Enbiya Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Enbiya Suresi Tefsiri Mevdudi

Enbiya Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Enbiya Suresi Tefsiri Mevdudi

ENBİYA SURESİ

Adı: Bu surenin adı, içindeki bir ayetten alınmamış, fakat birçok peygamberin (enbiya) kıssasına değindiği için "Enbiya" adını almıştır. Bununla birlikte yine de sembolik bir isimdir.


Nüzul Zamanı: Hem surede ele alınan konu, hem de üslûbu, surenin Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke hayatının üçüncü safhasında indirildiğini göstermektedir. (Bkz. En'am Suresi'nin giriş bölümü).


Konu ve Başlıklar: Sure, indirildiği dönemde Hz. Peygamber (s.a) ile Mekke'nin ileri gelenleri arasında gündemde olan çatışmaları ele alır ve peygamberler, tehvid ve ahiret ile ilgili şüphe ve itirazları cevaplandırır. Surede aynı zamanda Mekke'nin ileri gelenleri de Peygamber'e (s.a) kurdukları tuzaklar nedeniyle azarlanmakta ve kötü amellerinin sonuçları ile uyarılmaktadırlar. Onlara davete karşı takındıkları ilgisiz ve sert tutumdan vazgeçmeleri tavsiye edilmektedir. Surenin sonunda ise onların "bela ve felaket" diye niteledikleri kimsenin onlara "bir rahmet" olarak geldiği söylenmektedir.


Anafikirler: 1-47. ayetlerde özellikle aşağıdaki konular ele alınmaktadır:


1) Kafirlerin, bir insanın peygamber olamıyacağı, bu nedenle de Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber olarak kabul edemiyecekleri konusundaki itirazları reddedilmektedir.


2) Kur'an'a ve Peygamber'e (s.a) karşı yönelttikleri birbirine karşıt ve çok çeşitli itirazlar nedeniyle, kafirler sorguya çekilmektedir.


3) Onların hayat hakkındaki yanlış fikirlerinin asılsız olduğu ortaya konmaktadır. Çünkü onların Peygamber'in (s.a) davetine karşı ilgisiz ve sert bir tavır takınmalarının asıl sorumlusu bu hayat görüşüdür. Onlar, hayatın sadece bir oyun ve eğlence olduğuna, bunun ötesinde ve öncesinde hiçbir amacının olmadığına ve hesaba çekilme, ceza veya mükafat görme gibi bir şeyin sözkonusu olmadığına inanıyorlardı.


4) Kafirlerle Peygamber (s.a) arasındaki çatışmanın en büyük sebebi onların şirkte ısrar etmesi ve Tevhid'e karşı çıkmalarıydı. Bu nedenle burada şirk reddedilmekte ve Tevhid güçlü ve etkili delillerle desteklenmektedir.


5) Kafirlerin hatalı anlayışlarından birini daha düzeltmek için ikna ve uyarı delilleri kullanılmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed'in (s.a) yalancı peygamber ve onun Allah'ın azabı konusundaki uyarılarının boş tehditler olduğunu zannediyorlardı. Çünkü Peygamber'i (s.a) inkarda ısrar etmelerine rağmen hâlâ onlara bir azab gelmemişti. 48-91. Ayetlerde, Allah tarafından gönderilen peygamberlerin hepsinin insan olduğunu ve peygamberlere özgü bazı özellikler dışında, hepsinin her insanda bulunan niteliklere sahip olduğunu vurgularcasına peygamberlerin hayat hikayelerinden önemli kıssalar anlatılmaktadır. Onların ilâhlıkta hiçbir payları yoktur ve her ihtiyaçları için Allah'dan yardım dilemek zorundadırlar.


Bunların yanısıra iki noktaya daha değinilmektedir:


1) Bütün peygamberler, zorluk ve engellerle karşı karşıya gelmek zorunda kalmışlardır, düşmanları da onların görevlerini engellemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Fakat buna rağmen onlar Allah'tan gelen olağanüstü bir yardımla zafere ulaşmışlardır.


2) Bütün Peygamberler, Hz.Muhammed (s.a) tarafından sunulan aynı "hayat tarzı"nı (DİN) tebliğ etmişlerdir. Tek doğru hayat tarzı budur ve sapık insanlar tarafından uydurulup icad edilen tüm diğer yollar yanlıştır.


92-106. ayetlerde, Allah'ın hükmü sonunda sadece doğru yola uyanların kurtuluşa erecekleri ve o yoldan sapanların kötü bir akibetle karşılaşacakları bildirilmektedir.


107-112. ayetlerde insanlara, Allah'ın gerçeği bildirmek üzere kendilerine bir peygamber göndermesinin büyük bir lütuf olacağı ve onu rahmet olarak değil de, bir bela ve felaket olarak kabul edenlerin büyük bir aptallık içinde oldukları bildirilmektedir.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 İnsanların sorgulaması yakınlaştı,1 kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.2


2 Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma3 gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinlemektedirler.


3 Onların kalpleri tutkuyla-oyalanmadadır.4 Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre siz büyüye mi geleceksiniz?"5

AÇIKLAMA

1. "... hesap günleri yaklaştı." Mahşer günü. Burada insanlar, Rablerinin huzuruna çıkarılıp amellerinin hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek uyarılmaktadırlar. Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gelişi insanlığın tarihinin büyük bir bölümünün geride kaldığını gösteriyordu. Peygamber (s.a) de iki parmağını bitiştirip aynı noktaya temas etmiştir: "Ben bu iki parmağın birbirine bitiştiği gibi kıyamet gününe bitişik bir zamanda gönderildim. Bununla Allah'ın Rasûlu (s.a) şöyle demek istiyordu: "Benimle kıyamet günü arasında başka bir peygamber gelmeyecek. Bu nedenle halinizi şimdi düzeltin, çünkü benden sonra müjdeleyen ve uyaran bir rehber gelmeyecektir."

2. Yani, "Onlar, ne uyarılara kulak asıyor, ne akibetleri konusunda kafa yoruyor ve ne de Rasûlün mesajını (nasihat veya zikr) dinliyorlar."

3. "Yeni bir uyarı": Kur'an'dan yeni bir sure.

4. Orjinal Arapça metindeki sözler iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, "Onlar bu hayatı bir oyun sanarak, Allah'tan ve ahiret inancından gafildirler." İkincisi, "Onlar Kur'an'ı ciddiye almazlar ve ona bir oyun eğlence gözüyle bakarlar."

5. Bu cümle şöyle de ifade edilebilir: "Ne! Şimdi de onun sihrine mi kapılıyorsunuz?"

Mekke'nin ileri gelenlerinden oluşan bir grup kafir, bu konuda aralarında şöyle konuşuyorlardı: "Bu adam kesinlikle bir peygamber olamaz, çünkü o da bizim gibi bir insan; yiyor, içiyor ve bizim gibi karısı ve çocukları var. Onda, onu bizden farklı ve peygamberlik görevine layık kılacak hiçbir üstün özellik göremiyoruz. Bununla birlikte onun konuşmalarında ve kişiliğinde büyülü bir yapı olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu nedenle onu dinleyen ve ona yaklaşan onun cazibesine kapılıyor. Bu yüzden yapılacak en iyi şey, onu dinlememek ve ona yaklaşmamak olmalıdır. Çünkü onu dinlemek ve ona yaklaşmak bilerek kendinizi onun sihrine kaptırmanız anlamına gelir."

Onların Peygamber'i (s.a) sihirbazlıkla suçlamalarının nedeni, düşmanlarının bile onun yanına gittiklerinde kişiliğinin "büyüsü"ne kendilerini kaptırmalarıydı. Muhammed b. İshak (H.Ö. 152.) der ki: "Bir keresinde Ebu Süfyan'ın kayınpederi ve Hind'in babası Utbe b. Rebia, Kureyş ulularına Peygamber'i (s.a) görüp ona tavsiyelerde bulunmak istediğini söyledi. Onlar "Biz sana güveniyoruz, git ve onunla konuş" dediler. Bu olay Hz. Hamza müslüman olduktan sonra vuku bulmuştur. Bunun üzerine Utbe Peygamber'e (s.a) gitti ve şöyle dedi: "Ey Kardeşimin oğlu biliyorsun ki sen bundan önce saygıyla anılırdın ve şerefli bir aileye mensupsun. Peki neden halkına bu tehlikeli meseleyi getirdin? Bununla kavminin arasını açtın, kavmini akılsızlıkla suçluyor, onların dinlerini ve tanrılarını küçümsüyor ve atalarına kafir diyorsun. Ey kardeşimin oğlu, eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz, istersen kralımız yaparız. Eğer sana musallat olan hastalıktan kurtulamıyorsan seni tedavi edecek en iyi hekimi buluruz." Utbe bu tür konuşmaya devam etti ve Peygamber (s.a) sessizce bekledi. Uzun konuşmasını bitirdiğinde, Peygamber (s.a): "Ey Velid'in babası, konuşacakların bitti mi, yoksa söyleyecek başka şeylerin var mı? diye sordu. Utbe söyleyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): "Şimdi beni dinle' dedi ve Bismillah diyerek "Fussilet" suresini okumaya başladı. Utbe sanki büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Peygamber (s.a) 38. ayete geldiğinde secde yaptı. Daha sonra secdeden başını kaldırıp: "Ey Ebu'l-Velid, sana söyleyeceklerimi söyledim, sen de duydun. Benim söyleyecek başka şeyim yok" dedi. Utbe arkadaşlarının yanına döndüğünde onlar Utbe'nin yüzündeki ifade değişikliğini fark etmişlerdi: "Tanrı'ya andolsun sanki o burdan giden adam değil" dediler. Yanlarına vardığında:

"Ne yaptın?" diye sordular. "Tanrı'ya andolsun, bugün hiç duymadığım bir söz duydum. Allah'a andolsun o ne şiir, ne büyü, ne de kehanet. Ey Kureyşliler, size bu adamı kendi haline bırakmanızı tavsiye ederim. Ondan duyduklarımdan mesajının burada büyük bir devrim yaratacağı sonucunu çıkardım. Eğer Araplar onu yok ederlerse kendi kardeşinizi öldürme suçundan kurtulmuş olacaksınız; eğer o Araplara üstün gelirse onun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve onun şerefi sizin şerefiniz olacak" cevabını verdi. İnsanlar ona: "Ey Ebu'l-Velid, Tanrı'ya andolsun sen onun büyüsüne kapılmışsın." dediler. Bunun üzerine Utbe: 'Ben kendi görüşümü söyledim. İster kabul edin, ister etmeyin' dedi." (İbn Hişam, cilt I, s. 313-314)

Beyhaki, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra şunları ekler: "Peygamber (s.a) "Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud kavimlerine isabet eden yıldırıma benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum." ayetini okuduğunda Utbe elini Peygamber'in (s.a) ağzına kapayarak: "Allah aşkına kavmine merhamet et." dedi.

Aynı bağlamda İbn İshak başka bir olay anlatır. Bir keresinde Eraş kabilesinden bir adam develeriyle Mekke'ye geldi ve Ebu Cehil onun develerini satın aldı. Adam parasını isteyince, Ebu Cehil onu saçma bir takım özürlerle başından savdı. Sonunda adam Kabe'ye geldi ve açıkça Ebu Cehil'in şerefsizliğini halka ilan etmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a) de Kabe'nin bir köşesinde oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri adama: "Bu meselede sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız, bak şurada bir adam oturuyor, ona git, o sana paranı verir," dediler. Bunun üzerine Eraşî Peygamber'e (s.a) doğru gitti. O sırada Kureyş'in ileri gelenleri: "Bugün büyük bir eğlence olacak" diye aralarında gülüşüyorlardı. Adam Peygamber'e (s.a) durumu haber verdiğinde o hemen kalktı ve adamla birlikte Ebu Cehil'in evinin yolunu tuttu. Arkalarından bir adam da Kureyşliler adına gözcü olarak onları takip ediyordu. Peygamber (s.a) Ebu Cehil'in kapısını çaldı 'kim o' sesine "Muhammed" cevabını verdi. Bunu duyan Ebu Cehil hemen dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a) ona: "Bu adamın parasını öde" dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil hiçbir şey söylemeden develerin parasını getirdi ve adama ödedi. Bunu gören Kureyşli gözcü arkadaşlarının yanına döndü, bütün olayı anlattı ve: "Tanrıya andolsun, bugün şimdeye dek hiç görmediğim birşey gördüm. Ebu Cehil çıktığında Muhammed (s.a) ona adamın parasını ödemesini söyledi, o da sanki büyülenmiş gibi onun dediğini yaptı" dedi. (İbn Hişam cild. II, s. 29-30)

Kureyşlilerin "sihir etkisi" diye algıladıkları ve insanları, büyüsünden korkarak ona yaklaşmamaları konusunda uyarmalarına neden olan "sihir" işte Peygamber'in (s.a) kişiliğinde, karakter ve ifade tarzındaki bu tesir idi.


4 Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir."6

5 "Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi düzüp-uydurmuştur; hayır o bir şairdir.7 Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin."

AÇIKLAMA

6. Bu, Peygamber (s.a) tarafından onların karşı propagandalarına verilen cevaptır. Onları

n her sözüne misli bir cevap vermek yerine Peygamber (s.a) "Sizinle Rabbim ilgilencektir, çünkü O herşeyi duyar ve bilir" demekle yetinmiştir.

7.Bu ayetin arka-planı şöyledir: "Peygamber'in (s.a) getirdiği mesaj taraftar kazanmaya başladığında Mekke'nin ileri gelenleri bu akıma karşı bir propaganda geliştirmeyi planladılar. Bu amaçla Hac için Mekke'ye gelen her ziyaretçinin zihnini Peygamber'e (s.a) karşı silahlandırıp onu dinlememesini sağlamaya karar verdiler. Gerçi bu kampanya yılboyunca sürüyordu, fakat özellikle Hac mevsiminde, çadırlarına kadar gidip insanları Peygamber'e (s.a) karşı uyaran adamlar tayin edilmişti. Bu konuşmalar sırasında Peygamber (s.a) hakkında çok değişik şeyler söyleniyordu. Bazen onun bir sihirbaz olduğu, veya Kur'an'ı kendisinin uydurduğu ve Allah'a isnad ettiği söyleniyordu. Bazıları onun okuduğu (vahyin) deli bir insanın sözleri olduğunu ve içinde saçma fikirler bulunduğunu söylüyorlardı. Bazıları da bunların Allah'ın sözleri şekline sokulmuş sıradan şiirler olduklarını söylüyorlardı. Onların yapmak istedikleri tek şey, kendi görüşlerinin doğruluğuna aldırmaksızın ziyaretçilerin zihinlerini bulandırıp zehirlemekti. Onların bu mesele hakkında belirli ve kararlı bir görüşleri yoktu.

Bunlara rağmen bu karşı propaganda tam tersi bir etki uyandırdı. Mekkeli müşriklerin bu kötü davranışları sonucu Peygamber'in (s.a) adı tüm ülkede duyuldu ve tanındı. O yıllarda Kureyş'in propagandasının sağladığı bu şöhreti, müslümanların yapacağı hiçbir olumlu propaganda bu hızla sağlayamazdı. Kureyş'in tutumu herkesi düşünmeye sevkediyordu: "Hakkında böyle bir kötü propaganda başlatılan adam acaba kim?" Aralarında ciddi olanlar: "Biz hemen büyüye kapılacak kadar çocuk muyuz?" deyip en azından Peygamber'i (s.a) dinlemeye karar veriyorlardı.

Mesela İbn İshak, Tufeyl b. Amr ed-Devsî'nin başından geçenleri kendi ağzından şöyle anlatır: "Ben Devs kabilesinden bir şairdim. Mekke'ye gittiğimde çevremi Peygamber (s.a) hakkında birçok şeyler söyleyen bir yığın Kureyşli sardı. Bunun üzerine şüphelendim ve mümkün olduğu kadar ondan kaçmaya çalıştım. Ertesi gün Kabe'ye gittiğimde onu namaz kılarken gördüm. Şans eseri birkaç cümle duydum ve okuduklarının olağanüstü mükemmellikte sözler olduğunu hissettim. Kendi kendime: "Ben bir şairim, aklı başında genç bir adamım ve doğru ile yanlışı ayırtedemeyecek bir çocuk değilim. O halde neden yanına gidip de okuduğu şey hakkında sorular sormıyayım? dedim. Hemen sonra onu evine kadar takip ettim ve: "İnsanlar senin aleyhinde o kadar çok şeyler söylediler ki, senin sesini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkadım. Fakat bugün şans eseri senden duyduğum şeyler o denli etkileyiciydi ki mesajını daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmeye kendimde cesaret buldum," dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a) Kur'an'dan bir bölüm okudu, ben de hemen orada o anda müslüman oldum. Eve döndüğümde karımı ve babamı İslâm'a davet ettim, onlar da kabul ettiler. Daha sonra kabilemi İslâm'a davet ettim. Hendek Savaşı'na dek kabilemden 80 kadar aile müslüman olmuştu." (İbn Hişam c. II, s. 22-24).

İbn İshak'ın naklettiği diğer bir rivayete göre, Kureyş'in ileri gelenleri yaptıkları bir toplantıda Peygamber'e (s.a) yöneltilen bütün suçlamaların asılsız olduğunu ikrar etmişlerdi. İbn İshak'a göre bir gün Nadr b. Haris topluluğa hitaben: "Siz bu metodlarla Muhammed'i (s.a) altedemezsiniz. O genç bir adamken onu aranızda en iyi huylu kimse olarak kabul ediyor ve onu en doğru ve şereflimiz diye saygı duyuyordunuz. Şimdi ise o olgunluk yaşına ulaştı ve siz ona: 'Büyücü, kahin, şair, büyülenmiş mecnun' diyorsunuz. Tanrıya andolsun o bir büyücü değil, çünkü biz sihirbazların ne tür insanlar olduklarını ve ne tür hilelere başvurduklarını biliriz. Tanrıya andolsun o bir kahin de değil, çünkü biz kahinlerin tahmine dayalı bilgilerinden de haberdarız. Tanrıya andolsun o bir şair de değil, çünkü şiir sanatı onun sözlerinin şiir sınıfına dahil edilemeyeceğini takdir etmektedir. Tanrıya andolsun o bir mecnun da değil. Çünkü biz mecnunların ne kadar saçma ve anlamsız şeyler söylediklerini biliyoruz. O halde ey Kureyş uluları, onu alt etmek için başka bir plan bulalım" dedi. Bundan sonra insanların dikkatini Kur'an'dan çevirmek için Rüstem ve İsfendiyar gibi İran kültürüne ait hikayeleri toplumda yayma önerisinde bulundu. Bunun üzerine bu planı uygulamaya koydular ve Nadr bu hikayeleri insanların toplu bulundukları yerlerde anlatmaya başladı. (İbn Hişam c. I, s.320-321).


6 Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?8

7 Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında peygamber-göndermedik.9 Eğer bilmiyorsanız, şu halde zikir ehline sorun.10

8 Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.

9 Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.11

10 Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?12

11 Biz, zulmeden, ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.

12 Bizim zorlu-azabımızı hissettikleri zaman,13 oradan büyük bir hızla uzaklaşıp-kaçıyorlardı.

AÇIKLAMA

8. Bu, gökten bir ayet isteğine verilen üstü kapalı bir cevap niteliğindedir:

1) Evvelki peygamberlerin gösterdiğine benzer ayetler (mucizeler) gösterilmesini istiyorsunuz. Fakat siz o inatçı kimselerin gösterilen mucizelere rağmen iman etmediği gerçeğinden habersizsiniz.

2) Siz bir ayet isterken, kendilerine bir ayet gösterildiği halde inanmayan kimselerin helâk olduklarını gözönünde bulundurmuyorsunuz.

3) Size istediğiniz ayeti göndermemesi Allah'ın bir lütfudur. Bu nedenle sizin için en hayırlı tutum, ayet (mucize veya azab) gelmezden evvel inanmanızdır. Aksi halde, kendilerine mucize gösterildikten sonra da inanmayan kavimler gibi siz de helâk olursunuz.

9. Bu, "O da bizim gibi bir insan", bu nedenle Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olamaz itirazına verilen bir cevap niteliğindedir. Onlara kendilerinin "Peygamber" olarak kabul ettikleri geçmiş peygamberlerin hepsinin de insan oldukları ve Allah'dan gelen vahye mazhar kılındıkları bildirilmektedir.

10. Yani, "Musa (a.s) dahil bütün peygamberlerin birer insan oldukları gerçeğini, sizin gibi İslâm'a düşman olan ve size ona karşı gelmenin yollarını öğreten yahudilere sorarak da kontrol edebilirsiniz.

11. Tarih bize sadece gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin insan olduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda onların Allah'ın yardımına mazhar olduklarını ve düşmanlarınında helâk olduğunu bildirerek ders verir. O halde ulaşmaya çalıştığınız amacı ciddi olarak düşünün.

12. Mekkeli müşriklerin Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri itirazlara (Kahin, şair, mecnun vb.) verilen geniş kapsamlı bir cevaptır ve şöyle denilmek istenmektedir: "Bu kitabta anlamadığınız ne var? Onu neden doğru bir yaklaşımla ele almıyorsunuz? Onda kesinlikle hiçbir çelişki yoktur: O sizi, sizin problemlerinizi ve hayatınızla ilgili meseleleri ele almaktadır. O sizin fıtratınızı, kökeninizi ve sonunuzu açıklamaktadır; O doğru ile yanlışı ayırmakta ve sizin vicdanınızın da kabul ettiği yüce ahlâkî değerler ortaya koymaktadır. O halde neden bu kadar kolay ve basit bir şeyi anlamak için kafalarınızı kullanmıyorsunuz?"

13. Yani, "Allah'ın azabının gerçekten gelmekte olduğunu kavradıkları zaman..."


13 "Uzaklaşıp-kaçmayın, içinde şımarıp-azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz."14

14 "Yazıklar bize" dediler. "Gerçekten biz, zalimmişiz."

15 Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.

16 Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.15

17 Eğer biz, bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.16

18 Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.17

19 Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur,18 O'nun yanında olanlar,19 O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve onlar yorgunluk da duymazlar.20

AÇIKLAMA

14. Bu çok anlamlı bir cümledir ve şu anlamlara gelebilir.

1) "Bu azabı iyice düşünün ki biri size onun hakkında soru sorduğunda, ayrıntılı ve kesin bir hesap verebilesiniz."

2) "Her zamanki gibi büyük toplantılarınızı yapın. Belki köleleriniz elpençe divan bir şekilde emirlerinizi almak için gelebilirler."

3) "Eskisi gibi toplantılarınıza devam edin, belki insanlar yine gelip size bir şeyler danışabilirler."

15. Burada, onların insanın her istediğini yapmakta özgür olduğu, ona hesap soracak ve sorgulayacak hiç kimsenin olmadığı, yani kişinin iyi amellerinin mükafatlandırıldığı ve kötü amellerinin cezalandırıldığı bir ahiret yurdunun olmadığı zannına dayanan dünya görüşleri reddedilmektedir. Başka bir deyişle onların bu görüşü, bütün evrenin hiçbir ciddi sebebe dayanmaksızın yaratıldığı ve bu nedenle bir peygamberin mesajına kulak asmanın gereksiz olduğu anlamına geliyordu.

16. Yani, "Bu dünya, sadece oyun ve eğlence olsun diye değil, belirli bir amaçla yaratılmıştır. Çünkü eğer o sadece oyun, eğlence olsaydı, biz bunu, sizin gibi akıllı muhakemeli ve sorumlu bir varlık yaratmadan da sağlayabilirdik. Sadece oyun ve eğlence için insanı sınamak ve denemek bizden uzaktır."

17. Yani, "Bu dünyanın yaratılış amacı, Hakla bâtılın çatışmasına zemin teşkil etmesidir. Siz de bu çatışmada bâtılın her an yenilip helâk olduğunu biliyorsunuz. O halde bu gerçeği ciddi olarak düşünmelisiniz; çünkü eğer tüm hayat sisteminizi dünyanın sadece oyun-eğlenceden ibaret olduğu zannına dayandırırsanız, dünyayı sadece oyun ve eğlence olarak kabul eden sizden önceki toplulukların akibetine uğrarsınız. Bu nedenle size gelen mesaja karşı takınacağınız tavrı tekrar gözden geçirmelisiniz. Onunla alay edip Allah Rasûlü'nü hafife almak yerine, sizden evvelki toplulukların akibetinden uyarı ve ders almalısınız."

18. Buradan itibaren Tevhid'i tasdik eden ve Şirki reddeden bir bölüm başlamaktadır, çünkü Peygamber'le (s.a) Mekkeli müşrikler arasında var olan tartışmanın temel nedenleri bunlardı. Bu arada öne sürülen fikirlerin özü ise şöyledir: Evrenin düzeni, yaratıcı, hakim, malik ve rab olan bir tek Allah'ın varlığının apaçık bir delilidir. Onun mülkünde ve hükmünde ortakları olduğu veya herşeyden üstün bir tanrının yanısıra onun mülkünü idare eden küçük tanrılar bulunduğu fikri tamamen bâtıldır. Bu ispat, evrenin boşu boşuna ve eğlence olarak değil, bilakis çok ciddi bir amaçla yaratıldığı; Hakla bâtıl arasında her zaman bir çatışma olduğu ve bâtılın her zaman yok olmaya mahkum olduğu konularına değinen bir önceki ayete de dayanmaktadır.

19. Yani Arabistan müşriklerinin Allah'ın çocukları olarak kabul ettikleri ve ilahlıkta ona ortak koşarak ibadet ettikleri melekler.

20. Yani, "Onlar, bıkmaksızın ve yorulmaksızın gece gündüz ona ibadet ederler."


20 Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.

21 Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?21

22 Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti.22 Arşın Rabbi olan Allah23 onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.

23 O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.

24 Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitabı) ve benden öncekilerin de zikri."24 Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.25

25 Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: "Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin."

26 "Rahman (olan Allah) çocuk edindi" dediler.26 O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.

27 Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler.

AÇIKLAMA

21. Bu soru, kafirlerin, cansız maddeye Allah'dan başkasının can vermeyeceğine inandıkları halde, neden Allah'ın yanısıra başka ilâhları kabul ettiklerini düşünmeleri için sorulmuştur.

22. Bu kısa cümle iki fikri ihtiva eder:

1) Değil birbirinden uzak binlerce yıldızı içeren evren, bir tek kurum veya ev bile iki efendi olduğunda gereği gibi düzgün bir işleyiş içinde olamaz.

2) Dünyanın düzeni dahil tüm evrendeki sistem, evrensel bir kanuna göre işlemektedir. Çeşitli güçler ve sayısız eşya arasında uyum, ahenk, denge ve işbirliği olmasa bu sistem bir an bile işleyemez. Bu da güç ve varlıkların birbirleriyle mükemmel bir denge ve ahenkle uyum ve işbirliği içinde olmalarını gerektiren evrensel ve herşeye hakim bir kanun ve düzenin var olduğunun apaçık bir delilidir. Eğer birbirinden bağımsız yönetici ve hakimler olsa bu mümkün olamazdı. Böyle bir düzenin olması başlı başına, tüm evreni yöneten ve düzenleyen bir Hakim ve herşeyi yöneten bir Efendinin var olduğunun apaçık bir delilidir. Daha geniş ayrıntılar için bkz. İsra Suresi, an: 47.

23. Yani, "Tüm evrenin sahibi"

24. İlk ikisi akla dayalı bir fikir veya delillerdi. Bu ise tarihsel bir delil. Burada sanki şöyle denilmektedir: "Önceki kitablar incelendiğinde evrenin yaratıcısının bir tek Allah olduğu ve sadece O'nun ibadet ve taate layık olduğu görülür. Oysa sizin dininiz, ne akli delillerle ne de tarihsel delillerle desteklenmiyor."

25. Onların Peygamber'in mesajına karşı ilgisiz bir tavır takınmalarının sebebi gerçeklik bilgisinden yoksun olmalarıdır. Onların mesaja karşı pervasız ve aldırmaz bir tavır takınmalarının sebebi de budur.

26. Burada "Çocuk" kelimesi ile, 28. ayetten de anlışalacağı üzere, melekler kastedilmektedir. Arap müşrikleri, meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inanıyorlardı.


28 O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.27

29 Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız.

30 O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık28 ve her canlı şeyi sudan yarattık.29 Yine de onlar inanmayacaklar mı?

31 Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık. 30 Ve orada iniş yolları açtık. 31 Ta ki (maksatlarına) ulaşabilsinler. 32

32 Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık;33 onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.34

33 Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.35

AÇIKLAMA

27. Bu iki ayet müşriklerin melekleri ilâh olarak kabul etmelerine neden olan iki sebebi reddetmektedir.

1) Onlar melekleri Allah'ın çocukları olarak kabul ediyorlardı.

2) Onlar meleklere ibadet ettiklerinde, meleklerin bundan memnun olup kendileri adına Allah katında şefaatçi olacaklarını sanıyorlardı. (bkz. Yunus: 18, Zumer: 3)

Bu bağlamda Kur'an'ın müşriklerin şefaat ilkesini, onların bu şefaatçilerinin şefaat etmeye yetkili olmadıklarını söyleyerek reddettiğine dikkat edilmelidir. Bunun nedeni ise onların gaybı bilememeleridir. Oysa Allah onlara açık olanı da gizli olanı da bilir. O halde melekler, peygamberler ve veliler ancak Allah'ın izniyle şefaat edebileceklerdir. Şefaati dinleme ve kabul etme yetkisi sadece Allah'a mahsus olduğuna göre, kimse ilâhî haklara ve ibadete layık değildir. Ayrıntılar için bkz. Tâ-Hâ an: 85-86.

28. Metnin ifadesinden, tüm evrenin bir zamanlar sadece su kütlesi olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra bu kütle farklı parçalara ayrılmış ve dünya ve diğer gök cisimleri olmuştur. Ayrıntılar için bkz. Fussilet an: 13-15.

29. Metindeki ifadeden Allah'ın, suyu hayatın kökeni ve sebebi kıldığını anlıyoruz Bkz. Nur: 45.

30. Açıklama için bkz. Nahl an: 12

31. "Geniş yollar" yeryüzünün çeşitli bölgelerini birbirine bağlayan ve dağlar, ovalar ve kayalar arasında yer alan nehirler ve çeşitli doğa olayları ile oluşturulan yollardı.

32. Bu çok anlamlı bir cümledir. İnsanlar yeryüzünde seyahat etmek için yol bulabilirler anlamına gelebilir. Aynı zamanda yaratılışın düzeni altında yatan hikmetin onları Hakka ulaştırabileceği anlamına da gelebilir.

33. Açıklama için bkz. Hicr Suresi, an: 8 ve 10-12

34. Yani "Gökte var olan ayet ve işaretler."

35. "" (hepsi) ve "" (yüzmektedirler) kelimelerinin çoğul kullanılışı, sadece güneş ve ayın değil, tüm gök cisimlerinin kendi yörüngelerinde yüzdüklerini, durgun ve sabit olmadıklarını ifade etmektedir. Bkz. Yasin an: 37. Bu ayetler (30-33) bu günkü fizik, biyoloji ve astronominin ilkeleriyle uyum içinde modern bilimsel terimlerle de açıklanabilir.

19-23. ayetlerde şirk reddilmekte, 30-33. ayetlerde ise tevhidi ispatlayan deliller sunulmaktadır. Bu ayetlerde, evrenin yaratılışının ve düzenli işleyişinin, bunların bir tek güçlü yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterdiği ve akıllı bir insanın bunların boşu boşuna yaratılmadığını anlayacağı ima edilmektedir. Gerçek bu iken ve çevrenizde, yeryüzünde ve gökte tevhid ilkesinin delillerini görüp dururken neden Peygamber'in mesajını reddediyor ve ondan başka ayetler, mucizeler istiyorsunuz?


34 Senden36 önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?

35 Her nefis ölümü tadıcıdır.37 Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz38 ve siz bize döndürüleceksiniz.

36 Küfre sapanlar seni gördüklerinde, seni yalnızca alay-konusu edinmektedirler (ve:) "Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?"39 (derler.) Oysa Rahman (olan Allah)ın sözünü (Kitabını) inkâr edenler kendileridir.40

37 İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı.41 Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin.42

38 "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va'id (edilen günün sorgu ve azabı) ne zamandır?" derler.

AÇIKLAMA

36. Burada 19-33. ayetlerle bölünen ve Hz. Peygamberle (s.a) kafirler arasındaki çatışmayı ele alan bölüme tekrar dönülmektedir.

37. Bu, Peygamber'e (s.a) karşı yapılan tüm uyarılara, tehditlere ve Kureyşlilerin gece gündüz onun aleyhinde düzenledikleri öldürme planlarına verilen bir cevaptır. Bir taraftan Kureyşli kadınlar ona lanet okuyorlardı, çünkü onlara göre Peygamber (s.a) akraba ve çocuklarını kandırarak onların aile hayatına zarar vermişti. Diğer taraftan ise Kureyş'in ileri gelenleri, İsläm'ı tebliğ ettiği için onu korkunç bir akibetle tehdit ediyorlardı. Özellikle Mekke'deki her aileyi etkileyen Habeşistan'a hicretten sonra bu beddua ve tehditler daha da arttı. Bu ayet, onların tehditlerinden korkmaksızın görevine devam edebilmesi için Peygamber'i (s.a) teskin ve teselli etmektedir.

38. Yani Allah, insanları daima ya fakirlik ya da zenginlikle imtihan edip sınamaktadır. İnsan, acaba zenginlik onu kibirli, kaba ve nefsinin kölesi mi yapacak, yoksa Allah'a şükür mü edecek diye denenmektedir. Diğer taraftan Allah insanların belirli ve helâl sınırlar içinde mi kalacaklarını yoksa üzüntü ve ümitsizliğe mi kapılacaklarını sınamak için onlara fakirlik belâsını vermektedir. Bu nedenle akıllı bir insan ne zenginlik ne de fakirliğe aldanmamalı; onların imtihan olduğunu göz önünde bulundurmalı ve bu imtihanı başarmaya çalışmalıdır.

39. Bu cümlede sadece onların niçin alay ettiklerine değinilmekte, fakat nasıl alay ettiklerine, ne söylediklerine değinilmemektedir. Muhakkak ki kafirler, Peygamber'den (s.a), elleriyle yaptıkları putlara karşı çıktığı için ondan intikam almak üzere daha farklı ifade ve sözler kullanıyorlardı.

40. Burada kafirler şöyle tenkit edilmektedirler: "Siz ellerinizle yaptığınız putlarınıza ve yalancı ilâhlarınıza o denli sevgi besliyorsunuz ki, onlara karşı yapılan hiçbir şeye müsamaha gösteremiyorsunuz. Hatta Allah'ın Rasûlü ile alay ediyorsunuz. Fakat Rahman'ın adını duyduğunuzda hemen aceleye kapılmanızdan ve kibirlenerek O'nu anmayı bir tarafa bırakmanızdan utanmıyorsunuz."

41. Bu metnin tam kelimesi kelimesine karşılığı değil. Arapça'da kullanılışına göre cümle şu anlama gelir: "İnsan yaratılıştan aceleci ve sabırsız bir varlıktır." Aynı noktaya İsra Suresi 11. ayette de değinilmişti: "İnsan pek aceleci ve sabırsızdır."

42. Bundan sonra gelen cümlelerden burada "Ayetler"le Allah'ın azabı ahiret ve cehennem gibi "tehdit"lerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Kafirler bunlarla alay ediyorlardı: "Bu adam, eğer kendisini inkar edersek bizi Allah'ın azabı, kıyamet gününün dehşeti ve cehennemin yakıtı olacağımız iddiası ile tehdit ediyor. Fakat bunlardan hiç biri bize isabet etmedi. Her zaman olduğu gibi güçlüyüz ve bir şey olacağa da benzemiyor."


39 O küfre sapanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürtmeyecekleri ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi.

40 Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne de onlara süre tanınacak.

41 Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları sarıp-kuşatıverdi.

42 De ki: "Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?"43 Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir.

43 Yoksa onların, bize karşı kendilerini, engellemeyle-koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.

44 Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyleki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi.44 Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu çevresinden eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı?45 Şu halde, üstün gelenler onlar mı?46

45 De ki: "Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler."

46 Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir ufak esinti' dokunacak olsa hiç tartışmasız; "Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız" diyecekler.

AÇIKLAMA

43. Yani, "Gece ve gündüz herhangi bir anda size isabet etse bizi Allah'ın azabından koruyacak ve kurtaracak kim var?"

44. Başka bir deyişle şu anlama gelir: "Bu insanlar, bizim lütuf ve ihsanımıza aldanıyorlar. Yaşadıkları zenginlik ve iyi hayatın kişisel hakları olduğunu ve bunu kendilerinden alabilecek hiç bir gücün olmadığını düşünüyorlar. Üzerlerinde kaderlerini iyiye de kötüye de yönlendirebilecek bir Allah'ın var olduğunu unutuyorlar."

45. Bu bağlamda bkz. Ra'd: 41 ve bununla ilgili an: 60. Burada bunun yanısıra başka bir anlam daha taşımaktadır. Herşeye gücü yeten Allah'ın yeryüzünde her an, her yerde salgın hastalıklar, kıtlık, fırtına, deprem ve diğer afetler şeklinde ayetlerini gösterdiğinin farkında değiller mi? Milyonlarca insan ölüyor, yerleşim bölgeleri ve hasatlar yok oluyor ve insanların düzenini bozan daha nice zararlar meydana geliyor." İzah için bkz. Secde an: 33.

46. "Bütün hayat kaynaklarının ve nimetlerin bizim elimizde olduğunu ve bunları dilediğimiz gibi azaltıp çoğaltabileceğimizi bildiklerine göre bizim cezamıza karşı kendilerini koruyacak bir güç ve kuvvete sahipler mi bari? Bu "ayetler"den güçlerinin, zenginliklerinin ve lükslerinin sonsuz olmadığını ve kendilerini hesaba çekip cezalandıracak bir Allah'ın var olduğunu anlamıyorlar mı?"


47 Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.48

48 Andolsun,49 biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için50 bir aydınlık51 ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.

49 Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.'52

50 Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek olan bir zikirdir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?

51 Andolsun, bundan önce de İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.53

AÇIKLAMA

47. Yani, "Acele olarak istedikleri ve alay ettikleri azab."

48. Bkz. A'raf an: 8-9. Bu "terazi"nin gerçek yapısını anlamak bizim için çok zordur. Fakat yine de bu "terazi"nin maddi şeyler değil, insanın amellerini ölçeceği ve bir insanın günahkar mı, dürüst mü ve ne kadar günahkar ve dürüst olduğunu tespit etmeye yarayacağı açıktır.

49. Buradan itibaren peygamberlerin kıssaları başlar. Eğer bu kıssaları anlatıldıkları çerçeve içinde ele alırsak, aşağıdaki konuları vurgulamak için burada yer aldıkları açığa çıkar:

1) Daha önce gönderilen tüm peygamberler birer insandı: Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a) gibi bir insanın peygamber olarak gönderilmesinde bir gariplik yoktur.

2) Bu Peygamberin görevi ve öğretileri de kendisinden önce gönderilen peygamberlerinkinin aynısıdır.

3) Bütün peygamberlere, kendilerine seçkin nimetler bahşeden Allah tarafından soylu ve yüksek bir mevki verilmiştir. Mesela peygamberler, yıllarca işkence ve zorluklar çekmelerine rağmen, en sonunda Allah onların dualarını kabul etmiş ve düşmanlarına karşı onlara mucizevî yollardan yardım etmiştir.

4) Allah'ın bahşettiği tüm seçkin nimetlere rağmen, onlar, Allah'ın alçak gönüllü kulları idiler. Ve ilahlıkta hiç bir payları yoktu. Hatta onlar da bazan hüküm verirken hata ederler, hasta olurlar, imtihana tabi tutulurlar ve Allah'a hesap verecekleri hatalar işlerlerdi.

50. Gerçi Tevrat, bütün insanların iyiliği için gönderilmişti, ama sadece bu özelliklere sahip olanlar ondan yararlanabilirler.

51. Bu üç kelime de Tevrat'ı yüceltmek ve övmek için kullanılmıştır: 1) Hakkı bâtıldan, ayıran bir kriter (Furkan) 2) Doğru hayat tarzını gösteren bir ışık (ziya) 3) Yanlış yola sapan Ademoğullarına unuttukları dersi hatırlatacak bir öğüt (zikr).

52. "Kıyamet" saati.

53. Arapça (rüşd) kelimesinin anlamı çok geniştir ve doğruluk, hakla bâtılı ayırdetme kabiliyeti anlamına gelir.

"Andolsun İbrahim'e doğru yolu bulma kabiliyetini (rüşd) vermiştik".: "O'nun yanlışla doğruyu ayırmada gösterdiği yetenek (rüşd) kendi çabasının bir sonucu değildi, onu biz lütfetmiştik."

"Biz onu biliyorduk": "Biz onun peygamberliğe layık olduğunu biliyorduk, bu nedenle onu bu göreve atadık." En'am Suresi, 124. ayete göre ".... Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir." Bu Kureyşlilerin şu itirazına bir cevap niteliğindedir: "Allah, bizden hiç bir üstünlüğü olmadığı halde neden bu adamı, Muhammed'i peygamber olarak seçti?" Bu itiraza şu şekilde cevap verilmektedir: "Aynı itiraz, halkı tarafından Hz. İbrahim'e de yöneltilebilirdi, fakat biz onun yeteneklerini biliyorduk. Bu nedenle onu peygamber olarak seçtik."

Bu konuyla ilgili olarak bkz. Bakara: 124-141, 258-260; En'am: 74-84; Tevbe: 114; Hûd: 69-76; İbrahim: 35-41; Hicr: 51-58; Nahl: 120-123 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna