır halkının bir bölümünü güç ve itibarından etti" ayetinin ve Bakara Suresi'nin, "sizi korkunç bir azaba duçar etmişlerdi." mealindeki 49. ayetinin açıklaması budur.

İlaveten, ne Kitab-ı mukaddes, ne de Kur'an-ı Kerim'de Fravun'a bir müneccim tarafından İsrailoğulları arasında bir çocuğun doğacağı ve kendisini iktidarından edeceği söylendiği, Firavun'unun bu tehlikeyi bertaraf etmek üzere, israiloğulları'nın evinde doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiği; yahud bizzat Firavun'un korkunç bir rüya gördüğü ve bu rüyanın, İsrailoğulları arasından kendisini iktidarından edecek bir oğlan çocuğunun doğacağı şeklinde yorumlandığı zikredilmez. Bizim müfessirlerimiz bu masalı Talmud'dan ve diğer İsrailiyyat'tan almışlardır. (bkz. Jewish Encyclopedia; "Musa" mad. The Talmud Selections, Sh: 123-124)

6. Yani, "Onları yeryüzünde insanların öncüleri ve kılavuzları yapalım."

7.Yani, "Yönetici olsunlar diye ülkenin mirasını onlara bağışlayalım."

8.Batılı müsteşrikler bu konu hakkında oldukça kritik bir tutum takınmışlardır. Onlara göre, Hâmân, Hz. Musa'dan (a.s) yüz sene sonra M.Ö. 486-465 arası hüküm sürmüş olan Pers Kralı Xerxes'in nedimiydi. Fakat Kur'an onu Mısır'da Firavun'un bir bakanı olarak göstermektedir. Müsteşriklerin fikri katıksız bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Bir kere müsteşriklerin elinde Xerxes'in Haman'dan önce, "Hâmân" isimli bir başka şahsın yaşamadığını ispatlayacak tarihî bir delil var mıdır? Varsa nedir? Eğer bir müsteşrik sahih belgeleri araştırarak Firavun'un bakan, başkan ve nedimlerine ait olan ve içinde "Hâmân" adı geçmeyen tam bir listeyi ortaya çıkarırsa hiç beklemeden bunu umuma duyurup mikrofilmini neşretmelidir. Çünkü Kur'an-ı reddetmek için bundan daha iyi, daha etkili bir araç olamaz.


7 Musa'nın9 annesine: "Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, bu durumda onu suya bırak, korkma ve hüzne kapılma; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız" diye vahyettik (bildirdik).10

8 Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye11 sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun da Hâmân da ve askerleri de bir yanılgı içindeydi.

AÇIKLAMA

9.Yani, sonraları dünyanın Hz. Musa ismiyle bileceği ve aynı dönemde bir İsrail ailesine ait olarak doğmuş bir çocuk, gözden kaçmıştı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre aile Hz. Yakub'un (a.s) bir oğlu olan Levi'nin nesebinden gelmekteydi. Hz. Musa'nın (a.s) babasının adı ise Kur'an'da İmran olarak geçen Amram'dı. Hz. Musa'dan (a.s) önce iki çocukları olmuştu. İlki abla olan Meryem, diğeri de onun erkek kardeşi Harun. Muhtemeldir ki İsraillilerin evinde doğan bütün erkek çocukların öldürülmesi hakkındaki genelge Harun (a.s) doğduğunda henüz yayınlanmamıştı ve o bu yüzden kurtulmuş olmalıydı. Üçüncü çocuksa genelgenin tam bir titizlikle uygulandığı zamanda doğmuştu.

10. Yani, "Ona verilen emir çocuğu doğar doğmaz nehre atması yolunda değil, gerçek bir tehlike sezinceye kadar emzirmesi yolunda idi." Sözgelimi, eğer sırrın açığa çıkarıldığını hisseder de, düşmanlarının bir takım yollarla yahut bizzat mel'un bir İsrailli'nin ihbar etmesiyle öğrendikleri sırrını tahkik etmek için geldiklerini görürse, çocuğu bir kutuya koyacak ve hiç tereddüt etmeden nehre atacaktı. Kitab-ı Mukaddes'e göre Musa'nın (a.s) annesi onun doğumundan sonra üç ay gizledi. Talmud bu rivayete şunu ilave der: Firavun hükümeti birtakım Mısırlı kadınları yanlarına çocuk alıp İsrailoğulları'nın evine girmek üzere gizlice görevlendirmişti. Yanlarındaki bebeği ağlatan kadınlar, evde bir başka bebeğin ağlamasını duyunca gizlenen bebeği keşfetmiş oluyorlardı. Bu yeni tip casusluk Hz. Musa'nın annesini çok endişelendirdi ve çocuğunun hayatını korumak için onu doğumundan üç ay sonra nehre attı. Bu kitapların olayın burasına kadar naklettikleri rivayet Kur'an'dakiyle benzerlik göstermektedir. Yine sandığı nehre salma olayı da tıpkı Kur'an da nakledildiği gibidir. Tâhâ Suresi'nde şöyle denmekdedir: "Bu çocuğu bir sandığa koy, sandığı da nehre sal." (Ayet: 39) Aynı şey Kitab-ı Mukaddes ve Talmud tarafından da söylenmektedir. Bu kitablara göre Musa'nın (a.s) annesi kamıştan bir sepet yapmış ve su geçirmesin diye de katran ve zift ile kaplamıştır. Sonra çocuğu içine koyup Nil'e salmıştır. Burada kayda değer olan husus, Kur'an'da Zikredilen bu en önemli konunun İsrail kaynakları içinde zikredilmemiş olmasıdır. Yani Kur'an'a göre Musa'nın (a.s) annesi tüm bunları Allah'dan aldığı ilhamla yapmış ve Allah kendisini öyle temin etmiştir ki, bu yola başvurması halinde yalnızca çocuğunu kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda ona yine kavuşacak ve gelecekte çocuğu, Allah'ın peygamberi olacaktır.

11. Onların niyeti bu değildi ama yaptıklarının akibeti bu oldu. Çocuğu, yani sonunda onun aracılığıyla yok edilecekleri çocuğu nehirden aldılar.


9 Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.12

10 Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

11 Ve onun kız kardeşine: "Onu izle,"13 dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.

12 Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik.14 (Kız kardeşi:) "Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?" dedi.15

AÇIKLAMA

12. Bundan anlaşılan şey kısaca şudur: "Tahta sandık yahut sepet, nehir tarafından Firavun'un sarayının bulunduğu yere taşındı. Firavun'un köle (yahut hizmetçileri), onu tutarak alıp Kral ve Kraliçenin huzuruna getirdiler. Belki de o esnada Kral ve Kraliçe nehrin kenarında gezmeye çıkmışlardı ve sepeti farkederek tutulmasını emrettiler. İçinde bir çocuk olduğunu görünce onun bir İsrailoğlu ailesine mensup olduğunu kolayca tahmin ettiler. Çünkü sepet o günlerde çocukları öldürülmekte olan İsrailoğulları tarafından gelmekteydi. Besbelli biri bebeğini bir süre gizlemiş fakat daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca belki biri tutar da çocuk ölümden kurtulur ümidiyle nehre salmıştı.

Öyle anlaşılıyor ki, çok sadık köleler Kralın, çocuğun kendisi için tehlikeli olabileceği düşüncesiyle derhal öldürülmesi emrini yerine getirmeye çalışmışlardı. Fakat Kraliçe nihayetinde bir kadındı, hem de çocuğu olmayan bir kadın. Üstelik Taha Suresi'nde geçtiği üzere, o çok sevimli bir bebekti: "Sana kendimizden bir sevimlilik ilka etmiştik."(Ayet: 39), yani; "Seni öyle sevimli bir çocuk kılmıştım ki sana bakanlar sevmeden edemezlerdi." Dolayısıyla kadın da onu sevmemezlik edemedi ve Kral'a şöyle dedi: "Onu öldürme, onu evlat edinelim. Evimizde çocuğumuz olarak büyürse bir İsrailli olduğunu bilmeyecek, hatta Firavun'un akrabalarından biri olduğunu sanacak ve bize bir İsrailoğlu düşmanı olarak yardım edecektir."

Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre Hz. Musa'nın evlat edinilmesini salık veren kadın, Firavun'un kızıydı, oysa Kur'an'a göre onun karısıydı. "Emraetu Fir'avn" Aşikardır ki, doğrudan Allah'ın kelamı, asırlar sonra derlenmiş sözlü bir rivayetten çok daha geçerlidir. Dolayısıyla "İmraetu Fir'avn" ibaresini Arapçadaki anlamı hilafına "Fir'avun ailesinden bir kadın" şeklinde çevirmeye ve sırf İsrailî rivayetlerle uyum içinde olsun diye böyle kullanmaya katiyen ihtiyacımız yoktur.

13. Yani, kız yüzen sepet boyunca yürüdü ve düşmanlarının sepetle ilgili ne yapmak istediğini hissetirmeyecek şekilde onu izledi. İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa'nın (a.s) kızkardeşi 10-12 yaşlarında idi. Küçük kardeşini zekice ve hiçkimseye birşey hissettirmeden takip ederek Firavun'un ev halkı tarafından tutulduğunu öğrendi.

14. Yani, "Çocuk, Kraliçenin onu emzirmek için çağırdığı hiçbir süt anneninin memesini ağzına almıyordu."

15. Bu, kızkardeşin küçük kardeşinin Firavun'un sarayına ulaştığını anlayınca eve dönmediğini ve akıllıca bir hareketle, ne olup biteceğini öğrenmek üzere orada kalmış olduğunu gösterir, sonra çocuğun hiçbir sütanneyi kabul etmediğini görüp, Kraliçenin ona uygun bir sütanne için telaşa kapıldığını anlayınca akıllı kız, doğruca saraya gitmiş ve şöyle demiştir: "Size onu büyük bir sevgiyle yetiştirecek birini söyleyebilirim."

Burada gözönünde bulundurulması gereken bir şey vardır. Eskiden bu ülkelerin soylu ve hali vakti yerinde aileleri genellikle çocuklarını yetiştirmeleri için sütannelere (dadılara) teslim ederlerdi. Rasûlullah'ın (s.a) sireti'nde şehir dışından, çöllerden dadıların gelip, hali vakti yerinde olan ailelerin çocuklarını yüksek ücretler karşılığında emzirmek ve büyütmek üzere aldıklarını biliyoruz. Bizzat Rasûlullah (s.a.) Halime Sadiye tarafından çöle götürülmüştü. Aynı görenek Mısır'da da vardı. Musa'nın (a.s) kızkardeşinin (ablasının) uygun bir dadı getirebileceğini değil de, özen ve sevgiyle onu yetiştirmeyi tekeffül edebilecek bir hane halkını tavsiye edebileceğini söylemesi bundandır.


13 Böylelikle, gözünün aydın olması, hüzne kapılmaması ve gerçekten Allah'ın va'dinin hak olduğunu16 bilmesi için, onu17 annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.

14 O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca,18 biz ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik.19 Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.

AÇIKLAMA

16. Allah tarafından yürürlüğe konan bu hikmetli planın bir güzel sonucu da, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'un sarayında gerçek bir prens gibi değil, kendi halkı içinde yaşamasıydı. Bu yüzden Firavun'un sınıf ve halkının bir üyesi olarak yetişmek yerine hem aklî, hem de hissî bakımdan tam bir İsrailoğlu şeklinde yetişmişti.

Rasûlullah bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Kendi maişetini temine çalışan ve Allah'ın da rızasını gözeten kimse Musa'nın (a.s) annesine benzer, ki o bir taraftan kendi oğlunu emzirirken diğer taraftan kulluğunun mükâfatını da alıyordu." Yani her ne kadar böyle bir kimse çocuğunun hayatını idame ettirmek için çalışıyorsa da, Allah'ın rızasını umarak hileye başvurmadan çalıştığı sürece -yani başkalarıyla münasebetlerinde âdil ve dürüst, kendisi ve çocukları için Allah'a ibadet niyetiyle temiz rızık arayan bir kimse olduğu sürece- hayatını kazanırken Allah'tan da mükâfâtını almış olur.

17. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre, çocuğa Firavun'un sarayında iken "Moses" (Musa) olarak isim verilmişti. Bu kelime İbranice değil Kıptîce'dir. Ve "Onu sudan çıkardım" anlamına gelir, zira Kıptî lisanında "Mo" su demektir. "Oshe" ise ibârenin diğer kısmına karşılıktır: (Moşe)

18. Yani, zihnî ve bedenî açıdan tam manasıyla gelişip rüşdüne ermiştir. Hz. Musa'nın (a.s) yaşı hakkında Yahudi kaynakları farklı rivayetler zikretmektedirler. Kimisi 18'di der, kimisi 20, kimileriyse 40 yaşlarında olduğunu söyler. Ahd-i Cedid'e göre 40 yaşlarındaydı. (İşler, 7: 23) Fakat Kur'an herhangi bir yaş zikretmez. Daha sonraki ayetlerde anlatılan olayın hangi maksatla zikredildiğine bakılırsa bu, onun olayın geçtiği esnada tam anlamıyla rüşdüne eriştiğini anlamaya yetecektir.

19. "Hükm"; hikmet, anlayış ve hükmetme gücünü tazammun eder. "İlm" ise hem dinî hem dünyevî bilgidir. Hz. Musa (a.s) ailesiyle kurduğu temas sonucu atalarının -Yusuf, Yakub, İshak ve İbrahim (a.s)- öğretilerini biliyordu ve Kral'ın sarayında bir prens olarak eğitim görürken Mısır'da cari olan ilimlerden de nasibini almıştı. Burada "Hüküm" (Hikmet} ve "İlm" (Bilgi) peygamberliğin bağışlanması anlamına değildir, çünkü peygamberlik, Hz. Musa'ya birkaç yıl sonra bağışlanmıştır. Nitekim Şuara 21'de zikredilmişti ve aşağıda da zikredilecektir.

Onun bir prens olarak eğitim ve öğrenimi hakkında Ahd-i Cedid şunları söyler: "Musa, Mısırlıların tüm hikmetini öğrenmişti, hem sözde hem fiilde çok güçlü olmuştu." (İşler 7: 22) Talmud şunu söyler: "Musa Kral'ın sarayında yakışıklı bir delikanlı olarak büyüdü: Kraliyete mensup elbiseler giydi, halk tarafından sevildi ve hep kraliyet hanedanına ait konumlar içinde göründü. Bir günlüğüne Goshen bölgesine gitti ve orada kardeşlerinin (İsrailoğulları'nın) maruz bırakıldığı şiddeti müşahade etti. Musa, Mısır Kralı'ndan ricada bulunarak işçilere haftada bir günlerini tatil olarak bağışlamasını söyledi ve Kral ricasını kabul etti. Musa şöyle dedi: "Onları böyle kesintisiz çalışmaya zorlarsanız güçlerini yitirirler. Oysa dinlenmek ve güçlerini toplamak için onlara hiç değilse haftada bir gün izin vermeniz kendi kâr ve yararınıza olacaktır." Ve Rabb Musa'yla oldu ve şöhreti bütün ülkeye yayıldı. (H. Polane, The Talmud Selection, sh. 128-129)


15 (Musa,) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi,20 orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı21 ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır" dedi.22

16 Dedi ki: "Rabbim, gerçek şu ki, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla."23 Böylece (Allah) onu bağışladı.24 Hiç şüphe yok O, bağışlayandır, esirgeyendir.

AÇIKLAMA

20. Herhalde yolların ıssız olduğu ve şehirde tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü bir sabahın erken saatleri, yahut bir yaz öğleni veyahut da bir kış gecesi olmalı. "Şehre girdi" ibaresi, sarayın şehrin dışında genel yerleşim bölgesinden uzak bir yerde bulunduğunu göstermektedir. "Şehre girdi" kelimeleri kullanılmış, "şehirden çıktı" denmemiştir. Çünk Hz. Musa (a.s) kraliyet sarayında yaşamıştır.

21. "Vekeze" kelimesinin orijinal anlamı hem tokat vurmak, hem de yumruk atmaktır. Biz "Musa bir yumruk attı" anlamını benimsedik. Çünkü bir yumruk ölüme sebebiyet verebilir ama bir tokat veremez.

22. Bir kimse, Hz. Musa'nın (a.s), Mısırlı'nın yumruğunu yedikten sonra düşüp son nefesini verdiğini görünce, bu kelimeleri kullanmasında bir karışıklık ve uzaklık olduğunu düşünebilir. Onun öldürmek gibi bir niyeti olmadığı gibi, yumruk da öldürücü değildi. Hiç kimse sağlıklı bir insanın böyle bir yumruk darbesiyle ölebileceğini ummazdı. İşte Musa'nın (a.s) "Bu şeytanın bir işi! Yine yoldan çıkarıcılığına başvurarak bana bu işi yaptırdı ki bir İsrailli'yi savunurken bir Mısırlı'yı öldürmekle suçlanabileyim. Böylece korkunç bir kızgınlık ve öfke fırtınası bütün Mısır'ı sarsın. Hem de yalnızca bana karşı değil, tüm İsrailoğulları'na karşı." demesinin nedeni budur. Bu konuda Kitab-ı Mukaddes Kur'an'dan farklı bir rivayet nakleder. Ona göre Hz. Musa (a.s) kasıtlı cinayet işlemiştir. Hz. Musa'nın bir Mısırlı'yla bir İsrailli'nin kavga ettiğini gördüğü zaman Kitab-ı Mukaddes şöyle anlatır: "Bir o yana baktı, bir bu yana baktı, hiç kimsenin olmadığını görünce onu öldürdü ve cesedini de kuma gömdü." (Çıkış 2: 12) Talmud rivayeti de aynıdır. Şimdi herhangi bir kimse burada İsrailoğulları'nın kendi atalarını nasıl rezaletle damgaladıklarını, Kur'an'ın ise onları nasıl yücelttiğini görebilir. Sağduyunun gereği de budur, gelecekte büyük bir peygamber olacak ve kendisine büyük kanun ve adalet mecmuası verilecek hikmet sahibi ve diline sahip bir kimse, kendi kavminden birinin bir başka kavimden biriyle döğüştüğünü görüp öfkelenen ve kasıtlı olarak diğer kavimden olanı öldüren kör bir milleyetçi olamaz. Çok açıktır ki, bir Mısırlı'yı, sırf zulmünden bir İsrailli'yi kurtarmak uğruna öldürmek kanunî sayılmaz.

23. Hz. Musa'nın (a.s) bu duası şu anlama gelir: "Ey Rabbim! Bu günahımı affet: Bu günahı isteyerek işlemediğimi biliyorsun, onu ört ve halktan gizle!"

24. Bu ifade iki anlama gelir ve ikisi de burada kullanılmıştır: Allah, Hz. Musa'nın suçunu halktan gizlediği gibi, hatasını da bağışladı. Zira ne bir Mısırlı, ne de Mısır hükûmetinin herhangi bir yetkilisi, olaya şahid olabileceği bir zamanda yoldan geçmedi. Böylece Hz. Musa (a.s) cinayet mahallinden teşhis edilmeden uzaklaşma imkânı bulmuş oldu.


17 Dedi ki: "Rabbim, bana verdiğin nimetler25 adına, artık suçlu-günahkârlara destekçi olmayacağım."26

18 Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen gerçekten açıkça bir azgınsın."27

19 Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı28 yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: "Ey Musa, dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun."29

AÇIKLAMA

25. Yani, "Yaptığım 'iş'i düşmanlarımdan gizleyip, Mısırlılar'ın elinden zarar görmeden kurtarma" nimeti.

26. Hz. Musa'nın (a.s) bu ahdi çok kapsamlı kelimelerle ifade edilmiştir. O'nun bununla demek istediği; ferd olsun, topluluk olsun, dünyada zulüm ve hainlik eden hiç kimseye yardımcı olmamak idi. İbn Cerir ve diğer birkaç Müfessir'in de doğru anladığı gibi o günlerde Hz. Musa (a.s), Firavun ve hükûmetiyle olan ilişkilerini kesmeyi ahdetmişti: Zira hükümet zalimdi ve ülkede kötü bir sistemi hakim kılmıştı. Daha sonra muttakî bir insanın böyle zorba bir krallıkta görev yapmaya, onun güç ve itibarının yükselmesine alet olmaya daha fazla devam edemeyeceğini anladı. Müslüman alimler, Hz. Musa'nın (a.s) bu sözünden genellikle şunu istidlâl ederler: Bir mümin, ister bir fert, ister bir zümre, isterse iktidardaki bir hükûmet olsun zalime yardım etmekten tamamen kaçınmalıdır. Bir kimse, Ashabın tanınmış tabiilerinden olan Atâ b. Ebi Rabah'a sordu: "Benim kardeşim Emevî hakimiyetinde olan Kûfe'nin vali kâtibi...

Gerçi halkın meseleleriyle ilgili kararları o vermiyor ama kararlar onun kalemiyle neşrediliyor. Bu hizmeti sürdürmek zorunda, çünkü bu onun tek gelir kaynağı..." Hz. Atâ bu ayeti okudu ve şöyle dedi: "O kardeşin kalemini elinden atsın. Rezzak Allah'dır."

Başka bir Emevî kâtibi, Amir Şa'bî'ye sordu: "Ey Ebu Amr! Ben yalnızca verilen kararları kaydedip, neşretmekten sorumluyum. Bunun dışında hiçbir şey yapmam. Bu memuriyet dolayısıyla kazandığım rızk helal mi, değil mi?" O şöyle cevapladı: "Mümkündür ki masum biri cinayet suçuyla hüküm giyer ve karar senin kaleminden çıkar, yahut birinin mülkü adaletsizce müsadere edilir, yahut bir başkasının evinin yıkılması emredilir ve tüm emirler senin kaleminden çıkar." Sonra imam bu ayeti okudu. Bunun üzerine kâtip şunları söyledi: "Bu günden itibaren kalemimden Emevîlerin hükümleri çıkmayacak!" İmam da karşılık verdi: "Öyleyse Allah da seni günlük rızkından mahrum bırakmayacak."

"Abdurrahman b. Müslim, Dahhak'dan yalnızca Buhara'ya gidip oradaki memurların maaşlarını dağıtmasını istemişti, fakat o bunu bile reddetti. Arkadaşları bunda bir kötülük olmadığını söyleyince şöyle cevap verdi: "Bir zalime hiç bir şekilde yardımcı olmak istemem." (Ruh'ul-Meani c:20, sh: 49)

İmam ebu Hanife'nin hayat hikayesini sahih biçimde yazanlardan el-Muvaffak el-Mekkî, İbn el-Bezzâz el-Karvarî, Molla Ali Kârî, v.s de dahil olmak üzere tümü, Mansur'un başkomutanı Hasan b. Kahtuba'nın sırf imamın direktifiyle görevinden şu sözleri sarfederek istifa ettiğini kaydetmişlerdir: "Bugüne kadar sizin saltanatınızın lehine yaptığım şeyler eğer bu saltanat Allah yolunda idiyse bana yeter. Yok eğer zulüm ve zorbalık yolunda ise amel defterimdeki günahlarıma yenilerini eklemek istemiyorum."

27. Yani, "Öyle görünüyor ki, sen geçimsizin birisin. Hergün onunla bununla yeni bir kavga çıkarıyorsun."

28. Bu konuda Kitab-ı Mukaddes'in rivayeti Kur'an'ınkinden farklıdır. Kitab-ı Mukaddes ertesi günkü kavganın iki İsrailli arasında cereyan ettiğini söyler. Oysa Kur'an'a göre kavga bir İsrailli ile bir Mısırlı arasında olmuştur. İkinci rivayetin itibara şayan olduğu açıktır. Zira ilk günkü katletme hadisesinin içyüzünün ortaya çıkabilmesi-nitekim bu aşağıda zikredilecektir- bir Mısırlı'nın olaydan haberdar olmasıyla mümkündür. Mezkur şahıs Mısırlı değil de, İsrailli olsaydı ve olayın içyüzünü bilseydi, böylesi bir ihanetin içine girmez, bir prens tarafından işlenmiş bu denli müthiş bir suçu Firavun hükûmetine bildirmezdi. Ne de olsa prens kendi cematinin büyük bir destekçisiydi.

29. Bu bağıran şahıs Hz. Musa'nın (a.s) düşmanına karşı yardım etmek istediği İsrailliydi. Hz. Musa İsrailli'yi paylayıp azarladıktan sonra Mısırlı'ya saldırmak üzere hamle etti. İsrailli de sandı ki kendisini öldürecek... Bu yüzden bağırıp çağırmaya başladı ve böylece dünkü hadisenin sırrını kendi aptallığı yüzünden açığa vurmuş oldu.


20 Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim."30

21 Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar" dedi.

22 Medyen'e31 doğru yöneldiğinde de: "Umarım Rabbim, beni doğru bir yola32 yöneltip iletir" dedi.

AÇIKLAMA

30. Bu hadise kavganın yapıldığı ikinci gün vuku buldu. Yani öldürme hadisesinin açığa çıkıp Mısırlı'nın durumu yetkililere bildirdiği gün.

31. Hem Kitab-ı Mukaddes, hem de Kur'an'ı Kerim Musa'nın (a.s) Mısır'dan ayrıldıktan sonra Medyen'e gittiğinde müttefiktirler. Fakat Talmud, Hz. Musa'nın Habeşiştan'a gittiğini ve orada kralın gözdesi olduğu yolunda saçma bir hikaye anlatır. Güya kralın ölümünden sonra ahali Hz. Musa'yı (a.s) kralları ilan etmiş ve kendisine müteveffa kralın dul karısını eş olarak vermişlerdi.

Fakat krallığının 40 yılı boyunca bu zenci karısıyla hiç ilişkiye girmemişti. Daha sonra sadece görünüşte Hz. Musa'nın eşi olan bu Habeşiştan kraliçesi halkına şöyle diyecekti: "Bu yabancı niçin sizi yönetmeye devam ediyor? O hiçbir zaman Habeş tanrılarına tapmadı." Bunun üzerine Habeş halkı kendisini tahttan indirdi, bir çok değerli hediyeler verip büyük bir törenle kendisini uğurladı. Hz. Musa sonra Medyen'e geldi ve orada -aşağıda zikredilen- olaylarla karşılaştı. O sıralarda 67 yaşındaydı.

Bu hikâyenin saçma olduğunun apaçık delili şudur: Güya Kuzey Irak bölgesindeki Assria ülkesi o günlerde Habeşiştan'ın egemenliği altındaymış ve gerek Hz. Musa, gerekse selefi olan Habeş kralı Asuri isyancıları bastırmak için oraya bir ordu göndermiş. Şimdi, tarih ve coğrafyaya azıcık aşinalığı olan kimse açıp bir haritaya bakarak bizzat görebilir: Bir kere Asyria ülkesi, Habeş ordusu tarafından ancak ve ancak Mısır, Filistin ve Suriye'yi egemenliğine aldıktan sonra fethedilebilir. Yahut tüm Arabistan'ın kendi nüfuzu altında olması gerekir, ya da en azından öyle güçlü bir Habeş donanması olmalıdır ki Hind okyanusu ve İran körfezinden geçerek Irak'ı fethedebilsin. Oysa tarih Habeşistan'ın ne bu ülkeleri egemenliği altına aldığını, ne de bu kadar güçlü bir donanmaya sahip olduğunu kaydetmiştir. Bu İsrailoğulları'nın, kendi tarihleriyle ilgili olarak ne kadar eksik malumata sahip olduklarını ve Kur'an'ın onların hatalarını nasıl düzelttiğini ve gerçek olayları tüm saflığıyla nasıl gözler önüne serdiğini gösterir. Gelgelelim Hıristiyan ve Yahudi müsteşrikler Kur'an'ın tarihî olayları naklederken İsrail kaynaklarından faydalandığını hiç utanmadan iddia ederler.

32. Doğru yol: "Yani onu Medyen'e sağ salim götürecek yol." Medyen o günlerde Firavun'un imparatorluk sınırları dışında idi. Mısır o zamanlar Sina yarımadasının tümüne hakim değildi ve sadece iç batı ile güney bölgelerinde hakimdi. Akabe körfezinin doğu ve batı kıyılarına yerleşmiş bulunan Medyen halkı Mısır'ın etki ve hakimiyetinden korunmuştu. Hz. Musa'nın (a.s) Mısır'ı terkettikten sonra öncelikle Medyen'i seçmesinin nedeni budur. Zira burası en yakın bağımsız yerleşim bölgesiydi. Fakat Medyen'e ulaşmak için Mısır bölgesinden geçmek, yol üzerindeki Mısır polis ve asker mıntıkalarından uzak durmak zorundaydı. Allah'a kendisini Medyen'e sağ salim ulaştıracak doğru istikamet üzere kılması için dua etmesinin nedeni buydu.


23 Medyen suyuna33 vardığı zaman, ondan su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanlarını suya gitmekten) sakınan iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız da yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır." dediler.34

24 Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım."

25 Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana)35 yürüyerek ona geldi. "Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık olarak sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir." dedi.36 Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: "Korkma" dedi. "Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun."

26 O (kadın)lardan biri dedi ki: "Ey babacağım, onu ücretli olarak tutuver; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir."37

AÇIKLAMA

33. Hz. Musa'nın (a.s) ulaştığı bu yer, Arap kaynaklarına göre Akabe körfezinin batı kıyısı üzerinde Makna denilen yerin kuzeyine birkaç mil mesafede bir mahalde gösterilmiştir. Bugün buraya EL-BİD' denmektedir ve küçük bir ikamet mahallidir. Burayı Tebük'ten Akabe'ye seyahat ettiğim 1959 yılının Aralık ayında ziyaret etmiştim. Yerli ahali bana, yaşlılarından buranın Medyen denilen yer olduğunu işittiklerini anlattı. Josephus'dan Burton'a kadar bütün kadim ve modern keşif ve coğrafyacılar buranın eski Medyen olduğunu teyid etmişlerdir. Oranın yakınlarında şimdi Mağair-i Şuayb yahut Mağarat-ı Şuayb denen bir yer bulunmaktadır. Burada Semud kavmine ait bazı âbidelere rastlanmaktadır. Bir mil kadar ötede bazı kadim harabeler vardır. Biz orada iki kurumuş kuyu görmüştük. Bana o kuyulardan birinin Hz. Musa'nın (a.s) keçileri suladığı kuyu olduğu söylendi. Aynı rivayet Ebu'l-Fidâ'nın (ö. 732. H.) Takvim'ül-Buldan adlı eserinde ve Yakut'un Mu'cem'ul-Büldan'ında Ebu Zeyd el-Ensari'den (ö. 216. H) naklen zikredilmiştir. Mezkur rivayete göre oranın yerlileri aynı kuyuyu Hz. Musa'nın (a.s) kuyusu olarak göstermişlerdir. Bu rivayetin halk arasında yüzyıllar boyu dilden dile ulaştırıldığını ve dolayısıyla bu yerin Kur'an'da zikredilen yerle aynı olduğunun tereddüdsüz ileri sürülebileceğini gösterir.

34. Yani, "Biz kadınız, dolayısıyla bu çobanlarla başa çıkarak hayvanlarımızı sulamamız imkânsız. Babamız ise bu zor işi yapmak için çok yaşlı... Ailemizin başka bir erkeği de yok. Bu yüzden bu işin üstesinden gelmek ve tüm çobanlar hayvanlarını sulayıp da kuyuyu terk edinceye kadar beklemek zorundayız." Tüm bu merâm, kadınlar tarafından, kendilerinin ne denli mutedil olduklarını gösteren kısa bir cümleyle anlatılmıştır. Onlar bir yabancıyla uzun boylu konuşmak istememişler, fakat aynı zamanda aileleri hakkında, erkekleri uyuşuk uyuşuk evde oturuyor da, kadınları dışarıda işleri yürütüyor şeklindeki bir düşünceyi akla getirip yanlış bir izlenime sebebiyet vermek de istememişlerdi.

Müslümanlar arasında yaygınlaşmış rivayetlere göre, bu hanımların babaları Hz. Şuayb (a.s) olarak geçer. Fakat Kur'an her ne kadar Hz. Şuayb'a ünlü bir karakter olarak yer veriyorsa da buna dair bir imâda bulunmaz. Eğer Hz. Şuayb gerçekten o hanımların babası olsaydı, Kur'an da açıkça zikredilirdi, şüphesiz onun isminden bahseden birtakım rivayetler vardır, fakat Allame İbn Cerir olsun, İbn Kesir olsun bu rivayetlerden hiçbirini sahih addetmez. İbn Abbas, Hasan Basri, Ubeyde ve Said b. Cübeyr gibi büyük müfessirlerin İsrail kaynaklarına dayanmalarının, Talmud v.s gibi kaynaklarda adı geçen bu şahsı aynı adla (Şuayb) zikretmelerinin nedeni budur.

Apaçıktır ki eğer Hz. Şuayb'ın adı fiilen Rasulûllah'dan (s.a) rivayet edilmiş olsa bu alimler başka isim (yani kaynak) zikretmezlerdi.

Kitab-ı Mukaddes onu bir yerde Revail (veya Reuel), bir başka yerde Jethro olarak zikreder ve onun Medyen'in Kahini olduğunu söyler. (Çıkış, 2: 16-18, 3: 1, 18: 5). Talmud literatüründe ise Revail, Jethro ve Hobab olarak çeşitli şekillerde zikredilir. Günümüz Yahudi alimleri Jethro'nun "âli cenapları", (hazretleri) anlamına geldiğini, asıl ismin ise Revail veya Hobab olduğunu savunmaktadırlar. Aynı şekilde "Kâhin" (Kohen) kelimesinin anlamında da farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri onun din büyüğü ile, kimileriyse "prens"le eşanlamlı olduğu görüşünü taşıyor.

Talmud'a göre Revail, Hz. Musa'nın (a.s) doğumundan önce Firavun'u sık sık ziyaret ederdi, Firavun da onun bilgisine güvenir, onunla iştişare eder, kamil görüşlerinden yararlanırdı. Fakat Mısır Kraliyet meclisi İsrailoğulları'nı ezme plânları konusunda istişareye başlayıp doğacak erkek çocuklarını öldürme kararı alınca, Firavun'u bu yanlış karardan çevirmek için elinden geleni yaptı, onu kararın kötü sonuçları konusunda uyardı ve eğer İsrailoğulları'nı tahammül edilmez buluyorsa onlara, atalarının yurdu olan Kenan'a gitmeleri için izin vermesini tavsiye etti. Revail'in bu sözü Firavun'u kızdırdı ve onu huzurundan kovdu. Sonra Revail Mısır'ı terk edip, kendi ülkesi olan Medyen'e gitti ve artık orada kalıcı olarak yerleşti.

Dinine gelince, genellikle onun Hz. Musa (a.s) gibi, Hz. İbrahim'in (a.s) bir takipçisi olduğu kabul edilir. Nasıl Hz. Musa (a.s) Hz. İbrahim'in oğlu İshak (a.s)'ın soyundan idiyse, o da bir Medyen'li olan Hz. İbrahim'in oğlunun soyundandı. Muhtemelen böyle bir münasebete dayanmış olarak Firavun'un İsariloğullarına zulmetmesini önlemeye çalışmış ve onu kızdırmıştı. Müfessir Nisaburî, Hasan el-Basrî'ye dayanarak şunları yazar: "O bir müslümandı. Şuayb'ın (a.s) dinini kabul etmişti." Talmud ise onun, Medyenliler'in puta tapmalarını, alenî biçimde aptallık kabul ederek lânetlediğini söyler. Medyen halkı Talmud'a göre, işte bu yüzden kendisine düşman kesilmiştir.

35. Hz. Ömer bu ayeti şöyle açıklamıştır: "O edep ve itidalle yürüyerek geldi, yüzünde, istedikleri yere gidip diledikleri yere çekinmeden giren hafif meşrep kadınların hilafına, dış elbisesinden bir kesim peçe vardı." Bu konuyla ilgili birkaç hadis, sahih isnad zinciriyle Hz. Ömer'den, Said b. Mansur, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim ve İbn el-Münzir tarafından rivayet edilmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Rasûl'ün Ashabının Kur'an'dan ve Sünnet'ten çıkardığı edep ve haya anlayışı, yüzü yabancı erkeklere karşı açmaya ve ev haricinde hafif meşrep bir şekilde dolaşmaya kesinlike karşıydı. Hz. Ömer yüzü örtmeyi hayanın açık bir işareti, yabancı erkeklere açmayı ise, hayasızlığın ve edepsizliğin bir göstergesi saymıştır.

36. O, bunu da haya ederek çekine çekine söyledi, zira yabancı bir erkeğin yanına gelişi için yeterli bir sebeb göstermek zorunda idi. Kibar bir erkeğin, sırf zor durumdaki kadınlara biraz yardım etti diye ödüllendirilmesi gerektiği şeklinde bir zorunluluk bulunmadığı için aksi durum sözkonusu olamazdı. Ve Hz. Musa'nın (a.s) ödül sözünü işitmesine rağmen kadını evine kadar takip etmede gösterdiği istek, onun içinde bulunduğu biçâre durumun ne kadar aşırı olduğunu göstermektedir. Mısır'ı yanına hiçbirşey almadan terk etmişti ve Medyen'e ulaşması en azından 8 gününü almış, acıkmış ve yolculuktan bitkin düşmüş olmalıydı. Ve bunlar bir yana yabancı bir ülkede barınacak bir yer, kendisine bir sığınak temin edecek iyi bir insan bulmanın endişesini taşıyor olmalıydı. Bu son derece zor şartlarda az bir yardım karşılığında ödüllendirilmek için çağırıldığını bilmesine rağmen kadınla birlikte gitmekte hiç tereddüd göstermedi. Allah'a yaptığı duaya bizzat Allah tarafından karşılık verildiğini düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden gereksiz bir gurur gösterisine kapılarak Rabbi tarafından bahşedilmiş ağırlanma vesilesinden yüzçevirmeye hakkı olmadığını düşündü.

37. Kızın bunu babasına Hz. Musa ile daha ilk karşılaşmasının ardından söylemesi gerekmez. Çok büyük bir ihtimalle babası bu yolcuyu birkaç günlüğüne barındırmış ve bu süre içinde kız babasına böyle bir tavsiyede bulunmuştur. Kızın bu tavsiyeyle demek istediği şuydu: "Baba sen yaşlısın ve bu yüzden biz kızlar dışarı işlerini kendimiz yapmak zorunda kalıyoruz. Bu işleri halledecek bir erkek kardeşimiz de yok. Bu adamı ücretli olarak istihdam edebilirsin. Güçlü adam! Bu işlerin hepsinin üstesinden gelir, aynı zamanda emin biri de... Bizi çaresiz bekleşir görünce, sırf asîl tabiatı gereği, bize yardım etti ama bir kez olsun gözlerini kaldırıp da bize bakmadı."


27 (Babaları) Dedi ki:38 "Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşaallah salih olanlardan bulacaksın."

28 (Musa) Dedi ki: "Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır.39 Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konsu olamaz. Allah da, söylemekte olduklarımıza vekildir."

AÇIKLAMA

38. Yine aynı şekilde, babanın bunu Hz. Musa'ya (a.s) kızının tavsiyesinin hemen ardından söylemesi gerekmez. İnsan onun bu görüşünün bir mütalaa sonucu şekillendirdiğini hissediyor. O şöyle düşünmüş olmalıydı: "Kuşkusuz bu asîl bir adam, fakat böyle sağlıklı, güçlü ve genç bir adamı, yetişkin kızların bulunduğu evde hizmetçi olarak istihdam etmek doğru bir iş olmaz. Madem ki asîl bir ailenin, kibar, tahsilli ve medenî bir erkeği (Bunları Hz. Musa'nın (a.s) anlattıklarından biliyor olmalıydı) niçin bu evin damadı olmasın? Böyle bir karara vardıktan sonra geriye uygun bir vakitte Hz. Musa ile konuşmak kalıyordu.

İsrailliler burada kendi peygamberlerini tasvir ederken, büyük bir zulüm işlemişler, onu büyük bir fırsatçı, ulusal bir kahraman olarak göstermişlerdir.

Talmud şöyle der: "Musa, Revail ile birlikte yaşadı ve ev sahibinin kızı Ziporah'a göz koydu ve onunla evlendi." Jewish Encylopedia'da zikredilen bir başka Yahudi kaynağı şöyledir: Musa Jethro'ya hikayesini anlatınca, Jethro onun kehanetlerde bildirilen şahıs olduğunu anladı. Kehanetlere göre O, ellerinde Firavun'un saltanatının yıkılacağı şahıstı. Bu yüzden Musa'yı Firavun'a teslim edip ödül almak için hemen hapsetti. Musa karanlık bir yeraltı hücresinde yedi veya on yıl yaşadı. Fakat Jethro'nun ilk kez kuyu başında karşılaştığı kızı Ziporah onu gizlice hücresinde ziyaret etti ve ona yiyecek ve içecek tedarik etti. Hatta evlenmeye bile karar verdiler. Yedi yahut on yıl sonra Ziporah babasına şöyle dedi: "Yıllar önce hücreye bir adam koymuştun, sonra onu iyice unuttun, şimdiye kadar ölmüş olmalı, ama hala yaşıyorsa, bu demektir ki o ilâhî yardıma mazhar biri." Bunu dinleyip de zindana giden Jethro, Musa'yı canlı buldu ve onun mucizevî bir şekilde hayatta kaldığını sandı. Sonra Ziporah'ı onunla evlendirdi.

Kur'an'daki rivayetlerin kaynağını dışarıda arayan batılı müsteşrikler, Kur'anî rivayetlerle, İsrailiyyat arasındaki bu apaçık farkı görmeye niye yanaşmazlar?

39. Bazıları Hz. Musa (a.s) ile kızın babası arasındaki konuşmanın evlenme akdi için yapıldığı fikrine kapılarak, Hz. Musa'nın kızın babası hesabına verdiği hizmete, kızla evlenmenin mehri gözüyle bakılabileceği ve anlaşmanın zahiri şartlarının bir evlilik akdi için yapılmış olabileceği yolunda tartışma başlatmışlardır. Oysa tartışma konusu olan ayetlerin bizzat kendileri, oradaki konuşmanın bir evlilik akdi için değil, aksine daha ziyade evlilik akdinin icrasından önce yapılan başlangıç teklifi olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, iki kızdan hangisinin evlendirileceğine daha karar verilmeden bir nikâh akdi nasıl cari olabilir? Konuşmanın gelişi, babanın şunu demek istediğini ortaya koymaktadır: "Eğer evimde sekiz yahut on yıl kalıp ev işlerinde bana yardım etmeye söz verirsen, kızlarımdan birini seninle nikahlamayı düşünüyorum. Çünkü ben yaşlıyım, mülkümü yönetecek erkek çocuğum da yok, yalnızca dışarı işlerini kendilerine yaptırmak zorunda olduğum kızlarım var. Bana müstakbel damadım olarak destek olmanı istiyorum. Eğer bu sorumluluğu kabul etmek istersen ve eşini evlendikten sonra alıp götürmek gibi bir niyetin yoksa kızlarımdan birini sana vereceğim." Hz. Musa (a.s) zaten bir barınak ihtiyacı içinde olduğundan bu teklifi kabul etti. Apaçıktır ki bu taraflarca evlilik öncesi kabul edilmiş bir anlaşma şekliydi. Bundan sonra yasaya göre evlilik gerçekleşmiş, mehir de tayin ve tahakkuk etmiş olmalıdır. Demek ki bizzat evlilik bağıyla ilgili herhangi bir hizmet şartı sözkonusu değildir.


29 Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp40 ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tûr tarafında41 bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, gerçekten ben bir ateş gördüm; umarım ki ben ondan size ya bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm." dedi.

30 Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki42 vadinin sağ yanında olan43 bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;" diye seslenildi.

31 "Asanı bırak." (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksınız kaçmaya başladı. "Ey Musa, dön ve korkuya kapılma. Gerçekten sen güvende olanlardansın."44

32 "Elini koynuna sok,45 kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık olan bir topluluktur."46

33 Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum."47

34 "Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

AÇIKLAMA

40. Hz. Hasan b. Ebi Talib'e göre, Hz. Musa (a.s) vadeyi sekiz yerine on yıl olarak tamamlamıştır. İbn Abbas'a göre bu konu bizzat Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. O şöyle demiştir: "Musa (a.s) vadeyi, kayınpederine daha layık, daha uygun gelecek şekilde bitirdi, yani on yıla tamamladı."

41. Seyahatin Tur'a doğru yapılması Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte Mısır'a doğru yola çıkmış olduğunu gösterir; çünkü Tûr, Medyen'den Mısır'a doğru giden yol üzerinde bulunmaktadır. Belki de Hz. Musa on uzun yıl ayrı kaldığını, o ayrıldığında kral olan Firavun'un öldüğünü, sakin bir şekilde geri dönüp kavmi arasına karışırsa, hiç kimsenin onu tanımayacağını düşünmüştü. Olayların Kitab-ı Mukaddes'deki sırası Kur'an'ınkinden farklıdır. Kitab-ı Mukaddes'e göre; Hz. Musa (a.s) (kayınpederinin) sürüsünü çölün ardında bırakarak Tanrının dağına, Horeb'e geldi. Burada Allah onunla konuştu, onu peygamber tayin etti ve Mısır'a gitmesini emretti. Sonra Musa, kayınpederi Jethro'nun yanına döndü, ondan izin alarak ailesiyle Mısır'a gitti. (Çıkış 3:1, 4:18). Buna mukabil Kur'an, Hz. Musa'nın süreyi tamamladıktan sonra ailesiyle Medyen'i terk ettiğini ve bu seyahat esnasında Allah'ın onunla konuştuğunu ve ona peygamberlik bahşettiğini söyler.

Kitab-ı Mukaddes ile Talmud, Hz. Musa'nın (a.s) evinde yetiştiği Firavun'un o Medyen'de iken öldüğünde ve dönüş sonrası başta olan Firavun'un başka bir Mısır Kralı olduğunda müttefiktirler.

42. Yani, ilahi nur'la aydınlatılan yerde.

43. Yani, Musa'nın (a.s) sağ yanına dönen vadi tarafında.

44. Bu iki mucize, Hz. Musa'nın (a.s) birinci olarak kendisiyle konuşan varlığın aslında, bütün kainat nizamının Hakimi, Rabbi ve Hâliki olan varlıkla aynı olduğuna bizzat itminan bulsun, ikinci olarak da kendisine tevdi edilen tehlikeli görevi ifa etmek üzere Firavun'un huzuruna silahsız değil, aksine iki güçlü silahla çıkacağına iyice kani olsun diye o esnada gösterilmişti.

45. Yani, "Herhangi bir tehlikeden korku duyduğunda kolunu kendine çek ve böylelikle kalbine cesaret gelsin. Artık hiç kimse sana korku ve dehşet veremez. Burada "kol" ifadesiyle muhtemelen "sağ kolu " kastolunmaktadır. Çünkü "el" ifadesi umumiyetle "sağ el"için kullanılır. "Kolunu kendine çek" ifadesi iki şekilde de anlaşılabilir: "Kolunu yanına yapıştır" veya "Kolunu, koltuk altına sok." Ancak birinci şeklin kastolunması daha muhtemeldir. Çünkü bu davranış başkalarına, dış bir etkiyle yapılmış intibaı vermez.

Bu yol Musa'ya öğretildi, çünkü o herhangi bir ordu yahut maddi techizatı olmaksızın zalim bir hükûmete karşı çıkmak üzere gönderiliyordu. Korkutucu bir durumu göğüsleyecekti. Böyle bir durumda büyük bir peygamber bile korku ve dehşetten kendini alamazdı. Allah ona şöyle dedi: "Ne zaman tehlikeli bir durum ile karşılaşırsan böyle yap ! Firavun bütün güçlü hükümdarlığına rağmen kalbini sarsmayacaktır."

46. Burada açıkça Firavun'a gitmesi için emir verilmiş olmamasına rağmen, ifadelerden, "Firavun'a mucizelerle git ve kendini Allah'ın Rasûlü olarak taktim et. Sonra onu ve ileri gelenleri Alemlerin Rabbi olan Allah'a ibadet ve itaate çağır. "anlamı çıkmaktadır. Nitekim, Taha: 24 ve Şuara: 10'da bu emir açıkça belirtilmiştir.

47. Bu onun korktuğu için gitmeye tereddüd ettiği anlamına gelmez. İfadeden kasıt şudur: "Öyle düzenlemeler yap ki, onlara senin mesajını iletmeden önce tutuklanmayayım, zira böyle bir durum gönderiliş gayemi inkiraza uğratacak hedefine ulaştırmayacaktır." Nitekim bir sonraki ayet Musa'nın (a.s) kastını açıklığa kavuşturmaktadır. Sergilediği teslimiyet ruhuyla o, kastının risalet görevini reddetmek ve korku yüzünden Firavun'un huzuruna gitmekten yüz çevirmek olmadığını izhar etmektedir.


35 (Allah) Dedi ki: "Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir 'güç ve yetki' vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz de, size uyanlar da galip olanlarsınız."48

36 Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle geldiği zaman: "Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden49 başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan50 da bunu işitmedik" dediler.

37 Musa dedi ki: "Rabbim, kimin kendisinden bir hidayetle geldiğini ve bu (dünya) yurdun(un)sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilmektedir. Gerçek şu ki, zulmedenler felah bulmazlar."51

AÇIKLAMA

48. Hz. Musa'nın (a.s) Allah'la olan bu mukabele ve konuşması Taha Suresi'nde (9-48) çok daha detaylı biçimde zikredilmiştir. Uslûb zevkine sahip olup da kıssanın Kur'anî versiyonu ile Kitab-ı Mukaddes'deki versiyonu (Çıkış, Bölümler 3, 4) arasında bir mukayese yapan kimse hangisinin ilâhî vahiy, hangisinin insan ürünü olduğuna hükmedebilir. Bu kimse, Kur'anî versiyonun, -hâşâ- Kitab-ı Mukaddes ve İsrailiyattan bir intikal (yazı hırsızlığı) mi, yoksa kendi huzuruna çağırmak suretiyle Hz. Musa'yı (a.s) şereflendiren Allah'ın bizzat tasvir ettiği olmuş bir hadise mi olduğuna, rahatça karar verecektir. (Daha fazla açıklama için bkz. Tâhâ suresi 19 no'lu açıklama notu.)

49. Metinde geçen kelimeler şu anlama gelmektedir: "Uyduruk veya düzmece bir büyü." Eğer, "müftera" kelimesi uydurma ve gerçeğe aykırılık anlamına alınırsa, o zaman kelimeler şu anlama gelir: "Asanın bir yılana çevrilmesi yahut elin parlaması o şeylerin tabiatlarındaki hakiki bir değişikliğin tezahürü değildir. Olay yalnızca bir hayal, bir vehimden ibarettir ki bu adam bizi aldatmak için ona mucize diyor." Eğer düzmece ve sunî anlamına alınırsa şu anlama çıkar: "Bu adam asa gibi görünen öyle bir şey imal etmiş ki (yani demirci gibi bir madeni kızdırıp o şekilde işlemiş ki, çev.) yere atıldığında yılan gibi hareket ediyor. Ele gelince, onun üzerine, koltuğundan çıkardığında parlasın diye birşey sürmüş. Böyle büyü hileleri yapıyor ve bizi onların Allah tarafından kendisine verilmiş mucizeler olduğuna inandırmaya çalışıyor.

50. Buradaki gönderme, Hz. Musa'nın (a.s) tevhid mesajını naklederken ortaya koyduğu öğretilerdir. Bu ayrıntılar Kur'an'da diğer yerlerde zikredilmiştir. Mesela Naziat Suresi'nin 18. ve 19. ayetlerinde Hz. Musa Firavun'a şunları söyler: "Nefsini temizleme niyetindeysen ben seni rabbine ulaştıracak yolu gösterebilirim, umulur ki ondan korkarsın." ve Taha Suresi 47-48. ayetlerde şunları söyler: "Biz sana rabbinden ayetlerle geldik, selâm hidayete uyanlaradır. Bize onu reddedip yüz çevirenlerin azaba uğratılacakları vahyedildi." Ve: "Biz rabbinin elçileriyiz, şu halde İsrailoğulları'nı bırak bizimle gelsinler." Bunlara mukabil Firavun'un söyledikleri aşağı yukarı şu şekildeydi: "Bizim atalarımız; "Mısır Firavunu'ndan daha güçlü, ona emir verme, onu cezalandırma, emirlerini bildirmek için mahkemesine adam gönderme ve Mısır Kralı'nı kendisinden korkması için uyarma yetkisine sahip", bir varlıktan söz edildiğini hiç işitmediler. Bunlar senin gibi bir adamdan bugün işittiğimiz tuhaf şeyler."

51. Yani, "Siz benim bir büyücü, bir düzenbaz olduğumu sanıyorsunuz. Fakat Allah beni gayet iyi tanıyor. O, nasıl bir insanın, peygamber olarak tayin edileceğini çok iyi bilir ve son hüküm O'nda biter. Eğer ben bir yalancıysam sonum kötü olacaktır, yok eğer (yalanlayan) sizseniz şunu iyi bilin ki sonunuz iyi olmayacak. Hangisi olursa olsun, kaçınılmaz akibet şudur ki haklı olmayan; hakiki başarıya ulaşamaz. Gerçekte Allah Rasûlü olmayan ve kendini bencil saiklerle peygamber diye takdim eden bir kimse haksızdır, zalimdir ve başarıya ulaşamayacaktır. Aynı şekilde hak bir peygamberi asılsız suçlamalarla reddeden ve hakikati hile ve desiseyle örtmeye çalışan da haksızdır, zalimdir ve asla başarıya ulaşamaz."

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna