Şuara Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Şuara Suresi Tefsiri Mevdudi

Şuara Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Şuara Suresi Tefsiri Mevdudi

ŞUARA SURESİ

Adı: Sure adını, "şuara" kelimesinin geçtiği 224. ayetten alır.


Nüzul zamanı: Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64). Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.


Konular: Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a), kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.


Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."


Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:


1) Ayetler iki türdür:


a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,


b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.


2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.


3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.


4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?


Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Tâ, Sîn, Mîm.


2 Bunlar, apaçık olan Kitabın ayetleridir.1


3 Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?)2


4 Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir.3

AÇIKLAMA

1. Yani bu surede sunulan ayetler, her okuyan ve dinleyenin neye çağırdığını, neyi emredip neyi yasakladığını ve neyi gerçek, neyi sahte kabul ettiğini kolayca anlayabileceği açıklıkta konusunu sunan ve anlatan Kitap'ın ayetleridir. İnanıp inanmamak ayrı bir iştir; fakat kimse, Kitap'ın öğretilerini, emir ve yasaklarını anlayamadığı özründe bulunmaz.

El-Kitabü'l-Mübin'in bir anlamı da Kur'an'ın şüphesiz İlahî bir kitap olduğudur. Dili, üslubu, işlediği konular, sunduğu gerçekler ve vahyedilme gerekçesi, onun tüm yaratıkların rabbinin kitabı olduğuna şehadet eder. Bu anlamda onun her cümlesi bir ayet ve bir mucizedir. Bu yüzden, sağduyu sahibi bir kişi, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğine inanmak için kitabın ayetlerinden başka bir ayete ihtiyaç duymaz.

Bu iki anlamı da ihtiva eden girişteki bu kısa ayetin, surenin ana konusuyla yakından bağlantısı vardır. Mekke kafirleri, getirdiği Mesaj'ın Allah'tan olduğuna kendilerini ikna etmesi için Hz. peygamber'den (s.a) mucize göstermesini istiyorlardı. Buna cevap olarak, Peygamber'e (s.a) inanmak için gerçekten bir "ayet" isteyenlerin, bu kitabın ayetlerini incelemeleri gerektiği söylenmektedir.

Sonra kafirler, Hz. Peygamber'i (s.a) kahin olmakla suçluyorlardı. Bu suçlama, esrarlı ve kapalı hiç bir şeyin bulunmadığı söylenerek reddedilmektedir. Tersine, Kur'an, bir şair veya kahinin muhayyilesinin ürünü olmasına imkan bulunmayan tüm öğretilerini açıklıkla ortaya koymaktadır.

2. "Bahiunnefse" kelime kelime çevrildiğinde, "kendini öldüreceksin" anlamına gelir. Ayet, Mekke kafirlerinin sapıklığı, ahlâkî düşüklüğü ve getirdiği ıslah mesajına karşı gösterdikleri inat ve muhalefet karşısında Hz. Peygamber'in (s.a) duyduğu aşırı üzüntü, endişe ve kederi tasvir etmektedir. Zaman zaman onlar adına duyduğu bu üzüntü ve ızdırap sanki onu öldürecek bir hal alıyordu. Hz. Peygamber'in (s.a) bu durumuna Kur'an'ın daha başka yerlerinde de değinilmektedir. Örnek: "Onlar bu söze inanmazlarsa, peşlerinde esefle sanki kendini tüketeceksin." (Kehf: 6), "Bundan dolayı, nefsin onlar için hasretlere (üzüntü ve kederlere) düşmesin." (Fatır: 8).

3. Yani, "Allah için, bütün kafirlerin teslim olacağı bir "ayet" göndermek hiç mi hiç zor değildir. Fakat, göndermediği takdirde, bu, böyle birşeyin O'nun gücünün dışında olduğu anlamına değil, zorla kabul edilen inancın Allah katında makbul olmadığı anlamına gelir. Allah, insanların sağduyularını kullanıp ilâhî kitabın ayetlerini ve tüm kainata yayılmış bulunan ve aynı zamanda kendilerinde de yer alan ayetler aracılığı ile gerçeği tanımalarını ister. Sonra, peygamberlerin mesajının gerçeği ihtiva ettiğine ve buna aykırı olan inanç ve akidelerin bâtıl olduğuna kalbleri kanaat getirdiği zaman, kendi istekleriyle bâtılı bırakıp Hakk'ı benimsemelidirler. Bu isteğe bağlı olan Allah'ın insandan istediği inanç, Hakk'ın kabulü ve bâtılın reddidir, Bu nedenledir ki, Allah insana seçim serbestisi, hür irade ve doğru ya da yanlış istediği yolda gitme hürriyeti bağışlamıştır. Aynı nedenle, insanın fıtratına hem iyiye hem de kötüye yönelik eğilimler yerleştirmiş ve hem takva, hem de fücur yolunu önüne açmıştır. Yine aynı nedenle, Şeytan'a insanı saptırma hürriyet ve süresi tanımış ve onu doğru yola yöneltmek için de peygamberlik, vahy ve iyiliğe çağrı düzenlemelerinde bulunmuş, böylece insanı, iman ve itaat yolunu mu, yoksa küfür ve isyan yolunu mu seçecek diye imtihana tabi tutmuştur. Öte yandan, eğerAllah, insanları iman ve itaata zorlama yöntemini benimsemiş olsaydı, bu, imtihanın amacını ortadan kaldırırdı. Üstelik bu amaçla ayetler göndermeye de gerek kalmaz, bunun yerine insanı kötülük, küfür ve günaha hiç eğilim duymayan temiz bir tabiatla yaratır ve doğuştan, melekler gibi, itaatkar kılardı. Bu hususa Kur'an'ın çeşitli yerlerinde değinilmektedir. Örnek: "Rabbin dilemiş olsaydı, yerde olanların hepsi iman ederdi." (Yunus:99), "Rabbin dilemiş olsaydı, insanları tek bir ümmet kılardı; fakat, ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbinin rahmet ettiği müstesna; onarı bunun için yarattı O..." (Hud: 118). Daha fazla açıklama için bkz. Yunus, an: 101-102 ve Hud, an: 116.


5 Onlara Rahman (olan Allah)dan yeni bir uyarı gelmeyiversin, hiç tartışmasız ondan yüz çevirirler.

6 Gerçekten yalanladılar; fakat, alay konusu edinmekte oldukları şeyin haberi kendilerine pek yakında gelecektir.4

7 Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki, biz onda her güzel (kerim) çiftten nice ürünler bitirdik.

8 Hiç şüphe yok, bunda bir ayet vardır;5 ancak onların çoğu mü'min değildirler.

9 Hiç şüphe yok, senin Rabbin, gerçekten O, üstün ve güçlü olandır, merhamet sahibi olandır.6

10 Hani senin Rabbin, Musa'ya seslenmişti:7 "Zulmetmekte olan kavime git;"

AÇIKLAMA

4. Yani, kendilerini doğru yola getirmek için yapılan her aklî teşebbüse karşı hissiz ve ilgisiz kalan kişiler, gökten ayetler gönderilerek zorla iman ettirilemez. Onlar, yeterince uyarıldıktan ve karşısında ilgisiz davranmakla kalmayıp aynı zamanda, küçümseyerek reddettikleri hidayet kendilerine gösterildikten sonra, ancak kötü sonlarının gösterilmesini hak etmektedirler. Bu kötü son, kendilerine çeşitli yollarla gösterilebilir:

a) Acımasızca karşı çıktıkları ve alay ettikleri gerçek, düşmanlıklarına rağmen gözleri önünde yeryüzünde hakim olur.

b) Kendilerini acıklı bir azab yakalar ve yeryüzünden silinip giderler.

c) Yanlışla geçmiş bir-kaç senelik bir ömürden sonra ölümle karşılaşırlar ve hayatlarında tüm kalbleriyle peşinden gittikleri şeyin sadece bâtıl, buna karşılık peygamberlerin sundukları şeyin ise Hak olduğunu görürler. İşte kötü son, tarihte görüldüğü üzere, çeşitli kavimler için farklı şekillerde gelebilir.

5. Yani, gerçeği arayan, uzaklarda ayet aramaya çıkmaz. Yalnızca çevresindeki bitki olgusunu görmekle, peygamberlerin sunduğu, dünyadaki sistemle (yani Tevhid'le) ilgili realitenin mi yoksa müşrik ve tanrıtanımazların zihin oyunlarının mı doğru olduğuna, kendi adına karar verebilir. Yeryüzündeki yaratıkların bolluk ve çeşitliliğinden, buna destek olan çeşitli unsur ve faktörlerden, yaratıkların büyüyüp gelişmelerine neden olan tabii kanunlardan ve sayısız yaratıkların sayısız istek ve ihtiyaçlarıyla özellikleri arasındaki uygunluk ve ahenkten, ancak aptal birisi, bütün bunların Aziz ve Kadir Yaratıcı'nın hikmet, bilgi, kudret ve düzenlemesi olmadan kendiliğinden meydana geldiği sonucuna varabilir. Açıktır ki, pek çok rab ve ilâhlar hiç bir şekilde toprak, güneş ve ayla, bitki ve hayvan hayatı ve yeryüzünde yaşayan çok çeşitli yaratıkarın ihtiyaçları arasındaki mükemmel ahenk ve uygunluğu sağlayamaz. Duyarlı bir kişi, yanlı ve ön yargılı olmadığı sürece, bütün bunların bir Allah'ın varlığının açık delilleri ve ayetleri olduğuna kanaat getirmekten kendini alamaz ve kendisini tevhid gerçeğine ikna edecek bir mucizeye ihtiyaç duymaz.

6. Yani, "O, cezalandırmak dilediği herkesi tümden yok etme güç ve kudretine sahiptir. Fakat rahmeti nedeniyle cezalandırmakta acele atmez, düşünüp anlaması ve yolunu düzeltmesi için ona yıllarca ve asırlarca süre tanır ve günahkar tövbe ettiği takdirde bir ömürlük günahları da bağışlamaya hazırdır.

7. Kısa bir girişten sonra, Musa Peygamber (a.s) ile Firavun arasında geçenlerden başlanarak tarihî olaylar sunulmakta ve dikkatler özellikle şu noktalara çekilmektedir:

1) Musa Peygamber'in (s.a) görevini ifa zorunda kaldığı şartlar, Hz. Peygamber'in (s.a) karşılaştıklarından daha zor ve daha çetindi. Hz. Musa (a.s), Firavun ve kavmince ezilen, köle bir topluma mensuptu. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a) Kureyş kabilesinin üyesiydi ve ailesi diğer kabilelerle en azından eşit bir statüye sahipti. Sonra, Hz. Musa (a.s) Firavun'un sarayında yetiştirilmiş, büyütülmüş ve bir cinayet suçlaması nedeniyle kaçak olarak on yıl kaldıktan sonra, hayatı uğruna kendisinden kaçtığı aynı hükümdara gitme emri almış bulunuyordu.

Hz. Peygamber (s.a) için böyle bir durum sözkonusu değildi. Hem, Firavun'un imparatorluğu, zamanın en geniş ve en güçlü imrapatorluğu olup Kureşy'in zayıf gücüyle kıyas bile kabul etmeyecek durumda idi. Bütün bunlara rağmen, Firavun, Hz. Musa'ya (a.s) hiç bir zarar veremedi, sonunda yenilen kendisi oldu. Bununla Allah, Kureyş'ten şu dersi almasını istemektedir: "Allah'ın kendisine yardım ettiği kişiyi kimse yenilgiye uğratamaz. Firavun, bütün güç ve kuvvetine rağmen, Musa karşısında çaresiz kaldığına göre, siz ey Kureyş, nasıl Muhammed (s.a) karşısında başarıya ulaşabilirsiniz?"

2) Hz. Musa (a.s) kanalıyla Firavun'a gösterilenlerden daha belirgin ve açık ayet olamaz. Sonra, Firavun'un meydan okuyuşu karşısında yüzbinlerce insanın önünde sihirbazlarla yapılan açık bir müsabakada, Hz. Musa'nın gösterdiğinin sihir olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Kendileri Mısırlı olan ve bizzat Firavun tarafından çağrılan hünerli sihirbazlar, Hz. Musa'nın (a.s) asasının yılana dönmesinin sihirle değil, ancak ilâhî bir mucize ile meydana gelebilecek gerçek bir mahiyet değişmesi olduğuna şahitlik etmişlerdir.

Ayrıca, sihirbazların hayatları pahasına derhal Hz. Musa'ya inanmaları, Hz. Musa'nın (a.s) gösterdiği ayetin bir sihir değil, bir mucize olduğunu her türlü şüphenin ötesinde isbat etmiştir. Böyleyken kafirler, Hz. Musa'ya (a.s) inanma eğilimi göstermemişlerdi. Şimdi siz ey Kureyş, kendinize açık bir mucize ve fizikî bir ayet gelince inanacağınızı nasıl söyleyebilirsiniz? Gerçekte bir insan ön yargıdan, sahte bir prestij ve kazanılmış hak duygusundan uzak bulunur, Hak'la bâtıl arasındaki farkı kavrayabilecek açık bir zihne sahip olur ve Hak adına bâtılı bırakmaya hazır olursa, Kitap'ta bulunanlardan, Kitap'ı getirenin hayatında ve çevresini saran geniş kainatta gördüklerinden başka bir ayete ihtiyaç duymaz. Buna karşılık, gerçeğe ilgi duymayan ve bencilliği nedeniyle çıkarlarıyla çatışacak hiç bir gerçeği kabule ve tanımaya yanaşmayan inat bir kişi ise, ne kadar ayet görse de, hatta gözlerinin önünde gök ve yer tersyüz edilse de, yine inanmaycaktır.

3) İnadın yol açtığı ve Firavun'un da karşılaştığı acıklı son, başkalarının sabırsızlıkla bekleyeceği bir şey değildir. Kendi gözleriyle ilâhî kudretin ayetlerini gördükten sonra da inanmayanlar, benzer sonlarla karşılaşacaklardır. Dolayısıyle, ders almak yerine, neden böyle korkunç bir ayet görmekte ısrar edersiniz? Lütfen karşılaştırın A'raf: 103-137, Yunus: 75-92, İsra: 101-104, Ta Ha: 9-79.


11 "Firavun'un kavmine.8 Hâlâ sakınmıyorlar mı?"9

12 Dedi ki: "Rabbim, kuşkusuz ben, onların beni yalanlamalarından korkmaktayım."

13 Göğsüm sıkışmakta, dilim dönmemektedir; bundan dolayı Harun'a da (elçilik görevini bildirmesi için Cibril'i) gönder."10

14 "Üstelik, onların bana karşı (davasını savunacakları bir cinayet) suçu(m) var; bundan dolayı beni öldürmelerinden de korkmaktayım."11

15 (Allah:) "Hayır," dedi. "İkiniz de ayetlerimle gidin,12 hiç şüphesiz sizinle birlikteyiz (ve) işitmekteyiz."

16 "Gecikmeksizin Firavun'a giderek deyin ki: -Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz,"

17 "İsrailoğullarını bizimle birlikte göndermen için (sana geldik)."13

AÇIKLAMA

8. "Zalim kavim" ifadesi, Firavun kavminin aşırı derecede kötü karakterini tanımlamaktadır.

9. Yani, "Ey Musa, şu insanların, kendilerini ahirette hesaba çekecek Allah'tan korkmadan, ülkede her şeye gücü yettikleri varsayımıyla ne cinayet ve zulümler işlediklerine bak!"

10. "Göğsüm daralır" ifadesi, Hz. Musa'nın (a.s) böylesi bir göreve yalnız gitmekte tereddüt ettiğini ve ayrıca güzel ve etkili konuşamadığı hissine sahip olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden, kendisinden daha iyi konuşan Hz. Harun'un (a.s) da kendisine yardımcı bir rasûl olarak yanında görevlendirmesini Allah'tan istiyor. Başlangıçta, Hz. Musa'nın (a.s) kendi yerine Hz. Harun'un (a.s) risalete getirilmesini istemiş olabileceği, fakat daha sora, Allah'ın kendisini bu mevkiye getirmeyi irade ettiğini hissedince, bu defa Hz. Harun'un (a.s) hiç olmazsa yanında yardımcı ve danışman olmasını istemiş olması mümkündür. Hz. Musa'nın (a.s) burada Hz. Harun'un (a.s) danışman olarak seçilmesini istemeyip "Harun'a risalet gönder" diye dua etmesi buna delil olarak gösterilebilir. Öte yandan, Ta-Ha Suresi'nde Hz. Musa'nın (a.s), "Bana ailemden bir vezir ver, kardeşim Harun'u" dediği, Kasas Suresi'nde de, "Kardeşim Harun benden dil bakımından daha fasihtir, onu beni doğrulayıcı bir yardımcı olarak benimle gönder" diye dua ettiği nakledilmektedir. Buradan, bu iki isteğin daha sonra yapıldığı, fakat başlangıçta Musa Peygamber'in (a.s) Allah'tan kendi yerine Harun'a (a.s) risalet göndermesini rica ettiği anlaşılmaktadır.

Kitabı Mukaddes'te farklı bir hikaye anlatılır. Buna göre, Firavun kavminin kendisini reddetmesinden korkan ve dilindeki kekemeliği özür olarak ileri süren Musa Peygamber (a.s) konuşmasında fesahat olmadığı gerekçesiyle risalete getirilmesini kabulden çekinmiştir: "Aman ya Rab, niyaz ederim, göndereceğin adamın eliyle gönder." (Çıkış: 4/1-71) Sonra, Allah kendi iradesiyle Harun'u ona yardımcı yapmış ve Firavun'a gitmeleri için kendilerini ikna etmiştir. (Çıkış: 4/1-71). Daha fazla ayrıntı için bkz. Ta-Ha, an: 19.

11. Burada, Hz. Musa'nın (a.s), bir İsrailî ile kavga eden bir Mısırlıya yumruk vurup onun ölümüne neden olmasına işaret edilmektedir. Bu olay üzerine, haberin Firavun'a ve kavmine ulaştığını ve kendisinden intikam almayı kurduklarını öğrenen Musa, ülkeyi terk ederek Medyen'e sığınmıştı (Kasas: 15-21). Aradan sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra çağrılıp kendisine karşı cinayet suçlaması olan Firavun'a Mesaj'la gitmesi emrolunan Hz. Musa (a.s), kendisi daha Allah'ın emrettiği şekilde Mesaj'ı iletemeden karıştığı cinayetin önüne sürüleceği endişesine kapılmaktadır.

12. Burada "ayetler"den maksat, Hz. Musa'ya (a.s) verilen asa ve parlayan el mucizeleridir. Ayrıntı için bkz. A'raf: 106-117, Ta Ha: 17-23, Neml: 7-14, Kasas: 31-32.

13. Musa ve Harun peygamberlerin (a.s) mesajı iki yönlüydü: İlki, her peygamberin en önde gelen misyonu olarak, Firavun'u Allah'a ibadet ve taata çağırmak; ikincisi de, kendilerine özgü bir görev olarak, İsrail Oğulları'nı Firavun'un esaret zincirinden kurtarmak. Kur'an, bazan bunlardan yalnızca birinciyi (Naziat Sûresi'nde olduğu gibi), bazan da yalnızca ikinciyi sözkonusu eder.


18 (Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: "Biz seni içimizde daha çocukkken yetiştirip-büyütmedik mi?14 Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

19 "Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin;15 sen nankörlerdensin."

20 (Musa) Dedi ki: "Ben onu yaptığım zaman şaşkınlardandım."16

21 "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hüküm (ve hikmet) verdi17 ve beni peygamberlerden kıldı."

AÇIKLAMA

14. Firavun'un bu sözü, onun Hz. Musa'yı (a.s) evinde büyüten Firavun değil, onun oğlu olduğunu göstermektedir. Aynı Firavun olmuş olsaydı, "İçimizde büyütülüp yetiştirildin" değil, "Ben seni büyütüp yetiştirdim" derdi. Daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. A'raf, an: 85-93.

15. Hz. Musa'nın (a.s) kaza sonucu işlediği cinayet olayına işaret ediliyor.

16. Dalâlet, her zaman "yoldan çıkmak" demek değildir. Kelime cehalet, yanılgı, unutkanlık, şaşkınlık ve dikkatsizlik anlamlarında da kullanılır. Kasas Suresi'nde anlatıldığı üzere, Musa Peygamber (a.s), bir İsrailî'ye vahşice davrandığını gördüğü Mısırlıya yalnızca bir yumruk vurmuştu. Yumruk, öldürme aracı olmadığı gibi öldürme niyetiyle de vurulmaz. Dolasıyle, bu bilerek (amden) öldürme değil, kazaen olmuş (hataen) bir öldürmedir. Bu cinayet işlenmişse de ne kasten işlenmiş, ne de ölüme yol açan veya öldürmek için kullanılan bir silahla işlenmiştir.

17. Hükm, Allah'ın kudret ve güvenle konuşması için bir peygambere verdiği hikmet, bilgi ve otorite demektir.


22 "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğullarını köle kılmandan dolayıdır."18

23 Firavun19 dedi ki: "Âlemlerin Rabbi nedir?"20

24 Dedi ki: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir)."21

25 Çevresindekilere dedi ki: "işitiyor musunuz?"

26 (Musa:) Dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir."22

27 (Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir."

28 "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir"23 dedi (Musa).

AÇIKLAMA

18. Yani, "Eğer İsrailîler'e karşı zalim ve acımasız olmamış olsaydın, ben büyütülmek üzere evinize getirilmezdim. Başka değil, yalnızca sizin barbarlığınızdandır ki, annem beni bir sepete koyarak ırmağa bırakmış. Aksi halde, kendi aile ocağımda güzel güzel büyütülürdüm. O halde, beni evinizde büyütmeniz nimetini bana hatırlatmanız uygun düşmüyor."

19. Burada, Hz. Musa'nın (a.s) kainat'ın Rabbi'nin elçisi olarak Firavun'un önüne çıkması ve Rabbin Mesajı'nı ona iletmesinin ayrıntılarına girilmeden, yalnızca aralarında geçen konuşma verilmektedir.

20. Bu soru, Hz. Musa'nın (a.s) kendisinin Alemlerin Rabbi ve Meliki tarafından İsrail Oğulları'nı kendisiyle gitmeleri için salması mesajıyla gönderildiğini söylemesiyle ilgilidir. Burada, Hz. Musa'nın (a.s) temsil iddiasında bulunduğu Bir Olan'ın, Firavun dahil bütün insanlar üzerinde otorite ve hakimiyet haklarına sahip olduğu ve mutlak Hakim-Hükümdar olarak kendi hakimiyet alanına el atmakla kalmayıp tebasından bir kısmını, atadığı temsilcisine teslim etmesi buyruğunu da gönderdiği ve böylece onları imparatorluk bölgesinin dışına çıkaracağı ima edilmektedir. Bu yüzden Firavun, "İmparatorluğumun adi bir tebasına böyle bir emir vererek seni Mısır İmparatoru'na gönderen Alemlerin Rabbi kimdir?" diye sormaktadır.

21. Yani, "Ben dünya üzerinde hüküm süren fani bir kral tarafından değil, göklerin ve yerin Malik'i tarafından gönderildim. Eğer, bu kainatın bir Yaratıcısı, Rabbi ve Hükümdarı olduğuna inanıyorsanız, Alemlerin Rabbinin kim olduğunu anlamak sizin için zor olmayacaktır."

22. Bu sözler, Firavun'un "Duymuyor musunuz?" diye sorduğu erkanına yöneliktir. Hz. Musa (a.s) şöyle demekteydi: "Ben dün yokken bugün var olan, ya da bugün varken yarın yok olan sahte ilâhlara inanmıyorum. Sizin rabbiniz olarak kulluk ettiğiniz bu Firavun dün yoktu ve atalarınızın kulluk ettikleri Firavunlar da bugün yok. Oysa ben, bugün sizin ve Firavun'un Rabbi olduğu gibi, dün de atalarınızın Rabbi olan gerçek Rabbin hakimiyetine ve otoritesine inanıyorum."

23. Yani, "Siz beni deli yerine koyuyorsunuz, fakat eğer kendinizi akıllı kişiler sanıyorsanız, gerçek Rabbin kim olduğuna kendiniz karar vermelisiniz; şu, yeryüzünün küçük bir bölgesinde hüküm süren fasık Firavun mu, yoksa doğunun ve batının ve Mısır ülkesi dahil, doğunun ve batının çevrelediği her şeyin Maliki mi? Ben yalnızca O'nun hakimiyetine inanıyorum ve O'nun mesajını yaratıklarından birine iletmek üzere gönderilmiş bulunuyorum.


29 (Firavun) Dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım."24

30 (Musa) Dedi ki: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"25

31 (Firavun) Dedi ki: "Eğer doğru sözlülerden isen, onu getir."26

32 Bunun üzerine asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderha oluverdi.27

AÇIKLAMA

24. Bu konuşmayı tam anlamıyla kavrayabilmek için, bugün olduğu gibi eskiden de "ilâh" kavramının yalnızca 'dinî' anlamla sınırlı olduğu gerçeği hatırda tutulmalıdır. İlâh, kendisine tapınılan, kurbanlar ve hediyeler sunulan ve "tabiat-üstü güçler" ve otoritesinden dolayı halkın yardım ve arzularının yerine gelmesi için kendisine dua ettiği bir şeydir. Buna karşılık, bir ilâhın yasal ve siyasal alanda da hakim olabileceği ve dünyevi işlerde istediğini emretme hakkına sahip olup insanın "kanun"a olduğu gibi, onun buyruklarına teslim olması gerektiği, dünyevi hükümdarlar tarafından asla kabul edilemiyordu. Bu hükümdarlar, her zaman, dünya işlerinde mutlak otoritenin yalnızca kendilerine ait olduğunu ve hiç bir ilâhın kendilerinin koyduğu kanuna ve çizdikleri politikaya karışma hakkının bulunmadığını iddia edegelmişlerdir. Peygamberler ve izleyicileriyle dünyevî hükümdarlar ve yönetimler arasındaki çatışmanın gerçek nedeni hep bu olagelmiştir. Peygamberler, dünyevî hükümdarların, Alemlerin Rabbi'nin hakimiyetini ve mutlak haklarını kabul etmeleri için ellerinden geleni yaparlarken, hükümdarlar da, hakimiyet ve hak iddiasında bulunmakla kalmamış, peygamberleri siyasal ve yasal alanda bir başka ilâh kabul eden bir suçlu, bir asi saymışlardır.

Bu temel gerçek göz önünde bulundurulduğu zaman, Firavun'un sözlerinin gerçek anlamı kolaylıkla anlaşılabilir. Sorun yalnızca basit bir tapınma ve takdim sorunu olmuş olsaydı, Firavun, bütün ilâhları terkederek yalnızca Alemlerin Rabbi Allah'ı bu haklara sahip gören bir Musa'yı pek fazla rahatsız etmeyecekti. Eğer Hz. Musa (a.s), ondan Allah'a "ibadet" etmesini isteseydi, kendisini fazla tahrik olmuş ve saldırıya uğramış hissetmiyecekti. Bu durumda yapsa yapsa, atalarının inancını bırakmayı reddeder ve Hz. Musa'yı (a.s) kendi din bilginleriyle tartışmaya çağırırdı. Fakat, onu bu derece tahrik eden, Hz. Musa'nın (a.s) kendini Alemlerin Rabbi'nin temsilcisi olarak sunması ve ona, kendisinin ikinci derecede bir hükümdar olup üstün otorite adına buyruğa itaat istediğini hissettirmesiydi. Firavun, bu anlamda bir başka siyasal ve yasal otorite kabul etmeye ve tebasından birinin hakimiyet sahibi hükümdar olarak kendi yerine bir başkasını tanımasına izin vermeye hazır değildi. Bu nedenle ve bu Hükümdar'ın gönderdiği mesaj, yalnızca "dinî" alanda değil, siyasal alanda da hakimiyet yansıttığındandır ki, "Alemlerin Rabbi" ifadesine karşı çıkmıştır. Sonra, Hz. Musa (a.s) tekrar tekrar "Alemlerin Rabbi"nden ne kasdettiğini açıklayınca Firavun, Mısır ülkesinde kendinden başka bir "hakim" tanıdığı takdirde zindana atacağını söyleyerek Hz. musa'yı (a.s) tehdit etmiştir.

25. Yani, "Sana, benim Alemlerin Rabbi, göklerin ve yerin Rabbi ve doğu ile batının Rabbi Allah'ın Rasûlü olduğumu ispatlayacak ikna edici bir ayet göstersem de mi beni reddeder ve zindana gönderirsin?"

26. Firavun'un bu cevabı, onun eski ve modern zamanların müşriklerinden hiç bir farkının olmadığını göstermektedir. Tüm diğer müşrikler gibi o da tabiat-üstü anlamda Allah'ın diğer tüm tanrı ve tanrıçalardan daha büyük bir güç ve otoriteye sahip en büyük tanrı (ilâh) olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Hz. Musa (a.s) kendisine "Benim Allah tarafından gönderildiğime inanmıyorsan, gerçekten O'nun tarafından gönderildiğimi ispatlayacak apaçık ayetler gösterebilirim" demiş ve yine bu yüzden Firavun, "Eğer iddianda doğru isen, ayetini getir" cevabını vermişti. Eğer Firavun, Allah'ın var olduğuna ve en büyük ilâh olduğuna inanmamış olsaydı, "ayet" istemezdi.

27. Su'ban ejderha, büyük yılan demektir. Kur'an'da başka yerlerde asanın şeklini aldığı yılanı tanımlamak için hayyetun (yılan) ve câan (küçük yılan) kelimeleri kullanılır. İmam Razi, büyüklüğü nedeniyle ejderha, küçük yılanlar gibi çok seri hareket ettiği için de "câan" kelimesinin kullanıldığı yorumunda bulunur.


33 Elini de çekip çıkardı, bir de (ne görsün) o, bakanlar için 'parlayıp aydınlanıvermiş.'28

34 (Firavun) Çevresindeki önde gelenlere: "Bu dedi". "Doğrusu bilgin bir büyücüdür."

35 "Büyüsüyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor;29ne buyurursunuz?"30

36 Dediler ki: "Bunu ve kardeşini oyala, şehirlere de toplayıcılar gönder,"

37 "Bütün uzman-bilgin büyücüleri sana getirsinler."

38 Böylelikle büyücüler, bilinen bir günün belli vaktinde bir araya getirildi.31

39 Ve insanlara da: "Siz de toplanıyor musunuz? dendi."32

40 "Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız."33

AÇIKLAMA

28. İsrailiyatın etkisinde kalan bazı müfessirler beyza'yı "beyaz" anlamında tercüme edip sağlam elin koltuk altından çıkarıldığında cüzzama yakalanmış gibi beyazlaştığı tefsirinde bulunmuşlardır. Fakat İbn Cerir, İbn Kesir, Zamahşehri, Razî, Ebu's-Suud İmadî, Alusî ve daha başka müfessirler burada beyza'nın ışıklı ve parlak anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Hz. Musa (a.s) koltuk altından elini çıkarır çıkarmaz, her taraf güneşle aydınlanmış gibi parlardı. Daha fazla açıklama için bkz. Ta Ha an: 13.

29. Gösterilen iki mucizenin etkisi, daha bir dakika önce Firavun, peygamberlik iddiasında ve İsrailoğulları'nı açıkça göndermesi talebinde bulundu diye Hz. Musa'ya (a.s) deli der ve onu, kendisinden başkasını rab edinirse ömür boyu zindana atmakla tehdit ederken, bir dakika sonra "ayetler"i görür görmez, hükümdarlığının tehlikeye düştüğü hissiyle dehşete kapılmasından ve sarayında köleleriyle anlamsızca konuştuğunu farkedemeyecek kadar telaşa kapılmasından anlaşılabilir. Mazlum İsrail kavminden iki kişi, dönemin en güçlü hükümdarlarının önünde duruyorlar, hiç bir askerî güçleri yok; zayıf ve cansız bir topluluğa mensuplar ve ülkenin hiç bir köşesinde en küçük bir ayaklanma belirtisi olmadığı gibi, hiç bir dış gücün desteğine de sahip değiller. Böyleyken, asanın ejderha oluşu ve elin parlaması mucizeleri gösterilir gösterilmez zorba çılgınca bağırıyor: "Bu iki adam iktidarı ele geçirmek ve yönetici sınıfı hakimiyet haklarından mahrum etmek istiyor!" Hz. Musa'nın (a.s) sihrinin gücüyle bunu yapacağı endişesi yine karmakarışık bir zihin halini yansıtmaktadır. Çünkü, dünyanın hiç bir yerinde sihir gücüyle ne siyasal bir devrim olmuş, ne bir ülke zaptedilmiş, ne de bir savaş kazanılmıştır. Mısır'da usta sihirbazlık örnekleri sergileyen pek çok büyücü vardı. Fakat Firavun, bunların yalnızca mükafat ve ücret için sihirbazlık yapan hiç mesabesinde kişiler olduğunu biliyordu.

30. Bu cümle de, Firavun'un zihninin nasıl karıştığnı gösteriyor. Daha bir dakika önce sarayındakilerin ilâhı olan bu adam, bu defa dehşet içinde, ortaya çıkan tehlikeli durumu nasıl karşılayacağını kullarına soruyor.

31. Ta Ha Suresi'nde geçtiği üzere (ayet: 59), belirlenen gün, Mısırlıların ulusal bayram günüydü. Bugün halk, ülkenin her tarafından büyük kalabalıklar halinde gelecek ve izleyicilerin gösterileri açıkça seyredebilmesi için kuşluk vakti yapılacak büyük "yarış"a şahit olacaklardı.

32. Yani, yapılan ilânın yanısıra, halkı müsabakayı seyretmeye teşvik için münadiler gönderildi. Hz. Musa'nın (a.s) kapalı sarayda gösterdiği mucizenin haberi halka da yayılmış olmalı ki, halkın etkilenmesinden korkan Firavun, herkesin akın akın gelip bir asanın yılana dönüşmesinde bir olağanüstülük bulunmadığını, bunun ülkedeki sihirbazlar tarafından da yapılabileceğini görmesini istemiştir.

33. Bu cümle, Hz. Musa'nın (a.s) kraliyet sarayında gösterdiği mucizeyi gözleriyle görenlerin ve dışarıda işitenlerin, atalarının dinine olan inançlarını yitirmeye başladıkları ve inançlarının gücünün, sihirbazların Hz. Musa'nınkine (a.s) benzer bir performans göstermelerine bağlı bulunduğu fikrini desteklemektedir. Bu nedenle, Firavun ve erkanı bu müsabakayı, sonucu belirleyici bir müsabaka olarak saymışlar ve münadileri ülkenin her yanında, sihirbazlar müsabakayı kazanırlarsa, Hz. Musa'nın (a.s) dininin üstün gelmesi riskinin bertaraf edileceği, aksi halde, inançlarının terkedilmeye maruz kalacağı konusunda halkı etkilemeye koyulmuşlardır.


41 Büyücüler geldiklerinde, Firavun'a: "Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var gerçekten değil mi?" dediler.34

42 "Evet" dedi. "Üstelik şüphesiz siz en yakın(larım) kılınanlardan da olacaksınız" 35

43 Musa onlara dedi ki: "Atacağınızı atın."

44 Onlar da, iplerini ve asalarını atıverdiler ve: "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler.36

45 Böylelikle Musa da asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuveriyor.

46 Anında büyücüler secdeye kapandılar.

47 (Ve:) "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

48 "Musa'nın ve Harun'un Rabbine."37

AÇIKLAMA

34. Ülkenin şirk dininin tek arzuları, müsabakayı kazandıklarında kraldan mükafat almak olan destekçilerinin mantalitesi buydu işte.

35. Bu, dinlerine en iyi hizmet edenlere kralın verebileceği en büyük şerefti. Böylece daha başlangıçta Firavun ve sihirbazları, davranışlarıyla bir peygamberle bir sihirbaz arasındaki büyük maneviyat farkını ortaya koymuş oluyorlardı. Bir tarafta, mazlum topluluğa mensup ve cinayet suçlamasıyla on yıl gizlenmiş olmakla birlikte, birden korkusuzca Alemlerin Rabbi tarafından gönderildiğini açıklamak için Firavun'un sarayında görünüveren ve İsrailoğulları'nın serbest bırakılmasını isteyen cesaret ve güven heykeli duruyor ve tehditlerine hiç aldırmadan Firavun'la yüz yüze bir tartışmaya girmede en küçük bir tereddüt göstermiyor; karşı tarafta ise, Firavun tarafından atalar dinini kurtarmaları için çağrılmış oldukları halde, hizmetlerinin karşılığıda mükafat dilenen, ahlâk ve maneviyattan nasipsiz sihirbazlar yer alıyordu. Ve kendilerine, mükafatlandırılmakla kalmayıp saray halkı arasına katılacakları müjdelenince büyük bir sevince kapılıyorlardı. Bu iki karakter türü, bir peygamberin yüce kişiliği ile bir sihirbazın zavallı kişiliği arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Gerçek buyken, ancak bütün namus ve iffetini yitiren bir kimse bir peygambere, "sihirbaz" deme küstahlığında bulunabilir.

36. Sihirbazlar iplerini ve sopalarını bırakır bırakmaz, bunlar Hz. Musa'ya (a.s) doğru yılan sürüsüymüş gibi hareket etmeye başladılar. Bu olay, Kur'an'ın başka yerlerinde ayrıntılarıyla anlatılmaktadır: "Attıkları zaman, insanların gözlerini büyülediler ve kendilerini dehşete düşürdüler; büyük bir sihir ortaya koydular." (A'raf: 116) "Sihirlerinden ötürü ipleri ve sopaları ona sanki koşuyor gibi göründü ve bunun üzerine, Musa içinde büyük bir korku duydu." (Ta Ha: 66-67).

37. Bu, yalnızca daha büyük bir sihirbazmış gibi Hz. Musa'ya (a.s) yenildiklerinin itirafı değil, Kainatın Rabbi Allah'a karşı secdeye kapanmaları, binlerce Mısırlının önünde Hz. Musa'nın (a.s) gösterdiğinin sihir değil, Allah'ın gücünün tezahürü olduğunun apaçık ilanıdır.


49 (Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Hiç tartışmasız, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür;38 öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."39

50 "Hiç zararı yok" dediler. "Çünkü biz gerçekten Rabbimize dönücüleriz."

51 "Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimizin bizim hatalarımızı bağışlayacağını ummaktayız."40

52 Musa'ya da: "Kullarımı gece yürüyüşe geçir,41 çünkü izleneceksiniz"42 diye vahyettik.

AÇIKLAMA

38. Bu, apaçık bir mucizeye şahit olduktan ve sihirbazların buna şahitlik ettiklerini gördükten sonra bile, hala bunun sihir olduğunda ısrar eden Firavun'un aşırı inadını göstermektedir. Fakat, A'raf Suresi'nde geçtiğine göre, "Bu, şehirde halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır." (Ayet: 123) diyen Firavun, böylece, sihirbazların mucizeden dolayı değil, siyasal iktidarı ele geçirerek birlikte semeresini görmek için, kendisiyle müsabakaya tutuştukları Hz. Musa (a.s) ile hazırladıkları bir tuzak ve hile nedeniyle Hz. Musa'ya teslim olduklarına halkı inandırmaya çalışıyordu.

39. Firavun, sihirbazların Hz. Musa (a.s) ile gizli bir işbirliğine girdikleri düşüncesini haklı çıkarmak için, böyle korkunç bir tehditte bulunmaktadır. Sihirbazların hayatlarını kurtarmak için işbirliği itirafında bulunacakları ve böylece secdeye kapanıp binlerce izleyicinin önünde Hz. Musa'ya (a.s) inanmalarının doğurduğu etkinin silineceğini düşünüyordu.

40. Yani, "Biz her hal-ü kârda Rabbimize döneceğiz. Bizi şimdi öldürsen, hemen bugün O'nun huzuruna varmış oluruz, dolayısıyle bunda endişe edecek bir şey yoktur. Biz, bu büyük topluluk içinde gerçek belli olur olmaz inanan ilk kişiler olduğumuzdan, günahlarımızın ve hatalarımızın bağışlanacağını umuyoruz."

Sihirbazların bu cevabı, Firavun'un tellallarının topladığı halka şu iki şeyi açıklamaktadır:

1) Firavun, namustan yoksun, inatçı ve aldatıcı birisidir. Bizzat kendisinin düzenlediği bir müsabakada Hz. Musa'nın (a.s) kazandığını görünce, bir tuzak uydurusunda bulunmuş ve tehditle sihirbazları bunu itirafa zorlamıştır. Eğer bu, tuzak olmuş olsaydı; sihirbazlar ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesini ve asılmayı göze alamazlardı. Sihirbazların böylesine korkunç bir tehdit karşısında bile imanlarında direnip kararlı davranmaları, Firavun'a karşı gizli bir tuzak kurulduğu suçlamasını geçersiz ve anlamsız kılmaktadır. Gerçekte sanatlarında uzman olan sihirbazlar, Hz. Musa'nın (a.s) gösterdiğinin sihir değil Alemlerin Rabbı Allah'ın kudretinin bir tezahürü olduğunu kavramışlardı.

2) Ülkenin her tarafında toplanmış olan binlerce kişi, Alemlerin Rabbi'ne inanır inanmaz, sihirbazlarda meydana gelen manevî değişkilğe bizzat şahit olmuştu. Sihirleriyle atalar dinini güçlendirmek ve güvenliğe erdirmek için çağrılan ve daha bir dakika önce mükafat için Firavun'un önünde eğilen aynı sihirbazlar şimdi öylesine cesaretlenmiş ve ruhî bir asalet kazanmışlardı ki, Firavun'un gücüne ve tehditlerine hiç aldırmıyor ve imanları uğrunda ölümü ve en ağır fizikî işkenceleri göze alabiliyorlardı. Böylece, psikolojik açıdan, Mısırlıların şirk dininin ne olduğunu kendi gözleriyle görmeleri ve Hz. Musa'nın (a.s) dininin nasıl gerçek din olduğunun zihinlere nakşolması için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.

41. Burada hicretten söz edilmesi, Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları'na hemen Mısır'ı terketme emri verildiği anlamına gelmez. Arada geçen dönemin tarihi A'raf: 127-135 ve Yunus 83-89'da, bir kısmı da Mümin: 23-46 ve Zuhruf: 46-56'da anlatılmaktadır. Kıssa burada kısa kesilmekte ve Firavun ile Hz. Musa (a.s) arasındaki mücadelenin yalnızca son bölümü verilmektedir. Amaç, apaçık ayetleri gördükten sonra da inadında direnen Firavun'un trajik sonuyla, getirdiği mesajın arkasında ilâhî desteği bulan Hz. Musa'nın (a.s) nihaî zaferini göstermektir.

42. "İzleneceksiniz" uyarısı, geceleyin yola çıkma emrindeki hikmeti göstermektedir. Amaç, Firavun, ordusuyla peşlerine düşmeden önce, onların yetişemeyeceği kadar bir uzaklığa varmalarıdır. Burada, İsrailoğulları'nın Mısır'a tek bir bölgede yerleşmiş olmayıp çeşitli yerleşim alanlarına dağılmış olduklarını ve özellikle Memfis'le Ramises arasındaki Goşen denilen topraklarda yaşadıklarını hatırlatmalıyız. Mısır'ı terketme emri alınca Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğulları'nın oturdukları yerlere talimatlar gönderip halka hicret için hazırlıklar yapmalarını söylediği ve çıkış için belli bir gece tayin ettiği anlaşılıyor.


53 Bunun üzerine Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

54 "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur;"

55 "Ve şüphesiz bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler."

56 "Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi).43

57 Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık;

58 Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.44

59 İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.45

60 Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular.

61 İki topluluk birbirini gördükleri zaman, Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.

62 (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."46

AÇIKLAMA

43. Bütün bunlar gösteriyor ki, Firavun gerçekte dehşet içinde olmakla birlikte korkusunu, korkusuzluk örtüsü altında gizlemeye çalışıyordu. Bir yandan, durumu kurtarmak için çeşitli güçleri harekete geçirirken öte yandan yılgınlık ve ürküntü içinde olmadığını göstermek istiyordu.

Çünkü, Firavun gibi despot bir hükümdara, yüzyıllarca baskı altında yaşayan köle ve ezilmiş toplumdan tehlike gelemezdi. Bu yüzden tellalları, İsrailoğulları'nın kendilerine hiç bir zarar veremeyecek bir avuç topluluk olduklarına, fakat sebeb oldukları tahrik nedeniyle cezalandırılmaları gerektiğine halkı inandırmaya çalışıyorlardı. Seferberlik ise, sadece gelecekte ortaya çıkabilecek olayları önlemeye yönelik bir tedbirden ibaretti!

44. Firavun'un emrettiği genel seferberlik, İsrailoğulları'nı tümden ezmeye yönelikti. Fakat Allah'ın tedbiri durumu tersine çevirdi ve tüm ileri gelenlerle birlikte saraylıların hepsini konutlarından çıkarıp hep birlikte boğulacakları yere sürükledi. İsrailoğulları'nı izlememiş olsalardı hiç bir şey meydana gelmeyecek ve bu toplum ülkeyi sessiz bırakmayıp eskiden olduğu gibi güzel güzel evlerinde, köşk ve saraylarında hayatın tadını çıkarmaya devam edecekti. Niyetleri, İsrailoğulları'nın rahat rahat çekip gitmelerine izin vermemek, hicret halindeki kervanlara birden saldırıp hepsini mahvetmekti. Bu amaçla tüm prensler, tüm ileri gelenler ve soylular saraylardan çıkıp akında Firavun'a katılmışlardı, fakat kurnazlıkları ellerine hiçbir şey geçirmedi. Sonuçta İsrailoğulları Mısır'dan kaçıp kurtulmakla kalmadı, aynı zamanda Firavun'un despot kırallığının önde gelenleri hep birden denizde helâk oldular.

45. Bazı müfessirler bu ayete, "Allah, İsrailoğulları'nı Firavun ve halkının terkettiği bahçelere, pınarlara, hazinelere ve güzel güzel konutlara mirasçı kıldı" anlamı vermişlerdir. Böyle bir yorum, Firavun'un boğulmasından sonra İsrailoğulları'nın Mısır'a döndükleri ve Firavun'un kavminin mal ve servetini sahiplendikleri demek olur. Ne var ki, bu yorumu ne tarih, ne de diğer Kur'an ayetleri desteklemektedir. Bakara, Maide, A'raf ve Ta Ha Suresi'nin ilgili ayetleri, Firavun'un denizde boğulmasından sonra İsrailoğulları'nın Mısır'a dönmeyip hedeflerine doğru yoluna devam ettiklerini ve Davud Peygamber (a.s) (M.Ö. 1013-973) zamanına kadar meydana gelen tüm önemli olayların şimdi Sina Yarımadası, Kuzey Arabistan, Ürdün ve Filistin denilen topraklarda geçtiğini teyid etmektedir. Bu durumda, bize göre ayetin anlamı şudur: Bir yanda Allah Firavun'un kavmini servet, mülk ve ihtişamdan yoksun bırakırken, öte yanda bunları Mısır'da değil de Filistin'de İsrailoğulları'na verdi. Bu anlam A'raf Suresi'nin 136-137. ayetlerinde desteklenmektedir: "Biz de onlardan intikam aldık ve denizde onları boğduk, çünkü ayetlerimizi yalanlamışlar ve onlardan gafil olmuşlardı. Müstaz'af kılınan kavmi de, içinde bereketler kıldığımız yerin doğularına ve batılarına mirasçı yaptık." "Bereketli yer (ülke)" ifadesi Kur'an'da genellikle Filistin için kullanılır. Bkz. İsra: 1, Enbiya: 71-81, Sebe: 18.

46. Yani, "Bana bu felaketten kurtuluş yolunu gösterecektir."


63 Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.47

64 Ötekileri de buraya yaklaştırdık.

65 Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.

66 Sonra ötekilerini48 suda boğduk.

67 Hiç şüphe yok, bunda bir ayet vardır.49 Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.

68 Ve hiç şüphe yok, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.

69 Onlara İbrahim'in haberini de aktarıp-oku:50

70 Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.51

71 Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz."52

72 Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?"

AÇIKLAMA

47. Tavd, "yüksek dağ" demektir. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Musa (a.s), asasıyla denize vurur vurmaz, deniz ayrılarak sular iki dağ gibi iki tarafa yığılmış ve yüzbinlerce göçmenden oluşan İsrailoğulları kervanları sağ salim karşıya geçinceye ve Firavun'la orduları denizin ortasına ulaşıncaya kadar o halde kalmıştır. Denizin yarılarak suların yüksek dağlar gibi iki yana yığılması ve bu şekilde uzun süre kalması gibi bir olaya, tabii yolla, ne kadar güçlü olursa olsun, bir fırtına veya tayfun yol açamaz. Ta Ha Suresi'nin 77. ayetinde, Allah'ın Hz. Musa'ya (a.s), "...denize vurup onlar için kuru bir yol aç" diye emrettiği anlatılmaktadır. Bu da gösteriyor ki, denize vurma, yalnızca suların ikiye ayrılıp büyük dağlar gibi iki yana yığılması sonucunu doğurmakla kalmamış, hiç çamursuz kuru bir yol açılmasına da neden olmuştur. Bu bağlamda, Duhan Suresi'nin 24. ayetinde, kavmiyle birlikte denizi geçtikten sonra Hz. Musa'ya (a.s) "Firavun boğulacağından denizi açık bırakması" emrinin verildiği de hatırlatılmalıdır. Buradan, denizi geçtikten sonra Hz. Musa (a.s) asasıyla tekrar vurmuş olsaydı, deniz sularının tekrar birleşeceği, fakat bundan menedildiği anlamı çıkar. Açıkça bir mucizeydi bu. Böyle iken, bunu tabii bir olay gibi yorumlamaya çalışanların görüşü bir yanılgıdan başka birşey değildir. Açıklama için bkz. Ta Ha, an:53.

48. Yani, Firavun ve ordusu.

49. Yani, Kureyş bundan şu dersi almalıdır: "Firavun, erkanı ve tebası gibi inatçı kişiler, kendilerine yıllarca apaçık mucizeler gösterildiği halde iman etmediler. İnat gözlerini öylesine kör etmişti ki, denizde boğulmaları olayında, gözlerinin önünde denizin yarıldığını, suların dağlar gibi iki tarafa yığıldığını ve İsrail kervanlarının geçmesi için ortada kuru bir yol açıldığını gördükleri halde, yine de, savaşmak üzere çıktıkları Hz. Musa'nın (a.s) arkasında ilâhî destek ve yardımın olduğunu anlayamadılar. Sonunda kendilerine geldiler ama, artık çok geçti. Çünkü, Allah'ın gazabı kendilerini kuşatmış ve deniz suları üzerlerini bütünüyle örtmüş bulunuyordu. Tam bu durumda Firavun bağırdı: "İnandım ki, İsrailoğulları'nın inandığından başka ilah yoktur ve ben müslümanlardanım (teslim olanlardanım)". (Yunus: 90)

Öte yandan, bu olayda müminler için de bir ayet vardır: Şimdilik şer güçler egemen görünseler de, Allah uzun vadede lütfuyla hakkı hakim kılar ve bâtılı yok eder.

50. İbrahim Peygamber'in (a.s) hayat hikayesinin bu bölümü, risalet görevi almasından sonra, Tevhid ve Şirk sorunları üzerinde kendisiyle kavmi arasında geçen çatışmanın zamanıyla ilgilidir. Bu bağlamda, okuyucu Bakara: 258-260, En'am: 75-83, Meryem: 41-50, Enbiya: 51-70, Saffat: 83-113 ve Mümtehine: 4-5. ayetlerine de bakmalıdır.

Genelde Araplar ve özelde Kureyş, kendilerini Hz. İbrahim'in (a.s) izleyicileri sayıp onun yolu ve inancı üzerinde gittiklerini itiraf ettiklerinden, Kur'an, İbrahim Peygamber'in (a.s) hayatının bu bölümünü tekrar tekrar anlatmaktadır. Araplar'dan başka Hıristiyanlarla Yahudiler de, Hz. İbrahim'in (a.s) kendi dinî lider ve yolgöstericileri olduğunu iddia ediyorlardı. Bu yüzden Kur'an, Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği dinin, şimdi Hz. Muhammed aleyhisselamın tebliğ ettiği, kendilerinin ise şiddetle karşı çıktıkları aynı din, yani İslâm olduğu konusunda onları tekrar tekrar uyarır.

Hz. İbrahim (a.s) müşrik değildi, tam tersine şirkin baş düşmanıydı. Bu nedenle evini ve ülkesini terkedip bir muhacir olarak Suriye, Filistin ve Hicaz'da yaşamak zorunda kalmıştı. Bir Yahudi ve Hıristiyan da değildi o. Çünkü Hıristiyanlık ve Yahudilik ondan yüzlerce yıl sonra doğmuştu. Bizzat müşrikler, Arabistan'da puta tapınmanın, Hz. İbrahim'den (a.s) yüzyıllarca sonra başladığını itiraf ettiklerinden ve Yahudilerle Hıristiyanlar da Hz. İbrahim'in (a.s) Yahudilik ve Hıristiyanlık'ın doğuşundan çok uzun zaman önce yaşadığnı inkar etmediklerinden, bu tarihi delili reddetmenin imkanı yoktu. Öyleyse, bunların dinlerinin temelini oluşturduğunu sandıkları özel inanç ve adetler Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği dinin parçası olamazdı. Hak Din, tüm bu kirliliklerden uzak, yalnızca Bir Allah'a ibadet ve itaata dayanan dindi. Bu yüzden Kur'an şöyle der: "İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı, fakat hanif müslümandı; müşriklerden de değildi. Şüphesiz İbrahim'e en yakın ve layık olanlar ona uyanlar, bu nebi ve iman edenlerdir..." (Al-i İmran: 67-68).

51. Bu sorunun hedefi, halka tapındıkları ilâhların sahte ve mutlak anlamda güçsüz olduğunu hatırlatmaktadır. Enbiya Suresi'nde aynı soru şöyle ifade edilir: "Karşılarında büyük bir bağlılıkla hizmet edip boyun büktüğünüz şu putlar nedir?"

52. Herkes onların putlara ibadet ettiklerini bilirken, bu şekilde cevap vermeleri, inançlarında sabit ve kalplerinin bununla mutmain olduğunu belirtmek içindi. Şöyle demek istiyorlardı çünkü: "Biz de bunların taştan ve odundan putlar olduğunu biliyoruz. Fakat inancımız, onlara bağlılıkla hizmet ve ibadet etmemizi gerektiriyor."


73 "Ya da size bir yararları dokunuyor mu veya zararları?"

74 "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk."53

75 (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi, neye tapmakta olduklarınızı gördünüz mü?"

76 "Hem siz, hem de eski atalarınız?"54

AÇIKLAMA

53. Yani, "Onlara ibadetimiz ve hizmetimiz, dualarımızı ve münacatımızı duyduklarından, ya da fayda ve zararları olduğundan değil, atalarımızı onlara ibadet ve hizmet ederken gördüğümüzdendir." Böylece onlar putlara tapmalarının gerçek nedeninin, atalarını körü körüne taklit etmek olduğunu itiraf ediyorlardı. Bir başka deyişle, şöyle demek istiyorlardı: "Bize söylediğinde yeni hiç bir şey yok. Bunların hiç bir şey işitmeyen, fayda da, zarar da vermeyen taş ve tahtadan putlar olduğunu biz de biliyoruz. Fakat, yüzyıllardan beri nesil be nesil onlara tapınan ecdadımızın akılsız kimseler olduğuna inanamayız. Bu cansız suretlere tapınmalarında iyi bir neden olmalı; onlara tam olarak inandığımızdan biz de aynı şeyi yapıyoruz."

54. Yani, "Ataları da aynı dinde idi diye, o dinin gerçek olduğunu söylemek yerinde midir? İnsanlar, tapındıkları ilâhların hiç bir ilâhî sıfata sahip olup olmadıklarına, kaderleri üzerinde güç ve etkilerinin bulunup bulunmadığına bakmadan atalarının izinde körü körüne gidip durmalı mıdırlar?"


77 "İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır;55 yalnızca alemlerin Rabbi hariç"56

78 "Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;"57

79 "Bana yediren ve içiren O'dur;"

80 "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;"58

81 "Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur;"

AÇIKLAMA

55. Yani, "Onlara bakıyorum da, eğer onlara ibaret edecek olursam, kendimi dünyada da, ahirette de helâk edeceğimi görüyorum. Onlara ibedet etmek helâke yol açtığına göre, onlara ibadet etmek, kişinin düşmanına ibadet etmesi demektir." İbrahim Peygamber'in (a.s) bu sözleri, Meryem Suresi'nin 81 ve 82. ayetleriyle yakından bağlantılıdır. "Kendilerine destek olsunlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. Asla! Onların kendilerine ibadet etmelerini inkar edecekler ve bunlara zıt olacaklardır."

İbrahim Peygamber'in (a.s), "Onlar sizin düşmanınızdır" değil de, "Onlar benim düşmanımdır" demesine dikkat edilmelidir. Öbür türlü demiş olsaydı, ilâhlarının kendilerine nasıl düşman olabileceğini anlıyamayacaklarından, kendilerini tahrik edilmiş hissedeceklerdi. Gerçekte Hz. İbrahim (a.s) insanın kendi iyiliğini isteyen ve bile bile kendisinin kötülüğünü arzu etmeyen tabii duygularına başvuruyordu. Bu da, karşıdakileri gerçekten kendilerinin iyiliğine mi, yoksa kötülüğüne mi çalıştıkları konusunda düşünmeye itecekti.

56. Yani, "Dünyada kendilerine tapınılan, ibadet edilen ilâhlar içinde, kendisine ibadette kendim için fayda bulduğum ve kendisine ibadet etmekle kişinin düşmanına değil, kendi yardımcı ve besleyicisine ibadet ettiği Alemlerin Rabbi tek bir Allah vardır." Bundan sonra, Hz. İbrahim (a.s), neden yalnızca Allah'ın ibadete layık olduğu konusunda kimsenin reddedemeyeceği delilleri sıralamaya geçiyor ve dolaylı olarak karşısındakilerin, Allah'tan başka ilâhlara tapınmalarında atalarını körü körüne taklitten başka hiç bir akli temellerinin olmadığını ima ediyor.

57. Allah'ın, yalnızca bir Allah'ın insanın ibadetine layık olduğunun birinci nedeni budur. Kavmi de, yalnızca Allah'ın ortaksız yaratıcıları olduğunu biliyor ve buna inanıyordu. Yalnızca onlar değil, dünyanın bütün müşrikleri, ibadet ettikleri ilâhların bile Allah'ın yaratığı olduğuna inanagelmiş ve ateistler dışında kimse, Allah'ın tüm kainatın yaratıcısı olduğunu inkar etmemiştir. İbrahim Peygamber'in (a.s) bu delili, bir yaratık olarak, yalnızca ibadetine layık olan yaratıcısına ibadet edebileceğini ve Allah'ın yaratmasında hiç bir ortağı bulunmadığından, başka kimseye ibadet edemeyeceğini ifade etmektedir.

58. Allah'a, yalnızca Allah'a ibadet etmenin ikinci nedeni, Allah'ın insanı yarattıktan sonra, ona ilgisiz kalmayarak, başka destekçiler araması için onu kendi başına bırakmayıp yolunu bulması, korunması ve ihtiyaçlarını gidermesi için gerekli düzenlemelerde bulunma sorumluluğunu da üzerine almış olmasıdır. Daha çocuk doğar doğmaz, sütü anne göğsünde üretilmekte ve görünmeyen bir güç kendisine, sütü emme ve yutma yolunu öğretmektedir. Yaratıcı, hayatının ilk gününden ölümüne kadar gelişmesi, büyümesi ve yaşaması için hayatının her safhasında gerekli olan tüm araçları çevresindeki dünyada varetmiş bulunmaktadır. Yaratıcı, onu ayrıca bu araçları yararına kullanması için gerekli tüm güç ve yetenekleri bahşetmiş ve hayatının her anında gerekli tüm donatımda bulunmuştur. Sonra, tüm hastalık, mikrop ve zehirlere karşı korunması için öylesine ilaç ve panzehirler yaratmıştır ki, insan bilgisi bunları bütünüyle kavramaktan acizdir. Bütün bu tabii düzenlemelerde bulunmamış olsaydı, tek bir diken bile onun için felaketler doğurabilirdi. Yaratıcı'nın, bu her şeyi saran rahmet ve donatımı, insana hayatının her anında yetişirken, insanın Allah'tan başkalarının önünde eğilmesinden, ihtiyaç ve sıkıntı halinde başka yardımcılar aramasından daha büyük bir akılsızlık ve nankörlük olabilir mi?

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna