Furkan Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Furkan Suresi Tefsiri Mevdudi

Furkan Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Furkan Suresi Tefsiri Mevdudi

FURKAN SURESİ

Adı: Sure "Furkan" adını birinci ayetten alır. Daha pek çok surenin adları gibi, bu ad da sembolik olmakla birlikte, ana konuyla yakından ilişki içindedir.


Nüzul Zamanı: Üslup ve konusundan, bu surenin de Müminun Suresi gibi, Mekke'nin ortasında indiği anlaşılmaktadır. İbn Cerir ve İmam Razi, Dahhak İbn Müzahim'den bu surenin Nisa Suresi'nden sekiz yıl önce indiği rivayetinde bulunurlar. Bu da, sure ile ilgili nüzul zamanı konusundaki görüşümüzü doğrulamaktadır. (İbni Cerir, XIX: 28-30; Tefsiru'l Kebir, VI: 358).


Ana ve Yan Konular: Sure, Mekke kâfirlerinin Kur'an, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği ve getirdiği öğretilere karşı yükselttikleri şüphe ve itirazları ele almaktadır. Her itiraza uygun cevap verilmekte ve halk gerçeği reddetmenin sonuçları hakkında uyarılmaktadır. Surenin sonunda, Müminun Suresi'nin başında olduğu gibi, müminlerin ahlâkî-manevî üstünlükleri tasvir edilerek sanki şöyle denmektedir: "Gerçekle sahteyi ayırmanın ölçüsü buradadır. Bunlar Rasûlullah'a inanan ve öğretilerini izleyen insanların soylu nitelikleridir ve bu insanlar, Rasûlullah'ın yetiştirmeye çalıştığı tiplerdir. O halde, bu insanların Mesaj'ı henüz kabul etmemiş ve "cahiliye" de kalıp gerçeği yenmek için ellerinden geleni yapan insanlarla karşılaştırabilir ve değerlendirebilirsiniz. Sonra da, kendi adınıza hangi tarafı seçeceğinize karar verebilirsiniz." Bu sorun, bu kadar çok sözle ifade edilmiyorsa da, hissedilir şekilde Arap'ın önüne konmaktadır. Bir kaç yıl sonra bu soruya verilen pratik cevabın, çok az istisna dışında, İslâm'ı kabul şeklinde olduğunu belirtmeliyiz.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Ne mübarektir1, Furkan'ı2 alemler için uyarıcı-korkutucu3 olsun diye kuluna parça parça indiren4.


2 Göklerin ve yerin mülkü O'nundur;5 çocuk edinmemiştir,6 O'na mülkünde ortak yoktur,7 her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.8


3 O'nun dışında, hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar9 edindiler.10

AÇIKLAMA

1. Arapça "tebareke" kelimesi son derece kapsamlı olup 'mübarektir' kelimesi ile karşılanamayacağı gibi, bir cümleyle bile ifade edilemez. Bununla birlikte, belki birinci ve ikinci ayetlerin anlamları göz önüne alındığında kavranabilir. Burada şu anlamları ifade ettiğini söyleyebiliriz:

1) Allah, en lütufkâr olandır. Bu yüzdendir ki, tüm insanlığı uyarsın diye Kulu'na "el-Furkan" nimetini derece derece bahşetmiştir.

2) Allah, en büyük ve en yüce olandır. Çünkü, göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur.

3) Allah, en kutsal, en pâk ve en kamil olandır. Şirkin her türlüsünden uzak bulunup ilâhlığında bir ortağı olmadığı gibi, yerini alacak bir oğula da muhtaç değildir. Çünkü O, ebedî olandır.

4) Allah, rütbe bakımından da en yüce ve en ulu olandır. Mülk ve hükümranlık bütünüyle ve yalnızca O'na aittir ve kudret ve otoritesinde kimsenin payı yoktur.

5) Allah kâinatın yegane yaratıcısı olup kâinattaki her bir şeyi yaratmış ve takdir etmiştir. (Ayrıntı için bkz. Mümunun, an: 14, Furkan, an: 19).

2. El-Furkan: Ölçü. Doğruyla yanlışı, erdemle kötüyü ve hakla batılı ayırıp değerlendirmede ölçü olduğundan dolayı Kur'an'a el-Furkan denmiştir.

3. "... Alemler için uyarıcı-korkutucu": Tüm insanlığı gaflet ve delâletlerinin kötü sonuçları konusunda uyarsın diye. Uyarıcı, el-Furkan veya onun kendisine indirdiği Hz. Peygamber'in (s.a) kendisi olabilir. Gerçekte, bir ve aynı amaçla gönderildiklerinden hem el-Furkan, hem de Hz. Peygamber (s.a) uyarıcıdır. Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin mesajı tek ve belli bir ülke için değil, tüm dünya içindir. Yine, yalnız kendi zamanı için değil, kendinden kıyamete kadar bütün zamanlar içindir. Bu gerçek Kur'an'ın çeşitli yerlerinde ifade edilmiştir: "De: "Ey insanlar, muhakkak ben sizin hepinize gönderilmiş Allah'ın Rasûlü'yüm..." (Araf: 158), "... Ve bu Kur'an, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyolunuyor." (En'am: 19). "Biz seni ancak tüm insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28) ve "Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107).

Bizzat Hz. Peygamber de (s.a) bunu hadislerinde açıkça ifade etmiştir: "Ben, kırmızı ve siyah tüm insanlara gönderildim." (Buhari, Müslim). "Ben, bütün insanlığa gönderildim ve ben, peygamberlerin sonuncusuyum." (Müslim).

4. "" kelimesi tedricen, parça parça indirmeyi ifade eder. Girişte bu şekilde dikkat çekilmesinin hikmeti, Mekke kâfirlerinin Kur'an'ın neden bir defada indirilmediği şeklindeki itirazlarının ele alındığı 32. ayet incelenirken açıklanacaktır.

5. Şöyle de çevrilebilir: "Göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur." Yani, gökler ve yer üzerinde O'ndan başka kimsenin hakkı yoktur ve başka hiç kimse bu noktada bir paya da sahip değildir.

6. Yani, "O'nun babalıkla hiç bir ilgisi olmadığı gibi, hiç bir oğul da edinmemiştir. Dolayısıyla, başka kimse tapınılmaya layık değildir. O tektir ve ilâhlığında hiç bir ortağı yoktur. Bu nedenle melekleri, cinleri veya velileri O'nun çocukları kabul edenler müşrik ve cahildirler. Aynı şekilde, şu veya bu kişinin O'nun "oğlu" olduğuna inananlar da cahillerdir. Böyleleri Allah'ın büyüklüğünü kavrayamamakta ve O'nun insanlar gibi bir mirasçıya gerek duyacak şekilde zayıf ve muhtaç görmektedirler. Bu ise cehalet ve aptallığın ta kendisidir." Daha fazla ayrıntı için bkz. Yunus, an: 66-68.)

7. Arapça mülk kelimesi "Hakimiyet", "En Yüce Otorite" ve "Hükümdarlık" anlamlarına gelir. Dolayısıyla, cümlenin anlamı şöyle olmaktadır: "Allah tüm kâinatın mutlak hükümdarıdır ve otorite hakkı bulunan başka hiç kimse yoktur. O halde yalnızca O ilâhtır.

Bir kişi herhangi bir şeyi rabb olarak kabul ettiği zaman, kabul ettiği bu şeyin fayda veya zarar verme ve kaderinde söz sahibi olma gücüne sahip bulunduğunu da kabul etmiş olur. Çünkü, kimse güçsüz bir tanrıya tapınmak istemez. Kâinatta yalnızca Allah'ın gerçek güç ve yetkiye sahip olduğu kabul edildiği zaman, artık kimse bir başkası önünde ibadet edip rükuya varamaz, kimsenin ilâhisini söylemez ve kimseyi hükmün sahibi olarak kabul etmez. Çünkü, "Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'a, yalnızca Allah'a aittir."

8. Bunun da daha başka çevirileri yapılabilir: "Tam bir orantıyla meydana getirmiş, her şeye bir oran vermiştir.", "Her şey için şaşmaz bir ölçü tayin etmiştir." Cümlenin gerçek anlamı ise şöyle açıklanabilir: "Allah kâinattaki her şeyi yaratmakla kalmamış, aynı zamanda her şeye biçim, şekil, potansiyel, güç, nitelik, süre, gelişme, sınır ve miktarı ve daha pek çok şeyler vermiştir. Sonra, kendine ayrılan alanda fonksiyonunu yerine getirebilmesi için de rızık ve araçlar yaratmıştır."

Tevhid doktriniyle ilgili Kur'an'ın en kapsamlı ayetlerinden birisidir bu. Hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a) ailesindeki her çocuğa konuşmaya başlar başlamaz bu ayeti öğrettiği rivayet edilmiştir. (Abdurrezzak ve İbn Ebi Şeybe) O halde, zihinlerimize Tevhid doktrinini nakşetmenin en iyi aracı olan bu ayeti her müslüman, anlama çağına gelen çocuğunu eğitmede kullanmalıdır.

9. Kelimeler son derece kapsamlı olup ister Allah'ın yarattığı melekler, cinler, peygamberler, veliler, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, ırmaklar, hayvanlar vs. olsun, isterse insan yapısı taştan putlar olsun müşriklerin tapındığı tüm sahte tanrıları içine almaktadır.

10. Yani, "Allah, insanları gaflet ve delâletleri nedeniyle terkettikleri Hakk'a çağırsın ve akılsızlıklarının kötü sonuçları konusunda kendilerini uyarsın diye kuluna el-Furkan'ı indirmiştir. Furkan, doğrunun yanlıştan, gerçeğin sahteden ayrılması için parça parça vahyolunmaktadır."


4 Küfre sapanlar dediler ki: "Bu (Kur'an), olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, onu kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık11 ve iftira ile geldiler.

5 Ve dediler ki: "(Bu,) Geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır."12

6 De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilmekte olan (Allah) indirmiştir. Kuşkusuz O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."13

AÇIKLAMA

11. Büyük bir haksızlık, adaletsizlik.

12. Bu, Kur'an'a karşı modern müşteşriklerin de ileri sürdüğü aynı itirazdır; fakat tuhaftır ki, Hz. Peygamber'in (s.a) hiçbir çağdaşı, kendisine karşı böyle bir itirazda bulunmamıştır. Sözgelimi kimse Hz. Muhammed'in (s.a) çocukken rahip Buheyra ile karşılaşıp ondan dini bilgiler aldığını söylememiş, yine hiç kimse, seyahatlerinde Hıristiyan rahip ve Yahudi rahiplerinden bilgiler edindiğini iddia etmemiştir. Çağdaşları, onun yalnız değil, kervanlarla seyahat ettiği şeklinde bir iddiada bulunacak olurlarsa, şehirde yüzlerce kişi tarafından reddedileceklerini biliyorlardı.

Sonra, O tüm bilgiyi daha 25 yaşında iken Buheyra'dan ve 25 yaşında iken yaptığı diğer seyahatlerde almışsa, neden o zaman değil, 40 yaşında peygamberlik iddiasında bulunduğu da rahatlıkla sorulabilir? O, hiçbir zaman memleketinden ayrılmamış ve yıllarca aynı şehirde halkının içinde yaşamıştı. Bu yüzden, Mekkeliler ona böylesine saçma ve asılsız bir ithamda bulunamıyorlar ve itirazlarını peygamberlik öncesiyle değil, peygamberliği zamanıyla ilgili olarak yapıyorlardı.

Bu konuda kendilerince şöyle bir delil ileri sürüyorlardı: "Bu adam okuma-yazma bilmez ve kitaptan hiç bir bilgi edinemez. Kırk yıldır aramızda yaşıyor, fakat şimdi tebliğ etmeye başladığı şeyleri daha önceden bildiğine dair kendisinden hiç bir şey işitmedik. O halde, bazıları ona yardım edip söylediklerini eskilerin yazılarından çıkarıyorlar; O da bunları öğreniyor ve kendilerine İlâhî Vahiyler diye okuyor. Dolayısıyla, bu bir aldatmadır." Öyle ki, bazı rivayetlerde ona yardım ettikleri ileri sürdükleri kişilerin adları da gelmektedir. Kitap Ehli'nden olup Mekke'de oturan ve okuma yazma bilmeyen bu kişiler şunlardı: 1) Addas (Huveytib bin Abdu'l-Uzza'nın azadlısı), 2) Yesar (Alâ bin el-Hadramî'nin azadlısı), 3) Cebr (amir bin Rabia'nın azadlısı).

Görünüşte belli bir ağırlığı olan bir iddia idi bu. Çünkü, peygamberlik iddiası hakkında onun kaynağını belirlemekten daha büyük bir delil olamazdı. Fakat, bu iddiaya karşı bir delil ileri sürülmeden, doğrudan redde gidilmesi ve adeta "Sizin töhmetiniz asılsız ve yalandır. Siz Rasûlümüze karşı böylesine asılsız bir töhmette bulunacak kadar zalim ve acımasız kişilersiniz. Kur'an, göklerde ve yerdeki tüm gizlilikleri bilen Allah'ın Kelamıdır" denmesi ilginç görünüyor. Müşriklerin töhmeti vakıalara dayanmış olsaydı, böyle bir tahkirle reddedilmezdi. Çünkü, bu durumda, onlar ayrıntılı ve açık bir cevap isterlerdi. Fakat Kur'an'daki reddin kuvvetini anladıklarından, böyle bir istekte bulunmamışlardır. Bunun da ötesinde, "ağırlıklı" iddianın, yeni müslümanların zihinlerinde hiçbir şüphe doğurmamış olması, bunun bir yalan olduğuna açık bir delildir.

Kur'an'ın müşriklerin iddiasını cevaplandırmayıp doğrudan reddetmesi, şu durumlar gözönüne alındığında kolayca anlaşılabilir:

1) Mekke kâfirleri, ithamlarını kanıtlayacak hiç bir harekette bulunmamışlardır. Eğer ithamlarında herhangi bir gerçeklik olsaydı, bunu yaparlardı. Sözgelimi, yardım ettiklerini ileri sürdüklerinin evlerine ve Hz. Peygamber'in (s.a) evine sık sık baskınlar yapıp bu "aldatma"da kullanılan bütün "malzeme"yi ele geçirir ve peygamberlik iddiasının "yalan" olduğunu, böylece açığa çıkarabilirlerdi. Kendileri için bunu yapmak zor da değildi. Çünkü kendilerini hiç bir ahlâkî bağla bağlı hissetmediklerinden işkence dahil, Hz. Peygamber'i (s.a) yenmek için her türlü çareye başvurmaktan çekinmiyorlardı.

2) Yardım ettikleri söylenenler yabancı değillerdi. Mekke'de oturduklarından, onların bilgilerinin derecesi herkese malumdu. Bizzat kâfirler, onların en üst düzeyde edebî meziyet ve olağanüstülük sahibi Kur'an gibi yüce bir kitabın meydana getirilmesinde yardımcı olamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden, onları tanımayanlar bile, bu ithamın anlamsızlığının farkında idiler. Sonra sözde yardımcılar bu kadar deha sahibiydiler de, neden kendileri peygamberlik iddiasında bulunmuyorlardı?

3) Yine, sözde yardımcılarının tümü, Arabistan adetlerine göre, hürriyetlerine kavuştuktan sonra bile, efendilerine bağlı azatlı kölelerdi. Dolayısıyla, efendileri, yaptıklarını açığa çıkarmak için kendilerini zorlayacağından peygamberlik iddiasında Hz. Peygamber'e (s.a) yardım etmek istemezlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) yardımlarının tek nedeni, o zamanki şartlarda hayal bile edilemeyecek bir istek veya çıkar olabilirdi. Koruyup gözetmelerine muhtaç oldukları kişilerin namına bu "aldatmaca" da suç ortaklığı yapmaları için ortada hiç bir neden yoktu.

4) Hepsinden öte, tüm bu sözde yardımcılar İslâm'ı kabul etmişlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) "aldatmaca"sında başarılı olması için yardım eden kişilerin ona bağlanmaları hiç düşünülebilir mi? Üstelik tartışma olsun diye, haydi Hz. Peygamber'e (s.a) yardım ettiklerini söyleyelim. O zaman, içlerinden hiç olmazsa birisi yaptığı yardım karşılığında neden büyük bir mertebeye yükseltilmedi? Neden Addas, Yesar ve Cebr, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde'nin statüsüne yükseltilmediler?

Peygamberlik "aldatmacası", sözde yardımcılarının yardımıyla sahneye konmuşsa, yine sorarız ki, nasıl oldu da bu Hz. Ali bin Ebi Talip, Hz. Ebu Bekir, Zeyd bin Harise ve benzeri Hz. Peygamber'in (s.a) en yakın ve en bağlı sahabilerinden gizli kalabildi? O halde, bu itham yalnız saçma ve sahte olmakla kalmamakta, ayrıca Kur'an'ın cevaplandırma onurunun da altına düşmektedir. Dolayısıyla, Kur'an, bu ithamda bulunanların gerçeğe karşı çıkışlarında hiç bir şey söylemeyecek kadar kör olduklarını ispatlamak için ondan söz etmektedir.

13. Burada, ".... O çok bağışlayıcıdır, çok rahmet sahibidir" denilmesi oldukça anlamlıdır. "Bağışlayıcı ve rahmet sahibi" olduğundan Allah gerçeğin düşmanlarına süre tanımaktadır. Aksi halde, Rasûl'e karşı yalan ithamlarından dolayı kendilerini azab kamçılarıyla yok edebilirdi. Ayrıca, bir uyarı da vardır bu ifadede: "Ey zalimler" denilmektedir. "şimdi bile inat ve düşmanlığınızı bırakıp gerçeği kabul etseniz, biz, önceki günahlarını bağışlarız."


7 Dediler ki: "Bu peygambere ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır?14 Ona, kendisiyle birlikte uyarıp-korkutucu olacak bir melek de indirilmesi gerekmez miydi?"15

8 "Ya da kendisine bir hazinenin bırakılması veya ondan yemekte olduğu bir bahçesi olması (gerekmez miydi)?"16 Zulmedenler dedi ki: "Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uymaktasınız."17

9 Bir bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böyle saptılar. Artık onlar hiç bir yol da bulamazlar.18

10 Dilediği takdirde, sana bundan daha hayırlısı olarak altından ırmaklar akan cennetler veren ve senin için köşkler kılan (Allah) ne yücedir.19

11 Hayır, onlar kıyamet-saatini20 yalanladılar;21 biz kıyamet saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık.

12 (Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde,22 onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler.

13 Elleri boyunlarına bağlı olarak, onun sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar.

AÇIKLAMA

14. Yani, "Bizim gibi bir insan olduğu için, o, Allah'ın Rasûlü olamaz. Eğer Allah bir rasûl göndermek dileseydi, bir melek gönderirdi. Yok eğer mutlaka bir insan gönderecekse, bu defa da bir köşkte oturan ve koruyucu çevresi bulunan bir kral veya bir milyoner gönderirdi. Rasûl, sıradan insanlar gibi, pazar yerlerinde dolaşan alelade birisi olamaz. Çünkü, böyle bir rasûlün, başkalarının dikkatini çekemeyeceği açıktır." Bir başka deyişle, onlar, rasûlün halkı doğru yola ileten biri değil, dünyevi güç ve ihtişamla itaata zorlayan birisi olacağını sanıyorlardı. (Daha fazla ayrıntı için bkz. Müminun, an: 26).

15. Yani, "Eğer bir insan rasûl olarak gönderilirse, yanıbaşında bir melek de gelmeli ve insanlara, "Eğer ona inanmazsanız sizi cezalandırırım" diye tehditte bulunmalıdır. Ama bu ne biçim bir rasûl ki, hakaret ve işkencelere maruz kalıyor."

16. Yani, "Haydi bütün bunları bir yana bırakalım, hiç olmazsa Allah onun geçimi için olağanüstü düzenlemelerde bulunmalıdır. Fakat, bu adamın ne hazinesi var, ne bahçeleri. Öyleyken, Kâinatın Rabbi'nin bir elçisi olduğunu iddia ediyor."

17. Mekke kâfirleri, bir cinin veya bir düşmanın büyüsüne ya da küstahlığından dolayı bir tanrı veya tanrıçanın lanetine uğramış diye Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde saçma sapan propagandalarda bulunuyorlardı. Ama ne tuhaftır ki, bir yandan da onun "peygamberliğini" ispatlamak için eskilerin yazılarından yararlanabilecek kadar zeki, büyü yapabilen ve hem de şair biri olduğunu kabul ediyorlardı.

18. Bu karşı çıkışlar da diğerleri gibi saçma ve anlamsız olduğundan, Kur'an bunlara da bir kalem geçmekte ve adeta şöyle demektedir: "Sizin karşı çıkışlarınız yersiz, mantıksız ve anlamsızdır. Siz kendi şirk doktrininizi ispatlayacak veya onun Tevhid doktrinini reddedecek hiçbir sağlam delil ileri süremezken, Rasûl, karşısında "O büyülenmiş" demekten başka reddetmek için çıkar yol bulamayacağınız derecede Tevhid doktrinini delillerle ispatlamaktadır. Ahiret doktrini ve Kur'an'ın yüksek karakterde insanlar meydana getiren ahlâkî-manevî örgüsü için de durum aynıdır. Bunları inkar edememekte fakat, "O da bizim gibi bir insan vs. vs." diyerek reddetmektesiniz."

19. Yine burada "" kelimesi kullanılmakta ve şu anlama gelmektedir: "Allah her şeyi kontrol etmektedir ve sınırsız güce sahiptir. Bu nedenle, birini nimetlendirmeyi dilediğinde, dilediğini dilediği zaman hiçbir engel tanımadan yapar."

20. Zaman veya saat anlamına gelen es-saa(t) kelimesi, Kur'an'da, her çağda yaşamış tüm insanların ölü iken diriltilip yanlış ve doğru bütün inanç ve amelleri için Kadir Allah'ın önünde hesap vermek için toplanıp duruma göre cezalandırılacakları veya mükafatlandırılacakları "Yeniden Dirilme Günü" için kullanılan bir kavramdır.

21.Yani, "Karşı çıkışları, bir takım aklî gerekçelerle Kur'an'ın sıhhatinden şüphe ettiklerinden veya normal insanlar gibi caddelerde dolaşıp yiyip içtiğin için sana inanmadıklarından, ya da yanında bir melek gelmediği veya sana bir hazine verilmediği için ileri sürdükleri tüm saçma "delil"lerin gerçek nedeni ahirete inanmamaları olup bu inkar, kendilerini her türlü ahlâkî kayıttan kurtarmaktadır. Çünkü, ahiret hayatı inkar edilince, doğru ile yalanı, hak ile bâtılı göz önünde tutmanın hiçbir gerekçesi kalmayacaktır. Bu konuda onların söyledikleri şuydu: "Yeryüzündeki bu hayattan başka bir hayat yoktur. Allah'ın önünde yaptıklarımızdan dolayı hesaba da çekilmeyeceğiz. Ölüm, her şeyin sonu demektir. Bu nedenle Allah'a ibadet etmişsin, bir kâfir, bir müşrik veya bir tanrı-tanımaz olmuşsun hiç farketmez. Nihaî son, toz-toprak olup gitmekse, dünya hayatında "başarı" veya "başarısızlığı" ölçü almaktan başka doğru ile yanlış arasında ayırım yapmaya ne gerek var?" Ahireti inkar edenler de, dünyevi başarı ile başarısızlığın bütünüyle kişinin inanç veya davranışlarına bağlı olmadığını görmekte, hatta iyilerin de, kötülerin de dünya hayatında belirlenmiş hiçbir ceza veya mükafat sözkonusu olmaksızın, inançlarına bakılmadan aynı sonuçla karşılaştıklarına çoğunlukla şahit olmakta; iyi ve dindar bir kişi zorluklarla dolu bir hayat yaşarken, öbürü hayatın tüm zevk ve nimetlerinden yararlanmakta, bazan da kötü bir kişi belki kötülüklerinin karşılığını görüp zevk ve bolluk içinde yaşarken diğeri yaşamamaktadır. O halde, ahireti inkar edenler, en karşı konulmaz biçimde sunulsa da inanç ve ahlaka yapılan davete kulak vermeye gerek görmemektedirler.

22. "Ateş onları görecektir": İfade mecazi olabildiği gibi, cehennem ateşinin görme, düşünme ve ölçüp biçme melekeleriyle donatıldığı anlamına da gelebilir.


14 Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın.

15 De ki: "Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va'dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükâfat ve son duraktır."

16 "İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerinde istenen bir vaaddir."23

AÇIKLAMA

23. Kelime kelime anlamı: "Rabbinin üzerinde (yerine getirilmesinden) mesul bir vaaddir."

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Cennet vaadi ve ateş tehdidi, yeniden dirilmeyi ve cennet ile cehennemin varlığını inkar eden bir kişinin tavrı üzerinde nasıl bir etki yapabilir? Bu uyarı yönteminin hikmetini anlamak için bunun, başka türlü, böylesi delillendirmelere kulak asmayan inatçı bir kişinin çıkarlarına seslendiğini gözönüne almak gerekir. Sanki şöyle denmektedir burada: "Haydi tartışma olsun diye diyelim ki, ahiret hayatının gerçekliğine dair bir kanıt yoktur; böyle bir olayın meydana geleceğine dair de bir kanıt yoktur. Buna karşılık, bunun olacağına dair bir ihtimal ve imkan da vardır. Eğer ahiret hayatı yoksa, mümin de kâfir de aynı durumda olacaktır. Ama Rasûl'ün ısrarla vurguladığı gibi ahiret hayatı varsa, o zaman kâfirler tam bir helâke maruz kalacaklardır." Dolayısıyla, böyle bir yaklaşım kâfirlerin inadını kıracağı gibi, ahiretin tüm manzarası, haşir, sorguya çekilme, cennet ve cehennem Rasûl'ün kendi gözleriyle görürcesine parlak bir şekilde sunulduğunda son derece etkili olacaktır. (Daha fazla açıklama için bkz. Fussilet: 52 ve ilgili an: 69 ve Ahkaf: 10).


17 Onları ve Allah'tan başka taptıklarını24 bir araya getirip toplayacağı ve: "Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar"25 diyeceği gün;

18 Derler ki: "Sen yücesin; senin dışında başka veliler edinmemiz bize yakışmaz, ancak onları ve atalarını sen meta verip-yararlandırdın, öyle ki (senin) zikri(ni) unuttular ve böylece yıkıma uğrayan bir kavim oldular."26

19 "İşte (ilahlarınız) sizin söylemekte olduklarınızı yalanladılar;27 bundan böyle (azabı) ne geri çevirmeye gücünüz yetebilir, ne de bir yardıma. Sizden kim zulmederse,28 ona büyük bir azab taddırırız."

20 Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarada gezen (peygamber)lerden başkasını göndermiş değiliz.29 Biz, sizin bir, kısmınızı bir kısmı için deneme (fitne konusu) yaptık.30 Sabredecek misiniz?31 Senin Rabbin görendir.32

21 Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi33 ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?"34 Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar35 ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar.

AÇIKLAMA

24. Burada kendilerine tapınılanlardan kasıt putlar değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliler, şehitler ve dindar kişilerdir.

25. Allah ile kafirlerin tanrıları arasındaki bu tür diyaloglar, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde sözkonusu edilir. Sözgelimi Sebe Suresi'nde şöyle denmektedir: "Onların hepsini toplayacağı ve meleklere "bunlar mı size ibadet ediyorlardı?" diyeceği gün, "Seni tesbih ederiz." dediler, "onlar değil, sen bizim velimizsin. Belki onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Onların çoğu onlara mümindiler." (Ayet: 40-41).

Benzer şekilde Maide Suresi'nde de şöyle buyurulur: "O zaman Allah, "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara Allah'tan başka beni ve annemi iki ilah edinin dedin?" der. (İsa) "Seni tesbih ederim" der, "benim için hak olmayan şeyi söylemem bana yaraşmaz. Ben onlara senin bana emrettiğini söyledim. Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin diye..." (Ayet: 116-117).

26. Yani, "Onlar adi kimselerdi; kendilerine sana şükretsinler diye her türlü geçim araçlarını verdin; fakat onlar nankörlük ettiler ve rasûllerinin tüm uyarılarına da kulak asmadılar."

27. Yani, "O gün, şimdi doğru olduğuna inandığınız dininizin sahteliği ortaya çıkacak ve kendi ellerinizle yaptığınız tanrılarınız da bu dinin bâtıl olduğunu ilan edeceklerdir. Onlardan hiç birisi sizden kendilerini tanrılaştırmanızı ve kendilerine tapınmanızı istememişti. Dolayısıyla, sizin adınıza şefaatta bulunmak yerine, aleyhinizede şahitlik edeceklerdir."

28. "... Kim zulmederse...", "... Kim gerçek ve hak karşısında zalim kesilir, küfür ve şirk suçunu işlerse..." Ayetin ifadesinden Rasûl'ü reddedip Allah'tan başka tanrılar edinenler ve ahireti inkar edenlerin zalim oldukları anlaşılmaktadır.

29. Bu, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor diye Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olamayacağını iddia eden Mekkelilere cevaptır. Onlara bildikleri ve peygamber olarak kabul ettikleri Nuh, İbrahim, İsmail, Musa ve daha başkaları gibi Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen tüm rasûllerin de yemek yiyip caddelerde dolaştıkları, hatta Hıristiyanların Allah'ın oğlu kabul ettikleri (ve Mekke kâfirlerinin putunu Kabe'ye koyduğu) Meryem oğlu İsa'nın (a.s) bile, bizzat incillerde anlatıldığı üzere, bütün insanlar gibi yemek yiyip caddelerde dolaştığı anlatılmaktadır.

30. Rasûl'ün ve müminlerin, İlâhî mesajı işittikten ve pâk karakterlerini gördükten sonra da inanıp inanmayacakları konusunda kâfirler için fitne (sınama) olduğu açıktır. Öte yandan, işkencelerle imanlarını deneme ve ispatlamada Rasûl ve izleyicileri için de kâfirler fitneydi. Çünkü yalnızca bu fitne (sınama-deneme)dir ki, gerçek müminlerin münafıklardan seçilmesini sağlar. Bu yüzden, başlangıçta yalnızca yoksul, biçare fakat samimi kişiler İslâm'a kucak açmışlardır. İşkence, zorluklar ve güçlükler yerine refah, servet ve ihtişam olmuş olsaydı, önce dünyaya tapanlar ve bencil kişiler İslâm'ı kabul ederlerdi.

31. Yani, "İşkenceyle fitneye uğratılmanın (denenmenin) hikmetini anladıktan sonra, hiç şikayet etmeden her türlü zorluğa katlanacağınız ve kaçınılmaz olan işkencelere hiç bir üzüntü duymadan göğüs gereceğiniz ümid edilmektedir."

32. Burada, şu iki anlamın ikisi de mümkündür: 1) Rabbinizin işlerinizi idare etmesi, O'nun idaresi dahilinde olup O'nun bilgisi dışında hiçbir şey meydana gelmez. 2) Her türlü zorluğa rağmen O'nun davası yolunda gösterdiğiniz samimiyet ve bağlılıktan O bütünüyle haberdardır. Bu nedenle, tam bir mükafatla mükafatlandırılacağınızdan şüpheniz olmasın. Kâfirlerin zulüm ve işkencelerini de görmektedir O. Öyleyse, onlar yaptıklarının sonuçlarından kaçamayacaklardır.

33. Yani, "Eğer Allah gerçekten Mesajını bize ulaştırmak isteseydi, bir peygamber seçerek ona bir melek göndermez, bunun yerine her birimize ayrı ayrı melek gönderir, ya da mesajını bir melekler heyetiyle gönderirdi." Müşriklerin bu itirazı En'am Suresi'nde de anılmaktadır: "Onlara bir ayet geldiği zaman, Allah'ın rasullerine verilen bize de verilmedikçe asla inanmayacağız" dediler. Allah risaletini nerede kılacağını daha iyi bilir..." (Ayet: 124)

34. Yani, "Bizzat Allah bize görünmeli ve müracaatta bulunmalı."

35. Çeviri şöyle de olabilir: "Kendilerini pek büyük gördüler."


22 Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkârlara bir müjde yoktur.36 Ve o gün (melekler onlara) derler ki: "(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak."

23 Onların yapmakta oldukları her işin önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik.37

24 O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.38

25 Göğün bulutlarla parçalanacağı ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün;

AÇIKLAMA

36. Bu konu, En'am: 8, Hicr: 7-8, 51-64 ve İsra: 90-95'te çok daha ayrıntılı olarak ifade edilmektedir.

37. Açıklama için bkz. İbrahim: 18 ve ilgili an: 25-26.

38. Yeniden Dirilme günü, kâfirlerin hallerinin aksine, müminler her türlü güçlükten korunacak ve kendilerine büyük bir itibar gösterilip dinlenmeleri için asude yerlere konulacaklardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Hayatımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, uzun ve dehşetli Mahşer Günü, bir mümin için bir farz namaz vaktinin kısalığı ve hafifliği kadar kısa ve hafif olacaktır." (Müsned-i Ahmed).


26 İşte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır.39 Küfredenler için de oldukça zorlu bir gündür.

27 O gün, zulme sapan, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, peygamberle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,"

28 "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim."

29 "Çünkü o, gerçekten bana gelmiş bulunduktan sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız' bırakandır."40

30 Ve peygmber dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar."41

31 İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkârlardan biri düşman kıldık.42 Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.43

32 Küfredenler dediler ki: "Kur'an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?"44 Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için onu böylece45 (ayet ayet indirdik) ve onu 'belli bir okuma düzeniyle (tertil üzere) düzene koyup' okuduk.

AÇIKLAMA

39. Yani, "O gün, dünyada insanları kandıran tüm diğer mülk ve hakimiyetler yok olup yalnızca kainatın gerçek hakimi olan Allah'ın mülk ve hakimiyeti geçerli olacaktır. Mümin Suresi, ayet 16'da aynı gerçek şöyle ifade edilir: "O gün onlar ortaya çıkarlar, kendilerinden hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz. "Bu gün mülk kimindir?", "Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır."

Hz. Peygamber de (s.a) bu konuda şöyle buyururlar: "Allah bir eline gökleri, diğerine de yeri alarak ilân edecek: "Hakim olan benim. Hükümdar benim. Nerde yerin diğer hükümdarları? Nerde o gaddar zalimler? Nerde o müstekbirler?" (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim ve Ebu Davud, küçük farklılıklarla)

40. "Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır." Bu kâfirlerin hayıflanmasının bir bölümü olabileceği gibi, Allah'ın ihtarı da olabilir. Bu durumda anlam şöyle olacaktır: "Şüphesiz şeytan, insanı her zaman aldatan biridir."

41. Arapça "mehcur" kelimesi çok çeşitli anlamlara gelebilir. Bunlara göre ayetin anlamı şöyledir: "Kavmim Kur'an'ı dikkate değer görmedi. Kabul etmedikleri gibi, ardından da gitmedi. Onu anlamsız ve deli saçması bir şey yerine koydular. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdiler."

42. Yani, "Kâfirlerin düşmanınız olması yeni bir şey değildir. Tüm önceki peygamberler ve rasûller için de durum böyle olmuştur. (Ayrıca bkz. En'am: 112-113.) Bu, kaçınılmazdır. Çünkü, suçluların Hakk'a karşı çıkmaları benim sünnetimdir. Sabretmelisiniz. Zira tebliği yapar yapmaz herkesin hemen sizi kabul edip, size tabi olacağını ümid etmeyin. O halde, hemen sonucunu beklemeden tam bir güven ve kararlılıkla görevinize devam edin."

43. Hidayet, yalnızca gerçeğin bilgisini verme anlamında değil, İslâmî hareketin doğru çizgide sürmesi ve İslâm'ın düşmanlarının strateji ve planlarının akamete uğraması için, gereken vakitte, gereken yol göstericilikte bulunmak anlamına da gelir. "Yardım", bâtıla karşı savaşanların Hakk'ın bağlılarına yapılan her türlü ahlâkî, maddî ve manevî yardımı içine alır. Dolayısıyla, takva sahipleri için Allah kafidir ve Allah'a tam bir imanla bağlandıkları ve bütün güç ve enerjileri ile bâtıla karşı savaştıkları sürece, başka hiç bir desteğe ihtiyaç duymazlar.

Burada Hz. Peygamber (s.a) cesaretlendirilmektedir. Aksi halde, önceki vurgu, bu olmadan cesaret kırıcı olurdu. Yani, burada şöyle denmektedir: "Kafirler sana düşman da kesilseler, görevine devam etmelisin. Çünkü her durum ve aşamada seni yönlendirecek ve onlara karşı sana yardım edecek olan biziz. Düşmanlarının bütün planlarını boşa çıkaracak ve bâtılla savaşında her yönden sana yardım edeceğiz. Seni maddi araçlarla da donatacağız. Yeter ki sen bize güven ve bâtıl karşısında elinden geleni yap."

44. Mekke kâfirleri bu karşı çıkışı oldukça güçlü bulduklarından, tekrar tekrar ortaya atmaktadırlar. Kur'an da buna çeşitli yerlerde cevap vermektedir. (Sözgelimi bkz. Nahl an: 101-106, İsra an: 119). Onlar bu soruyla şunu demek istiyorlardı: Kur'an gerçekten Allah sözü olmuş olsaydı, bir defada ve bütün bir kitap olarak indirilirdi. Çünkü Allah, her şeyi ve insanın her yaptığını bilir. Böyle olmadığına göre, yukarıdan hiç bir şey gönderilmemekte, fakat bu adam kendisi bütün bunları düzmekte, ya da başkalarından veya başka kitaplardan almaktadır."

45. Bir başka çeviri şöyle olabilir: "Böyle yapıyoruz ki yüreğini güçlendirelim ve onu cesaretle dolduralım." İfade, anlam bakımından kapsamlı olup her iki çeviri şekli de imkan dahilindedir. Bu kısa cümle, Kur'an'ın neden parça parça indirildiğini şu şekilde açıklamaktadır:

1) Hz. Peygamber (s.a) onu hafızasına nakşetsin ve yazılı olarak sunmaktan çok, kavmine ezberden okusun diye.

2) Mesaj ve öğretileri zihinlerde iyice yer etsin, tedricen, değişik zamanlarda, değişik usluplarla okunulan ayetlerden yararlansınlar diye.

3) Tarif ettiği hayat biçimi tam bir inanç ve kanaatle uygulansın diye. Hükümler ve bütün cepheleriyle bu ayet biçimi topluca ve bir defada bildirilseydi, istenilen düzeyde yaşanması mümkün olmazdı.

4) Hak ile batıl arasındaki savaşta Peygamber'in (s.a) ve izleyicilerinin yürekleri iyice cesaretlendirilsin diye. Bu, ilâhî hidayetin ve cesaret mesajlarının, pratik durumlara göre, gerektiği zaman ve gerektiği biçimde gönderilmesini gerektiriyordu. Açıktır ki, toplu olarak bir defada gönderilmiş olsalardı, bu amaca ulaşılamazdı. Yine bu göstermektedir ki, Allah, Rasulü'nü risaletle görevlendirdikten sonra, O'nu her türlü direnç ve muhalefeti karşılasın diye, işkencelerin ortasında yalnız başına bırakmamıştır. Allah, mücadeleyi ilgiyle izliyor, her zor durumda ve her kritik durumda Rasulü'ne yol gösteriyordu.


33 Onların sana getirdikleri hiç bir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım.46

34 O yüzükoyun cehenneme doğru sürülüp-toplanacak olanlar; işte onlar, yer bakımından çok kötü, yol bakımından da sapık olanlardır.47

AÇIKLAMA

46. Kur'an'ı parça parça göndermenin bir diğer hikmeti de budur. Allah bir "Hidayet Kitabı" meydana getirmek ve bunun öğretilerini Peygamber'i (s.a) aracılığı ile yaymak istemiyordu. Böyle yapmış olsaydı, kâfirler, Kur'an neden bütün bir kitap olarak bir defada indirilmedi şeklindeki karşı çıkışlarında haklı olurlardı. Kur'an'ı vahyetmenin gerçek amacı, küfür, cehalet ve günaha karşı Allah'ın bir iman, takva ve ilim hareketi başlatmayı dilemesiydi. Bunun için de hareketi yürütmek üzere bir peygamber seçmişti. Sonra, Allah bir yandan gerektiği zaman ve gerektiği şekilde hareketin rehberine ve izleyicilerine gerekli talimatı göndermeyi ve gerekli yolu göstermeyi kendi üzerine almış ve öte yandan da itirazları cevaplandırma, muhaliflerin şüphelerini giderme, nazil ettiği ayetleri bizzat tefsir ve açıklama ile yanlış anladıkları noktaları aydınlatma sorumluluğunu da üstlenmişti. Bu yüzden Kur'an, Allah tarafından vahyedilen farklı hitap ve konuşmaların bütünü olmuştur. Yalnızca bir kanun ve ahlâkî prensipler kitabı olmaktan öte, farklı durum ve şartlarda, her durum ve şartın gereğine göre hareketi her aşamasında yönlendirmek için parça parça indirilmiş bir kitap olmuştur Kur'an. (Ayrıca bkz. Giriş, Tefhimü'l-Kur'an, C.1).

47. Yani, "Sapıklıkları ve çarpık düşüncelerinden dolayı yüzleri üstü cehenneme çekileceklerdir."


35 Andolsun, biz Musa'ya kitabı48 verdik ve onunla birlikte kardeşi Harun'u yardımcı kıldık.

36 Böylece onlara: "Ayetlerimizi49 yalanlayan kavme gidin" dedik; sonunda onları (Firavun ve çevresini) kökünden darmadağın ettik.

37 Nuh'un kavmi de, peygamberleri yalanladıklarında50 onları suda boğduk ve insanlar için bir ayet kıldık. Biz zulme sapanlara acıklı bir azab hazırlamışız.51

38 Ad'ı, Semud'u, Ress halkını52 ve bunlar arasında birçok kuşakları da (yok ettik).

39 Biz (onlardan) her birine örnekler verdik ve her birini darmadağın edip mahvettik.

40 Andolsun, onlar üstüne felâket yağmuru yağdırılmış bulunan o ülkeye53 uğramışlardır; yine de onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar dirilmeyi ummuyorlardı.54

41 Seni gördükleri zaman, seni yalnızca alay konusu edinmektedirler: "Allah'ın, peygamber olarak gönderdiği bu mu?"

AÇIKLAMA

48. Burada "Kitap"tan kasıt, Hz. Musa'ya Mısır'dan çıktıktan sonra verilen Tevrat değil, Çıkış'tan önce rasul olarak görevlendirilmesi üzerine verilen İlâhî Hidayet'tir. Firavun'un sarayında söylediği sözler ve Kur'an'ın çeşitli yerlerinde anlatıldığı üzere, Firavun'la olan mücadelesi boyunca kendisine Allah tarafından gönderilen talimat Kitab'ın muhtevasına dahildir. Çok büyük ihtimalle, bunlar Tevrat'a alınmamıştır. Tevrat, Çıkış'tan sonra Sina Dağı'nda Musa'ya verilen taştan tabletler üzerine kazınmış On Emir ile başlamıştır.

49. "Ayetlerimiz": Kendilerine Yakup ve Yusuf Peygamberler aracılığı ile iletilen ve yüzyıllarca İsrailoğulları'nın salihleri tarafından okunan, tebliğ edilen ilahi öğretiler.

50. Onlar, bir insan olduğu için yalnızca Hz. Nuh'u değil, hepsi de insan olduğu için bütün peygamberleri yalancılıkla suçluyorlardı.

51. Yani, ahirette acıklı bir azab.

52. "Ress Ashabı" hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu konuda müfessirler farklı şeyler söylemişlerse de, hiç biri tatmin edici değildir. Haklarında söylenebilecek tek şey, onların peygamberlerini bir "rese"e (eski ve susuz bir kuyu) atarak veya içine asarak öldüren bir topluluk olduğudur.

53. Sözü edilen memleket, Hz. Lut'un kavminin memleketidir ki, taş yağmuruyla helâk edilmiştir. Hicaz halkı, Filistin ve Suriye'ye giderken onun yıkıntılarına uğrar ve helâkı hakkındaki dehşetli hikayeleri dinlerdi.

54. Kâfirler ahirete inanmadıklarından, bu haberlere yalnızca bakmakla yetinirler ve onlardan hiç bir ders almazlardı. Bir mümin ile bir kâfirin ahiretle ilgili gözlemleri arasındaki fark budur: Kâfir bu tür şeylere salt bir seyirci veya en fazla bir arkeolog olarak bakarken, mümin aynı şeyden ahlâkî-manevî dersler alır ve bu dünya hayatının ötesindeki gerçekler konusunda bir basirete ulaşır.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna