Nur Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Nur Suresi Tefsiri Mevdudi

Nur Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Nur Suresi Tefsiri Mevdudi

NUR SURESİ

Adı: Sure adını 35. ayetten almaktadır.


Nüzul Zamanı: Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.


İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.


Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.


Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.


Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.


Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)


Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.


Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.


Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.


Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:


"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.


İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.


Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.


H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."


Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.


Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.


Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:


"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.


Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.


Beni el-Mustalık'e karşı kampanya

Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)


Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.


Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.


Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.


"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."


Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.


Tema ve Konular: Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:


1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33).


2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53).


3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55).


4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)


5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58).


6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59).


"İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:


1. Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.


2. Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.


3. Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.


4. Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.


5. Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.


6. İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.


7. İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.


8. Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.


9. Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.


10. Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.


11. Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.


12. Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.


13. Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.


14. İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.


15. Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.


16. Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.


17. Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.


18. Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.


Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 (Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir suredir; içinde umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz diye apaçık ayetler1 indirdik.


2 Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun.2 Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız,3 onlara Allah'ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun.4

AÇIKLAMA

1. Tüm bu cümlelerde vurgunun "Biz" üzerinde olması, bunu indirenin başkası değil, ancak Allah olduğunu, bu nedenle bu hükümlerin sıradan bir tebliğcinin sözü gibi hafife alınmaması gerektiğini ifade etmektedir. Ayrıca, bütün bu hükümlerin insanların hayat ve kaderlerini elinde tutan ve ölümden sonra bile kendisinden kurtulunması mümkün olmayan biri tarafından gönderildiğine dikkat çekilmektedir.

İkinci cümle, bu surede indirilen hükümlerin kabul etmek ve etmemekte serbest kalınan öğütler cinsinden olmadığını özellikle ifade ediyor. Bunlar, kesinlikle itaat edilmesi gereken farzlardır. "Eğer gerçekten mümin ve müslümansanız bunları uygulamak zorundasınız" deniyor.

Üçüncü cümle, bu surede gelen talimatların herhangi bir kapalılıktan uzak olduğunu ve açık sözlerle ifade edildiğini belirtmektedir. Bu nedenle, "anlamadık" diyerek onları uygulamazlık yapamazsınız" denmektedir.

Bu ayet, kendisini belirli hükümlerin izleyeceği kutsal mesaja bir giriş niteliğindedir. Girişin tonu, Allah'ın Nur Suresi'nde indirdiği hükümlere verdiği önemin büyüklüğünü göstermektedir. Hükümler içeren başka hiçbir surenin girişi böylesine vurgulanmış ve yaptırımcı değildir.

2. Bu meselenin açıklanma gerektiren pek çok hukukî, ahlâkî ve tarihi yönleri vardır. Eğer bu yönler ayrıntılarıyla açıklanmazsa, günümüzün insanı buradaki ilâhî kanunu anlamakta güçlük çekecektir. Bu yüzden sorunu çeşitli yönleriyle tartışacağız:

1) Zina'nın herkeçe bilinen genel anlamı, "aralarında karı-koca ilişkisi olmayan erkekle kadın arasındaki cinsel ilişkidir." İnsanlık tarihinin en eski günlerinden bugüne değin bu fiilin ahlâkî açıdan kötü, dini açıdan günah ve sosyal açıdan şerli ve kabul edilmez olduğu konusunda tüm sosyal sistemler görüş birliği halindedir ve akıl ve mantıklarını şehvetlerine uydurmuş veya yolsuz düşüncelerine "orijinal" yaklaşımlarında felsefî olma çabasında görünen sapmış bireylerin dışında hiçbir aykırı ses de çıkarmamıştır. Bu konudaki evrensel görüş birliği, insan fıtratının zinadan nefret etitği gerçeğine bağlıdır. Gerçekten, insan soyunun ve medeniyetin geleceği, karı-koca ilişkisinin, sosyal hayatta bütünüyle tanınmış olmakla kalmayıp, sosyal yapının da garanti ettiği kalıcı ve kırılmaz bir sadakat bağına dayanmasına bağlıdır. Bu olmadan insan türü varlığını sürdüremez. Çünkü, çocuk yaşaması ve gelişmesi için yıllarca sürecek bir bakıma ve şefkate muhtaçtır. Kadın, çocuğunun doğum nedeni olan erkeğin işbirliği olmadan bu yükü tek başına taşıyamaz. Aynı şekilde, insan medeniyeti de bir erkek ve bir kadının birlikte geçen hayatının, bir ev kurup, bir aile oluşturup, aileler arasında ilişkilere ve bağlantılara girmelerinin ürünüdür. Eğer erkekler ve kadınlar bu temel gerçeği, yani bir ev ve aile kurmayı gözardı ederler ve yalnızca zevk ve şehvetlerinin doyumu için serbestçe bir araya gelecek olurlarsa, insan toplumunun yapısı bütünüyle çöker. Böyle bir durumda, gerçekten insan medeniyeti ve kültürünün üzerine oturduğu temeller yıkılacak ve sosyal hayat kavramının tüm ana öğesi kaybolacaktır. İşte bu nedenlerledir ki, erkeklerle kadınların orada kabul edilmiş ve değişmez sadakat bağları olmadan serbestçe bir arada yaşamaları insan fıtratına bütünüyle iğrenç gelen bir şeydir ve yine bu nedenledir ki zina her çağda ahlâkî bir şer ve dini terminolojide ağır bir günah sayılmıştır. Dolayısıyla, her çağda sosyal sistemler evlilik kurumunu kabul etmiş ve benimsenen önlemlerin şekli ise farklı sosyal, kültürel ve dini sistemlere göre değişiklik göstermiştir. Bu farklılık, zinanın korkunç etkilerinin çeşitli derecelerde kavranmasının sonucudur; bazı toplumlar onu diğerlerinden daha iğrenç görürken, bazıları onu açıkça ele alıp düşünmüş, daha bazıları ise diğer sorunlarla karıştırmışlardır.

2) Her ne kadar zina her zaman çirkin bir şey olarak görülmüşse de, yasal açıdan ceza gerektirici bir suç olup olmadığı noktasında farklı farklı görüşler ortaya çıkmış ve İslâm bu açıdan diğer din ve hukuk sistemlerinden ayrılmıştır. İnsan fıtratına yakın olan sosyal sistemler erkekle kadın arasındaki gayri meşru ilişkiyi ciddi bir suç saymış ve karşılığında ağır cezalar öngörmüşlerdir. Fakat, ahlâkî ölçülerde bozulmalarla birlikte bu ahlâkîlik gittikçe zayıflamış ve bu suça karşı çok daha hoşgörülü bir tutum takınılmıştır.

Bu bağlamda ilk yaygın sapma, evli erkek ve kadınların, bekâr erkek ve kadınlar arasındaki yasa dışı ilişkinin birbirinden ayrılmasıdır. Ancak ilki ceza gerektirici bir suç olarak değerlendirilirken, ikincisi basit bir suç olarak ele alınmıştır.

Çeşitli hukuk sistemleri zinayı, "(ister evli ister bekâr olsun) bir erkekle herhangi bir kişinin karısı olmayan bir kadın arasındaki cinsel ilişkidir" şeklinde tanımlar. Bu tanım erkekten çok kadının durumunu dikkate alır. Eğer bir kadın kocasızsa, onunla yapılacak yasa dışı ilişki, erkek evli olsun olmasın zinanın kapsamına girer. Eski Mısır, Babil, Asur ve Hind yasaları bu suça çok hafif cezalar vermiş ve aynısı Yunanlılarla Romalılar tarafından benimsenerek, daha sonra da bu konudaki Yahudi görüşünü etkilemiştir. Kitab-ı Mukaddes'te bu suç karşılığında yalnızca para cezası öngörülür. Bu konudaki ilgili hüküm şöyledir:

"Ve eğer bir adam nişanlı olmayan bir kızı aldatır ve onunla yatarsa, kendi karısı olmak üzere mutlaka onun için ağırlık verecektir. Eğer babası, ona kızı hiç vermek istemezse bakirelere verilen ağırlığa göre para verilecektir." (Çıkış, 22: 16-17).

Aynı hüküm farklı kelimelerle Tesniye'de de tekrarlanır:

"Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa ve tutup onunla yatarsa ve onlar bulunurlarsa, o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli miskal gümüş verecektir ve kadın onun karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır." (Tesniye, 22: 28-29).

Yahudi hukukuna göre, eğer bir hahamın kızı ahlâksızlık yaparsa yakılarak cezalandırılır ve ahlâksızlığında kendisine ortak olduğu belirtilen erkek de boğulur. (Every man's Talmud, sh: 319-320.)

Bu anlayışın Hindu anlayışıyla yakınlık derecesini görmek için, onu Manu yasalarıyla karşılaştırmaya değer, Manu'ya göre, "Kendi kastından evlenmemiş bir kızla ve kızın rızasıyla yasa dışı ilişkide bulunan herhangi bir kişi cezalandırılmaya hak etmiş değildir. Eğer kızın babası isterse ona belli bir karşılık vermek ve kızla evlenmek zorundadır. Fakat eğer kız daha üst bir kasta ve erkek de daha aşağı bir kasta mensupsa bu durumda kız babasının evinden çıkarılır ve erkeğin kolları ve bacakları kesilir." (Adhasi, 8, Aşlok, 365-366). Eğer kız bir Brahman'sa, erkeğe verilecek ceza diri diri yakmaya çevrilebilir. (Aşlok. 377.)

Bütün bu hukuk sistemlerinde ancak evli bir kadınla girişilecek yasa dışı ilişki büyük suçtu. Kadın ile erkeğin zina suçundaki yasa dışı ilişkiden çok, bir çocuğun, gerçek babası olmayan bir erkek tarafından yetiştirilmesinin doğuracağı alışılmamış durum olsa gerektir. Bu bakımdan, bunu bir suç ve erkekle kadını suçlu saymaktaki gerçek etken bizzat zina olayı değil, soyların karışması tehlikesi ve birinin çocuğunu başkası pahasına yetiştirme sorunuyla, bu çocuğun erkeğin malına mirasçı olma ihtimalidir.

Mısır hukukunda erkek sopayla şiddetle dövülür, kadınınsa burnu kesilirdi. Benzer cezalar Babil, Asur ve İran'da da vardı. Hindularda kadın parçalanmak üzere köpeklere atılır, erkek ise diri diri yanması için çevresinde ateş yanan kızgın bir demir yatağa konurdu. Yunan ve Roma hukukunda önceleri karısı zina eden erkeğe karısını öldürme hakkı tanınıyordu. Erkek ayrıca para da isteyebilirdi. İ.Ö. 1'inci yüzyılda Augustus Sezar, erkeğin malının yarısının elinden alınması ve kendisinin de sürgün edilmesi hükmünü getirdi. Kadının ise çeyizinin yarısı alınıyor, mallarının üçte biri istimlâk ediliyordu; ayrıca kadın, ülkenin uzak bir bölgesine gönderiliyordu. Konstantin bu konumu değiştirdi ve hem erkek, hem de kadın için ölüm cezası getirdi. Leo ve Marsion dönemlerinde bu ceza ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü. Jüstinyen, daha sonra kamçıyla dövülüp bir manastıra gönderilmesini, kocaya ise isterse onu iki yıl içinde manastırdan çıkarma hakkı tanınmasını, aksi halde kadının manastırda ölünceye dek kalmasını emretti.

Yahudi hukukunda, evli bir kadınla yasa dışı ilişkide bulunmanın hükümleri şu şekillerdeydi:

"Ve her kim bir kadına yaklaşırsa, ve o kadın cariye ise, bir kocaya nişanlı ise ve fidyesi verilmemiş, yahut azad edilmemişse cezalandırılacaklardır; öldürülmeyecekler, çünkü kadın azadlı değildi." (Levililer: 19-20).

"Ve başka birinin karısı ile zina eden komşusunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir." (Levililer, 20: 10).

"Eğer bir adam, başka bir adamın karısı olan bir kadınla yatarken bulunursa, o zaman kadınla yatan adam ve kadın onların ikisi de öleceklerdir ve kötülüğü İsrail'den kaldıracaksın." (Tesniye, 22: 22).

"Eğer kız olan bir genç kadın, bir adama nişanlı ise ve bir adam onu şehirde bulup onunla yatarsa, o zaman onların ikisini de o şehrin kapısına çıkarcaksınız ve onları şehirde olduğu halde bağırmadığı için kadını ve komşusunun karısını alçalttığı için erkeği taşla taşlayacaksınız ve ölecekler ve kötülüğü aranızdan kaldıracaksınız. Fakat adam nişanlı genç kadını kırda bulursa ve onu yakalayıp kendisiyle yatarsa, o zaman yalnız onunla yatmış olan adam ölecektir, fakat genç kadına bir şey yapmayacaksın, genç kadında ölüme müstehak suç yoktur, çünkü bir adam komşusuna karşı nasıl kalkar ve onu öldürürse, bu şey de öyledir.

Bununla birlikte Hz. İsa'nın gelişinden uzun zaman önce Yahudi hukukçu ve bilginleri, zenginler ve yoksullar bu kanunların uygulanmasını bırakmış durumdaydılar. Ahdi Atik'te yazılı da olsa, ilâhî bir hüküm olarak da görülse, kimse bunu uygulama eğilimi göstermemiştir. Tüm Yahudi tarihinde bu hükmün uygulandığını gösteren tek bir olay yoktu. Hz. İsa risalet görevine başlayıp da, halkı ölümsüz gerçeğe çağırmaya koyulunca, akıntıyı durdurmanın hiçbir yolu olmadığını gören Yahudi bilginleri, Hz. İsa'ya zina suçlusu bir kadını getirerek, durumu bir karara bağlamasını istediler. (Yuhanna, 8: 1-11). Amaçları Hz. İsa'yı bir çıkmaza sokmak ve tahrik edip utandırmaktı. Eğer taşlamaktan başka bir ceza verme eğilimi gösterirse, "Dünyevi endişelerle ilâhî yasayı değiştiren tuhaf bir peygamber var burada" diyerek, Hz. İsa'yı yereceklerdi. Yok, taşlama cezası verecek olsa, bu kez de hem onu Roma hukukuyla doğrudan bir çatışmanın içine sokmuş olacaklar ve hem de bunu fırsat bilip, halka dönerek, "Bakın, bakın! Sizi Tevrat'ın tüm sertlikleriyle karşı karşıya bırakan bir peygambere inanacak mısınız?" diyeceklerdi. Fakat Hz. İsa, tek bir cümleyle tobloyu tersine çevirdi ve şöyle dedi: "İçinizde kimin günahı yoksa, kadına ilk taşı o atsın." Bunun üzerine bilginler utanç içinde birer birer çekip gittiler ve Yahudi bilginlerinin ahlâkî çöküntüsü bütünüyle açığa çıktı. Kadın yalnız kalınca Hz. İsa kendisini uyardı ve tevbe ettirip serbest bıraktı. Hz. İsa'nın bu davranışının nedeni, kendisinin davayı karara bağlayacak herhangi bir mahkemenin yargıcı olmayışı, kadın aleyhinde herhangi bir delilin getirilmemiş olması ve İlâhî Kanunu uygulayacak bir hükümetin bulunmayışıdır.

Bu olayı ve Hz. İsa'nın değişik durumlar üzerine söylediği bir takım yoruma muhtaç sözlerini temel olan Hıristiyanlar, zina suçu hakkında bütünüyle yanlış bir anlayışa vardılar. Onlara göre, bekâr bir erkekle bekâr bir kadın arasındaki yasa dışı ilişki günah olmaya günahtır, ama ceza gerektirici bir suç değildir. Ama erkek veya kadından biri veya her ikisi de evliyse, o zaman zina suçu ortaya çıkar. Bu da yasa dışı ilişkinin kendinden çok mihrapta papazın önünde edilen sadakat yeminini bozmuş olmaktan dolayıdır. Bununla birlikte, kadına, zina etmiş olan kocasını mahkemeye verip, sadakat yeminini çiğnediğinden dolayı boşanma isteme hakkı tanımanın dışında bu suç için ön görülmüş bir ceza da yoktur. Öte yandan, zina eden kadının kocası da karısından boşanma istemiyle dava açabilir ve ayrıca karısıyla yasa dışı ilişkide bulunan adamdan tazminat isteyebilir. Hıristiyan hukukunun zinaya verdiği ceza budur. İşin daha tuhafı, bu cezanın iki uçlu bir kılıç oluşudur. Çünkü sadakatsizliğini kanıtlayarak kocasından boşanmaya hak kazanan ve böylece ondan kurtulan bir kadın Hıristiyan hukukuna göre bir daha evlenemez.

Aynı şekilde sadakatsizliğinden dolayı karısını mahkemeye vererek boşanan erkek de bir daha evlenemez. Bir Hıristiyan mahkemesinde birbirlerini sadakatsizlikle suçlayan erkek ve kadının her ikisi de, hayatlarının geri kalan kısmında yeniden evlenme hakkından yoksun bırakırlar.

Çeşitli ülkelerde müslümanlar tarafından benimsenen bu konudaki modern batı yasaları da bu anlayışın ürünüdür. Bu yasalara göre bir zina belki kötü bir şeydir, bir ahlâksızlıktır ve günahtır, fakat bir suç değildir. Yasa dışı ilişki ancak karşı tarafın rızası olmadan yapılırsa bir suç olur. Evli bir erkeğin zina etmesi durumunda, isterse karısı şikayetçi olur bunu kanıtlar ve boşanır. Aynı şekilde, zina eden bir kadının kocası da, karısından boşanmak için zina ettiği adamdan dava açabilir.

3) İslâm hukuku, tüm yukardaki anlayışların tersine zinayı ceza gerektirir bir suç olarak görür ve bunun evli bir kişi tarafından işlenmesi suçu daha da artırır. Bu ne erkekle kadın arasındaki sadakat yemininin çiğnenmesinden, ne de evlilik hak ve ödevlerini yerine getirmemektendir. Cinsel arzuları gidermede meşru yol varken, gayri meşru bir yola başvurulduğundan böyledir bu. İslâm hukuku, zinaya, serbest bırakıldığında hem insan soyunun, hem de insan medeniyetinin köküne balta vuracak bir eylem gözüyle bakar.

İnsan türünün korunması ve insan medeniyetinin istikrarının bozulmaması için erkek-kadın ilişkileri yalnızca meşru ve güvenilir araçlarla düzenlenmelidir. Ve cinslerin birbiriyle serbestçe karışımı için fırsat ve imkân verilirse, böyle bir ortamda cinsel arzularını serbestçe doyurma fırsatı bulacak bir kadın veya erkekten aile hayatının ağır sorumluluklarına katlanması beklenemeyeceğinden, bu ilişkiyi kayıt altına almak mümkün olmaz. Çünkü, bu durumda konacak kayıtlar, herkes biletsiz yolculuk yapabilirken, bir tren yolculuğu için bilet almak gibi anlamsızlaşacaktır. Ancak biletsiz yolculuk yapmak suç sayıldığı zaman bilet almak gerekli hale gelir. Bilet almaya mali imkânları elvermediği için biletsiz yolculuk yapan bir kimse bile bu durumda yine belli ölçüde suçludur. Ama, zengin birisi bu yola başvuracak olursa, onun suçu çok daha ağır olacaktır.

4) İslâm, zina belâsından insanlığı kurtarmak için yalnızca ceza kanunlarına güvenmez. Geniş düzeyde yapıcı, düzeltici ve önleyici tedbirler de alır. Cezaya ancak son çare olarak bakar. İslâm, kişiler zina etsin, ben de durmadan sopa atayım heveslisi değildir. Gerçek amacı, bu suçun hiç işlenmemesini ve karşılığındaki ağır cezaya kimsenin maruz kalmamasını sağlamaktır. Bu amaçla herşeyden önce kişiyi arıtır, temizler, kalbine herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah'ın korkusunu yerleştirir. Yaptıklarından ölümle bile kurtulamayıp, ahirette hesap vereceği duygusuyla donatır onu. Önce gerçek bir iman ve sonra da İlâhî Kanuna itaat zorunluluğunu iliklerine kadar yerleştirir. Sonra da, zina ve iffetsizliğin Allah'ın sert bir biçimde cezalandıracağı çirkin ve ağır suçlardan olduğunu tekrar tekrar ifade eder. Kur'an'ın çeşitli yerlerinde görürüz bunu.

(1) Mahrem yakınlar, baba, kız, amca, yeğen, hala ve teyze gibi İslâm hukukunda kendileriyle evlenebilmesi yasak olan kişilerdir. Mahrem olmayanlar ise, amca,dayı, hala, teyze çocukları gibi evlenilmesi yasak olmayan yakınlardır.

İslâm bunlarla da yetinmez, evlilik için tüm kolaylıkları sağlar. Tek bir kadınla yetinemeyenler için dört kadına kadar evlenme izni verir. Eğer karı ve koca güler yüz tatlı dille geçinemiyorlarsa, boşanma için gerekli kolaylık ve imkânlar (talak ve hula') hazırlanmıştır. Eşler arasındaki anlaşmazlık durumunda, her iki taraftan aile mensuplarının araya girmesiyle uzlaşma, o da mümkün olmazsa boşanıp yeniden evlenme çareleri her zaman vardır. Bütün bunlar, Bakara, Nisa ve Talak Surelerinde açıklanmıştır. Bu surede de bekâr kalmak doğru görülmemiş ve bekârların evlendirilmesi, hatta köle ve cariyelerin bile bekâr bırakılmaması için açık bir hüküm konmuştur. Sonra İslâm, insanı zinaya götürecek tüm yolları kapamıştır. Zina cezasının konmasından bir yıl önce kadınlara örtünmeleri ve evlerinden dışarı çıktıklarında baş örtülerini indirmeleri emrolunmuştur. (Bkz. Ahzap Suresi). Hz. Peygamber'in (s.a) her müslüman aile için model olan hanımlarına edep ve vakarlarıyla evlerinde kalmaları, güzellik ve süslerini sergilememeleri buyurulmuştur.

Bunun da ötesinde, erkeklerle konuşmaları gerektiğinde perde arkasından konuşmaları hükmü getirilmiştir. Cahiliyet çağının iffetsiz kadınlarını değil de, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarını ve kızlarını fazilet örnekleri olarak gören tüm mümin kadınlar için modeldi bu. Aynı şekilde, zinanın cezası konmadan önce erkek ve kadınların serbestçe bir arada bulunmaları yerilmiş ve kadınların makyaj ve zinetleriyle dışarı çıkmaları yasaklanmıştı.

Ancak bütün bu tedbirlerden sonra zinanın ceza gerektirici bir suç olduğu ilan edilmiş ve iffetsizliği her ne şekilde olursa olsun yaymak da yasaklanmıştır. Yine, fuhuş da resmen yasaklar arasına girmiş ve gerek erkek, gerekse kadın herkesi zinayla suçlayıp, delilsiz bunu yaymak karşılığında sert bir ceza konmuştur. Sınırsız göz ziyafetlerinin şehvete ve yasadışı aşklara kapı açmaması için erkeklere bakışlarına hakim olmaları emredilmiştir. Aynı şekilde, kadınlara da mahrem olan ve olmayan yakınlar(1) arasında ayırım yapmaları emri getirilmiştir. Bütün bunlar, zina için öngörülen cezanın yalnızca bir parçasını oluşturduğu bütün bir yapının anlaşılması için yeterlidir sanırım. Bu ceza da, bireyi ve toplumu ıslah için getirilen bütün bu hükümlerden ve önlemlerden sonra, cinsel arzularını doyurmak için yasadışı yollara başvurmakta direten düzelmesi imkânsız kişiler içindir. Elbette böyleleri kırbaçlanmayı hak etmişlerdir. Kötü birine verilen ceza, aynı eğilimi taşıyanlar için psikolojik bir caydırıcı etkendir. Bu ceza, yalnızca suçluya verilen bir ceza değil, aynı zamanda, İslâm toplumunda sefahete yer olmadığının ve kimsenin sınırsız bir zevk ve sefa hayatı yaşayamayacağının açık bir ilanıdır da. İslâmî ıslah planını bu açıdan değerlendirebilen bir kişi, bu yasanın tek bir parçasından bile vazgeçilemeyeceğini kavrayacaktır. Ancak bu ilâhî kanunu anlayamayan bencil bir reformist onu değiştirmeyi düşünebilir veya Allah'ın öngördüğü sosyal düzenin hedefini bile bile değiştirmek isteyen fitneci ve şerli bir kimse onu kaldırmaya girişebilir.

5) Zinanın, H.3. yılda kötü bir hareket olduğu ilan edildi. Fakat o zaman daha henüz inzibat ve mahkemeler yasal işlemleri başlatacak düzeyde olmadıklarından kanunî, bir suç değildi, yalnızca aile kurumuna karşı işlenmiş sosyal bir suç olarak görülüyordu. Bu yüzden, aile üyeleri suçluyu cezalandırabiliyorlardı. O zamanki hüküm, eğer dört kişi bir erkekle kadını zina ederken görürlerse, her ikisinin de dövülmesi ve ayrıca kadının evde hapsedilmesi şeklindeydi. Fakat, bu hükmün ilerde verilecek emirlere kadar geçerli olacağı ve gerçek yasanın daha yeni konacağı da ima edilmişti. (Bkz. Nisa: 15). Aradan iki veya üç yıl geçtikten sonra, bu suredeki hüküm inerek, önceki hükmün geçerliliğini kaldırdı ve zinanın ağır cezayı gerektirici bir suç olduğunu ilan etti. Bu ceza artık İslâm devleti tarafından uygulanabilecekti.

6) Bu ayette (2. ayet) öngörülen ceza bekârlar arasındaki cinsel ilişki içindir; İslâm hukukunda çok daha ağır bir suç olan evlilik sonrası yasa dışı ilişkileri kapsamaz. Bu durumda, yani buradaki cezanın bekârlar için olduğuna Nisa: 15 ve 25'te işaret edilmektedir:

"Kadınlarınızdan bir iffetsizlik (fuhuş) yapanlar üzerine içinizden dört şahit tutun. Eğer şahitlikte bulunurlarsa, o (kadın)ları ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendileri için bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun." (Nisa: 15)

"İçinizden kimin mümine-muhsana (asil ve iffetli) kadınları nikahlamaya gücü yetmezse, elleriniz altında bulunan mümine cariyelerinizden (alsın). Allah imanınızı daha iyi bilir. Kiminiz kimin(iz)dendir; o halde iffetlerini koruyan, fuhuşta bulunmayan ve gizli dostlar tutmayan namuslu kadınlar olmak üzere, sahiplerinin izniyle onları nikahlayın ve ma'ruf üzere ücretlerini verin. Böylece muhsana olduklarında eğer bir iffetsizlik yaparlarsa üzerlerine asil ve iffetli kadınlar için olan cezanın yarısı vardır." (Nisa: 25).

Ayet: 15, ortaya koyduğu hükme göre hapsedilmiş "zaniye" kadınlar için Allah'ın bir yol açacağı ümidini getiriyordu. İşte, bu surenin 2'nci ayeti Nisa 15'de verilen sözü yerine getirmiş oldu. Sonra, Nisa 25'te zina eden evli cariye hakkındaki hüküm açıklandı. Muhsanat kelimesi, aynı ayette aynı bağlamda iki kez kullanılmakta ve her iki yerde de ayrı anlamı ifade ettiği belli olmaktadır. Şimdi, cümleye yeniden bakalım. "İçinizden kimin muhsanat'ı nikahlamaya gücü yetmezse..." Açıktır ki, burada muhsanat'tan kasıt evli kadın değildir, asıl (hür) olan bekâr kadından söz edilmektedir burada. Sonra ayetin sonunda, bir cariye evlendikten sonra zina edecek olursa, hür bekâr kadına verilen cezanın yarısıyla cezalandırılması emredilmektedir. Bu cümlede kullanılan muhsanatın ilk cümlede kullanılanla aynı anlama geldiği, yani hür bir ailenin koruyuculuğu altındaki bekâr kadını ifade ettiği açıktır. Böylece, Nisa Suresi'ndeki bu iki ayetten, Nur Suresi 2'nci ayetindeki hükmün Nisa 15'te verilen sözü yerine getirdiği ve bunun da bekâr erkek ve bekâr kadın arasındaki cinsel ilişkinin cezasını ortaya koyduğu sonucu çıkmaktadır. (Ayrıca bkz. Nisa an: 46).

7) Kur'an, evlilik sonrası zina cezasından söz etmez, bunu belirleyen sünnet olmuştur. Çok sayıda sahih hadislerden öğrendiğimize göre, Hz. Peygamber (s.a) bunun için "recm-taşlayarak öldürme" cezasını sadece ifade etmekle kalmamış, bir çok kereler bizzat kendisi uygulamıştır. Sonra, ardından gelen halifeleri de hilafetleri süresinde bunu uygulamakla kalmamışlar, cezanın bu şekilde olduğunu defalarca belirtmişlerdir. Sahabeler ve onları izleyen (Tabiun) bu noktada öylesine bir görüş birliği içindeydiler ki, bu dönemde bu yasanın sıhhatinden kuşku ifade eden tek bir ses çıkmamıştır. Bunu doğrulayan çok sayıda sağlam ve kesintisiz aktarılagelen deliller olduğu için, her çağda ve her ülkede tüm fakihler bu konuda sünnetin öngördüğü cezanın "recm" olduğu üzerinde birleşmişlerdir. Tüm İslâm tarihinde, bu cezanın Hz. Peygamber (s.a) tarafından konduğu konusunda genel delillerin zayıflığından değil de, bunu "Kur'an'a Karşı" saydıkları için reddeden Haricilerle bir kısım Mutezililer dışında kimse "recm"i inkâr yoluna gidememiştir. Haricilerle bir kısım Mutezilînin reddi de Kur'an'ı anlayışlarındaki eksiklikten kaynaklanıyordu. "" kelimelerini genel anlamda kullanmakla, Kur'an'ın zina cezası olarak yüz değnek vurulmasını öngördüğünü ileri sürüyorlardı. O halde, Kur'an'da öngörülen zina cezası yalnızca buydu. Onlara göre ve zina suçu işlemiş evli kişiler için farklı bir ceza koymak İlâhî Yasaya aykırı olurdu. Fakat, Kur'an ayetlerinin Hz. Peygamber (s.a) tarafından yapılan tefsirinin hukuk alanında,tefsirin Hz. Peygamber'den (s.a) geldiği kesin olduğu sürece Kur'an gibi aynı ağırlık ve yetkiye sahip olduğunu unutuyorlardı onlar.

Kur'an bir başka yerinde yine genel anlamda "" kelimelerini kullanır ve erkek olsun kadın olsun her hırsızın elinin kesilmesi cezasını öngörür. Şimdi, Hz. Peygamber'den (s.a) sahih olarak gelen sınırlamaları (takyid-tahsis) bir tarafa kor ve bu hükmü kelime anlamıyla değerlendirecek olursak, bu durumda iğne veya bir erik çalan kadın-erkek herkesin hırsız sayılması ve ellerinin omuzdan kesilmesi gerektiği sonucuna varırız. Öte yandan, bir milyon lira çalmış olan bir hırsız tutuklandığında düzeldiğini ve tevbe ettiğini söylerse, (hemen hırsızlığın cezasını ortaya koyan ve ayetten sonra gelen) "Kim zulmünden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, muhakkak Allah tevbesini kabul eder" (Maide: 39) ayeti gereği serbest bırakılacaktır.

Yine, Kur'an yalnızca süt-anne ve süt-kızkardeşlerle evlenmeyi yasaklar. Bu durumda, bizim Haricî ve bir takım Mutezilîlere göre böyle bir yasak süt-kıza uygulanmayacaktır. Kur'an aynı zamanda ve bir arada iki kız kardeşi nikâh altında bulundurmayı yasaklar; öyleyse, bir kadınla hala veya teyzesini aynı anda nikâh altında tutmak Kur'an'ın hükmünü çiğnemek sayılmamalıdır. Yine, Kur'an yalnızca üvey-babasının evinde beslenip büyütülmüş üvey kızla evlenmeye izin vermez, bu durumda sözünü ettiğimiz akıl yürütmeye göre, her ne durumda olursa olsun üvey kızla evlenmeyi mutlak anlamda yasaklamak Kur'an'a aykırı olacaktır.

Aynı şekilde Kur'an, kişi yolculuktayken ve ödünç (borç) belgelerini hazırlayacak kimse yokken ipoteğe izin verir, buna göre, eğer kişi evindeyse ve yazacak kimse de varsa, o zaman ipotek Kur'an-dışı sayılacaktır. Sonra, Kur'an genel anlamda, "Her alışveriş yaptığınızda şahit bulundurun" diye emreder, bu durumda, Haricî ve Mu'tezilî düşünceye göre, pazar yerlerinde yapılan tüm şahitsiz alışverişler gayri meşru sayılacaktır.

Bu birkaç örnek, recm cezasını Kur'an'a aykırı bulanların akıl yürütmelerindeki yanlışlığı kanıtlamaya yeterlidir. Kimse, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâm hukuk sistemindeki yetki ve rolünü inkâr edemez. İlâhî hükümlerin amaç ve hedefini, işleme biçimini ve hangi durumlarda uygulanıp, hangi durumlarda bir başka hükmün geçerli olacağını yalnızca o açıklayabilir. Hz. Peygamber'in (s.a) bu mevki ve yetkisini inkâr etmek, yalnızca İslâm'ın ilkelerine karşı olmakla kalmaz, aynı zamanda uygulamada da sayısız karışıklıklar doğurur.

8) Zina'nın yasal tanımıyla ilgili olarak fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Hanefilere göre zina bir erkeğin karısı veya cariyesi olmayan bir kadınla, bu kadının karısı veya cariyesi olduğu şeklinde yanlış bir tanımada bulunduğuna dair geçerli bir neden bulunmaksızın önden yaptığı cinsel ilişkidir. Bu tanıma göre, bir kadınla arkadan yapılan ilişki, eşcinsel ilişkiler ve hayvanlarla doyuma ulaşma zina kapsamına girmemektedir. Burada zina yalnızca, ortada yasal bir hak ve şüphe olmaksızın bir kadınla önden yapılan ilişkinin adı olmaktadır. Şafiîlere göre zina, yasaklanmış olmakla birlikte, çok doğal bir eylem olarak erkeğin cinsel organının kadının cinsel yerine girmesidir. Malikîlere göre, ortada yasal bir hak ve yasallığı konusunda bir şüphe olmaksızın, erkeğin cinsel organının kadının ön cinsel organına girmesidir. Bir kadın veya erkekle arkadan cinsel ilişkide bulunma da zina kapsamının içindedir. Son iki tanıma göre, eşcinsellik de zina sayılmaktadır. Bu tanımların hepsinin de zinanın genel anlamından çıkarıldığı açıktır. Kur'an, kelimeleri her zaman genel anlamlarıyla ve bir kelimeyi kavramlaştırmadıkça her zamanki kullanımı içinde ele alır. Kelimeyi kavramlaştırdığında ise onun özel anlamı açıkça belirtilir. Zina kelimesinin geçtiği yerde, onun herhangi bir farklı anlamda kullanıldığına dair en küçük bir işaret yoktur.

Bu nedenle zina, bir kadınla tabi yoldan yapılan gayri meşru ilişkiyle sınırlı kalmakta ve diğer cinsel ilişki şekillerini kapsamına almamaktadır. Bunun yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a) ashabı arasında eşcinselliğin cezası konusunda görüş ayrılıkları bulunduğu da çok iyi bilinen bir vakıadır. İslâmî terminolojide eşcinsellik zina sayılsaydı, böyle bir görüş ayrılığı ortaya çıkmazdı.

9) Erkek cinsel organının sünnet mahallinin kadının cinsel organına girmesi zina cezası için yeter yasal delildir. Girmenin veya cinsel ilişkinin tam olması gerekli değildir. Öte yandan, erkek cinsel organının sünnet mahalli girmemişse, çiftlerin aynı yatakta yatması, veya birbirlerini okşamaları ya da bir arada çıplak bulunmaları onları zina suçuyla suçlu saymayı gerektirmez, o kadar ki, İslâm hukuku çiftleri zina yapıp yapmadıkları konusunda tıbbi bir muayeneden geçirme ve sonra da yasa gereği cezalandırma yoluna da gitmez. Zina dışındaki bu kötü durumlarda yakalananlar suçludurlar ve suçun niteliğine göre cezalandırılırlar. Cezanın niteliğini tesbit edecek olan yetkili makam ya bir mahkemedir, ya da İslâm devletinin yasama meclisidir. Eğer sopa cezası verilirse, şu hadis gereği on kamçıyı aşamaz: "Allah'ın had cezası koyduğu suçlar dışında suç işleyenlere on kamçıdan fazla vurulmaz." (Buhari, Müslim, Ebu Davud). Bununla birlikte, suçu işlerken yakalanmayıp da, kendisi itirafta bulunan kimseye yalnızca tevbe etmesi için uyarıda bulunulur. Abdullah İbn Mes'ud'dan rivayet edilen bir hadise göre, bir adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, "Şehir dışında bir kadınla cinsel ilişkiden başka herşeyi yaptım. Şimdi bana uygun gördüğün cezayı verebilirsin" der. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Allah'ın gizlediğini sen de gizleseydin ya" karşılığında bulunur. Hz. Peygamber (s.a) bir şey söylemez ve adam çeker gider. Sonra onu geri çağırır ve kendisine şu ayeti okur: "Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl, muhakkak iyilikler kötülükleri giderir." (Hud: 114). Bunun üzerine bir adam sorar: "Bu hüküm yalnızca onunla mı ilgili?" Hz. Peygamber'in (s.a) cevabı şöyle olur: "Hayır, herkes için" (Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Neseî).

Bu kadar da değil. İslâm hukuku, bir kişinin suçunun ne olduğunu belirtmeden itirafta bulunması durumunda, suçun ne olduğunu da araştırmaya izin vermez. Bir adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü, ben had cezası hak ettim, bana cezayı uygula" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ona hak ettiği cezanın ne olduğunu sormadı. Adam namazı kılıp, tekrar gelerek, "Ben suçluyum, lütfen beni cezalandır" dedi. Hz. Peygamber (s.a) "Sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı?" diye sordu. Adam "evet" cevabını verince, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: "Öyleyse, Allah da günahını affetti." (Buhari, Müslim, Ahmed.)

10) Bir kişinin yalnızca zina suçunu işlemiş olması, onu zina suçlusu saymak için yeterli değildir. Bu konuda yerine getirilmesi gereken bir takım şartlar vardır. Bu şartlar evli olmayan kişilerle evli olanlar için farklıdır. Evli olmayan kişilerin zina yapması durumunda, suçlunun zina yapacak çağda olması ve aklının yerinde bulunması zorunludur. Bir çocuk veya deli zina yaparsa, gerekli cezayı görmez. Evlilerin zina yapması durumunda da bir takım şartlar daha söz konusudur. Şöyle ki:

a. Suçlunun köle değil de hür olduğu hakkında görüş birliği bulunmalıdır. Bizzat Kur'an, zina suçlusu bir kölenin recmedilmeyeceğini belirtmiştir. Daha önce de açıklandığı gibi, bir cariye evlendikten sonra zina yaparsa, hür bekâr kadın için öngörülen cezanın yarısıyla cezalandırılır. Fakihler, köleye de aynı cezanın verileceğinde görüş birliği içindedirler.

b. Suçlu yasal yollarla evlenmiş olmalıdır. Bu şart üzerinde de tüm fakihler görüş birliği halindedirler. Buna göre, bir cariyeyle cinsel ilişkide bulunan veya yasal yollarla evlenmemiş bulunan bir erkek evli sayılmayacak ve recmedilmeyerek kırbaçlanma cezasıyla cezalandırılacaktır.

c. Böyle bir kişi yalnız yasal yollarla evlenmiş olmakla kalmayacak, ayrıca nikahtan sonra karısıyla cinsel ilişkide de bulunmuş olacaktır. Yalnızca nikâh veya evlenme töreni bir erkek veya kadının "muhsan" ya da "muhsana" sayılmasını ve zina etmesi halinde recmedilmesini gerektirmez. Fakihlerin çoğu bu görüştedir. Bununla birlikte, İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed buna bir şart daha eklemişlerdir ki, bir erkek ve kadın hür ve evlenecek yaşta oldukları ve ayrıca evlenme ve birleşme anında akıllı bulundukları takdirde evli sayılacaklardır. Bu ek şarta göre, eğer bir adam bir cariyeyle, veya ergenlik çağına gelmemiş, ya da deli bir kızla evlenir ve hatta onunla cinsel ilişkide bulunursa, zina yaptığında recmedilmeyecektir. Aynı kural, bir köle, bir deli veya çocuk yaştaki bir erkekle ilişkide bulunan kadın için de geçerlidir. İki derin görüşlü bilgin tarafından eklenen oldukça akla yatkın bir şarttır bu.

d. Suçlu müslüman olmalıdır. Fakat, İmam Şafiî, İmam Ebu Yusuf ve İmam Ahmed buna karşı çıkmışlardır. Onlara göre, İslâm devletinin tebaası bulunan ve gayrimüslim evli kişi de zina etse recmedilecektir. Ne var ki, İmam Ebu Hanife ve İmam Malik, recm cezasının yalnızca müslümanlar için sözkonusu olduğu görüşündedirler.

Bu bağlamda, ileri sürülen en güçlü delil, recm gibi ağır bir cezayla cezalandırılacak kişinin, ihsan durumundayken de zina yapmaktan çekinmeyecek biri olması gerektiğidir. Arapça ihsan kelimesi, "ahlâk kalesinde olma" anlamına gelir ve üç temel direk üzerinde oturur. Bunlardan biri, kişinin Allah'a ve ölümden sonra yaptıklarının hesabını vereceğine inanan ve ilâhî yasaya boyun eğmiş biri olması gereklidir.

İkincisi, çaresizliğinin kendisini ahlâk ve şerefini koruyacağı bir ailesi olmadığı zamanda günah işlemeye itecek ve arzularını meşru yollardan gidermesine engel olacak şekilde bir başkasının kölesi değil de, toplumun hür bir ferdi olması şartıdır.

Üçüncüsü, kişi evli ve cinsel arzularını meşru yoldan giderme aracına sahip olmalıdır. Bu üç şartın bulunduğu yerde ahlâk kalesi tamamlanmış olacağından, gayri meşru cinsel doyum uğruna bu üç direği yıkan biri recm cezasını gerçekten hak etmiş demektir. Fakat, en önemli olan ve en önde gelen Allah'a, ahirete ve İlâhî Hukuka inanma şartının bulunmaması durumunda kale tamamlanmayacağından, suçun ağırlığı da bu ağır cezayı gerektirecek dereceye çıkmayacaktır. Nitekim, İbn Ömer'den rivayet edilen ve Müsned'inde İshak İbn Rahaveyh'le Sünen'in de Darekutni'nin naklettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Kim şirk suçu işlese muhsan değildir." Şu kadar ki, bu sözün gerçekten hadis mi olduğu, yoksa İbn Ömer'in kendi hükmü mü bulunduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu boşluğa rağmen sözkonusu ilke oldukça güçlü ve kendi teması içinde sağlamdır.

Sözkonusu bu ilkeye, Yahudilerin zina suçlusu olarak kendisine getirdikleri bir kişinin Hz. Peygamber'in (s.a) recmetmesi olayından kalkarak karşı çıkmak doğru olamayacaktır. Çünkü, tüm sahih rivayetlere göre, bu olayda uygulanan İslâm Hukukunun hükmü değil, bizzat Yahudi hukukunun hükmü olmuştur. Buhari ve Müslim'in naklettiği bir hadise göre, sorun Hz. Peygamber'e (s.a) getirildiğinde o, "Tevratınızda bu suçun cezası nedir?" diye sormuştur. Tevrat'ın recm cezasını öngördüğü kesinleşince de, "Ben de Tevrat'ta belirtilen hükmün aynısını veriyorum" diye buyurmuşlardır. Bir başka rivayette, hüküm anında Hz. Peygamber (s.a) "ey Allah'ım, onların (Yahudilerin) geçersiz kılıp uygulamadığı senin hükmünü ilk dirilten benim" diye dikkat çekmişlerdir. (Müslim, Ebu Davud, Ahmed).

11) Bir kimseyi cezalandıracak şekilde zina suçlusu saymak için, o kişinin bunu kendi hür iradesiyle işlediği kesin olmalıdır. Eğer bir kimse bu işi yapmaya zorlanır ve bunu baskı altında yaparsa, ne suçlu sayılır, ne de cezalandırılır. Bu kural, yalnızca İslâm hukukunun baskı altında yaptıklarından kişiyi sorumlu tutmama ilkesine dayanmakla kalmamakta, ayrıca Kur'an'a da bütünüyle uygun düşmektedir. Bu surenin devam eden ayetlerinde Kur'an, fuhşa zorlanan kadınların affedileceğini açıklar. Aynı zamanda, çeşitli hadislerde de bir tecavüz olayında yalnızca erkeğin cezalandırılacağı ve kadının serbest bırakılacağı açıklanmaktadır. Tirmizi ve Ebu Davud'un naklettiği bir hadise göre, namaz için karanlıkta dışarı çıkan bir kadın yolda tecavüze uğrar ve ırzına geçilir. Kadının hemen bağırması üzerine saldırgan suçüstü yakalanır ve Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle recmedilir, fakat kadın serbest bırakılır. Buhari'nin rivayet ettiği bir başka hadise göre, Hz. Ömer zamanında bir erkek bir kızı kirletir ve Hz. Ömer erkeğe kırbaç vurdurur, kızı ise serbest bırakır. Bütün bu olaylar, zorla kirletilen kadının durumuyla ilgili yasa hakkındaki görüş birliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yalnız, zorla ve baskıyla zinaya sürüklenen erkeğin durumu üzerinde görüş ayrılıkları vardır. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şafiî ve İmam Hasan, İbn Salih zorla zinaya sürüklenen erkeğin de affedileceği görüşündedirler. İmam Züfer, erkeğin cinsel organı tam olarak harekete geçmeden zinanın olamayacağını, dolayısıyla erkeğin kendi cinsel arzusunun da zina olayında etken olduğunu belirterek, affın mümkün olmadığını söyler. İmam Ebu Hanife, eğer olay hükümetin veya bir başka yetkilinin zorlamasıyla gerçekleşmişse, zorlamada bulunan bir makamın ceza veremeyeceğini belirterek, erkeğin cezalandırılmayacağı görüşündedir. Fakat, ona göre eğer herhangi bir kişi erkeği zorlarsa, şehvet zorlamayla uyanmayacağı için işe erkeğin kendi arzusu da karışmış olacağından zaninin cezalandırılması gerekir.

Bu üç görüşten, birincisi daha ikna edicidir. Çünkü, erkek cinsel ogranının reaksiyonu şehvete delil bile olsa, bu onun isteğiyle zina ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, bir despot, Allah'tan korkan herhangi bir adamı hapsetmiş, aynı odaya üryan güzel bir kızı da koymuş ve bu kızla zina etmedikçe adamı salmayacağını belirtmiş olsun, sonra da dört şahitle olayı mahkemeye getirsin, bu durumda şartları hiç hesaba katmadan adamcağızı recmetmek veya kamçılamak hiç de adaletli bir hüküm olmayacaktır. Kendisi hiç arzu etmese bile, cinsel arzunun erkeği etkisine alabileceği şartları yaratmak her zaman için mümkündür.

Bir adam hapsedilip de kendisine şaraptan başka bir içecek verilmezse istemeseydi boğazına tek bir damla şarap gitmezdi, diyerek şartların zorlamasıyla şaraptan içtiği için onu cezalandıracak mıyız? Suçun sabit olması için yalnızca niyet yeterli değildir; kişinin bunu iradesini serbestçe kullanarak yapıp yapmadığının da tespiti gerekir. Bu yüzden zorla suç işleyecek bir duruma sokulan kişi bazen gerçekten suçlu olmayabilir, bazen de suçu oldukça hafif olabilir.

12) İslâm Hukuku, hükümetten başka kimseye zinayla suçlanan erkek veya kadını yargılama yetkisi vermez ve İslâm mahkemesinden başka hiç bir kişi veya makamın da onları cezalandırma yetkisi yoktur. Sure'nin 2. ayetindeki "onlardan her birine yüz değnek vurun" emriyle halka değil, İslâm hükümetinin memur ve yargıçlarına seslenildiğinden tüm fakihler görüş birliği içindedirler. Yalnız, kölenin, sahibi tarafından cezalandırılıp cezalandırılamayacağında görüş ayrılığı vardır. Hanefî alimlerine göre cezalandırılamaz, Şafiîlere göre cezalandırılır. Malikîler, köle sahibinin hırsızlık durumunda kölesinin elini kesemeyeceği, ama zina, iftira ve içki içme durumlarında gerekli cezaları uygulayabileceği görüşündedirler.

13) İslâm hukukunda zina cezası, ülke yasasının bir parçasını oluşturur. Bu nedenle, müslüman olsun olmasın. İslâm devletinin tüm tebasına uygulanır. Herhalde İmam Malik'ten başka kimse bu konuda farklı bir görüşe sahip olmamıştır. İmam Ebu Hanife'nin zina suçlusu bir gayri müslimin recmedilemeyeceği görüşü, gayri müslimin recm cezasının şartları içinde yeralan tam bir muhsan olmamasından değil, bu şartın müslüman olmadıkça yerine gelemeyeceğinden kaynaklanmaktadır. İmam Malik ise, ilgili hükmün İslâm'da, kişi hukukunun bir parçası ve muhatapların da gayri müslimler değil de, müslümanlar olduğu görüşünden hareketle, gayri müslimin recmedilemeyeceğini söyler. Gerekli izinle İslâm ülkesine giren ve zina suçu işleyen bir yabancı ise, İmam Şafiî ve İmam Ebu Yusuf'a göre recmedilir: fakat, İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre böyle bir ceza ile cezalandırılamaz.

14) İslâm hukuku, kişinin zina suçunu itiraf etmesini, ya da bunu bilenlerin durumu yetkililere bildirmesini şart koşmaz. Fakat suç yetkililerce bilindiğinde artık af için hiç bir gerekçe yoktur. Bu konuda gelen bir hadiste şöyle buyurulur: "Eğer içinizden biri bir ahlâksızlık yaparsa, Allah'ın örtüsü altında gizli kalsın; ama onu bize açacak olursa kendisine Allah'ın kanununu mutlaka uygularız."

Ebu Davut'un rivayet ettiği bir hadise göre, Maiz bin Malik Eslemi, zina ettiği zaman, Hazzal bin Nuaym'ın tavsiyesiyle Hz. Peygambere (s.a) gelerek itirafta bulunur. Hz. Peygamber (s.a) recmedilmesini emreder, ama aynı zamanda da şöyle der: "İşi gizli tutsaydın, bu senin için daha iyi olurdu." Ebu Davut ve Nesaî'nin rivayet ettiği bir başka hadiste ise Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Öngörülen cezaları hak eden suçları kendiniz bağışlayın, çünkü bu tür cezalardan birini gerektirici bir suç benim önüme geldiğinde, cezayı vermek üzerime vacip olacaktır."

15) İslâm hukukunda zina uzlaşılabilir bir suç değildir. Bu kural, hemen hemen tüm hadis kaynaklarında geçen şu rivayete dayanır: Bir evde işçi olarak çalışan bir delikanlı ev sahibinin karısıyla zina eder. Delikanlının babası kadının kocasına 100 keçi ve bir cariye verir ve böylece onunla anlaşır. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) durumdan haberdar edilince şöyle buyurur: "Keçiler ve cariye senindir, geri sana verilir." Sonra da, suçluların ikisine de gerekli zina cezasını uygular. Bu olay da gösteriyor ki, İslâm hukukunda zina suçu hiç bir zaman uzlaşmayla giderilemez; çiğnenmiş bir namus parayla telafi edilemez. Bu utanç verici telafi anlayışı yalnızca batı hukukunun bir parçasıdır.

16) İslâm hükümeti, tümüyle kanıtlanmadıkça zina yaptı diye kimseye karşı harekete geçmez. Suç kanıtlanmamışsa, yetkililer değişik kaynaklardan olay hakkında bilgi sahibi bile olsalar ceza verme yoluna gidemezler. Buhari ve İbn Mace'nin rivayet ettiği hadislere göre, Medine'de açıkça fuhuş yapan bir kadın vardı, fakat hakkında herhangi bir delil elde edilemediğinden kendisine hiç bir ceza verilmemişti: o kadar ki, bir gün Rasûlullah şöyle demek durumunda kalmıştı:

"Delilsiz herhangi bir kimseyi recmedecek olsam, bu kadını mutlaka recmederdim."

17) Zinanın sabit olmasındaki ilk şart yeterli şahidin bulunmasıdır. Bu konudaki yasa hükümleri şöyledir:

a. Kur'an, suça görgü tanığı en az dört kişinin bulunmasını emreder. Bu hüküm Nisa Suresi 15. ayette belirtilmiş ve bu surede de iki kez (ayet 4 ve 13) tekrarlanmıştır. Hakim, çifti suçu işlerken bizzat görse bile, kendi bilgisine dayanarak karar vermeye yetkili değildir.

b. Şahitler, İslâm hukukunun ilgili hükümlerine göre güvenilir, yani daha önce hiç bir şekilde yalan şahitlikte bulunmadıkları sabit olmalıdır. İffetsiz olmamalı, doğru sözlü olmalı, daha önce hüküm giymemiş bulunmalı, sanığa karşı kişisel bir kini ve düşmanlığının bulunmadığı kesin olmalıdır vs. Kısaca güvenilmez delillere dayanarak kimse ne recmedilebilir, ne de kamçılanabilir.

c. Şahitler, erkekle kadını tam birleşme halinde, birleşmenin bir pistonun mil içinde, bir ipin kuyu içindeki hali gibi tamamlanmış bir fiil olarak görmelidirler.

d. Şahitler, zaman, yer ve suçu işleyenlerin kimliği üzerinde görüş birliği içinde olmalıdırlar. Bu noktadaki bir ayrılık şehadetlerini hükümsüzleştirecektir.

Bütün bu şartlar, İslâm hukukunun insanları cezalandırma heveslisi olmadığını yeterince göstermektedir. Ancak, kötülüğü düzeltme ve yoketme konusundaki tüm bu önlemlere rağmen, hala İslâm toplumu içinde dört kişi tarafından görülecek şekilde zina edebilecek utanmaz bir çift bulunursa, o zaman onlar da bu ağır cezayı hak etmişler demektir.

l8) Kocası olmadığı bilinen hür bir kadının veya efendisi olmadığı bilinen bir cariyenin gebeliğinin zina suçunun sabit olması için yeterli delil olup olamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hz. Ömer'e göre bu yeterli bir delildir ve Malikiler bu görüşü benimsemişlerdir. Fakat fakihlerin çoğunluğu (cumhur-u ulema) salt gebeliğin recm veya kırbaç cezası için yeterli delil olamayacağı görüşündedir. Böylesine ciddi bir ceza ya şahide, ya da suçlunun itirafına dayanmalıdır. İslâm hukukunun en önemli ilkelerinden biri şüphenin suçlu lehinde kullanılmasıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Mümkün olduğunca hadleri kaldırın". (İ. Mace). Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Müslümanları mümkün olduğunca cezalandırmaktan kaçının, eğer suçlananı cezadan kurtaracak bir yol olursa, kendisini serbest bırakın. Suçlananı salma, hükmünde yapılacak bir hata ile onu cezalandırmaktan daha iyidir." (Tirmizi). Bu ilke uyarınca gebelik ne kadar güçlü de olsa, zina için kesin delil olamaz. Çünkü, milyonda bir kez de karşılaşılsa, bir erkeğin ersuyu cinsel ilişki olmaksızın herhangi bir şekilde kadının rahmine yol bulup, onu gebe bırakabilir. Bu kadar ufak bir şüphe ihtimali bile, suçlanandan zina cezasının kaldırılması demektir.

19) Bir kişiyi suçlayan şahitlerin ifadelerinin farklı olması veya suçu isbat edememeleri durumunda, şahitlerin cezalandırılıp cezalandırılmayacağı konusunda da görüş ayrılığı vardır. Fakihlerin bir bölümüne göre, bu durumda şahitler iftiracı kabul edilerek, kendilerine iftira cezası olan seksen değnek vurulur. Diğerleri ise, şikayetçi değil, şahit olduklarından cezalandırılmamaları gerektiği görüşündedirler. Bunun da ötesinde şahitler bu şekilde cezalandırılacak olsa, kimse zina suçuna şahitlik etmez. Çünkü, bu durumda dört şahidin de aynı şehadette bulunmayacağından emin olunamayacağından, kimse cezayı göze alarak şahitlik yapmak istemeyecektir.

Şüphenin suçlu lehine olduğu gibi, şahit lehine de kullanılması gerektiğinden biz bu ikinci görüşü daha akla yatkın buluyoruz. Bu nedenle, şahitliklerinde ki eksiklik veya kayma suçlunun cezalandırılmasını önleyeceği gibi, şahitlere de iftiracı cezası vermemekle sonuçlanmalıdır, ancak, yalan şahitliği kesinleşirse başka. Bununla birlikte birinci görüş lehinde şu iki delil ileri sürülmektedir:

İlki, Kur'an'ın, delilsiz zina suçlamasını ceza gerektirici bir suç saymasıdır. Fakat, bunun bu konuda delil olması doğru değildir. Çünkü Kur'an iftiracıyla şahit arasında ayırım yapmaktadır. Mahkeme, şehadetini kesin delil kabul etmedi diye bir şahit iftiracılıkla damgalanamaz.

İkinci delil, Hz. Ömer'in, Ebu Bekre ve diğer iki görgü tanığını yalan şahitlik suçlamasıyla cezalandırdığı Muğire bin Şu'be olayından kaynaklanmaktadır. Olayın eleştirel bir incelemesi, bunun kanıtlanmayan bir şehadet için geçerli olamayacağını ortaya koyacaktır.

Basra valisi Muğire bin Şu'be'nin, evi aynı caddenin öbür yakasında kendi evine karşı olan Ebu Bekre ile arası iyi değildi. Bir gün her iki evin pencereleri kuvvetli bir rüzgarla açıldı. Ebu Bekre, pencereye çıktığında caddenin öte yakasındaki karşı pencereden Muğire'yi cinsel ilişki halinde gördü. Yanındaki üç arkadaşını (Nafi bin Kalâde, Ziyad ve Şibl bin Ma'bed) Muğire'nin yaptığına şahit olmaya çağırdı. Arkadaşları kadının kim olduğunu sordular. Ebu Bekre, "Ümmü Cemil" cevabını verdi. Ertesi gün Hz. Ömer'e bir şikayet gitti ve Muğire derhal görevinden alınarak yerine Ebu Musa el-Eş'arî atandı. Muğire şahitlerle beraber Medine'ye çağrıldı. Sorgu sırasında, Ebu Bekre, Muğire'yi Ümmü Cemil'le cinsel ilişkide bulunurken gördüklerini söyledi. Fakat Ziyad kadını seçemediğini ve kesinlikle Ümmü Cemil olup olmadığını söyleyemeyeceğini belirtti. Muğire ise, şahitlerin bulundukları yerden kadını seçmelerinin mümkün olmadığını kanıtladı. Karısıyla Ümmü Cemil arasında büyük bir benzerliğin bulunduğunu da ispat etti. Bunun yanısıra, Hz. Ömer'in halifeliği zamanındaki şartların, bir ilin valisinin karısı da yanındayken makamında böyle bir suçu işleyemeyeceğini gösterdi. Böylece Ebu Bekre ve arkadaşlarının Muğire'nin karısıyla değil, Ümmü Cemil'le cinsel ilişkide bulunduğu şikayetlerinin bir göz aldanması ve zandan kaynaklandığı belli oldu. Bu nedenle de Hz. Ömer suçluyu aklamakla kalmadı, Ebu Bekre, Nafi ve Şibl'e iftira cezası uyguladı. Bu eşine rastlanmayan kararın delilleriyle suçu kanıtlayamadıkları zaman şahitlerin cezalandırılması gerektiği ilkesinden değil de özel şartlardan kaynaklandığı açıktır. (Bu olayın ayrıntıları için bkz. "Ahkâm'ül-Kur'an" İbn'ül Arabi, cilt: II sh.: 88-89.)

20) Delilin yanısıra, zina suçunun sabit olmasının bir diğer nedeni bizzat suçlunun itirafıdır. Bu itiraf kesin ve açık sözlerle ifade edilmiş olmalı ve suçlu kendisine helâl olmayan bir kadınla zina ettiğini itiraf etmelidir. Zina eyleminin her bakımdan tamam olduğunu da kabul etmesi gerekir. Mahkeme, suçlunun suçunu herhangi bir dış baskı olmadan kendi isteğiyle itiraf ettiğine ve itiraf anında aklı başında bulunduğuna kani olmalıdır. Bir takım fakihler, bir itirafın yeterli olmayıp, suçlunun dört kez itirafta bulunması gerektiği fikrindedirler. İmam Ebu Hanife, İmam Ahmed, İbn Ebi Leyla, İshak bin Rahaveyh ve Hasan İbn Salih'in görüşü budur. Fakat, İmam Malik, İmam Şafii, Hasan Basri ve Osman'ül-Batti'ye göre bir itiraf yeterlidir. Kararın bir başka delil olmadan yalnızca suçlunun itirafına dayandığı durumlarda, uygulama anında suçlu itirafını geri alırsa cezanın uygulanmasından vazgeçilir. Bu geri alışın cezanın getirdiği acıdan kaynaklandığı kesin olsa da durum değişmez. Bu kural, çeşitli zina olaylarıyla ilgili rivayetlere dayanmaktadır.

Bu konuda gelen en önemli rivayet, Rasulullah'ın (s.a) çok sayıda sahabesinden gelen ve hemen hemen tüm hadis kaynaklarının ayrıntılarıyla aktardığı Maiz bin Malik Eslemî olayıdır. Maiz, Eslem kabilesinden Hazzal bin Nuaym'ın besleyip büyüttüğü bir yetimdi. Azatlı bir cariyeyle zina etmişti. Hazzal kendisine, "Hz. Peygamber'e (s.a) git ve günahını aktar, belki bağışlanman için dua eder" dedi. Maiz Mescid'de Hz. Peygamber'e gelerek, "Zina ettim, lütfen beni temizle" dedi. Hz. Peygamber (s.a) yüzünü ondan çevirerek, "Yazıklar olsun sana git ve Allah'tan bağışlanma dile" diye söyledi. Fakat, Maiz yeniden huzura gelerek aynı şeyi söyledi ve Rasûlullah da yine yüzünü çevirdi. Çocuk suçunu üçüncü kez itiraf ettiyse de Hz. Peygamber (s.a) yine yüzünü çevirdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, suçunu dördüncü kez itiraf edecek olursa, Hz. Peygamber'in (s.a) kendisini recmedeceği uyarısında bulundu. Fakat Maiz itirafında ısrar ederek, aynı şeyleri söyledi. Nihayet Hz. Peygamber (s.a) kendisine dönerek, "Belki onu yalnızca öpmüş, kucaklamış veya okşamış olabilirsin, ya da şehvetle ona bakmışsındır da (bunun zina olduğunu sanıyorsundur) dedi. Maiz "hayır" diye cevap verdi. Hz. Peygamber, "Onunla aynı yatakta yattın mı?" diye sordu ve "evet" cevabını aldı. Hz. Peygamber (s.a) tekrar sordu: "Onunla cinsel ilişkide bulundun mu?" "Evet", dedi yine genç. O zaman Hz. Peygamber (s.a) bu sefer sorusunu bu iş için kullanılan en açık ve net Arapça tabiriyle tekrarladı ki böylesine açık bir ifade ne daha önce, ne de daha sonra Hz. Peygamber'den (s.a) duyulmuş değildir.

Ortada bir kişinin hayatı sözkonusu olmamış olsaydı, Hz. Peygamber (s.a) asla bu tür bir söz söylemezdi. Bu açık ifade karşısında cevap yine evet oldu. Ardından Hz. Peygamber (s.a) tekrar sordu "Cinsel organın onun kadınlık organında kaybolacak şekilde yaptın mı bu işi?" Genç, "evet" dedi. Soru, eylemin bir sürmenin sürmedanlıkta, bir ipin kuyuda kaybolması biçiminde tamamlanıp tamamlanmadığı şeklinde bir kez daha soruldu. Cevap yine olumlu oldu. Bir soru daha yöneltildi Maiz'e: "Zinanın gerçekten ne anlama geldiğini biliyor musun?" "Evet" dedi çocuk. "Bir kocanın karısıyla meşru olarak yaptığı işi ben gayri meşru olarak yaptım." Hz. Peygamber (s.a) bu kez "evli misin?" diye sordu ve "evet" cevabını aldı. İçkili olup olmadığını sordu, "hayır" cevabını aldı ve ashabdan biri Maiz'in ağzını kokladı ve "içmemiş" dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a) komşularına onda delilik bulunup bulunmadığını sordu. Hiçbir delilik işaretine rastlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Hazzal'a, "Eğer bunu gizleseydin, senin için daha iyi olurdu" buyurdular ve Maiz'in recmedilmesini emrettiler. Ceza şehir dışında uygulandı. Kendisine taşlar gelmeye başlayınca Maiz kurtulmaya çalışarak, "Ey ahali, beni geri peygambere götürün, kabilem Hz. Peygamber'in (s.a) beni ölümle cezalandırmayacağını söyleyerek beni aldattı" dedi. Fakat dinlemediler. Sonra durum kendisine aktarıldığında, Hz. Peygamber (s.a) "Niçin bırakmadınız onu? Eğer bana getirseydiniz belki tevbe ederdi ve Allah da tevbesini kabul ederdi" buyurdular.

İkinci olay, Cüheyne kabilesinin bir kolu olan Gamid boyundan Gamidiyye adlı bir kadınla ilgilidir. Bu kadın da zina ettiğini ve bunun sonucunda hamile bulunduğunu dört kez itiraf etti. İlk itirafında Hz. peygamber, (s.a) "Yazıklar olsun sana, git Allah'tan bağışlanma dile ve tevbe et" dedi. Fakat kadın, "Ey Allah'ın Rasûlü, beni de Maiz gibi terslemek mi istiyorsun. Ben zina sonucu gebeyim" diye karşılık verdi. İtirafın yanısıra hamilelik de sözkonusu olduğunda, Hz. Peygamber (s.a) Maiz olayındaki gibi ayrıntılı bir sorgulamada bulunmadı. "Pekala, madem tavsiyemi kabul etmiyorsun, o halde git çocuğun doğumundan sonra gel" dedi. Kadın doğumdan sonra çocukla birlikte gelerek, temizlenmesi ricasında bulundu. Hz. Peygamber (s.a) bu kez, "Git ve çocuğunu emzir, emzirme döneminin bitiminde tekrar gel" karşılığında bulundu. Kadın çocuğun memeden kesilmesinden sonra tekrar geldi, yanında bir parça da ekmek vardı. Hz. Peygamber'in (s.a) önünde bu ekmek parçasını çocuğa yedirerek, "Ey Allah'ın Rasulü, çocuk sütten kesildi ve artık ekmek yemeye başladı" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) çocuğu bakıp büyütmesi için bir adama emanet edip, kadının recmedilmesini emretti.

Her iki olayda da dört kez itiraf açıkça anılmaktadır. Ebu Davud'da Büreyde'den nakledilen bir rivayete göre, "Hz. Peygamber'in (s.a) ashabının dört kez itirafta bulunmasalardı Maiz ve Gamidiyye'nin recmedilmeyecekleri görüşünde olduğu belirtilmektedir. (Yukarıda 15. maddede anılan) aynı mahiyetteki üçüncü bir olayda kullanılan kelimeler, başka rivayetlerde de geçtiği üzere, "Gidin ve bunu karısından sorun, eğer suçunu itiraf ederse kendisini recmedin" şeklindeydi. Burada dört kez itiraf sözkonusu edilmediğinden, bazı fakihler tek itirafın yeterli olduğu sonucuna varmışlardır.

21) Yukarıda anılan üç olay da, günahını itiraf eden bir suçludan kendisiyle zina ettiği kişinin sorulmayacağını açıkça göstermektedir. Çünkü, bu durumda bir yerine iki kişi recmedilecektir. İslâm hukuku kişileri cezalandırma heveslisi değildir. fakat, suçlu ortağının da adını verecek olursa, bu durumda bu ikinci kişiden de durum sorulur ve eğer itirafta bulunursa o da cezalandırılır. Yok bu kişi suçu kabul etmezse, yalnızca itirafta bulunan kişi cezalandırılacaktır. Ne var ki, bu durumda itirafta bulunan kişiye zina suçu cezası mı, yoksa iftira cezası mı verileceği konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Malik ve İmam Şafiî'ye göre, böyle bir kişi yalnızca bu suçu itiraf ettiğinden zina cezasıyla cezalandırılır. İmam Ebu Hanife ve İmam Evzai'ye göre, karşıdaki kişinin inkârı suçu şüpheli hale getirdiği ve iftira olayı kanıtlanmış olacağı için, böyle bir kişiye iftira cezası verilir. İmam Muhammed ve İmam Şafiî'nin bir görüşüne göre, hem zina hem de iftira cezasıyla cezalandırılır. Çünkü, bizzat zina suçunu itiraf etmiş, fakat karşıdakinin suçunu ıspatlayamamıştır. Buna benzer bir olay Hz. Peygamber (s.a) zamanında meydana gelmiştir. Müsned-i Ahmed ve Ebu Davud'da Sehl bin Sa'd'dan gelen bu konudaki rivayet şöyledir: "Bir kişi Hz. Peygamber'e gelerek falanca kadınla zina ettiğini itiraf etti." Hz. Peygamber (s.a) durumu kadına sordu, fakat kadının cevabı "hayır" oldu. Bunun üzerine erkeğe gerekli cezayı verip, kadını affetti. Fakat bu rivayet verilen cezanın ne olduğunu belirtmemektedir. Nesaî'de İbn Abbas'tan gelen bir diğer rivayette, adamın itirafı üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) kendisine zina cezası verdiği ifade olunmaktadır. Fakat kadın inkârda bulununca, adam iftira suçunun cezası olarak kırbaçlanmıştır. Ne var ki, bu rivayet senedi yönüyle zayıftır. Çünkü ravilerinden Kasım bin Feyyaz çoğu hadis alimlerince güvenilir kabul edilmemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) önce adama zina cezası verip, sonra da durumu kadına sorması beklenemeyeceğinden bu rivayet akla da aykırı görünmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) gözardı edemeyeceği sağduyu ve adalet, durum kadından sorulmadan hükmün verilmemesini gerektirir. Sehl bin Sa'd'dan gelen bir rivayet de bunu desteklemektedir. Bu nedenle, ikinci rivayeti güvenilir kabul etmek zordur.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna