Hacc Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Hacc Suresi Tefsiri Mevdudi

Hacc Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Hacc Suresi Tefsiri Mevdudi

HACC SURESİ

Adı: Bu sure adını 27. ayetten alır.


Nüzul zamanı: Bu sure hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerine sahip olduğu için, müfessirler surenin nazil olduğu zaman konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat gerek üslubu gerekse ele aldığı konuları gözönünde bulundurarak biz surenin ilk bölümünün (1-24) Peygamber'in (s.a) Mekke hayatının son döneminde, diğer bölümünün ise (25-78) Medine hayatının ilk döneminde nazil olduğu sonucuna vardık. İşte bu nedenle bu sure, hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerini taşımaktadır.


25. ayetten itibaren üslupta göze çarpan ani değişiklik, 25-78. ayetlerin büyük bir ihtimalle Hicret'in birinci yılında Zil-Hicce ayında nazil olduğunu göstermektedir. Bu görüşün dayanağı 25-41. ayetlerde yer almakta ve 39-40. ayetlerin nazil oluşu ile desteklenmektedir. Zil-Hicce ayı Muhacirlere vatanları Mekke'yi hatırlatmış, onlar da Kutsal şehirlerini, oradaki hac ibadetini düşünüp müşrik Kureyşlilerin kendilerini Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymalarına üzülmüş olmalılar. Bu nedenle kendilerini yurtlarından çıkaran, Allah'ın Evi'ni ziyaret etmelerini engelleyen ve onların İslam'ı uygulamalarını zorlaştıran bu zalimlere karşı savaş açmak için Allah'ın iznini bekliyor ve bunun için dua ediyor olmalılar. İşte bu ayetler böyle bir psikolojik ortamda nazil olmuştur. Bu nedenle Mescid-i Haram'ın inşa ediliş amacına özellikle değinilmektedir. Haccın yalnızca bir tek Allah'a ibadet için emredildiği açıkça belirtilmektedir.


Ne yazık ki sonraları Mescid-i Haram şirke dayalı ibadetler için kullanılmaya başlanmış ve bir tek Allah'a ibadet edenlerin onu ziyaret etmeleri engellenmiştir. Bu nedenle bu zalimleri oradan çıkarıp hakkı hakim kılmak ve bâtılı yeryüzünden silmek için, doğru hayat tarzını ikame etmek için onlara karşı savaş açma izni verilmiştir. İbn Abbas, Mücahid, Urve bin Zübeyir, Zeyd bin Eslem, Mukâtil bin Hayyan, Katade ve diğer büyük müfessirlere göre 39. ayet, müslümanların savaş açmasına izin veren ilk ayettir. Hadis ve siyer kitapları, bu izinden sonra savaş hazırlıklarının başladığını ve H.2. yılın Sefer ayında Kızıldeniz sahiline Veddan veya El-Ebva seferi olarak bilinen bir sefer düzenlendiğini söyler.


Anafikir ve Konular: Bu sure, 1) Mekkeli müşriklere 2) Kararsız müslümanlara, 3) Gerçek müminlere hitap etmektedir. Müşrikler korkutularak şöyle uyarılmaktadırlar: "Siz inatla ve ısrarla cahiliye fikirlerinin üzerinde duruyor, hiç bir güce sahip olmadıkları halde, Allah'a değil, put ve ilahlarınıza güveniyor ve Allah Rasulü hakkında kötü şeyler yayıyorsunuz. Siz de, daha öncekilerin akibeti ile karşılaşacaksınız. Elçimizi inkar etmekle ve kendi kavminizin en iyilerine işkence etmekle kendi kendinize kötülük yapıyorsunuz. Taptığınız bu ilâhlar sizi Allah'ın gazabından kurtaramayacaktır." Aynı zamanda müşrikler, tekrar tekrar şirke karşı uyarılmakta ve tevhid ve ahiretle ilgili sağlam fikir ve deliller öne sürülmektedir.


İslâm'ı kabul eden, fakat henüz bu yolda karşılaşacakları zorlukları göğüslemeye hazır olmayan kararsız müslümanlar da şöyle uyarılmaktadırlar: "Sizin bu imanınız nasıl bir iman? Bir taraftan zenginlik ve barış ortamı içinde olduğunuzda Allah'a inanmaya ve O'nun kulu olmaya hazırsınız, diğer taraftan O'nun yolunda herhangi bir güçlük veya engelle karşılaştığınızda Allah'ı bir tarafa bırakıp O'nun kulu olmaktan vazgeçiyorsunuz. Bilin ki, sizin bu kararsız tutumunuz, Allah'ın sizin için tayin ettiği kayıp ve şanssızlıkları sizden uzaklaştıramaz."


Gerçek müminlere gelince, onlara iki şekilde hitap edilmektedir: 1) Arabistan'daki herkesi kapsayacak kadar genel bir tarzda ve 2) sadece onları kasteden özel bir şekilde:


1) Müminlere, müşriklerin onları Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymaya asla hakları olmadığı söylenmektedir. Onların kimseyi Hac'dan alıkoymaya hakları yoktur. Çünkü Mescid-i Haram onların özel mülkü değildir. Bu karşı çıkış sadece ispatlanmakla kalmayıp aynı zamanda Kureyş'e karşı siyasi bir silah olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu itiraz diğer Arap kabilelerini de şöyle bir soru sormaya yöneltmektedir:


Kureyşliler Mescid-i Haram'ın sadece bağlıları mı, yoksa onun sahipleri mi? Eğer Kureyşliler hiçbir tepki görmeksizin müslümanların Haccını engelleyebiliyorsa, gelecekte Kureyş'le ilişkileri kötüye giden herhangi başka bir kabilenin de hacccetmesini engelleme cesaretini kendilerinde bulabilirlerdi. Bu noktayı vurgulamak için, Mescid-i Haram'ın Allah'ın emri ile Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini ve onun tüm insanları Kabe'ye haccetmeye çağırdığını göstermek üzere Mescid-i Haram'ın inşa ediliş tarihi anlatılmaktadır. İşte bu nedenle başlangıçtan beri orada yaşayanlarla, haccetmeye gelen diğer insanlar eşit haklara sahiptirler. Burada Kabe'nin şirke dayalı ibadetler için değil, bir tek Allah'a ibadet için inşa edildiği de açıkça belirtilmektedir. O halde, orada putlara açıkça tapılınırken Allah'a ibadetin yasaklanması apaçık bir zulümdü.


2) Müslümanların, Kureyşlilerin bu zulmüne karşı koyabilmeleri için savşamalarına izin verilmektedir. Fakat oraya hakim oldukları zaman hak ve adalete dayalı bir tutum takınmakla da emrolunuyorlar. İnananlara resmen "Müslüman" adı verilmiş ve onlara şöyle denmiştir: "Siz İbrahim'in gerçek varislerisiniz ve tüm insanlar katında Hakkın şahitleri olarak seçildiniz. Bu nedenle doğru hayat tarzının birer timsali olabilmeniz için namaz kılın, zekatı verin ve Allah'ın kelamını tebliğ etmek için cihad edin." (41, 77, 78. ayetler)


Bu sureyi okurken Bakara ve Enfal surelerinin giriş bölümlerini gözönünde bulundurmak faydalı olacaktır.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir.1


2 Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek2 ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir.3


3 İnsanların kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır-durur4 ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer.


4 Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir."


5 Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan,5 sonra bir alak'tan (Embriyo), sonra yaratış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından;6 size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir.7 Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.

AÇIKLAMA

1. İlk müfessirlere göre (Alkame ve Şa'bi) bu zelzele, kıyametin başlangıcı olacaktır. Bu olay büyük bir ihtimalle dünya ters yönde dönmeye başladığında meydana gelecek ve güneş batıdan doğacaktır. İbn Cerîr, Taberâni ve İbn Ebî Hatîm'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri uzun bir hadiste Peygamber (s.a), ilk Sûr'a üflendiğinde büyük bir karışıklık meydana geleceğini, ikincisinde bütün insanların öleceğini, üçüncüsünde hepsinin tekrar diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılacağını söylemiştir. Sur'a ilk üflenişinde yeryüzü, dalgalara kapılıp yalpalayan bir gemi gibi veya güçlü bir rüzgarla oradan oraya savrulan asılı bir lamba gibi sarsılacaktır.

Bu durum Kur'an'da daha bir çok yerde anlatılmıştır. Mesela, Vakıa: 4-6; Hâkka: 13-14; Müzzemmil: 14, 17-18; Naziat: 6-9; Zilzal: 1-3.

Bazı müfessirlere göre ise bu zelzele, ölüler dirilip Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında meydana gelecektir. Bu görüş de bazı hadislerle desteklenmektedir. Fakat biz (Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis "zayıf" olmasına rağmen) Kur'an'ın apaçık ayetleriyle desteklendiği için ilk görüşü tercih ediyoruz.

2. Bunlar, zelzelenin dehşet ve şiddetini göstermek için anlatılmaktadır. O gün o kadar büyük bir karışıklık meydana gelecektir ki, anneler emzirdikleri o çok sevdikleri çocuklarını bile unutup bırakacaklardır.

3. Burada kıyamet gününün tasvir edilmesinin amaçlanmadığına, bilakis kıyamet saatinin dehşetinin, insanları doğru yola getirmek için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu nokta bir sonraki bölümde anlatılanlarla da açığa çıkmaktadır.

4. Onlar Allah'ın varlığı hakkında değil, bir sonraki bölümden de anlaşıldığı gibi O'nun hakları, güçleri ve ayetleri hakkında tartışıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onları tevhide ve öldükten sonra dirilmeye imana ikna etmeye çalıştığında, sadece bir tek Allah'ın, bir tek Hakim'in mi varolduğu, yoksa O'nun ilâhlıkta ortakları mı bulunduğu, O'nun insanları tekrar diriltmeye kadir olup olmadığı vs. konularında bir tartışma ortaya çıkarıyordu.

5. "Sizi nutfeden.... yarattı": İlk insan Hz. Adem direkt olarak topraktan yaratılmıştı, ondan sonra üreme nutfe ile sağlanmıştır. Bu nokta Secde Suresi 7-8. ayetlerde de belirtilmiştir. Bu, insanın nutfeden yaratıldığı, fakat vücudunun toprakta bulunan elementlerden oluştuğu anlamına da gelebilir.

6. Burada çocuğun anne karnında geçirdiği devrelere işaret edilmektedir. Bu tasvir bilimsel araştırmaya değil, gözleme dayanmaktadır ve buradaki zikrediliş amacı için böyle bir bilimsel temele de gerek yoktur. Çünkü o zaman bir bedevi bile bu safhaların keyfiyyetini biliyordu. Dolayısıyla bu ayetleri bilimsel ifadelerin içinde, ayrıntıyla anlamak için çaba sarfetmek anlamsızdır.

7. Yani, "Yaşlılıkta insan tekrar çocukluktaki durumuna döner. Algılama yeteneğini yitirir ve bir çocuk gibi çok az bilir ya da hiç bilmez."


6 İşte böyle; hiç şüphesiz Allah, hakkın kendisidir8 ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.

7 Gerçek şu ki, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir.9

AÇIKLAMA

8. Arapça metin şu üç anlama da gelebilir:

1) Allah Hakk'ı söylüyor, fakat siz öldükten sonra dirilmek mümkün değildir derken yanlış düşünüyorsunuz.

2) Allah'ın varlığı sadece bir zan değildir, bilakis gerçektir, O sadece herşeyin sebebi değil aynı zamanda en yüksek otoritedir de. Ve O tüm evreni kendi iradesi, ilmi ve hikmetine göre idare etmektedir.

3) O'nun tüm işleri Hakk'a dayanır, bu nedenle de ciddi, anlamlı ve hikmet doludur.

9. Bu bölümde insan hayatının devreleri ve yağmurun yeryüzü ve bitkilerin büyümesindeki etkileri şu beş gerçeğe işaret etmektedir:

1) "Allah, Hakkın ta kendisidir"

2) "Ölüleri o diriltir."

3) "O herşeye kadir ve hakimdir."

4) "Kıyamet günü ve dünya hayatının son bulması kaçınılmazdır."

5) "Elbette Allah ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir." Şimdi de bu ayetlerin yukarıdaki gerçeklere nasıl işaret ettiğine bir bakalım:

1) "Allah Hakk'ın ta kendisidir": Bunu ispatlamak için önce insanı ele alalım. İnsan hayatında geçirilen devrelerin hepsi, bunların Allah tarafından bir hikmet eseri düzenlendiklerinin apaçık delilleridir. İnsan hayatı, mükemmel bir şekilde yaratılmış olan nutfeden başlar. Bir insanın yediği yiyecekler saç, et ve kemiklere dönüşür, bir kısmı da potansiyel olarak milyonlarca insan üretebilecek meniye dönüşür.

Meninin içindeki bu milyonlarca spermden hangisinin yumurta hücresi ile birleşip bir kadını hamile bırakmakta kullanılacağına karar veren o hikmet sahibi ve Hakk olan Allah'tır. Bu önemsiz nesne dokuz ay içinde anne karnında yaşayan bir çocuğa dönüşür. Eğer çocuğun doğumunun devrelerini incelersek tüm bunların Hakk olan ezeli ve ebedi bir düzenleyici tarafından düzenlendiği sonucuna varırız. Çünkü onun kız mı erkek mi, kör mü değil mi vs. olacağına karar veren O'dur. Sonra o çocuğun ne kadar süre yaşayacağına karar veren de O'dur. Tüm bunlar yalnızca Allah'ın Hakk olduğunun apaçık delilidir.

2) "Ölüleri dirilten O'dur." Doğru kafa yapısıyla azıcık bir düşünce bile akıllı ve sağduyulu bir insanı, ölülerin her an gözümüzün önünde dirilip durduğu sonucuna götürecektir. Her insan "ölü" bir spermden yaratılmıştır. Daha sonra o, insanı yaşayan bir canlı yapan demir, kireç, tuzlar ve gazları ihtiva eden yiyecekler gibi "ölü şeyler"den hayat alır. Bir de çevremizdekilere bakalım. Rüzgar ve kuşlar tarafından oraya buraya saçılan çeşitli tohumlar ve toprakta ölü ve çürümüş bir halde duran çeşitli bitkilerin kökleri yağmur suyunu görür görmez canlılık kazanırlar. Ölülerin bu şekilde dirilmesi süreci her yıl yağmur mevsiminde gözlenebilir.

3) "Kıyamet günü kaçınılmazdır" ve "Allah elbette ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir": Bu ikisi, önceden belirtilen üç ön açıklamanın doğal bir sonucudur. Allah herşeye kadirdir ve bu nedenle kıyameti istediği anda gerçekleştirebilir. O nasıl insanları hiç bir şey değilken yaratmışsa, aynı şekilde ölüleri de diriltmeye kadirdir. O, hikmet sahibi olduğu için insanları amaçsız ve gayesiz boşuboşuna yaratmamıştır. O, yaratılış gayesine göre dünyada geçirilen hayatları sınayacaktır. O, bütün insanlardan verdiği emanetlerin hesabını soracaktır. Çok basit: İnsanlar bile birbirlerine emanet ettikleri malların vs. hesabını soruyorlar. Aynı şekilde Allah'ın hikmeti de her insanın kendisine emanet edilen şeylerden hesaba çekilmesini gerektirir. Yine insan tabiatı iyiyle kötünün ayırdedilmesini, iyi işlerin mükafatlandırılıp, kötülerinin cezalandırılmasını gerektirir. İşte bu nedenle adalet mahkemeleri kurulmuştur. Bu nedenle insan, Yaratıcının kendisine emanet ettiği şeylerden, güç ve yeteneklerden kendisini hesaba çekmeyeceğini hayal bile edemez. O halde akıl ve mantık, herkesin hakkı olan ceza ve mükafatı alabilmesi için Allah'ın Hüküm Gününü hazırlamış olduğunu kabul eder.


8 İnsanlardan kimi,10 hiç bir bilgisi,11 yol göstericisi12 ve aydınlatıcı kitabı13 olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur.14

9 Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız.

10 (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir.

AÇIKLAMA

10. Yani onlar gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, inatçı ve mağrur insanlardır ve "Zikr"e hiç kulak asmazlar.

11. "Bilgi": Direkt olarak gözlem ve deney sonucu kazanılan bilgi.

12. "Yol gösteren": Düşünerek veya bilgi sahibi başka bir insan aracılığı ile elde edilen bilgi.

13. "Aydınlatıcı bir kitap": İlahi vahy ile elde edilen bilgi kaynağı.

14. Üçüncü ayette sadece kendileri sapıtan kimselere değinilmişti. Dokuzunca ayette ise sadece kendileri doğru yoldan sapmakla kalmayıp, başkalarını da saptırmaya çalışan kimselerden bahsediliyor.


11 İnsanlardan kimi de, Allah'a bir ucundan ibadet eder,15 eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir.16 O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.17

12 Allah'tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır.

13 (Ya da) Zararı, yararından daha yakın olana tapar;18 ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır.19

14 Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları,20 altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçek şu ki, Allah, her istediğini yapar.21

AÇIKLAMA

15. Bu tip insanlar zamana göre hareket eden ve kazanan tarafa geçmek için İslâm ile küfür arasındaki sınırda duran kimselerdir.

16. Bu tür bir insan zayıf bir karaktere sahip olduğu ve İslâm'la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için "nefs"inin bir kölesi olur. İslâm'ı kişisel çıkarı için seçer: Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm'a bağlı kalır; Allah'tan razı olur ve imanında "sebat" eder. Tam tersine, eğer "iman"ı ondan bazı fedakarlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir, yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah'ın ilahlığı, Rasûl'ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve "İman"ın herşeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir.

17. Bu, kapalı bir şekilde ifade edilmiş büyük bir gerçektir. Kararsız insan aslında hem bu dünyada hem de ahirette ziyandadır ve bir kâfirden bile kötü durumdadır. Kâfir kendisini sadece bu dünyanın faydalarını kazanmaya ayarlar, az veya çok bunda başarılı olur.

Çünkü o kendisine Allah korkusu, ahirette hesaba çekilme ve İlahi kanunun koyduğu yasaklar gibi sınır ve engeller koymaz. Aynı şekilde gerçek bir mümin de sabır ve sebatla Allah yolunda ilerler ve bu dünyada da başarı kazanması mümkündür. Fakat dünya malının hepsini kaybetse de, o ahirette kurtuluşa ereceğinden emindir. Buna karşılık "Kararsız Müslüman" hem bu dünyada, hem de ahirette ziyan içindedir. Çünkü o, şüphe ve kararsızlık içindedir ve iki dünyadan birini seçememektedir. O Allah'ın ve ahiret hayatının varlığına karar veremediği için, kafirin rahatlığı gibi bir kararlılıkla sadece dünya hayatına yönelemez. Allah'ı ve ahiret hayatını düşündüğünde ise dünyanın çekiciliği ve ilâhi davete cevap verdiğinde hayatta karşılaşması muhtemel olan güçlükler ve uymak zorunda kalacağı sınırlamaların korkusu onun sadece ahiret hayatı için yaşamasına izin vermez. "Allah'a ibadet" ile "dünyaya tapma" arasındaki bu çatışma onu hem bu dünyada, hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan kılar.

18. 12-13. ayetler, müşriklerin yalvardığı ilâhlar hakkında iki noktayı açıklığa kavuşturur: Birincisi, onlar insana ne fayda, ne de zarar vermezler, hatta çok zarar verirler. Çünkü bir müşrik Allah'tan başka ilâhlara yalvardığında hemen imanını kaybeder. İkinci müşrik de, kendisi güçsüz ve çaresiz olan "ilâh"ından bir fayda gelmesinin imkan ve ihtimalinin olmadığını bilir. İlâhından istediklerinin bazen gerçekleşmesi ise Allah tarafından onu imtihan etmek için yapılır.

19. Yani, bir kimseyi şirke yönelten şeytan olsun, insan olsun en kötü yardımcı ve en kötü yoldaştır.

20. "İnanıp iyi işler yapanlar" kararsız müslümanlardan oldukça farklıdırlar. Çünkü onlar Allah'a, Peygamberine ve ahiret gününe yakinen inanırlar. Bu nedenle varlıkta da yoklukta da Doğru yoldan ayrılmazlar.

21. Yani, "Allah'ın güç ve kudreti sınırsızdır: O dilediği kimseye dilediği şeyi, ister bu dünyada, ister ahirette isterse her ikisinde de lutfedebilir, dilerse de bundan mahrum bırakabilir. O'nun dilediğini ve yaptığını hiç kimse engelleyemez."


15 Kim, Allah'ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?22

16 İşte biz onu (Kur'an'ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir.

17 Gerçekten iman edenler,23 Yahudiler,24 yıldıza tapan (Sabii) lar,25 Hristiyanlar,26 ateşe tapan (Mecusi)lar 27 ve şirk koşanlar;28 şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır.29 Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.

AÇIKLAMA

22. Bu ayetin gerçek anlamının ne olduğu konusunda çok farklı görüşler vardır. Bu yorumlardan bazıları şunlardır:

1) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple tavana assın.

2) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı üzerine olsun.) yardım etmeyeceğini sanıyorsa iple göğe yükselsin de Allah'ın yardımını durdurmaya çalışsın.

3) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de inen vahiyleri durdursun.

4) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de ona inen nimetleri durdursun.

5) Kim Allah'ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple evinin tavanına assın.

6) Kim Allah'ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, yardım istemek için göğe yükselsin.

İlk dört yorum, konunun akışı içinde anlamsızdır, son ikisi ise konunun akışına uysa bile ayetin gerçek anlamını ifade etmekten uzaktır. Konuyu bütünlüğü içinde gözönünde bulundurursak, bu zanda bulunan kimsenin "Allah'a imanın sadece bir kısmına ibadet eden" kimse olduğu meydana çıkar. bu sözle o şöyle azarlanmaktadır: "Sen Allah'ın hükümlerini değiştirmek için ne yaparsan yap, bu hükümler ve emirler senin düzenlerine uygun düşsün veya düşmesin, kullandığın hiç bir alet ve tuzağın işe yaramadığını göreceksin."

Elbette "göğe yükselsin... onda bir delik açsın" ifadesi gerçek anlamda değil mecazi anlamda kullanılmıştır.

23. Bu, Hz. Muhammed'e (s.a) kadar gelen Allah'ın peygamberlerine ve kitaplarına inanan her çağdaki müslümanlar için kullanılmıştır. Hem gerçek müslümanları hem de kararsız müslümanları içermektedir.

24. Bkz. Nisa an: 72.

25. "Sabiiler" Eski çağlarda iki grup insan bu adla tanınmaktadır:

1) Irak'ın yukarı bölgesinde büyük bir çoğunluk halinde bulunan ve vaftizi uygulayan Yahya'nın (a.s) takipçileri.

2) Dinlerini Şit ve İdris (a.s) Peygamberlere dayandıran ve elementlerin gezengenler tarafından, gezegenlerin de melekler tarafından yönetildiğine inanan yıldızlara tapan insanlar. Merkezleri Harran'dı ve kolları tüm Irak'a yayılmıştı. Bunlar, felsefe ve bilimdeki ileri bilgileri ve tıptaki başarıları ile bilinirler.

26. Bkz. Maide an: 36.

27. Yani, iki tanrıya -biri aydınlık biri karanlık tanrısı- inanan ve kendilerini Zerdüşt'in takipçileri olarak kabul eden İran'lı ateşperestler. Bunların inanç ve ahlâkları Mazdek tarafından o denli bozulmuştu ki bir adam rahatlıkla kızkardeşi ile evlenebilirdi.

28. Yani, "Yukarıdakiler gibi özel adla anılmayan Arabistan'lı ve diğer memleketlerden tüm müşrikler"

29. Yani, "Allah, farklı insanlar ve dinler arasındaki tüm tartışma ve anlaşmazlıklar hakkında kıyamet gününde hükmünü verecek ve hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu konusunda kararını bildirecektir."


18 Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar,30-31 güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu32 Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu üzerinde de azab hak olmuştur.33 Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur.34 Hiç şüphesiz Allah, dilediğini yapar.35

19 İşte bunlar çekişen iki gruptur,36 Rableri konusunda çekiştiler. İşte o küfre sapanlar, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir;37 başları üstünden de kaynar su dökülür.

20 Bununla karınları içinde olanlar ve derileri eritilmiş olur.

21 Onlar için demirden kamçılar vardır.

22 Ne zaman ordan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) "Yakıcı azabı tadın" (denir).

23 Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler;38 ordaki elbiseleri de ipektir.

AÇIKLAMA

30. Bkz. Ra'd an: 24-25 ve Nahl an: 41-42.

31. Yani, "Melekler, yıldızlar, gezegenler vs. ve evrenin diğer bölümlerinde varolan diğer tüm yaratıklar, ister insan gibi seçme özgürlüğü ve akla sahip olsun, isterse hayvanlar, bitkiler, katı madde, hava ve ışık gibi iradesiz varlıklar olsun"

32. Yani, "İnsanların çoğu zoraki değil isteyerek Allah'a secde ederler. Diğer taraftan evrendeki diğer herşeyle birlikte zorunlu olarak O'na secde edenler de vardır. Fakat onlar cezayi haketmişlerdir, çünkü onlar hayatın itaat ve isyan etmekte serbest bırakıldıkları alanlarında Allah'a itaatı kabul etmemişlerdir."

33. Yani, gerçi nihai Hüküm kıyamet gününde verilecektir, fakat keskin bir göz bugün bile "üzerlerine azap hak olanlar"ı görebilir. Mesela, apaçık bir Kitap olan Tabiat'ın sunduğu mesajları ve peygamberlerin getirdiği mesajları reddeden, kendi icat ettiği şeylere iman eden ve bunlar hakkında gerçek müminlerle tartışan bir kimsenin kendisi, bu dünyada iken büyük bir hata içinde olduğunun apaçık bir göstergesidir.

34. Bu ayette geçen "hor kılınmak" ve "kerem" sahibi olmak, Hakkı kabul etmek veya reddetmek anlamlarında kullanılmıştır. Apaçık ayetleri görmeyen kimsenin hor ve zelil olacağı meydandadır. Çünkü Allah onun dilediğini ve çabaladığını elde etmesine izin vermiştir. Allah kime de Hakkı kabul etme şerefini ikram etmemişse, kimse onu bu nimete ulaştıramaz.

35. Burada secde yapmak, bütün fakihlerin ittifakı üzerine vaciptir. Ayrıntılı açıklama için bkz. A'raf an: 157.

36. Burada, Allah hakkında tartışanlar sayılarının çok büyük olmasına rağmen iki ana gruba ayrılmışlardır:

1) Peygamberlerin davetine inanan ve hak dine tabi olanlar.

2) Daveti reddeden ve aralarında sayısız fark ve ihtilaflar olmasına rağmen hepsi küfür olan çeşitli yollara sapanlar.

37. Bkz. İbrahim: 50 ve an: 58.

38. Burada, onların Kur'an'ın indirildiği dönemde altın ve kıymetli taşlardan yapılan takılar kullanan krallar ve zenginler gibi ağırlanacakları gösterilmek istenmektedir.


24 Onlar, sözün en güzeline39 iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.40

25 Gerçek şu ki, inkâr edip41 Allah yolundan ve yerlilerle dışarıdan gelenler için eşit olarak (haram ve kıble) kıldığımız42 Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara,43 orada zulmederek adaletten ayrılanlara44 acı bir azab taddırırız.

AÇIKLAMA

39. "Sözün en güzeli": Her tür temiz ve güzel şeyi ifade eder, fakat burada özellikle imanın temel maddeleri kasdedilmektedir.

40. Giriş bölümünde de değinildiği gibi surenin Mekke'de nazil olan bölümü burada sona ermektedir. Uslûbu tamamen Mekki surelerin uslûbu olmasına ve bir kısmının (veya tümünün) Medine'de nazil olduğuna delâlet eden hiç bir işaret olmamasına rağmen, ayette (19. ayet) geçen "iki hasım taraf" sözleri, bu ayetlerin Medine'de nazil olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur.Bazı müfessirler burada değinilen iki hasım tarafın Bedir'de savaşan iki taraf olduğu görüşündedirler. Fakat konunun akışında bu görüşü destekleyecek hiç bir işaret yoktur. Tam aksine konunun akışından burada değinilen "iki taraf"tan "kafirler ve müminler"in kasdedildiği açığa çıkmaktadır. çünkü iman ve küfür arasındaki çatışma, insanın yaratılışından beri varola gelmiştir ve kıyamet gününe kadar da varolmaya devam edecektir.

Bu ikinci görüş, aynı zamanda, Kur'an'ın devam eden bir bütün olduğunu ve her bölümün diğeriyle belli bir ilişki ve bağ içinde bulunduğunu ispatlamaktadır. Oysa daha önce de değindiğimiz yorum Kur'an'da hiç bir sürekliliğin ve akışın bulunmadığı ve hiç bir anlam ve bağ olmaksızın farklı bölümlerin arka arkaya dizildiği anlamına gelecektir.

41. "İnkar edenler" Peygamber'in (s.a) getirdiği mesajı reddedenlerdi. Konunun devamında bunların Mekke'li müşrikler olduğu açığa çıkmaktadır.

42. Yani "Bu ne bir şahsın, ne bir aile, ne de bir kabilenin özel mülkü değildir, bilakis tüm insanlar içindir. Bu nedenle kimsenin başkalarını ondan alıkoymaya hakkı yoktur."

Bu bağlamda İslâm fakihleri arasında iki soru ortaya çıkmıştır:

1) "Mescid-i Haram"la ne kasdedilmektedir? Bununla sadece Mescid mi kasdedilmekte, yoksa Mekke'deki tüm "haram bölge"yi de içermekte midir?

2) "Gerek yerli, gerek dışardan gelenler için eşit olarak" ifadesi ile ne kasdedilmektedir?

Bazı müfessirlere göre Mescid-i Haram'la tüm haram bölge değil sadece Mescid'in kendisi kasdedilmektedir. Bunlar görüşlerini Kur'an'ın ifadesine dayandırırlar ve "eşit olarak" ifadesiyle orada ibadet etmekte eşit haklara sahip olmanın kasdedildiğini söylerler. Görüşlerini desteklemek için Peygamber (s.a) den bir hadis de naklederler: "Ey Abdu Menaf oğulları, sizden insanlar üzerinde söz sahibi olanlar, kimseyi, Kabe'yi tavaftan ve orada gece ve gündüz dilediği zamanda namaz kılmaktan alıkoymasınlar."

Bu görüşü kabul eden İmam Şafii ve diğerleri, bu ayetten, Mekke'de oturanlarla dışardan gelenlerin her bakımdan eşit oldukları sonucunu çıkarmanın yanlış olduğunu, onların sadece ibadet hakkında eşit olduklarını söylerler. Çünkü Mekkeliler İslâm'dan önce de sonra da oradaki topraklara ve evlere sahiptiler. O denli ki Hz. Ömer'in hilafeti döneminde Safvan b. Umeyye'nin evi kendisinden Mekke'de hapishane olarak kullanılmak üzere 4.000 dirhem karşılığında satın alınmıştır.

"Mescid-i Haram" ile tüm haram bölgenin kasdedildiğini söyleyenler ise görüşlerini Bakara Suresi 196 ve 217. ayetlere dayandırırlar. Bu görüşte olanlar, haccın sadece Kabe'de (Mescid) ifa edilmediğini, hacının haccını tamamlayabilmesi için Mina, Müzdelife, Arafat vs.'i ziyaret etmesi gerektiğini söylerler. Bu nedenle, derler ki, eşitlik sadece Mescid'de ibadette eşitlik anlamında değil, Mekke'deki tüm diğer haklar anlamındadır. Bu belde, tüm insanlar için Allah tarafından hacc yeri olarak belirlendiğinden, kimsenin ona malik olmaya hakkı yoktur. Herkes orada istediği yerde kalabilir ve kimse onu böyle yapmaktan alıkoyamaz. Bu görüşlerini destekleyen bir çok hadis de sıralarlar:

1) Abdullah b. Ömer Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder: "Mekke, yolcuların konaklayacağı yerdir. O halde onun toprağı satılamaz, evlerinden de kimse kira talep edemez."

2) İbrahim en-Nahai'ye göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Mekke Allah, (c.c) tarafından haram bölge tayin edilmiştir. Bu nedenle onun toprağını satmak ve evlerinden kira almak haramdır." Mücahid de buna benzer bir hadis rivayet etmiştir.

3) Alkame der ki: "Peygamber (s.a) zamanında ve ilk üç halife zamanında Mekke toprakları kamu malı kabul edilirdi ve dileyen kimse orada yaşar ve başkalarının da kalmasına izin verirdi."

4) Abdullah b. Ömer der ki: "Halife Ömer, Mekke'de oturan herkesin hacc dönemi boyunca evinin kapısını açık tutmasını emretti." Mücahid'e göre Halife Ömer, Mekkelilerin bahçelerini kapatmak için kapılar koymamalarını, dileyenin gelip orada kalması için kapılarını açık tutmalarını emretmiştir. Aynı haberi A'ta da rivayet etmiştir. Fakat bu rivayete göre, ticaret malı olan develerini koruması için bahçesinin kapısını kapatmasına izin verilen Süheyl bin Amr bu emrin tek istisnasıydı.

5) Abdullah b. Ömer, Mekke'de bulunan evinden kira alan kimsenin karnına ateş doldurduğunu söyler.

6) Abdullah b. Abbas der ki: "Allah tüm Mekke'yi Mescid-i Haram kıldı ki burada herkes eşit haklara sahiptir. O halde Mekkelilerin kira hakları yoktur.

7) Ömer bin Abdulaziz, Mekke valisine şöyle bir emir göndermiştir: "Mekke'deki evler için hiç bir kira alınmasın, çünkü bu haramdır."

Yukarıdaki hadislere dayanarak, tabiundan bir çoğu ve fakihlerden İmam Malik, İmam Ebu Hanife, Süfyan-ı Sevri, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahaveyh, Mekke'de en azından hacc döneminde, bir parça bile olsa toprak satmak ve kira almanın haram olduğu görüşüne varmışlardır. Fakat fakihlerin çoğu, insanların Mekke'de ev sahibi olabilecekleri ve bunları toprak olarak değil bina olarak satabilecekleri görüşündedirler.

Bana göre bu son görüş doğru görünmektedir. Çünkü bu Kur'an'a Sünnet'e ve Raşîd halifelerin uygulamasına uygun düşmektedir. Allah'ın haccı, dünyanın her tarafındaki insanlara, Mekkelileri zengin etmek için farz kılmadığı meydandadır. Allah "haram bölgeyi" tüm müminlerin faydası için ayırdığına göre, bu toprak hiç kimsenin şahsi malı değildir ve her hacı bulabildiği her yerde kalma hakkına sahiptir.

43. Yani, "Onlar, Peygamber (s.a) ve müminleri hacc ve umre yapmaktan alıkoymuşlardı."

44. Burada özel bir davranış değil, zulüm tarifi altına giren doğruluktan sapan her tür davranış kasdedilmektedir. Gerçi bu davranışlar her zaman ve mekanda günahtırlar, ama "Mescid-i Haram" da işlenmesi onları daha da büyük ve kötü kılar. O denli ki bazı müfessirler gereksiz bir yeminin bile orada bu gruba dahil olacağını söylerler.

Sıradan günahların yanısıra, haram bölgede işlenmeleri sebebiyle bu kategoriye dahil olan başka şeyler de vardır. Mesela:

1) "Haram bölgeye" sığınan bir katil hakkında bile yasal işleme geçmek yasaklanmıştır; öyle ki kişi orada kaldığı müddetçe tutuklanamaz. Haram bölgenin bu kutsiyeti, Hz. İbrahim (a.s) zamanından beri korunmaktadır. Kur'an der ki: "O, içine girildiğinde güven ve eminliğe erilen mabeddir." (Al-i İmran: 57)

2) Dışarıda işlenen hiç bir suç için "haram bölge"nin içinde ceza verilemeyeceği konusunda görüş birliği vardır. Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas şöyle ilan etmişlerdir: "Babalarımızın katili bile olsa orada ona karşı bir davranışta bulunmayacağız."

3) Mescid-i Haram'da savaş etmek veya kan dökmek haramdır. Mekke'nin fethinin ikinci gününde Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Ey insanlar, Allah, Mekke'yi dünyanın yaratılışından beri mabed kıldı ve o Allah'ın emri ile kıyamet gününe kadar böyle kalacak. Bu nedenle Allah'a ve ahiret gününe inanan kimsenin orada kan dökmesi helal olmaz." Daha sonra şunları eklemiştir: "Benim burada savaştığımı söyleyerek kan dökmeyi helal kılan kimseye deyin ki: 'Allah onu sizin için değil Rasulü için helal kıldı.' Bu bana sadece çok kısa bir süre için helal kılındı. Sonra önceki gibi tekrar "haram" kılındı."

4) Kendiliklerinden orada büyüyen ağaçları kesmek ve otları sökmek haramdır. Haram bölge sınırları içinde kuşları ve hayvanları avlamak veya onları avlayabilmek için "Mescid-i Haram"ın dışına sürmek de haramdır. Fakat yılan ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek ve "Izhir" denilen otla kuru otları yolmak helaldir.

5) Yere düşen (kaybolan) herhangi bir eşyayı almak da haramdır. Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste. Peygamber (s.a) hacılara ait olan ve yere düşen şeyleri toplamayı yasaklamıştır.

6) Hacc veya umre niyetiyle gelen bir kimsenin oraya ihramsız girmesi haramdır. Fakat hacc amacıyla gelmeyenlerin ihramsız girmesi hakkında bir çok farklı görüş vardır. Abdullah b. Abbas ne olursa olsun hiç kimsenin oraya ihramsız giremeyeceğini söyler ve bu görüş İmam Ahmed ve İmam Şafii'nin sözleri tarafından da desteklenmektedir. İmam Ahmed ve İmam Şafii'nin başka sözlerinde ise, ticaret ve iş sebebiyle Mescid-i Haram'a sık sık gidenler bundan hariç tutulmuşlardır. İmam Ebu Hanife ise "Mikat" sınırları içinde yaşayanlara Mekke'yi ihramsız ziyaret edebilecekleri, dışardan gelenlerinse ihramsız giremeyecekleri görüşündedir.

HARİTA - IX

Safa ve Merve arasında koşmanın ve

Ka'be'nin taslak haritası


26 Hani biz İbrahim'e Evin (Kâbe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi temiz tut.45

27 "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş46 develer üstünde sana gelsinler."47

AÇIKLAMA

45. Bazı müfessirler Hz. İbrahim'e (a.s) hitabın 26. ayetle bittiği ve 27. ayetteki emrin Hz. Muhammed'e (s.a) hitaben yapıldığı görüşündedirler. Fakat bu görüş bunun akışına uymamaktadır. Çünkü bu emrin, Kabe'yi inşa ettiğinde Hz. İbrahim'e (a.s) hitaben verildiği aşikardır. Bunun yanısıra bu emir Allah'ın evinin bir tek Allah'a ibadet için yapıldığını ve O'na hacc için gelip ziyaret edenlere ta ilk günden beri izin verildiğini ifade etmektedir.

46. "Zayıf develer" ifadesi, hacc için çok uzaklardan gelen develerin görüntüsünü gözler önünde canlandırmak için kullanılmıştır.

47. Bence Hz. İbrahim'e (a.s) hitap 27. ayele bitmektedir. 28-29. ayetler hacca ait diğer bilgileri vermek ve vurgulamak için ilave edilmişlerdir. Bu görüşümüzü "Eski Ev" (Beyt-i Atik) ifadesinin kullanılmasına dayandırıyoruz. Bu ifade tabii ki Hz. İbrahim'in (a.s) Kabe'yi yeni inşa ettiği bir dönemde kullanılamaz. (Kabe'nin inşası ile ilgili daha geniş ayrıntılar için bkz. Bakara: 125-129, Al-i İmran: 96-97 ve İbrahim: 35-41.)


28 Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar48 ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban adarken) Allah'ın adını ansınlar.49 Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.50

29 Sonra kirlerini51 gidersinler, adaklarını yerine getirsinler,52 Beyt-i Atik'i tavaf etsinler.53

AÇIKLAMA

48. "Faydalar" hem dini hem de dünyevi faydalardır. Hz. İbrahim (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a) arasında geçen 2500 yıl boyunca, kabile hayatı sürmelerine rağmen Arapların bir tek merkezi yere bağlı kalmalarının asıl nedeni Kabe'ydi ve Araplar her yıl Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden hacc için Kabe'ye gelmeye 2500 yıl boyunca devam etmişlerdi. Bu da onların dillerini, kültürlerini ve Arap kimliklerini korumalarını sağlamıştı. Bundan başka yolculuk edebileceği dört ay gibi bir barış zamanları da vardı. Bu nedenle hacc menasiki, ülkenin ekonomik hayatını olumlu yönde doğrudan etkiliyordu. Ayrıntılar için bkz. Al-i İmran: 97 ve an: 80-81; Maide: 97 ve bununla ilgili an: 113.

49. Burada "hayvan"la; En'am: 142-144'de açıkça değinildiği gibi, deve, inek, koyun ve keçi kasdedilmektedir. "... üzerinde Allah'ın adını ansınlar" sözü ile hayvanı Allah için ve Allah adına kesmeleri gerektiği ifade edilmektedir. Hayvanlar kesilirken müslümanların hayvanları sadece Allah için O'nun adına boğazladıklarını ve kurban ettiklerini göstermek üzere Allah'ın adı anılmalıdır. Böylece müslümanlar, hayvanlarını Allah'ın adını anmaksızın veya Allah'tan başka adlar anarak boğazlayan kafirlerden ayrılmış olacaklardır.

"Bilinen günler" ifadesinin gerçek anlamı hakkında farklı görüşler vardır. "Bilinen günler"in ne olduğu konusundaki bazı görüşler şunlardır:

1) Zil-Hicce'nin ilk on günü. Bu görüş İbn Abbas, Hasan Basri, İbrahim Nahâi, Katade ve daha bir çok sahabe ve tabiun tarafından desteklenmektedir. İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

2) Zil-Hicce'nin onuncu günü ve bunu takip eden üç gün. Bu görüş İbn Abbas, İbn Ömer, İbrahim Nahai, Hasan Basri ve A'ta tarafından desteklenmektedir. İmam Şafii ve İmam Ahmed'de bu görüşü desteklediklerine işaret eden birer sözleri rivayet edilmiştir.

3) Zil-Hicce'nin onuncu günü ve bunu takip eden iki gün. Bu görüş Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Malik, Ebu Hureyre, Said b. Müseyyeb ve Said b. Cübeyr tarafından desteklenmektedir. Süfyan-ı Sevri, İmam Malik ve fakihlerden İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüşü benimsemişlerdir. Hanefiler ve Malikiler de genellikle bu görüştedirler.

50. Fiilin emir kipinde kullanılması onların etinden yemenin ve fakirlere vermenin zorunlu olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur. İmam Şafii ve İmam Malik, onun etinden yemenin iyi, fakirlere vermeninse vacip olduğu görüşündedirler. İmam Ebu Hanife'ye göre ikisine de izin verilmiştir, fakat bunlar vacip değildir. Onların etinden yemek hayırlıdır, çünkü cahiliye döneminde insanlar kendi kestikleri kurbanın etinden yemeyi yasak sayarlardı. Yine bu etlerden yardım amacıyla fakirlere vermekte de fayda vardır. İbn Cerîr, Hasan Basri, A'ta, Mücahid ve İbrahim Nahâi 'den emir kipinin her zaman emir ve zorunluluk ifade etmeyeceğini gösteren örnekler rivayet eder. Mesela Maide: 2 ve Cuma: 10. O halde "... onun etinden yoksulu, fakiri de doyurun." ifadesi bu etten zenginlere verilemeyeceği anlamına gelmez. Çünkü Peygamber'in (s.a) ashabı, kurban etinden zengin olsun, fakir olsun dostlarına, komşularına, akrabalarına verirlerdi. İbn Ömer'e göre kurban etinin üçte biri evde kalmalı, üçte biri komşulara dağıtılmalı, üçte biri de fakirlere verilmelidir.

51. Bu, zorunlu hacc vazifelerini yaptıktan sonra ihramın çıkartılması, artık haccın kısıtlamaları sona erdiği için yıkanılması gerektiği anlamına gelir. Fakat hacı, ziyaret veya ifade tavafını yapmadan önce yine de cinsel ilişkide bulunamaz.

52. Yani, kişinin bu ziyaretinde yapmayı nezrettiği adak.

53. Kabe için kullanılan "Atik" kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir.

1) Eski

2) Bir kimsenin sahibiyetinden ve egemenliğinden uzak.

3) Şerefli ve hürmet edilen.

Bence buradaki tavafla, Zilhicce'nin onuncu günü, haccın son menasiki olan ihramdan çıkma işleminden sonra yapılan bir tavaf-ı ziyaret veya tavaf-ı ifade adı verilen tavaf kasdedilmektedir.


30 İşte böyle; kim Allah'ın haram kıldıklarını (gözetip hükümlerini) yüceltirse, Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır.54 Size (haklarında yasaklar) okunanlar dışındaki hayvanlar55 helal kılındı.56 Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının,57 yalan söz söylemekten de kaçının.58

31 Allah'ı birleyen (Hanif)ler olarak, O'na (hiç bir) ortak koşmaksızın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.59

AÇIKLAMA

54. Gerçi buradaki "emir" genel niteliklidir, fakat özellikle "Mes-cid-i Haram", hacc, umre ve Kabe ile ilgili haramlar (yasaklar) kasdedilmektedir. Burada aynı zamanda müslümanları Mekke'den çıkaran, onları haccdan alıkoyan hacc ve Allah'ın Evi ile ilgili İbrahim'in koyduğu kurallara aykırı pis ve kötü kurallar koyarak "Eski Ev"in kutsiyetini ihlâl eden Kureyşlilere gizli bir uyarı ve tehdit de vardır.

55. Burada En'am: 145 ve Nahl: 115'e atıf yapılmaktadır. Bu ayetlerde Allah müslümanlara, ölü eti, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kılmıştır.

56. "... hayvanlar sizin için helal kılınmıştır." ifadesi burada iki amaçla yer almıştır.

1) Bazı hayvanların -bahîre, sâibe, vesile ve hâm- yenmesini haram kılan âdetini reddetmek. Onlara bu hayvanların da diğerleri gibi helâl oldukları söylenmektedir.

2) Kureyşlilerin sandığı gibi ihramlı iken de hayvanların etlerini yemek haram değildir.

57. Yani, "Nasıl kirli ve pis şeylerden çekinip kaçınıyorsanız, putlara tapmaktan da kaçınınız."

58. Gerçi "yalan söz" ifadesi geneldir ve yalan, yalancı şahitlik, iftira vb. şeyleri kapsar, fakat burada özellikle küfür ve şirkin dayanağını teşkil eden sapık inanç, âdet, gelenek ve ibadet şekillerini kasdetmektedir. Tabii ki Allah'ın varlığına, sıfatlarına, güçlerine ve haklarına ortaklar koşmaktan daha büyük yalan olamaz. Bahîre ve benzeri şeyleri haram kılmak bâtıl ve yalandır. Bkz. Nahl: 116.

Yalan yere yemin etmek ve yalancı şahitlikte bulunmak da bu emrin kapsamına girer. Bir hadiste Peygamber (s.a): "Yalan yere şahitlik etmek, Allah'a şirk koşmak gibidir" buyurmuştur. İşte bu nedenle İslâm hukukuna göre yalancı şahitler cezalandırılmalı ve tahkîr edilmelidirler. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, yalancı şahitlik yapan kimsenin halkın önünde yargılanması ve uzun bir hapis cezasına çarptırılması gerektiği görüşündedirler. Hz. Ömer zamanındaki uygulama böyleydi. Mekhûl'e göre Hz. Ömer şöyle demiştir:

"Böyle bir kimse kamçılanmalı, başı tıraş edilmeli, yüzü karalanmalı ve uzun bir hapis cezasına çarptırılmalıdır."

Abdullah b. Amir, babasından Hz. Ömer zamanında bir adamın mahkemede yalancı şahitlik ettiğini rivayet eder. Bunun üzerine halife bu adamı bir gün boyunca halkın önünde gezdirmiş ve insanların onu tanıması için kim olduğunu, nasıl yalancı şahitlik ettiğini anlatmış, daha sonra da hapsetmiştir. Günümüzde de bu, yalancı şahitin ismini gazetede ilan etmek şeklinde olabilir.

59. Bu misalde "gök" insanın aslî fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah'ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin davetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah'ı inkar eden veya O'na ortak koşan kimse ise bu aslî fıtrat "gök"ünden düşer. İşte o zaman ya misaldeki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların kurbanı olur, ya da misaldeki rüzgara benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onun diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler.

"Sahik" "sahak"tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlâki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna