Neml Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Neml Suresi Tefsiri Mevdudi

Neml Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Neml Suresi Tefsiri Mevdudi

NEML SURESİ

Adı: Sure adını, bu surenin karınca kıssasının anlatıldığı bir sure olduğunu ima eden 18. ayetteki "vadi'in-neml" ibaresinden alır.


Nüzul zamanı: Surenin konu ve üslubu Mekke döneminin ortalarında inen surelere çok benzer. Bu benzerlik bazı rivayetlerle de desteklenmektedir. İbn Abbas ve Cabir bin Zeyd'e göre "Sözkonusu surelerden önce Şuara, sonra Neml, ondan sonra da Kasas Suresi indirildi."


Anafikir ve konular: Bu sure iki bölümden meydana gelir. Birinci bölüm baştan 58. ayetin sonuna kadar devam eder. İkinci bölüm ise 59. ayetle başlayarak son ayetle son bulur.


Birinci bölümün anafikri şudur: Yalnız Kur'an'ın getirdiği gerçekleri kainat konusunda temel hakikatler olarak kabul eden ve hayatını bu gerçeklere itaat ve teslimiyet içerisinde sürdüren kimseler bu Kitap'ın hidayetinden faydalanabilir ve dolayısıyla vaadedilen mükafatlara layık olabilir. Ne var ki, böyle bir hayatı sürdürmenin en büyük engeli ahireti inkar etmektir. Çünkü bu inançsızlık kişiyi sorumsuz, bencil ve dünya hayatına aşırı derecede bağlı duruma getirir. Böyle bir kimsenin Allah'a teslim olabilmesi, hırs ve arzularını sınırlama yoluna gidebilmesi mümkün değildir.


Bu girişten sonra ortaya üç insan tipi konulur. Birinci tipin özellikleri Firavun, Semud kavminin ileri gelenleri ve Lut kavminin soyluları ile karakterize edilmektedir. Sayılanların tümü ahiret sorumluluğuna aldırmayan ve bunun sonucu olarak da dünyaya kul olmuş kişilerdir.


Bu insanlar mucizeleri gördükten sonra inanmamakta direnmişlerdi. Dahası iyiliğe ve salih olmaya çağıranların aleyhlerine dönmüş ve onlara düşman kesilmişlerdi. Aklı başında her insanın nefretle karşıladığı çirkin davranışlarını ısrarla sürdürmüşler, kendilerini helak eden Allah'ın azabı gelip kapıya dayandığında bile uyarılara kulak vermemişlerdi.


İkinci tip Hz. Süleyman'ın (a.s) kişiliğinde sergilenir. Allah Hz. Süleyman'a (a.s) Mekkeli kafirlerin ileri gelenlerinin hayal bile edemeyeceği bir derecede zenginlik, mülk ve ihtişam bağışlamıştı. Ne var ki, Allah önündeki sorumluluk bilincinden ve sahip olduğu herşeyin yalnızca Allah'ın bir lütfu olduğu duygusunu taşıdığından tam bir teslimiyet içinde olmuş ve kendini beğenmişlik onun kişiliğini lekelememişti.


Üçüncüsü ise Sebe melikesinin karakterize ettiği tiptir. Sebe melikesi Arabistan tarihinin en zengin ve ünlü insanlarını yönetmiştir. Bir insanı kibir ve gurura sevkedecek her türlü imkana sahipti. Kureyş'in sahip olduğu mal-mülkten çok daha fazla bir zenginliğe sahipti. Gene de "şirk" içinde olduğunu kabul ve itiraf etti. "Şirk", onun sadece atalarının hayat tarzı olmakla kalmıyor, ayrıca bir idareci olarak durumunu sürdürebilmek için takip etmek zorunda olduğu bir hayat biçimiydi de. Bundan dolayı "şirk"i terketmesi ve "tevhid" yolunu benimsemesi sıradan bir müşrikin kabulünden daha güçtü. Buna rağmen gerçek apaçık ortaya çıkınca, hiçbir şey onu kabulden alıkoymadı. Aslında onun sapıklığı tutku ve arzularına kul olmaktan değil, müşrik bir çevrede doğup yetişmesinden ileri geliyordu. Yine de vicdanı Allah önünde sorumluluk duygusundan yoksun değildi.


İkinci bölümün hemen başlarında evrenin çok açık, gözle görülebilen bazı gerçeklerine dikkat çekilmiş ve Mekke kafirlerine ardı ardına şu anlamda sorular yöneltilmiştir: "Bu gerçekler, halen sizin takip etmekte olduğunuz "şirk" inancını mı, yoksa Kur'an'ın sizi davet ettiği "tevhid" gerçeğini mi doğruluyor?" Bundan sonra kafirlerin asıl şu gerçek hastalığına işaret edilerek şöyle denilmektedir: "Gözleri kör eden ve her türlü apaçık gerçeğe karşı onları taş gibi duygusuz hale getiren ahireti inkar etmeleridir. bu inkarları onlara hayatın her konu ve meselesini önemsiz ve gayri ciddi kılmaktadır. Onlara göre herşey bütünüyle yok olacağına, hayattaki tüm çabalar sonuçsuz kalacağına, bütün gayeler, hedefler anlamsız olacağına göre, hak ve bâtıl eşittir ve birbirine benzer şeylerdir. Hayat mücadelesi tümüyle gayesiz ve varacağı bir hedef yoktur. Böyle olunca, kişinin hayat sistemini hak veya bâtıl temeller üzerine dayandırma meselesi tümüyle önemini yitiriyor.


Yukarıda ana hatlarıyla belirttiğimiz bu bölüm Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanları, asi ve imansız kimseleri "tevhid"e davet etmekten caydırma amacı gütmüyor. İşin doğrusu bu bölümde güdülen amaç onları uyuşukluk ve uykudan uyandırmaktır. Bu nedenle 67-93. ayetleri arasında insanlarda ahiret duygusunu oluşturmak, onları inançsızlığın sonuçları konusunda uyarmak ve onları ahireti gözleriyle görüyormuşçasına inandırmak için belli şeyler tekrar tekrar vurgulanmıştır.


Sonuç olarak Kur'an'ın gerçek daveti, yani yalnız tek bir ilâha kul olma çağrısı kısa fakat mucizevi bir şekilde sunulmaktadır. Bunu kabul etmenin kendi yararlarına, reddetmenin de kendi zararlarına olacağı hususunda insanlar uyarılmıştır. Kabul ve teslimiyetten başka bir seçenek bırakmayan Allah'ın ayetlerini görünceye kadar imanlarını ertelemeleri durumunda -ki o zaman kıyamet gelip çatmış demektir- artık inanmalarının bir yararı olmayacağı unutulmamalıdır.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Tâ,sîn. Bunlar, Kur'an'ın ve apaçık1 olan Kitabın ayetleridir.


2 Mü'minler için bir hidayet ve bir müjdedir.2


3 Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı3 verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman edenlerdir.


4 Ahirete4 inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yapmakta olduklarını süsleyivermişiz; böylece onlar, 'körlük içinde şaşkınca5 dolaşmaktadırlar.'

AÇIKLAMA

1. "Kitab-ı Mübin" terkibinin üç anlamı vardır. 1) Bu Kitap, öğreti, talimat ve emirlerini apaçık ortaya koyan, gösteren bir kitaptır. 2) Hak ile bâtılı açıkça ayırır ve 3) Onun ilâhî bir Kitap oluşunda şüphe yoktur. Uyanık bir gözle inceleyen herkes onun bizzat Hz. Peygamber (s.a) tarafından uydurulmuş olmadığını anlar.

2. Yani ayetlerin bizzat kendileri birer "hidayet" (rehber) ve müjdedirler. Çünkü onlar en mükemmel anlatımla müminlere hidayeti gösterir ve müjde verirler.

3. Yani, bu ayetler, yalnız şu iki vasfı taşıyanlara doğru yolu gösterir ve mutlu sonun müjdesini verir: 1) İmanı benimseyenler, yani Kur'an ve Hz. Muhammed'in davetini kabul edenler, rab ve ilah olarak Bir Allah'a inananlar, Kur'an'ı Allah'ın Kitap'ı kabul edenler, Hz. Peygamber'i (s.a) gerçek bir peygamber ve kendisinin önderi olduğunu, dünyadaki hayattan başka bir hayat bulunduğu inancını kabul edenler, orada yaptıklarının hesabını vermek zorunda olduğunu ve buna göre ödül veya ceza alacağına inananlar.

2) Ayetlerin müjdelerine layık olmak isteyenlerin imanı yalnızca dille ikrar etmeleri yetmez. Aynı zamanda ilâhî emirlere itaat etmeleri ve fiiilen uygulamaları gerekir. Bu teslimiyetin ilk göstergesi de namaz kılmak ve zekat vermektir. Kur'an ancak bu şartları taşıyan kimselere doğru yolu (hidayet) gösterir. Hayatın her aşamasında onlara hak ve bâtıl arasındaki farkı açıklar, hayatın her dönüm noktasında onları bâtıldan korur ve dünyadaki Hak Yol'u takip etmenin mutluluk ve zevkleri ile mükafatlandırır. Şüphesiz bu sayede ahirette ebedî kazanç sahibi olacak ve dolayısıyla Allah'ın rızasını kazanacaklardır. Nitekim bir kimsenin öğretmenden tam olarak faydalanabilmesi için herşeyden önce öğretmenine güvenmesi, sonra ona talebe olmayı kabul etmesi, daha sonra da talimatları doğrultusunda çalışması gerekir. Doktordan şifa görmeyi uman hastanın durumu da buna benzer. Hastanın öncelikle o kimseyi doktor olarak kabul etmesi ve ona güven duyması, sonra da ilaçların dozajı ve alacağı tedbirler konusunda kendisine verilecek talimata uyması ve dikkat etmesi gerekir. Ancak bu takdirde hekim hastaya, istenen neticeleri elde etme hususunda umut verebilir.

Bu ayetteki "yu'tûnez-zekat" ibaresini bazı kimseler "ahlak temizliğini benimseyenler" anlamında tefsir etmişlerdir. Fakat Kur'an'da "ikamet-i salat" tabiri ile birlikte kullanılan bütün "ita'üz-zekat" ibareleri "zekat vermek" anlamını dile getirir. Bilindiği gibi Zekat, 'Namaz'dan hemen sonra gelen İslam'ın ikinci temel direğidir. Ayrıca Kur'an burada 'Zekat' vermek manasında olan 'itâ' tabirini değil de, takva ve temizlenmek (arınma) anlamına gelen "tezekka" kelimesini kullanmıştır. Gerçekte, burada vurgulanmak istenen mânâ şudur: Kur'an'ın hidayetinden hakkıyla faydalanabilmek için, İman'ı kabul, 'Namaz'ı ifa ve 'Zekat'ı verdikten sonra kişinin benimseyeceği ilk açık hareket, hayatı yaşarken itaat ve teslimiyet tavrını fiilen kabul edip yaşamasıdır. Şayet görünürde böyle bir teslimiyetin alametleri yoksa, kişinin asi olacağı açıktır. Bu haliyle o, bir idarecinin varlığını kabul etmekle birlikte onun emirlerini yerine getirmekten kaçınan kişi gibi olur.

4. Ahiret'e inanmak imanın bir rüknüdür. Tevhîd ve peygamberlik müessesesiyle beraber bir mümin, buna da inanır. Ancak bu husus burada, onun asıl önemli yönünü özellikle ortaya koymak için ayrıca zikredilmiştir. Burada gaye, ahirete inanmayan kimseler için, Kur'an'ın ta'lim ettiği yolu takip etmenin imkansızlığını vurgulamaktır. Çünkü bu şekilde düşünen kimselerin, hayır ve şer konusundaki ölçülerini, tabiî olarak, bu dünyada görülen sonuçları tayin eder. Bundan dolayı, bu gibi insanların hayrı ve şerri ahiretteki kazanç veya kayıp ölçüsüyle tayin etmeyi hedef alan herhangi bir nasihatı veya hidayeti kabul etmeleri mümkün değildir.

İlk örnekteki kimseler, öğretilerine asla aldırmazlar. Ancak herhangi bir sebebten ötürü müminler arasında sayılsalar da iman ve İslâm yolunda ilk adımları atmak bile güç gelir. Bu da, ahirete olan inanç eksikliğinden dolayıdır. Onlar, dünyevî kazanç ve ahiretle ilgili menfaat arasında kaldıkları ilk durumda, ahiret kayıpları hususunda en ufak kaygı duymaksızın kendilerini rahatlıkla dünya menfaatlerinin bulunduğu yöne bırakıverirler.

5. Yani, "Bu, Allah'ın tabiattaki kanununun (=Sünnetullah) ve insan ruh yapısının tabiî mantığının bir sonucudur: İnsan, hayattaki mücadele sonuçlarının sadece bu dünya ile sınırlı olduğuna, dünyada yaptığı işlerinden dolayı hesaba çekilmeyeceği ve neticede, yaptıklarının hayır ve ya şer olduğu konusunda karar verecek herhangi bir mahkemenin varlığına inanmadığı zaman, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak hayata karşı, kendi iç dünyasında maddeci bir görüş ve anlayış geliştirir. Yine aynı şekilde kişi, dünya hayatında işlediği amellerin gerçek değerleriyle mütenasip olarak mutlaka karşılık göreceği bir öte dünya hayatının varlığına inanmazsa, o kimse, tabiî olarak hayat konusunda bencil bir kanaate sahip olur. Bunun neticesi olarak, Hakk ile bâtıl, hayır ile şer ve ahlâk ile ahlâksızlık arasında geçen her türlü mücadele bu insana bütünüyle mânâsız gelir. O takdirde kendisine, zevk ve neşeyi, maddî gelişme ve serveti, güç ve otoriteyi sağlayan herşey ona göre iyi olacaktır. Bunları sağlayan hayat anlayışı, hayat tarzı ve ahlâk sisteminin şu veya bu felsefeye dayanmış olması onun için önemli değildir. Neticede, böyle bir kimsenin, hak ve gerçekle alâkası kalmaz. Onun tek düşüncesi, sadece bu dünya hayatının başarılarını elde etmek ve nimetlerini devşirmek olacaktır. Bunları elde etme kaygısı tabiî olarak onu, her hususta yoldan çıkaracaktır. Daha sonra bu kanaatle dünya menfaatini elde etmek için yapacağı her hareket, ona güzel ve hoş görünecektir. Ayrıca, kendisi gibi dünya nimetlerini elde etme konusunda aşırı tutku göstermeyen, bu hususta fazla bir şey yapmayan ve bu gaye için hiçbir ahlâkî sınırlamayı tanımadan herşeyi göze almayanları da saf kimseler olarak görecektir.

Kur'an'da kafirlerin amellerinin kendilerine güzel gösterilmesi olayı, bazı yerlerde Allah'a, bazı yerlerde ise Şeytan'a atfen zikredilir. Kişinin dalâlete saplanıp, fıtratının bozulması durumunda yaptığı kötü işler kendine hoş gelir. İşte bu durumlarda kişinin amellerinin kendisine hoş gösterilmesi Allah'a izafe edilir. Kişinin şeytan tarafından kötü yola sürüklenmesi ve şeytanın ona bu yolu güzel göstermesi durumunda ise, tabiatı icabı burada şeytan zikredilir.


5 İşte onlar; en kötü azab6 onlarındır ve onlar ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır.

6 Hiç şüphesiz, bu Kur'an, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve her şeyi gerçeğiyle) bilen7 (Allah'ın) katından ilka edilmektedir.

7 Hani Musa ailesine:8 "Şüphesiz ben bir ateş gördüm" demişti. "Size ondan ya bir haber getireceğim veya ısınmanız için9 bir kor ateş getireceğim."

8 Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi:10 "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan11 Allah yücedir.

9 "Ey Musa, gerçekten ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."

10 "Asanı bırak;" (Bıraktı ve) onun çevik bir yılan12 gibi hareket etmekte olduğunu görünce, geriye doğru kaçtı ve arkasına bakmadı. "Ey Musa, korkma; şüphesiz ben(im); Benim yanımda13 peygamberler korkmaz."

AÇIKLAMA

6. Bu "kötü azab"ın şekli, zamanı ve yeri konusunda belli hiçbir şey söylenmemiştir. Çünkü bu azab bu dünyada, çeşitli şahıs, grup ve milletlere sayılamayacak kadar çeşitli şekillerde çektirilir: Kötü insanlar bu cezanın bir kısmını hayatta iken, bir kısmını ölüm ile Haşr arasında çekerler. Haşr'den daha sonra da bu azab, ebedî hale dönüşür.

7. Yani, Kur'an'da zikredilmekte olan hususlar ne hayalî, ne de bir insanın varsayımı ve kanaatlerine dayanır. Aksine bunlar, hakîm ve alîm bir varlığın vahyetmekte olduğu gerçeklerdir. O, hikmet ve ilim sıfatlarında kamildir. O, yarattığının geçmişi, hali ve geleceğine ait meseleleri hakkında eksiksiz bir ilme sahiptir. Hikmeti, kullarının ıslahı ve hidayeti için gerekli en uygun tasarı ve tedbirleri ortaya çıkarır.

8. Bu olay, Hz. Musa (a.s), Medyen'de sekiz on sene geçirdikten sonra ailesi ile birlikte yerleşmek için uygun bir yer aramak üzere dolaşması sırasında Tûr Dağı'nın eteğinde meydana gelmiştir. Akabe Körfezi'nin her iki tarafında, Arabistan ile Sina Yarımadası'nın deniz sahillerine kadar uzanan bir bölgeyi içine alan Medyen'den kalkarak adanın güneyinde Sina Dağı ile Cebel-i Musa adındaki yere vardı. Adı geçen yer, Kur'an nazil olduğu sırada "Tûr" diye meşhurdu. (Bu husus için bkz. Şuara an: 115). Bu kıssanın ayrıntıları Taha: 9-24. ayetlerin öncesinde ve bunu takip eden Kasas Suresi'nin 29-36. ayetler sonrasında verilmiştir.

9. Ayet metni, Hz. Musa'nın (a.s) soğuk bir kış gecesi tanımadığı ve bilmediği bir yerden geçmekte olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı ailesine şöyle der: "Gideyim ve şu ateş yanmakta olan mahallin nasıl bir şey olduğunu anlayayım. Seyahat güzergâhımız ve onun yakınındaki evler hakkında biraz bilgi alayım. Hiç olmazsa, ateş yakmanız ve ısınmanız için biraz ateş közü getireyim."

Hz. Musa'nın (a.s), yanmakta olan çalıyı gördüğü nokta, deniz seviyesinden yaklaşık 1500 m. yüksekliğinde, Tûr Dağı'nın eteğinde bir sahada idi. Roma Devleti'nin ilk Hristiyan İmparotoru Konstantine, M.S. takriben 365 yılında tam bu olayın meydana geldiği yerde bir kilise inşa ettirmiştir. Bundan ikiyüzyıl sonra İmparator Justinian aynı yerde, Konstantine'nin yaptırdığı kiliseyi de içine alan bir manastır yaptırdı. Gerek manastır ve gerek kilise bugün bile hâlâ ayakta ve Yunan Ortodox Kilisesi'ne bağlı rahiplerin idaresi altındadır.

10. Kasas Suresi'nin 30. ayetine göre, ağaçtan yükselen bir ses çağırmakta idi. Bundan anlayacağımız şey şudur: Vadinin kenarında bir yerde bir çeşit ateş yanmakta, fakat, ortada ne yanan bir şey ne de yükselen bir duman vardı. Ateşin ortasında duran yemyeşil bir ağaçtan birden bir ses çağırmaya başladı.

Bu tür garip ve tuhaf hadiselerin peygamberlerin hayatında vuku bulması gayet doğaldır. Hz. Peygamber(s.a) de peygamberlikle şereflendirildiği zaman, Hira mağarasında inzivada iken önünde bir melek göründü ve Allah'ın Vahyini sunmaya başladı. Buna benzer bir durum da Hz. Musa'ya vaki oldu. Bir yolcu bir yerde durur, uzakta bir ateş görür; yol güzergâhı hakkında biraz bilgi edinmek veya bir miktar ateş közü almak için ona yaklaşır. Bu esnada ihata edilmesi mümkün olmayan Alemlerin Rabbi Allah, ansızın onunla konuşmaya başlar. Bu gibi durumlarda peygamberlerin kendi içlerinde ve dışarda bir olağanüstülük bulunur. Bu sayede onlar, başlarına gelen şeylerin ne cin, ne şeytan, ne kendi zihnî yanılgılarının neticesi, ne de duyu organlarının bir aldanması olmadığı konusunda kesinlikle emindirler. Aksine, onlar muhataplarının ya Kainâtın Rabbi'nin bizzat kendisi veya onlara vahiy getiren melek olduğu konusunda emindirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Necm an:10)

11. "Sübhânellah" (Şânı yüce) terkibinin burada kullanılması ile Hz. Musa'nın (a.s) şu konuda dikkati çekilmek istenir: "Sakın sen, alemlerin Rabbi olan Allah'ın bu ağaçta oturmakta olduğunu veya o ağacın içine girdiğini sanmayasın. Yine sen, O'nun mutlak nurunun, senin dar görüş sahan içinde bizatihi toplanmış olduğunu sanma! Ayrıca duyduğun ve konuşmayı sağlamak üzere, ağız içinde bir dilin hareket ettirildiğini de düşünme! Aksine bu, herşeyden münezzeh ve bu gibi tüm sınırlamalardan uzak olan Allah'ın bizatihi kendisidir ve sana konuşmakta olan da O'dur."

12. A'raf ve Şuara surelerinde, yılan, büyük bir yılan mânâsına "sû'ban" denmiştir. Burada ise aksine, küçük ve çevik bir yılan anlamında "cânn" kelimesi kullanılmıştır. Böyle ayrı ayrı kelimelerin kullanılmasının sebebi, görünüşte büyük, fakat çevik ve süratle hareket etmesi bakımından küçük bir yılana benzer olmasındandır. Ta ha Suresi'nin 20. ayetinde aynı şey "hayyatun tes'a" (süratle hareket eden bir yılan) terkibi ile ifade edilmiştir.

13. Yani, "Benim huzurum'da, elçiye (Peygambere) zarar gelmez, O'nun için hiçbir tehlike sözkonusu değildir. Peygamberliğin yüksek mertebesine tayin etmek üzere bir kimseyi huzuruma çağırdığım zaman, onun güvenliğini de bizzat ben üstlenirim. Binaenaleyh, her türlü alışılmamış durumda rasûl korkmamalı ve emin olmalıdır. Bu gibi haller ona, hiç bir surette zarar vermez."


11 "Ancak zulmeden başka.14 Sonra kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim."15

12 "Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize)16 içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdir."

13 Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüdür."

14 Vicdanları kabul ettiği halde,17 zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.

AÇIKLAMA

14. Bu İstisna, bir önceki ayetle birlikte veya ondan ayrı olarak düşünülebilir. Birinci durumda ayet, Rasûl şayet suç işlemişse korkması için haklı ve makul bir sebebin olduğunu ifade eder; ikinci durumda ise şöyle bir manayı içerir: "Şüphesiz, bir günah işlemedikten sonra bir kimsenin, benim huzurumda korkması için hiç bir neden yoktur."

15. Yani, "Şayet bir günahkâr tövbe eder, kendini ıslah etmeye çalışır ve şer yerine hayır olan şeyleri işlerse, ben de onu affeder, bağışlarım." Bu ibare, hem ihtarı, hem müjdeyi ifade eder. Hz. Musa (a.s), bir Kıptîyi öldürmüş ve Mısır'dan kaçmıştı. Buradaki üstü kapalı telmih işte bu suça yapılmıştır. İstemeyerek böyle bir günah işledikten sonra Hz. Musa (a.s),"Yarabbi ! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla!" (Kasas: 16) diyerek hemen tevbe etti.

Böylece Allah (da) onu affetti." Adeta burada, "Ya Musa ! Benim huzurumda korku hissetmen için haklı bir nedenin vardır. Çünkü sen bir kabahat işlemiş bulunuyorsun. Fakat, bu kötülüğü iyiliğe dönüştürdüğün, bundan vazgeçip tevbe ettiğinden, senin hakkında sadece af ve mağrifet dilerim. Bu anda seni buraya, cezalandırmak üzere çağırmış değilim. Aksine ben seni, mucizelerle desteklenmiş yüce bir vazife ile göndereceğim," diyerek affedildiği konusundaki müjdeli haberler de verilmiş oluyordu.

16. İsra Suresi'nin 101. ayetine göre, Hz. Musa'ya (a.s) gözle görülen dokuz ayet (mucize) verilmiştir. Hakkında A'raf Suresi'nde verilen ayrıntılı bilgiye göre bunlar şöyledir: 1- Yılan şekline dönüşen asa. 2- Koynundan çıkarıldığında ışık saçan el (Yed-İ Beyza). 3- Sihirbazları açıkça yenilgiye uğratması. 4- Hz Musa'nın (a.s) daha önceden verdiği habere göre uygun olarak, ülkede umumi bir kıtlığın meydana gelişi. 5- Fırtına (Tufan). 6- Çekirge. 7- Ve ambarlarda buğdayları yiyip bitiren buğday kurdu ile beraber insan ve hayvanları saran bit istilası olayı. 8- Her tarafı kurbağaların kaplaması. 9- Gökten yağmur halinde kan yağması. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Zuhruf an: 43)

17. Kur'an-ı Kerim'in daha başka yerlerinde zikredildiği gibi, Hz. Musa'nın (a.s) önceden verdiği habere uygun olarak Mısır'a bir musibet geldiği zaman Firavun, ona müracaat ederek " Ey Musa ! Rabbine dua et de üzerimizden bu musibeti kaldırsın; biz de o zaman sana inanalım ve seninle birlikte İsrailoğulları'nı salalım" derdi. Fakat musibet kalkınca Firavun verdiği sözü tutmaz, yapmaya söz verdiğini yapmazdı. (A'raf: 134, Zuhruf: 49-50), Aynı hususu(Çıkış: 8-10. bölümlerinde) Kitab-ı Mukaddes de zikretmiştir. Yoksa, ülkeyi baştan başa kaplayan bir kıtlığın vukuu, şiddetli bir tufanın gelişi, aşırı derecede haşerat, kurbağa ve buğday kurdunun (güveler peydahlanması), her hangi bir sihir oyununa bağlı olarak tahayyül bile edilemezdi. Gösterilen mucizeler aptal bir kimsenin dahi anlayacağı şekilde açıktı. Hatta felaketlerin böyle geniş alanlarda meydana gelmesi ve bunların bütün yaratıkların halıkı ve rabbi olan yalnız Allah'ın gücü ve kudretine bağlı olarak Peygamber'in duası ile ortadan kalktığını anlamaması mümkün değildi. İşte bu sebeblerden dolayı Hz. Musa (a.s) Firavun'a şöyle dedi; (Ey Firavun !) göklerin ve yerin Rabbi'nin bunları, sırf deliller olarak insanlara indirdiğini pekâla biliyorsun. " (İsra: 102) Fakat Firavun ve avanesinin Musa Peygamber'i bile bile reddetmelerinin sebebi şu idi: "Neee .....! Şu iki adamın kavmi daha önce bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi bu iki insana mı inanacağız?" (Müminun:47)


15 Andolsun, biz Davud'a ve Süleyman'a18 bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından19 birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun" dediler.

16 Süleyman, Davud'a mirasçı oldu20 ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili21 öğretildi ve bize her şeyden22 (bol bir nimet) verildi. Hiç şüphesiz bu, apaçık olan bir üstünlüktür."

AÇIKLAMA

18. Yani Hakikat bilgisi, sahip oldukları şeylerin sadece Allah'ın bir lütfu olduğu konusundaki bilgileri demektir. Yani eşyayı tasarruf hususunda kendilerine verilen hakların, Allah'ın iradesine tam uygun bir şekilde kullanılmasının gerektiği konusundaki bilgi. Çünkü kendilerine ilim verilen kimseler, bu hak ve yetkilerin doğru veya yanlış kullanılmasından dolayı bunların gerçek sahibi (maliki) Allah huzurunda hesaba çekilecektir. İşte bu, bunun şuurunda olanlardaki ilim demektir. Bu ilim ise, Firavun'un içine yuvarlandığı cehaletin zıddıdır. Bu cehalet üzerine inşa edilen karakter tipi, daha önce sunulmuş bulunuyor. Aşağıda gelen ayetlerle şimdi, ilim temeli üzerine yoğrulan şahsiyet tipi anlatılmaktadır. Hakimiyet, servet, güç ve büyüklük gibi hususlar her iki karakter sahiplerinde de müşterek özellikler teşkil ediyordu. Hz. Davud ve Süleyman'a (a.s) verildiği gibi bu imkanlar, Firavun'a da verilmişti. Fakat aralarındaki ilim ve cehalet ayırımı onları, bütünüyle birbirinden ayrı şahsiyetler halinde yoğurmuştur.

19. Yani, "Yeryüzündeki hilafeti şereflendirebilecek daha başka inanan kulları da vardı. Fakat bizim bu durumumuz, bizdeki herhangi bir özelliğimizden dolayı değil, aksine sadece Allah'ın bir lütfudur. Bu mülk üzerine idareci olarak bizi, O, seçmiştir."

20. " Yerine geçmek " demek burada, servet ve mülkün varisi olmak mânâsına gelmez; aksine, peygamberlik ve halifelik konusunda Davud'a (a.s) varis olmak mânâsınadır. Çünkü, intikal etmiş olan servet olmuş olsaydı, sadece Hz. Süleyman'a (a.s) geçmezdi. Zira Davud'un (a.s) daha başka çocukları da vardı.Binaenaleyh bu ayet, Hz. Peygamber'den (s.a) nakledilen hadisi geçersiz kılacak bir mânâda anlaşılamaz. Şöyle ki, Peygamberimiz (s.a) bir hadislerinde: "Biz peygamberlerin, geriye bıraktığı miras olarak paylaştırılamaz, onlar sadakadır" (Buhari). Yine: " Peygamberlerin hiçbir varisi yoktur. Geride ne bırakırlarsa mutaç ve fakir müslümanlar arasında taksim edilir. " (Ahmet b. Hanbel, Müsned:, Ebû Bekir'den gelen 60. ve 78. no'lu hadisler.)

Hz. Süleyman (a.s), Hz. Davud'un (a.s) en küçük oğlu idi. İbranîce olan Salomon ismi, akl-ı selim ve nazik mânâlarına gelen Selim ile eş anlamlıdır. O, Hz. Davud'un (a.s) yerine geçti. (M.Ö 965) ve (M.Ö 926) yılına kadar kırk yıl süre ile onun krallığını idare etti. (O'nun hayatı ve icraatları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hicr:7 ve Enbiyâ 74-75. ayetlerin açıklama notları.) Ülkesinin genişliği konusunda tefsircilerimiz abartmalarda bulunmuş ve onun, dünyanın büyük bölümünde hüküm sürdüğünü ileri sürmüşlerdir. Mamafih gerçek olanı şudur: O'nun krallığı, sadece bugünkü Filistin, Ürdün ve Suriye'nin bir kısmını içine alıyordu.

21. Hz. Süleyman'a (a.s) kuş ve hayvan dillerinin öğretilmiş olduğuna dair Kitab-ı Mukaddes'te hiçbir işaret yoktur. Fakat İsrailî kaynaklı eserlerde bilgiler vardır. (Bkz. Yahudi (Jewish) Ansiklopedisi, cild:11,sh:439)

22. Yani " Allah bize, her türlü şeyle ihsanda bulundu." Mamafih bu husus, lügat mânâsı ile anlaşılmamalı; sadece Allah'ın ihsanda bulunduğu servet ve hayat imkanlarının bolluğunu ifade eder. Hz. Süleyman (a.s) bunu, gururlanmak için değil, sadece Allah'ın lütfu, ihsanı ve bereketine karşı şükrünü ifade etmek için söylemiştir.


17 Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan23 orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.

18 Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın24 sizi kırıp-geçmesin."

19 (Süleyman) Onun bu sözü üzerine gülerek tebessüm etti ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et25 ve beni rahmetinle salih kullarının26 arasına kat."

AÇIKLAMA

23. Tevrat olsun İncil olsun, hiçbiri Hz. Süleyman'ın (a.s) ordularında cinlerin olduğuna ve Peygamber'in onları istihdam ettiğine dair hiçbir atıfta bulunmazlar. Fakat Talmud ve hahamlara ait rivayetlerde, bu hususta ayrıntılı bilgiler vardır. (Yahudi (Jewish) Ansiklopedisi: Cild:11, sh: 440).Günümüz yazarlarından bazıları, ayetteki 'cin' ve 'tair' kelimelerinin, bildiğimiz cin ve kuşları ifade etmediğini; aksine, Hz. Süleyman'ın (a.s) ordusunda çok çeşitli vazifeler icra eden insanlara işaret ettiğini ispat etmek üzere çok çaba göstermişlerdir: 'Cin' kelimesinin, Hz. Süleyman'ın (a.s) idaresi altına aldığı ve onun emri altında güç ve kaabiliyet gerektiren olağanüstü işler yapan dağ kabileleri, 'tair' kelimesinin de, piyade askerden çok daha süratli haraket edebilen süvarileri ifade ettiğini söylerler.

Ne var ki bunlar, Kur'an-ı yanlış tefsir etmenin en kötü örnekleridir. Kur'an-ı Kerim burada, insanlardan, cinlerden ve kuşlardan meydana gelen birbirinden farklı üç ayrı ordu zikreder. Ayrı birer askerî sınıfı ifade etmeleri için de her üç kelimede belirlilik (harf-i tarif) ön eki kullanılmıştır. Binaenaleyh "el-cin" ve "et-tair" kelimeleri ve mânâları "el-ins" kelimesinin içine dahil edilemez. Aksine her ikisinin de, insanoğlundan ayrı ve farklı iki sınıf olması mümkündür. Ayrıca Arapça ile biraz meşgul olan herhangi bir şahıs tek "el-cin" kelimesinin bir grup insanı veya "et-tair"in atlı askerî birlikleri ima ettiğini aklından geçirmeyeceği gibi bir Arapda bu kelimelerden bu mânâları çıkarmaz. Olağanüstü bir maharetinden dolayı bir adama cin, güzelliği sesebiyle bir kadına peri, ya da çok hızlı hareket etmesi nedeniyle bir kimseye kuş denmesi, sadece mecazi olarak mümkündür. Yoksa cin, peri ve kuş kelimelerinin sırasıyla güçlü bir adam, güzel bir kadın ve hızlı hareket eden bir kişi mânâsına gelmez. Bütün bunlar bu kelimelerin gerçek değil mecazî mânâlarıdır. Bir konuşmada bir kelime lügat mânâsı yerine mecazi anlamda kullanılabilir. Fakat metinde onun mecaz olduğuna dair bir karine varsa, ancak o zaman onu muhatap orada kullanılan mecaz mânâsıyla anlar. Netice olarak burada "cin" ve "tair" kelimelerin gerçek ve lügat mânâlarında değil de mecaz anlamlarında kullanıldığını biz bu metinde hangi karineden anlayabiliriz ? Oysa bunun aksine, takip eden ayetlerden zikredilen iki gruptan her bir ferdin işi ve durumu böyle bir tefsirden çıkacak anlama bütünüyle zıttır. Şayet bir kimse Kur'an'da anlatılan bir şeye inanmak istemiyorsa ona inanmadığını açıkça (dobra dobra) söylemesi gerekir. Fakat biri kalkar, Kur'an-ı Kerim'deki açık ve net kelimeleri zorlayarak istediği mânâyı yükler ve aynı zamanda Kur'an'ın dediğine inandığınıda dünyaya ilan ederse, aslında bu kimse, Kur'an'a değil, kendi kafasındaki çarpık mânâya inanıyor demektir. Böyle bir davranış da aslında, ahlâkî korkaklık ve entellektüel namus yoksunluğundan başka bir şey değildir.

24. Günümüz müfessirlerinden bir kısmı, bu ayete çok ters bir mânâ vermişlerdir. Bunlar, "vadi'n-neml" terkibinin "karıncalar vadisi" anlamını ifade etmediğini, aksine, Suriye'de bu isimde bir vadinin bulunduğunu, "nemle"nin de, karınca değil, bu vadide yaşamış olan bir kabilenin ismi olduğunu söylerler. Dolayısıyla bunlara göre ayet şöyle bir anlama gelir: "Hz. Süleyman (a.s), bu karınca vadisine vardığı zaman, Nemle kabilesine mensup biri: 'Ey Nemle kabilesi halkı....' diye başlayan ayette işaret edilen konuşmasını yaptı." Ancak bu da, Kur'an ayetlerinin desteklemediği bir tefsirdir. "Vadi'n-neml" terkibinin, bir vadinin ismi olduğunu kabul etsek ve Beni Nemle adında da bir kabile ile de meskûn olduğunu farzetsek bile, böyle bir kabileye mensup birinden 'Nemle' diye bahsetmemiz Arapça ifade tarzına ve kullanımına aykırıdır.

Hayvan isimleri ile anılan birçok Arap kabilesi - mesela, Esed (aslan), Kelb (köpek) gibi- bulunmasına rağmen hiçbir Arap, Kelb veya Esed kabilesinin mensûbundan; " Bir köpek dedi" veya " Bir aslan dedi" diye bahsetmez. Binaenaleyh "Nemle" kabilesine mensup birisinden; " Bunu bir karınca dedi" diye sözetmek Arapça ifade tarzına aykırı olur. Sonra, Nemle kabilesinden bir ferdin; "Ey karıncalar ! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman (a.s) ve orduları, farkında olmayarak sizi ezmesinler." diyerek konuşması anlamsız olur. İnsanlardan oluşmuş bir ordunun, bir grup insanı farkında olmayarak ezdiği (tarihte) hiç vaki değildir. Eğer bir ordu bir yere hücum niyeti ile gelmişse, baskına uğrayan tarafın evlerine sığınmaları zaten bir fayda vermez. Çünkü işgalciler onları evlerine kadar takip eder ve daha acımasız bir şekilde ezerdi. Fakat ordu sadece sefer yürüyüşü halinde ise ona, yalnızca yolu açmak yeterli olur. Orduların sefer yürüyüşlerinden insanlar zarar görebilir, ancak farkında olmayarak insanları ezmeleri hiç de olacak şey değildir. Binaenaleyh, şayet Beni Nemle insanlardan meydana gelen bir kabile ve böyle bir hucüm anında, fertlerden biri kendi kabilesini uyarmak zorunda kalmış olsaydı, o şöyle demiş olurdu: "Ey Nemleliler! Hz. Süleyman'ın (a.s) ordularının sizi ezip imha etmemeleri için, evlerinizi terkedip dağlara sığının." Dahası, bir hücûm tehlikesinin sözkonusu olmadığı bir durumda o şöyle demiş olurdu: "Ey Nemleliler! Hz. Süleyman'ın (a.s) ordularının sizi ezip imha etmemesi için, evlerinizi terkedip dağlara sığının. " Dahası, bir hucüm tehlikesinin söz konusu olmadığı bir durumda o şöyle demiş olacaktı: "Ey Nemleliler! Hz. Süleyman'ın (a.s) ordularının geçişinin size zarar vermemesi için yolları açınız."

Ayetin yorumundaki bu hata, Arapça ifade tarzı ve konunun yanlış anlaşılmasından ileri geliyor.Terkibin vâdi ismi ve orada oturan Beni Nemle kabilesinin ismi olmasına gelince bu, bilimsel hiçbir dayanağı olmayan sırf bir varsayımdan ibarettir. "Vadi'n-neml"in bir vadi ismi olduğunu kabul edenler,içinde çok miktarda karınca bulunması nedeniyle böyle bir isim almış olduğuna bizzat işaret etmiş bulunmaktadırlar. Nitekim Katede ve Mukatil, "Bu bölge, karıncası bol bir vadidir. " derler. Hiçbir tarih ve coğrafya kitabı ile hiçbir arkeolojik kazı, bir önceki görüşün aksine orada, Beni Nemle adında bir kabilenin yaşamış oduğunu zikretmez. Öyleyse bundan böyle bir mânâ çıkarmak, kişinin kendi kişisel yorumunu desteklemek için ortaya attığı, tam bir hezeyanıdır.

Böyle bir kıssa İsrail rivayetlerinde vardır. Ancak oradaki hikayenin son bölümü, Hz. Süleyman'ın (a.s) vakarına olduğu kadar Kur'an'a da terstir. Bu açıklamaya göre Hz. Süleyman (a.s) karıncası bol vadiden geçerken karıncalardan birinin diğerine şöyle seslendiğini işitti: "Yuvalarınıza giriniz! Yoksa Hz. Süleyman'ın orduları sizi çiğneyecektir." Bu anda Hz. Süleyman (a.s) karıncanın önünde büyüklük tasladı. Bunun üzerine karınca, "Siz de kim oluyorsunuz, siz kimsiniz ? Bir damla sudan meydana gelmiş mahlûk! " diye sert bir karşılık verdi. Bunu duyan Hz. Süleyman (a.s), bu durum karşısında çok utandı ve mahcûp oldu. (Yahudi Ansiklopedisi, Cild 11, sh: 440).

Bu husus Kur'an-ı Kerim'in İsrailoğulları'nın çarpıtmış oldukları rivayetleri nasıl düzelttiğini ve peygamberlerinin temiz şahsiyetlerini,bizzat İsraillilerin bulaştırdığı çirkinlik ve ayıplardan nasıl temizlediğini gösterir. İsrailoğullarına gönderilen peygamberler hakkındaki Kur'an'ın bu açıklamalarını ele alan batılı müsteşrikler, Kur'an'ın bu kısımları, İsrailiyyattan aşırdığını hayasızca iddia ederler.

Bir karıncanın kendi türünün fertlerini, vukubulacak bir tehlike karşısında uyarması ve yuvalarına girmelerini söylemesi aklen hiç de hayret verici değildir. Hz Süleyman'ın (a.s) bunu nasıl işittiği sorusuna gelince, bunun cevabı şudur: Vahiy Kelam'ı gibi çok hafif bir çağrıyı kavrayıp anlayabilen duyular sahibi bir şahıs için, karıncanın sesli konuşmasını anlamak hiç de zor değildir.

25." Rabbim ! Beni nefsimle başbaşa bırakma ! (günah işlemekten beni koru), (....) lütfettiğin nimetlerinden dolayı sana şükretmemi ve senin beğeneceğin faydalı iş yapmamı gönlüme ilham et !" cümlesi şunu demek ister: "Ey Rabbim ! Sen bana fevkalade üstün yetenekler bahşettin. Ancak, en ufak bir gaflet ve dikkatsizlik göstersem kulluk hududlarını aşabilir ve kibirlenip neticede doğru yoldan sapabilirim. Bundan dolayı, ey Rabbim, kötülüklerden beni alıkoy ki, tüm nimetlerinden dolayı nankörlük etmeyeyim ve sana karşı minnettarlığım devam etsin."

26. Ayetin "Beni salih kullarının arasına al." kısmı muhtelemen şuna işaret eder: " Ben ahirette iyi kullarının arasına alınayım ve onlarla beraber cennetine girenlerden olayım. " Çünkü salih amel işleyen kimse kendiliğinden salihlerden olur. Gene de insanın, sadece iyi amellerinin sonucu cennete girmesi mümkün değildir. Bu husus ancak Allah'ın rahmetine bağlıdır. Hadis-i Şerife göre Hz. Peygamber (s.a) bir gün şöyle buyurdular: " Sizden birisinin sadece amelleri, o kişiyi cennete sokamaz." " Durum sizin için de aynı mı, ya Rasûlellah?" diye sorulduğunda da: " Evet, yüce Allah'ın beni kaplayan rahmeti olmadıkça, ben dahi, sadece amellerimin desteği ile cennete giremeyeceğim" diye cevap verdiler.

" En-neml" insanlardan müteşekkil bir kabile, 'nemle'de bu kabileye mensup bir fert mânâsına alınırsa, Hz. Süleyman'ın (a.s) bu münasebetle yapmış olduğu duası yersiz ve mânâsız olur. Netice itibariyle bir kimsenin kabilesini güçlü bir hükümdarın ordularının yaklaşmakta olduğu hususunda uyarmasında, o hükümdarı, Allah'a böyle bir dua yapmaya zorlayacak olağanüstü hiçbir durum olmaması gerekirdi. Maamafih böyle muhteşem ve anlamlı bir güce sahip birisinin, karıncanın konuşmasını uzaktan duyabilmesi ve anlamasında şüphesiz o kimseyi gurur ve kibire sevkedecek bazı olağanüstülükler vardır. Bu da insanı gurur ve kibire sevkeder. Ancak böyle bir durumda, Hz. Süleyman'ın (a.s) yaptığı duanın bir anlamı olabilir.


20 Ve kuşları denetledikten27 sonra dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu?"

21 "Onu gerçekten şiddetli bir azabla azablandıracağım, ya da onu boğazlayacağım veya o, bana apaçık olan ispatlayıcı bir delil28 getirmelidir."

22 Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: "Senin (bilgi gücünle) kuşatıp öğrenemediğin şeyi, ben kuşatıp öğrendim ve sana Saba'dan29 kesin bir haber getirdim."

23 "Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var."

AÇIKLAMA

27. Yani Süleyman (a.s), asker kuşlarını teftiş etti. Daha önce anlatıldığı gibi Hz. Süleyman'ın (a.s) insanlardan ve cinlerden oluşan ordularını teftiş ettiği gibi kuşlardan meydana gelen birlikleri de teftiş etti. Hz. Süleyman (a.s) bu kuş birliklerini, muhtelemen haberleşme, avlanma ve buna benzer görevler için kullanıyordu.

28. Çağımızda bazı kimseler "Hüdhüd" kelimesinin, genellikle bu isimle bilinen kuşu ifade etmediğini, aksine bunun, Hz. Süleyman'ın (a.s) ordusunda görevli bir subayın ismi olduğunu söylemektedirler.

Bu iddia her hangi bir tarihi araştırmaya dayalı değildir. Hz. Süleyman'ın (a.s) hükümetindeki görevliler arasında 'Hüdhüd' adında bir şahsın bulunabileceğini gösteren herhangi bir tarihi delil yoktur. Tersine bunlar iddialarını, diğer dillerde ve İbranicede görüldüğü gibi Arapçada da yaygın olan insanlara hayvan ismi verme geleneğinin yaygın olduğu görüşüne dayandırırlar. Ayrıca bu iddia sahiplerine göre daha sonraki ayetlerde 'Hüdhüd'e isnad edilen iş ve Hz. Süleyman'la (a.s) yapılan karşılıklı konuşma, ancak bir insan tarafından yapılabilir. Oysa bunun aksine bir kimse, Kur'an-ı Kerim'de bu olayın geçtiği metni gözönünde bulundurursa, açıkça görülür ki bu, Kur'ân'ın tefsiri değil, tahrifidir. Sonra bütün bunlar bir tarafa, Kur'an-ı Kerim, insan akıl ve zekâsını sınamak için neden bu karmaşık dili kullanmış olsun? Yani Hz. Süleyman'ın (a.s) süvarilerinden bir askerin kaybolduğunu, sonra onun bu askerin aranmasını emrettiğini, daha sonra askerin geri geldiğini ve Hz. Süleyman'ın onu görevlendirdiğini bu kadar karmaşık bir dille anlatsın ve bir kuşla konuşurmuş gibi bir ifade kullansın? Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de sunulduğu gibi olayları sırasıyla gözden geçirelim. Önce Hz. Süleyman (a.s) lütuf ve ihsanından dolayı Allah'a karşı şükür borcunu dile getirir: "Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi." Birincisi bu cümlede, Arap ve Arapça bilen herkesin ilk elde kesin olarak kuş olduğunu anlayacağı 'tâir' kelimesi kullanılmıştır. Çünkü kelimenin mecaz olarak kullanıldığını metinde gösteren hiçbir işaret yoktur. İkincisi 'tâir' sözcüğü şayet bir kuşa değil de bir grup insana işaret etseydi, "söz' kelimesi yerine bununla ilgili olarak 'dil' ve 'lisan' sözcüğü kullanılmış olacaktı. Yine bir kimsenin başka bir kavmin dilini bilmesinde özellikle zikredilmeye değer bir olağanüstülük yoktur. Bugün aramızda birçok dili konuşabilen ve anlayabilen binlerce insan vardır. Bu hiç de Allah'ın fevkalade bir lütfu diye zikredilebilecek veya görülmemiş bir başarı değildir.

Ayrıca Kur'an, "Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordular toplandı, " diyor. Herşeyden önce bu cümlede, Arapçada 'cin', 'ins', 'tâir' kelimeleri, çok iyi bilinen ve birbirinden tamamen farklı üç ayrı tür için isim olarak kullanılmıştır. Arapça'da bu sözcükler bu türleri ifade etmek için kullanılır. Ayrıca bu kelimeler metinde açık ve kesin anlamlarıyla yer almış bulunuyorlar. Bu kelimelerin ayetlerde mecaz veya teşbih olarak kullanıldığını gösterecek hiçbir karine de yoktur ki, insan bunları lügat manaları dışında başka bir anlama yorsun. Ayrıca 'ins' kelimesi, 'cin' ve 'tâir' sözcüklerinin arasına gelmiştir. Bu da, aslında bu kelimeyi 'cin' ve 'tâir'in insan türü içine dâhil olan iki grup olduğu mânâsına alınmasına mânidir. Böyle bir mânâ düşünülmüş olsaydı ifadelerde: "Min el-cin ve'l-ins ve't-tâir" değil; "el-cin ve't-tâir min el-ins" şeklinde olurdu.

Ayetlerin devamından anlıyoruz ki, Hz. Süleyman (a.s) bu sözü, kuşları teftişi sırasında "Hüdhüd"ün olmadığını gördüğünde söylemiştir. Şâyet 'tâir' insanlar demek ve 'Hüdhüd' de bir insanın ismi olsaydı o zaman, en azından okuyucunun kelimeyi kuş diye anlamaması için, bunu belirtmek üzere bir iki kelime ilâve edilmesi gerekirdi. Zikredilmekte olan grubun kuşlar ve onlardan birinin adı da 'Hüdhüd' olduğu açıkça belli iken okuyucunun, bunların insan olduğunu kendiliğinden anlaması nasıl beklenebilir.

Sonra Hz. Süleyman (a.s) devamla şöyle diyor: "Bana makul bir özür sunmazsa ona ağır bir ceza vereceğim ya da onu keseceğim." Bir insan öldürülür, asılır veya ölüme mahkum edilir, fakat hiçbir zaman boğazlanmaz. Bazı katı yürekli kimseler intikam almak için düşmanını boğazlayabilir. Ancak böyle bir şey bir peygamberden beklenemez. Sadece firar etme suçundan dolayı bir askeri bir peygamberin, kafası kesilerek ölüme mahkum etmesi ve peygamberin bu çirkin hareketine karşı Allah'ın memnuniyetsizliğini belirtecek bir kelime bile zikretmeden, bu menhus olaydan söz etmesi beklenemez.

Biraz sonra Hz. Süleyman'ın (a.s) bir mektupla aynı 'Hüdhüd'ü Sebe Melikesine gönderdiğini ve "mektubu Melike'nin önüne at" dediğini görüyoruz. Böyle bir talimat şüphesiz ancak kuşa verilir. Yoksa ulak veya elçi olarak gönderilen bir adama asla buna benzer bir emir verilmez. Bir kralın elçisini, bir mektupla başka bir ülkenin kraliçesine göndereceğine ve mektubunu onun önüne havadan bırakmasını veya atmasını emredeceğine ancak aptal birisi inanabilir. Hizmetçimizi bir komşumuza gönderdiğimiz zaman, bizim gibi sıradan birisinin bile gözettiği en basit görgü kurallarını, Hz. Süleyman'ın (a.s) bilmediğini mi düşünelim yani? Bir beyefendi hizmetçisine, mektubunu başka bir beyefendiye götürmesini ve önüne fırlatmasını (atmasını) hiç söyler mi? Bütün bunlar, 'Hüdhüd' kelimesinin burada, insanı değil, aksine bir kuşu ifade ettiğini belirtir ve kelimenin lügat mânâsında kullanıldığını gösterir.

Şimdi, eğer bir kimse Kur'an-ı Kerim'de isnad edilen bu şeyleri "Hüdhüd"ün söyleyebileceğine inanmıyorsa (buna ruhen hazır değilse), kalkıp Kur'an'ın bu rivayetine inanmadığını açık açık (mertçe), eğip bükmeden söylemelidir. Sırf kendi imansızlığını gizlemek (örtbas etmek) için, bir kimsenin kalkıp, Kur'an-ı Kerim'deki açık-seçik kelimelere yanlış mânâ vermesi tam bir münafıklıktır.

29. Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de, şimdiki Kuzey Yemen'in merkezi Sana'nın kuzey-doğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma'rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan'da hüküm sürdüler. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan'da; Yemen ve Hadramut, Afrika'da da Habeşiştan'ı idare etmiş, Güney Arabistan'ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler, bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan'ın iç kısımlarının dahil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhûr olmaları işte bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alışverişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de, ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur suları toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunan tarihçileri, Sebeliler ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. Kur'an-ı Kerim de, Sebe Suresinin 15. ayetinde buna işaret eder.

Hüdhüd'ün söylediği "Senin bilmediğin şeyler hakkında bilgi edindim" anlamındaki cümle, Hz. Süleyman'ın (a.s) Sebe ülkesi hakkında hiç haberi olmadığını göstermez. Sınırları Kuzey Kızıldenizine (Akabe Körfezi ve çevresine) kadar uzanan Filistin ve Suriye hükümdarının, aynı denizin güney (Yemen ve çevresi) kıyılarını idare eden ve dünya ticaretinin de en önemli bir kısmını ellerinde tutan bir kavimden haberi olmaması imkansızdır (düşünülemez). Kaldı ki, Mezmurlar'a göre, Hz. Süleyman'ın (a.s.) babası Davud (a.s.) Sebe ülkesini biliyordu. Mezmurlar'da nakledilen duasında aşağıdaki kısımlara rastlamaktayız: "Ey Allah(ım), krala senin hükümlerini ve kralın oğluna senin adaletini (doğruluğunu) ver. Senin kavmine adaletle ve zayıf kullarına hakk ile hükmetsin." (Mezmurlar, 72: 1-2) "Tarşiş ve adaların kralları ona baç getirsinler; Şeba ve Sebe (Yemen ve Habeş kolları) kralları hediyeler takdim etsinler." (Mezmurlar, 72: 9-10)

O halde 'Hüdhüd'ün demek istediği husus şudur: "Sebelilerin merkez şehrinde gözlerimle görüp de bildiğim şeyler hakkında sana henüz bir bilgi ulaşmış bulunmuyor."


24 "Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde30 etmektelerken buldum, onlara şeytan31 yapmakta olduklarını süslemiştir,32 böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar."

25 "Ki onlar, göklerde ve yerde33 saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da34 bilmekte olan Allah'a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar)."

26 "O Allah, "O'ndan başka ilah yoktur, büyük Arş'ın da Rabbidir."35

AÇIKLAMA

30. Bu da, Sebe halkının o dönemde, güneşe-tapmayı esas alan bir dine mensup olduğunu gösterir. Eski Arap rivayetleri de bu hususu doğrular mahiyettedir. İbn İshak, Soybilimcilerin bu mealdeki ifadelerini nakletmiş bulunuyor. Şöyle ki, Sebeliler aslında, adı Abdüşşems (güneşin kulu veya güneşe tapan), ünvanı da 'Sebe' olan bir atanın soyundan gelmişlerdir. Böyle bir izah İsrail kaynaklarınca da desteklenmektedir. Bütün bunlara göre, 'Hüdhüd' Hz. Süleyman'ın (a.s) mektubu ile bu ülkeye vardığı anda, Sebe melikesi güneş tanrısına tapmak üzere mabede doğru gidiyordu. Ve "Hüdhüd" o sırada getirdiği mektubu melikenin önüne attı.

31. Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan kısmın, 'Hüdhüd'ün konuşmasından bir parça olmadığı, aksine konuşmasının, "onları güneşe secde eder gördüm" cümlesiyle bittiğini anlıyoruz. Üslûp da gösteriyor ki bu, kuşun konuşmasına Allah tarafından yapılan bir ilavedir."

O, gizlediğiniz ve ortaya çıkardığınız her şeyi bilir," cümlesi ile onun konuşması bitmiştir. Bu ifadeler, burada konuşanın 'Hüdhüd', muhatapların da Hz. Süleyman ve maiyyetinin olmadığı, aksine hitapta bulunanın Allah ve muhataplarının da Mekkeli müşrikler olduğu intibaını veriyor. Bu kıssa, ibret alsınlar diye onlara anlatılmıştır. Müfessirlerden 'Ruhu'l-Meanî' sahibi Allame Alûsî de aynı görüşü tercih etmiştir.

32. Yani "Şeytan onları, maddî ve manevî güçlerini, dünya nimetlerini elde etmek ve hayatlarını giderek daha müreffeh ve görkemli hale getirmek uğrunda harcamalarının yegâne gerçek ve yerinde kullanma yolu olduğuna inandırmıştı. Ayrıca, başka bir şeyi ciddi olarak düşünmeleri de gerekmezdi. Bu görünen hayatın ötesinde fiilî bir gerçeklik olup-olmadğı hususunda düşünüp kendilerinin huzursuz olmalarının da bir mânâsı yoktu. Aynı zamanda, din, ahlâk, kültür ve hayat tarzlarını şekillendiren sistemin dışında bir gerçeğin (Hakikat) varlığı ve yaşayışlarının bütünüyle buna zıt olup-olmadığını düşünmek artık onlar için anlamsız bir iş idi. Zengin olma, güç ve maddî refah yönünde yeterli gelişmeyi sağlamakta oldukları hususunda şeytan onları ikna edince, artık onlar da inanç, ilim ve kanaatlerinin doğru olup-olmadığı konusunda düşünmeye hiç ihtiyaç duymadılar. Çünkü kendilerince doğru olduklarının tek delili; servet elde etmeleri ve gönüllerince hayatlarını yaşamaları idi."

33. Yani yerden bitmelerinden önce şurada-burada gizli olarak bulunup etrafımızda görmekte olduğumuz şeyleri Allah (c.c.), sürekli olarak varlık alemine çıkarıyor; sayısız bitki türlerini ve maden çeşitlerini toprağın derinliklerinden devamlı bir şekilde ortaya çıkarıyor; bitmeden önce insanın hayal bile edemeyeceği şeyleri, uzayın üst tabakalarından sürekli olarak gözlerimizin önüne seriyor.

34. Yani, Allah'ın (c.c) ilmi her şeyi kuşatır; gizli-aşikâr O'nun için farketmez; O, her şeyden haberdardır.

Allah'ın (c.c) bu iki sıfatının zikredilmesinden maksat, şeytan aldatmamış olsaydı, onların hakkı açıkça görebilmiş olacakları hususunu vurgulamaktır. Yani, kendi varlığından habersiz kızgın (ateşten) güneş küresinin tapılmaya layık olmadığının farkına varmış olacaklardı. Aksine ibadetin, Alîm, Hakîm ve her yeni şeyi varlık alemine çıkaran ve sonsuza dek çıkaracak kadir-i mutlak yalnız tek Allah'a ait olduğunu anlarlardı.

35. Bu, okunduğu zaman secde yapmanın vacip olduğu Kur'an ayetlerinden birisidir. Bu konuda müçtehidlerin icmaı vardır. Burada secde etmenin mânâsı şudur: Bir müminin, kendisini güneşe tapanlardan ayırması ve bu davranışıyla, ilah ve rabb olarak yalnızca Yüce Allah'ı tanıdığını fiilen ilan etmesidir.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna