Kehf Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Kehf Suresi Tefsiri Mevdudi

Kehf Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Kehf Suresi Tefsiri Mevdudi

30 Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.

31 Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orda altın bileziklerle34 süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar.35 (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.

32 Onlara iki adamın örneğini ver;36 onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik.

33 İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiç bir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında da bir ırmak fışkırtmıştık.

34 (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm."

35 Daha sonra Cennet'ine 37 girdi ve kendisine zulmederek: "Bunun hiç yok olacağını sanmam." dedi.

36 "Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."38

AÇIKLAMA

34. Cennetlikler, eskilerin kralları gibi altın bileziklerle süsleneceklerdir. Bu, kafirler ve günahkar krallar ahirette azap görürken, müminlerin dünya kralları gibi yaşayacaklarını göstermektedir.

35. "Erâik" kelimesi, gölgeliklerle kaplı bir tür taht anlamına gelen erîke'nin çoğuludur. Bu da müminlerin ahirette dünya kralları gibi tahtlarda oturacaklarını göstermektedir.

36. Bu misalin önemini anlamak için 28. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. 28. ayette Mekkeli cahil liderlere onları memnun etmek için Hz. Peygamber'in (s.a) fakir ashabından yüz çevirilmeyeceği söylenmektedir. Bkz. Kalem: 17-33, Meryem: 73-74, Müminun: 55-61, Fussilet: 49-50

37. O adam bahçelerini "Cennet" olarak kabul ediyordu. Bu nedenle o, kendilerine servet ve güç verildiğinde bu dünyada iken cenneti yaşadıklarını ve başka bir cennete ihtiyaçları olmadığını sanan anlayışsız insanlar gibi davranıyordu.

38. Yani, "Ben, öldükten sonra bir hayatın olacağına inanmıyorum. Eğer var olsa bile, bu dünyadakinden daha fazlasına sahip olacağım. Çünkü zenginlik ve servetim, Allah katında gözde olduğumun açık bir delilidir."


37 Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkâr mı ettin?"39

38 "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam."

39 "Bağına girdiğin zaman, 'Maşallah, Allah'tan başka kuvvet yoktur'40 demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan."

40 "Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne de gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir."

41 "Veya onun suyu dibe göçü verir de böylelikle onu arayıp-bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin."

42 (Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuşlarını (esefle) evirip-çeviriyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."

43 Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi.

44 İşte burda (bu durumda) velayet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.

45 Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgârların savurduğu çalı çırpı oluverdi. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.41

AÇIKLAMA

39. Bu, Allah'ı "inkar" etmenin sadece Allah'ın varlığını kabul etmemekle sınırlı olmadığını, fakat gurur, kibir, kendini beğenmişlik ve ahireti inkarın da küfr olduğunu göstermektedir. Bu kişi Allah'ın varlığını inkar etmemesine, belki de "Şayet Rabbime döndürülürsem" ifadesi ile onun varlığına şehadet etmesine rağmen komşusu onu Allah'ı inkar etmekle suçlamaktadır. Çünkü zenginlik ve servetini Allah'ın bir lütfu olarak değil de kendi güç ve becerilerinin bir meyvesi olarak kabul eden, bu nimetlerin sonsuz olduğuna ve kimsenin bunları kendisinden alamayacağına inanan ve kendisini hiç kimseye karşı hesap vermekle sorumlu hissetmeyen bir kimse Allah'a inandığını söylese bile "Allah'ı inkar" etmektedir. Çünkü böyle bir kimse Allah'ı tek hakim, mabud ve malik değil de sadece bir varlık olarak kabul etmektedir. Gerçekte, Allah'a iman, sadece O'nun varlığını kabul etmeyi değil, aynı zamanda O'nu tek hakim, tek mabud ve tek hüküm koyucu olarak kabul etmeyi de gerektirir.

40. Yani, "Eğer biz bir şey yapmaya güç yetirebiliyorsak, bu, Allah'ın yardımı ve desteği iledir."

41. "Allah her şeye kadirdir": Hayat veren ve öldüren O'dur. Yükseltmek alçaltmak O'nun elindedir. Mevsimler O'nun emriyle değişir. Bu nedenle ey iman edenler; eğer bu gün bolluk içinde yaşıyorsanız, bu durumun sonsuza kadar süreceğini sanıp aldanmayın. Bir emriyle size tüm bunları lutfeden Allah, başka bir emriyle sahip olduklarınızın hepsini yok etmeye kadirdir.


46 Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.

47 Dağları yürüteceğimiz gün,42 yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün;43 onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiç birini dışarda bırakmamışızdır.44

48 Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. 45 Hayır, siz, Bizim size bir kavuşma-zamanı tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?

49 (Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıdıklarını görürsün. Derler ki: "Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?" Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.46

50 Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi.47 O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.48 Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.

51 Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da Ben onları şahid tutmadım.49 Ben, saptırıcıları yardımcı-güç de edinmedim.

AÇIKLAMA

42. Yer çekimi ortadan kalktığında o gün, dağlar, bulutlar gibi oraya buraya hareket edeceklerdir. Kur'an aynı olayı Neml Suresi 88'de şöyle anlatır: "Dağları görürsün de onları sabit (donmuş) sanırsın, oysa o gün onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler."

43. "Yeri çırılçıplak görürsün." Yeryüzünde ne bir bitki, ne de bir bina kalacaktır ve o çırılçıplak bir alan haline gelecektir. Bu surenin 8. ayetinde de aynı olaya değinilmiştir.

44. Yani, "İlk insan Adem'den kıyamet gününün son anında doğan çocuğa dek bütün insanları mahşerde toplayacağız. Hatta doğduktan sonra bir kez nefes alan bir çocuk bile o gün mahşerde toplananlar arasında olacaktır."

45. Bu söz o gün, ahireti inkar edenlere hitaben söylenecektir: "Şimdi, peygamberlerin öğrettiği bilginin doğru olduğunu görüyorsunuz, onlar size Allah'ın sizi annelerinizin rahminde ilk yarattığı gibi tekrar dirilteceğini söylemişlerdi fakat siz bunu inkar etmiştiniz. İkinci kez hayata döndürülüp döndürülmediğinizi şimdi söyleyin bakalım."

46. "Rabbin hiç kimseye (zerre kadar) zulmetmez": Ne başkasının işlediği bir günah bir kimsenin hesap defterine yazılır, ne bir kimse işlediği günahın cezasından fazlasına çarptırılır, ne de suçsuz bir insan cezalandırılır.

47. Adem ve İblis kıssasına, sapık insanları yaptıkları hata konusunda uyarmak amacıyla değinilmiştir. İnsanların kendilerinin iyiliğini isteyen peygamberleri bir tarafa bırakıp da, Adem'e secde etmeyi reddettiğinden beri insanların ezeli düşmanı olan İblis'in tuzaklarına kapılmaları büyük bir hatadır.

48. İblis'in Allah'a isyan etmesi muhtemeldi. Çünkü o meleklerden değil cinlerden biriydi. Kur'an'da meleklerin kesinlikle ve yaratılıştan itaatkâr olduklarının açıkça ifade edildiğine dikkat edilmelidir.

1) "Onlar büyüklük taslamazlar, kendilerine hakim olan Rablerinden korkarlar ve ne emrolunurlarsa onu yaparlar." (Nahl: 50)

2) ".... Onlar Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve ne emrolunurlarsa onu yaparlar." (Tahrim: 6)

Meleklerin tersine cinler, insanlar gibidirler. İtaat etme seçeneklerine sahiptirler. Yani onlara da inanma veya inanmama, itaat etme veya isyan etme özgürlük ve yetkisi verilmiştir. Bu, İblisin cinlerden biri olduğu ve bu nedenle de onun isyan yolunu seçtiği söylenerek de açığa çıkmaktadır. (Bkz. Hicr: 27, Cin: 13-15) Bu ayet, İblisin bir melek olduğu, hatta sıradan bir melek değil, meleklerin başkanı olduğu konusunda çoğu insanda var olan yanlış anlamayı tamamen ortadan kaldırmaktadır. Kur'an'da geçen "Biz meleklere" "Adem'e secde edin" dediğimizde hepsi secde etti, fakat İblis secde edenlerden olmadı" ifadesi nedeniyle ortaya çıkan zorluk ve karışıklığa gelince, meleklere verilen emrin, meleklerin yönetimi altında bulunan tüm yeryüzü yaratıkları için geçerli olduğuna, onların da insana boyun eğmek zorunda olduklarına dikkat edilmelidir. Buna uygun bir şekilde bütün yaratıklar meleklerle birlikte secde ettiler, fakat İblis onlarla birlikte secde etmekten kaçındı. Bkz. Müminun: 73

49. Burada kafirlere şeytanların itaat ve ibadete layık olmadıkları, çünkü onların yerlerin ve göklerin yaratılışında hiç bir katkıları olmadığı, hatta onların kendilerinin bile yaratıldıkları, bu nedenle sadece Allah'ın ibadete layık olduğu anlatılmak istenmektedir.


52 "Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın" (diye küfre sapanlara) diyeceği gün;50 işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz onların aralarında bir uçurum koyduk.51

53 Suçlu-günahkârlar ateşi görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır; ancak ondan bir kaçış-yolu bulamamışlardır.

54 Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için Biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır.

AÇIKLAMA

50. Bu konu Kur'an'ın birçok yerinde ele alınmıştır. Bu, Allah'ın hidayetini ve emirlerini bir tarafa atıp, Allah'tan başkasının emir ve yol göstermesine uymanın dil ile Allah'ın ortağı bulunduğu söylenmese bile böyle bir davranışın şirk olduğu vurgulanmaktadır. Hatta bir kimse başkalarını lanetliyor onları kabul etmiyor, fakat aynı zamanda ilâhî emirler yerine onların emirlerine uyuyorsa o zaman böyle bir kimse de şirk koşuyor demektir. Meselâ, bu dünyada herkesin şeytanları lanetlediğini, fakat yine de onlara uyduklarını görüyoruz. Kur'an'a göre, şeytanları lanetlemelerine rağmen insanlar onlara uyarsa, bu insanlar şeytanları Allah'a şirk (ortak) koşmuş olurlar. Belki bu söz ile yapılan bir şirk değildir. Fakat davranışlarda ortaya çıkan şirktir ve Kur'an bunu şirk olarak kabul ediyor. Bkz. Nisa an: 91 ve 145, En'am an: 87 ve 107, Tevbe an: 31, İbrahim an: 32, Meryem an: 27, Müminun an: 41, Furkan an: 56, Kasas an: 86, Sebe an: 59-63, Yasin an: 58, Şura an: 38, Casiye an: 30.

51. Müfessirler genellikle buna iki anlam vermişlerdir. Birincisi, bizim mealimizde benimsediğimiz anlamdır. İkinicisi ise şöyledir: "Biz onların arasına bir düşmanlık koyarız." Yani: "Onların dünyadaki dostlukları ahirette korkunç bir düşmanlığa dönüşür."


55 Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemelerinden alıkoyan şey, ancak evvelkilerin sünnetinin kendilerine de gelmesi ya da azabın onları karşılarcasına kendilerine gelmesi(ni beklemeleri)dir.52

56 Biz peygamberleri, müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olmak dışında (başka bir amaçla) göndermemekteyiz.53 Küfre-sapanlar ise, hakkı batıl ile geçersiz kılmak için mücadele etmektedirler. Onlar benim ayetlerimi ve uyarılıp-korkutuldukları (azabı) alay-konusu edindiler.

AÇIKLAMA

52. Burada insanlar, Kur'an'ın hakkı açıklamak için hiçbir fırsat ve aracı ihmal etmediği konusunda uyarılmaktadırlar: Kur'an, insanın kalbini ve zihnini uyandırmak ve onların dikkatini çekmek için her tür aracı, çeşitli misalleri, tartışma araçlarını, örnekleri kullanmış ve en güzel uslubu seçip-kullanmıştır; kısacası insanları hakkı kabule ikna etmek için denemediği yol bırakmamıştır. Bütün bunlara rağmen onlar hâlâ hakkı kabul etmiyorlarsa, her halde kendilerinden önceki kavimlerin başına gelen ve onların hatalarını anlamalarını sağlayan azabı bekliyorlar.

53. Bu ayet iki anlama gelir: 1) Biz peygamberleri hüküm günü gelmeden önce insanları, itaatin güzel sonuçları ve isyanın kötü sonuçlarıyla uyarsınlar diye göndeririz. Fakat anlayışsız insanlar bu uyarılardan yararlanmazlar ve peygamberin kendilerini kurtarmaya çalıştıkları kötü sonu görmekte israr ederler. 2) Eğer azabı görmekte ısrar ederlerse bunu peygamberlerden istememelidirler, çünkü Peygamber azab getirmek için değil, insanları azaba uğratmaktan kurtarmak için gönderilmiştir.

HARİTA-VII

Musa ve Hızır'ın hikayesine ilişkin harita. (onlara selam olsun)


57 Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle-hatırlatıldığı zaman, onlara sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik) kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar.54

58 Senin Rabbin rahmet sahibi (ve) bağışlayıcıdır. Eğer, kazanmakta olduklarından dolayı onları (azabla) yakalayıverseydi, şüphesiz onlara azabı (bir an önce) çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için bir buluşma-zamanı vardır, onun dışında asla başka bir sığınak bulamayacaklardır.55

59 İşte ülkeler (ve onların halkları), zulme saptıkları zaman onları yıkıma uğrattık;56 ve yıkımları için de bir buluşma-zamanı tesbit ettik.

60 Hani Musa genç-yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim."57

AÇIKLAMA

54. Bir kimse peygamberin tebliğine karşı tartışma, itiraz, çekişme ve mücadele yolunu seçer ve hakkı bâtıl silahlar ve oyunlarla yenmeye çalışırsa, Allah o kimsenin kalbi üzerine perde çeker ve kulaklarına hakkı duymalarını engelleyecek örtüler koyar. Doğal olarak bu tutum onda inatçılık ve katı kalpliliğe neden olur, böylece o hidayet çağrısını duymaz ve kötü akibetini görmeden hatasını anlayamaz bir hale gelir. Çünkü böyle insanlar uyarı ve tebliğe aldırmazlar ve cehennem azabına uğramakta ısrar ederler; zamanla artık burunlarının doğrultusunda sadece azaba gitmekte olduklarına kani olurlar.

55. Burada insanlar; kendilerine verilen süre ile aldanmaları ve ne yaparlarsa yapsınlar hesaba çekilmeyeceklerini sanmaları konusunda uyarılmaktadırlar. İnsanlar Allah'ın esirgeyen ve bağışlayan olduğu için kendilerine süre verdiğini ve bu nedenle zalimleri hemen cezalandırmadığını unutmaktadırlar. Allah'ın mühlet (süre) vermesinin nedeni O'nun rahmetidir; O'nun rahmeti zalimlere gidişatlarını düzeltmeleri için süre verilmesini gerektirir.

56. Helâk edilen memleketler, Kureyşlilerin ticaret yolculuklarında rastladıkları ve diğer Araplar tarafından da çok iyi bilinen Sebe, Semûd, Medyen şehirleri ve Lût kavmi idi.

57. Gerçi bu hikaye kafirlerin sorusuna bir cevap olarak anlatılmıştır, ama aslında hem kafirlere hem de müminlere önemli bir gerçeği vurgulamak için de kullanılmıştır: Olayların sadece görünen yönlerinden sonuç çıkaran kimseler bu çıkarımlarından çok ciddi bir hata yapmaktadırlar. Çünkü onlar sadece görüneni görmekte ve onların altında yatan ilâhî hikmeti kavrayamamaktadırlar. Onlar günlük hayatta zalimlerin zenginliğini ve masum insanların zayıflığını, isyankarların refah içinde, itaatkârların ise zorluklar içinde olduklarını, günahkârların zevk içinde, dindarların ise acı içinde olduklarını gördüklerinde şaşkınlığa düşmekte ve onların ardında yatan hikmeti anlayamadıkları için yanlış anlamanın kurbanı olmaktadırlar. Kafirler ve zalimler bundan bu dünyanın hiç bir ahlâki kurala bağlı olarak işlemediği, bu dünyanın hiç bir hakimi olmadığı ve eğer varsa bile bu hakimin adaletsiz ve akılsız olduğu sonucunu çıkarmaktadırlar; o halde insan dilediği her şeyi yapabilir. Çünkü hesap verilecek kimse yoktur. Diğer taraftan müminler bunları gördüklerinde o denli sıkılıp cesaretleri kırılmaktadır ki, imanları zor bir imtihana tabi tutulmaktadır. Bu mucizenin ardında yatan hikmeti açığa çıkarmak için Allah gerçeğin üzerinden perdeyi aralamış, böylece Musa gece gündüz meydana gelen olayların ardındaki hikmeti gerçeği görenlerden ne denli değişik olduğunu görebilmiştir.

Şimdi şöyle bir soruyu ele alalım: Bu olay nerede ve ne zaman meydana geldi? Kur'an bu konuda hiç bir şey söylemez. Bu konuda Avfi'nin rivayet ettiği İbn Abbas'dan nakledilen bir söz vardır: "Bu olay, Firavun'un helâk edilişinden ve Musa (a.s) kavmini Mısır'a yerleştirdikten sonra meydana gelmiştir." Fakat bu, İbn Abbas'dan rivayet edilen ve Buhari gibi diğer güvenilir hadis kitaplarında zikredilen başka hadislerle desteklenmemiştir. Musa (a.s)'ın kavmini Firavun'un helâkından sonra Mısır'a yerleştirdiğini ispatlayan başka bir kaynak da yoktur. Bunun tam aksine Kur'an Musa'nın Mısır'dan çıkışından sonra tüm zamanını çölde (Sina ve Tih) geçirdiğini söyler. Bu nedenle Avfi'nin hadisi kabul edilemez. Fakat eğer olayın ayrıntılarını göz önünde bulundurursak iki şey açığa çıkmaktadır: 1) Bunlar, Musa'ya (a.s) peygamberliğin ilk yıllarında gösterilmiş olmalıdır, çünkü bu tür şeyler, peygamberliğin ilk döneminde eğitim ve öğretim için gereklidir. 2) Bu hikaye Mekke'li müminleri rahatlatmak ve teskin etmek için anlatıldığından dolayı, bu mucizelerin Musa'ya (a.s) İsrailoğulları'nın, bu surenin indirildiği dönemde Mekke'li müşriklerin müminlere yaptığı işkencelerin aynısı ile karşılaştığı bir dönemde gösterildiği sonucuna da varılabilir. Bu iki noktaya dayanarak (Gerçeği yalnız Allah bilir) bu olayın Firavun'un İsrailoğulları'na yaptırdığı işkencenin en şiddetli olduğu dönemde meydana geldiğini söyleyebiliriz. Aynen Kureyş liderleri gibi Firavun ve çevresindekiler de azabın gecikmesini, kendi üzerlerinde kendilerini hesaba verecek hiç bir güç olmadığının ispatı sanarak aldanmışlardı. Ve işkence çeken Mekkeli müslümanlar gibi Mısır'lı müslümanlar da şöyle feryat ediyorlardı: "Rabbimiz! Bu zalimlerin hakimiyeti ve bizim zavallılığımız daha ne kadar sürecek?" O denli ki Hz. Musa şöyle dua etti: "Rabbimiz! Şüphesiz sen Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir ihtişam ve mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırmaları için mi?" (Yunus: 88).

Eğer bizim tahminimiz doğru ise, o zaman bu olayın Musa'nın (a.s) Sudan'a yolculuğu sırasında meydana geldiği ve iki denizin birleştiği yer ile Mavi Nil ile Beyaz Nil'in birleştiği bu günkü Hartum şehrinin kastedildiği sonucuna varabiliriz.

Kitab-ı Mukaddes bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemez, fakat Talmud bu olaya değinir, ama olayın kahramanı Musa (a.s) değil, Levi'nin oğlu Rabbi Jochanane'dır. Yine Talmud'a göre diğer kişi canlı olarak semaya yükseltilen ve orada dünyanın yönetimi için meleklerle birleştirilen Elijah'dır. (The Talmud Selections H.Polano, S. 313-16)

Çıkıştan önce meydana gelen olaylar gibi bu olayın da doğru olarak aktarılmış olması, fakat yüzyıllar geçtikçe bunda değişiklik ve tahrifler yapılmış olması mümkündür. Fakat ne yazık ki bazı müslümanlar da Talmud'dan etkilenmiş ve Musa kıssasının Musa ile ilgili değil aynı anda başka bir şahısla ilgili olduğuna inanmışlardır. Bu müminler Talmud'un isnadının zayıf olduğunu unutmaktadırlar; hem Kur'an'ın "Musa" adında belirsiz bir kimsenin başından geçen bir olaya değindiğini kabul etmemize de hiç bir sebep yoktur. Dahası Ubey ibn Ka'b'dan rivayet edilen bir hadisden Hz. Peygamber'in (s.a) bu olayı açıklığa kavuşturduğunu ve Musa ile Hz. Musa'nın (a.s) kastedildiğini öğrenmekteyiz. Bir müslümanın Talmud'un bir görüşünü kabul etmesine bir sebep de göremiyoruz.

Oryantalistler, genelde olduğu gibi, tarihin "kaynaklarına" bir "araştırma" yapmışlar ve şunlara işaret etmişlerdir: "Kur'an'da anlatılan hikaye şu üç kaynağa dayandırılabilir: 1) Gılgamış Destanı 2) Süryani iskendernâme 3) Elijah ile Levi'nin oğlu Rabbi Joshua ile ilgili Yahudi efsanesi (İslâm Ansiklopedisi (yeni baskı) ve Shorter Encyclopaedia of İslâm- Hızır başlığı.) Bu kötü niyetli "bilginler" her şeyden önce "bilimsel araştırmaları"nı Kur'an'ın Allah tarafından vahyolunan bir kitap olmadığını ispatlamak için kullanırlar. Böylece onlar, Hz. Muhammed'in (s.a) vahiy olarak iddia ettiği şeylerin böyle "kaynaklar"dan elde edildiğini ispat etmiş olacaklardır. Bu konuda bu utanmaz insanlar öyle akıllıca ve hileli bir şekilde "deliller" ve "iktibaslar" kullanmaktadırlar ki, insan onların "araştırmaları"nın doğruluğuna inanmaya başlamaktadır. Eğer bunların yaptıkları şey "araştırma" ise o zaman insanın böyle bir "araştırma ve bilgi"yi lanetlemeye hakkı vardır.

Biz onlardan "araştırma"larını daha da açıklamaları için aşağıdaki soruları cevaplamalarını istiyoruz.

1) Kur'an'ın belirli bir iddiasını birkaç eski kitaba dayandırdığı konusunda hangi deliliniz var? Böyle bir iddiayı, Kur'an'da anlatılan bazı olayların bu kitaplardakine benzemesine dayandırdığı için "araştırma" olarak kabul edemeyiz.

2) Kur'an'ın indirildiği dönemde Mekke'de Peygamber'in (s.a) Kur'an için materyal topladığı bir kütüphane olduğu konusunda bir bilgiye mi sahipsiniz? Bu soru yerinde bir sorudur, çünkü Kur'an'daki kıssa ve fikirlerin kaynağı olarak kabul ettiğiniz çeşitli dillerdeki birçok kitap toplandığında, yeteri kadar büyük bir kütüphane meydana gelir. Hz. Muhammed'in (s.a) bu kitapları çeşitli dillerden Arapça'ya tercüme eden mütercimler tuttuğu konusunda, elinizde bir delil mi var? Eğer böyle değilse ve sizin iddianız sadece Peygamber'in (s.a) Arabistan dışına yaptığı birkaç yolculuğa dayanıyorsa, şöyle bir soru sorulabilir: Peygamber'in (s.a) Peygamberliğinden önce böyle kaç kitap kopya edebilmiş veya kaç kitap ezberleyebilmiştir? Nasıl oluyor da Peygamberliğin gelişinden bir gün önce bile onun konuşmalarında, (daha sonra Kur'an'da nazil olan) bu topladığı bilgilerin etkisi görülmemiştir?

3) Nasıl olmuş da Peygamber'in (s.a) çağdaşı Mekke'li Yahudi ve Hıristiyan kafirler, sizin gibi böyle bir delil peşinde oldukları halde Peygamber'e (s.a) böyle bir suçlamayla karşı çıkmamışlardır? O dönem müşriklerinin böyle bir fırsatı değerlendirmek için yeterli nedenleri vardı, çünkü onlara Kur'an'ın vahyolunmuş bir kitap olduğu ve ilâhî bilgiden başka kaynağı olmadığı iddiasının tersini ispatlayacak bir delil bulmaları ve eğer Kur'an'ın insan sözü olduğu doğru ise onun bir benzerini meydana getirmeleri teklifi yapılmıştı. Bu teklif o dönem İslâm düşmanlarının iddialarını boşa çıkarmış ve Kur'an'ın dayandığı başka bir kaynak olduğunu ispatlayacak en ufak mantıki bir fikir bile öne sürmemişlerdir. Bu gerçeklerin ışığında şöyle bir soru yöneltilebilir: "Peygamber'in (s.a) çağdaşları bu araştırmalarında nasıl başarısız oldular da bin yıllık bir zaman geçtikten sonra bugün İslâm düşmanları bu girişimlerinde başarı kazandılar?"

4) En son ve en önemli soru ise şudur: Bu İslâm düşmanlarının Kur'an'ın Allah'tan gelen bir vahiy olma ihtimalini bir tarafa bırakıp bütün çabalarnı onun vahiy olmadığını ispatlama girişimlerinde yoğunlaştırmalarının nedeninin sadece bağnazlık ve garaz olduğunu göstermiyor mu? Kur'an'da anlatılan kıssaların daha önce yazılmış kitaplardakilere benzemesi gerçeği aynı şekilde Kur'an'ın vahyedilmiş olduğu ve geçen zaman boyunca onlarda meydana gelen tahrifleri düzeltmek için bu kıssalara değinildiği şeklindeki görüşün ışığında da ele alınabilir. Onların araştırmaları, neden Kur'an'daki hikayelerin gerçek kaynağının bu kitaplar olduğunu ispatlamak üzerinde yoğunlaşıyor da, diğer ihtimali, Kur'an'ın vahyedilmiş bir kitap olduğu gerçeğini hiç dikkate almıyor?

Bu soruları düşünen her tarafsız kişi, oryantalistlerin "bilgi" adına sundukları "araştırmanın" dikkate alınmaya değer olmadığı sonucuna varacaktır.


61 Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık da) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.

62 (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk."

63 (Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unutmuş oldum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu."

64 (Musa) Dedi ki: "Bizim de aradığımız buydu."58 Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.

AÇIKLAMA

58. Yani, "bizim varacağımız yerin alameti, işareti işte bu idi," Bu, Hz. Musa'nın bu yolculuğu Allah'ın emri ile O'nun kulu ile buluşmak üzere yaptığını göstermektedir. Ona balığın yok olduğu yerde o kul ile buluşacağı söylenmişti.


65 Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.59

66 Musa ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"

67 Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin."

68 (Böyleyken) "Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?"

69 (Musa:) "İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

70 Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiç bir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar."

71 Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın."

72 Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

73 (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma" dedi.

74 Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."

75 Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

76 (Musa:) "Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun" dedi.

77 (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip onlardan yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin."

AÇIKLAMA

59. Bütün güvenilir hadis kitaplarında bu kulun ismi "Hızır" olarak bildirilmiştir. Bazılarının İsrailliyatın etkisiyle söylediği gibi onun isminin Elijah (İlyas) olduğunu düşünmemize hiç bir neden yoktur. Bu İsrailliyattan etkilenen kimselerin iddiaları sadece Peygamber'in (s.a) sözüne aykırı olduğu için değildir. Aynı zamanda İlyas Peygamber'in (a.s) Hz. Musa'dan (a.s) yüzlerce yıl sonra doğduğu gerçeğini gözönünde bulundurmadıkları için de yanlıştır.

Kur'an Hz. Musa'nın (a.s) yanındaki gencin kim olduğunu bildirmez; fakat bazı hadislere göre bu genç, Hz. Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın başına geçen Nun'un oğlu Yeşu'a dır.


78 Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim."

79 "Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı."

80 Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve küfür zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk."

81 Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik."

82 "Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin onlara karşı sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."60

83 Sana (Ey Muhammed,) Zu'l Karneyn61 hakkında sorarlar. De ki: "Size, ondan da, 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim.62

AÇIKLAMA

60. Bu kıssa ile ilgili olarak cevaplandırılması gereken çok zor bir soru ortaya çıkar: Hızır tarafından yapılan işlerin iki tanesi insanın yaratılışından beri var olan kanunlara apaçık aykırıdır. Hiçbir kanun bir kimseye başka bir kimsenin malını tahrip etme ve suçsuz bir insanı öldürme izni ve yetkisi vermez. O denli ki bir kimse ilham yoluyla bazı korsanların belli bir gemiyi basacaklarını ve belli bir çocuğun isyankar ve kafir olacağını bilse o zaman bile Allah tarafından gönderilen hiçbir kanun insana ilhamı nedeniyle gemide bir delik açma ve masum bir çocuğu öldürme izni vermez. Buna cevap olarak birisi Hızır'ın bu iki işi Allah'ın emri ile yaptığını söyleyecek olsa, bu bizim sorunumuzu çözmez. Çünkü soru: "Hızır bu işleri kimin emri ile yaptı?" değil, "Bu emirlerin özelliği ne idi" sorusudur. Bu önemlidir, çünkü Hızır bunları "ilahi emir" doğrultusunda yapmıştır. Hızır'ın kendisi de bu işleri kendi yetkisi ile yapmadığını, bilakis Allah'ın rahmetiyle hareket ettiğini söylemektedir. Allah da bunu şu sözlerle tasdik etmektedir: "Biz ona katımızdan bir ilim öğrettik." Bu nedenle bu işlerin Allah'ın emri ile yapıldığından hiç şüphe yoktur. Fakat emrin niteliği ve özelliği ile ilgili soru hâlâ ortada durmaktadır. Çünkü bu emirler, hiçbir ilahi kanun tarafından izin verilmediği için meşru değildir. Ve Kur'an da suçlu olduğuna bir delil olmaksızın bir kimsenin başka birisini öldürmesine izin vermez. Bu nedenle bu emirlerin de bir kimsenin zengin, diğerinin fakir ve bir kimsenin hasta, diğerinin de hasta iken iyileşmesine neden olan Allah'ın emirleri ile aynı grupta olduğunu kabul etmek zorundayız. Eğer Hızır'a verilen emirler bu tür emirler idiyse, Hızır'ın insanlar için konulan ilahi kanunlarla sınırlı olmayan bir melek (veya Allah'ın yaratıklarından başka biri) olduğu sonucuna varılabilir.

Çünkü şer'î yönü olmayan bu tür emirler ancak meleklere verilebilir. Bunun nedeni haram ve helâl sorununun onlar için söz konusu olmamasıdır; onlar hiçbir kişisel güce sahip olmaksızın Allah'ın emirlerine itaat ederler. Onların aksine bir insan, işlediği amel ilahi kanuna aykırı ise, bunu ilham sonucu veya içgüdülerle istemeyerek işlemiş de olsa günah işlemiş olur. Çünkü insan, insan olması münasebetiyle ilahi kanuna uymak zorundadır. Ve ilahi kanunda, bir kimsenin ilham yoluyla bir emir aldığı veya kendisine gizlice yasak bir işin hikmeti bildirildiği için yaptığı işin helâl sayılabileceği bir boşluk yoktur.

Yukarıda değindiğimiz ilke fıkıh alimleri ve sufi liderler tarafından tartışmasız kabul edilmiştir. Allame Alûsî bu konuda Abdü'l Vehhab Şi'rânî, Muhiddin ibn A'rabi, Müceddid Elfi Sani, Şeyh Abdülkadir Geylani, Cüneyd Bağdadi, Sırrı Sekati, Ebu'l Huseyn en-Nuri, Ebu Said el-Harrâz, Ahmed üd-Dineveri ve İmam Gazzali'nin birçok sözünü ayrıntısıyla nakletmiştir. Onlara göre, bir sufi için bile kendine gelen bir ilhama uyarak kanunun ilkelerine ters düşen birşey yapmak doğru değildir. (Ruhu'l Meani cild: XVI, s 16-18). İşte bu nedenle biz Hızır'ın bir melek veya insanı sınırlayan kanunlardan azade başka bir yaratık olması gerektiği sonucuna vardık. Çünkü o, yukarıda anılan formülün tek istisnası olamaz, bu yüzden kaçınılmaz olarak onun, insanlar için önceden belirlenen ilahi kanuna göre değil, Allah'ın dileği doğrultusunda hareket eden Allah'ın kullarından biri olduğu sonucuna varıyoruz.

Eğer Kur'an Hz. Musa'nın (a.s) eğitilmek üzere gönderildiği "kul"un bir insan olduğunu söylemiş olsaydı, o zaman Hızır'ın insan olduğunu kabul edecektik. Fakat Kur'an açıkça onun bir insan olduğunu söylemez, aksine "kullarımızdan biri" olduğunu söyler, bu da onun insan olduğunu göstermez. Kur'an'da bu kelime (kul) çeşitli yerlerde melekler için kullanılmıştır. Bkz. Enbiya: 26, Zuhruf: 19. Bunun yanısıra Hz. Hızır'ın insan olduğuna işaret eden hiçbir hadis yoktur. Hz. Peygamber'den (s.a) Said ibn Cübeyr, İbn Abbas ve İbn Ka'b kanalıyla rivayet edilen sahih bir hadisde "Racul" kelimesi, genelde insanlar için kullanılmasına rağmen, Hızır (a.s) için kullanılmıştır ve sadece insanlar için kullanılmayacağı açığa çıkmıştır. Kur'an'da bu kelimeyi Cin Suresi altıncı ayette cinler için kullanmıştır. Şu da bir gerçektir ki bir melek, bir cin veya görünmeyen bir varlık insanların yanına geldiğinde, insan şeklinde görünür. Ve bu şekil içinde aynen Meryem'e gelen insan kılığındaki melek gibi beşer adını alır. (Meryem 17) O halde yukarıda zikredilen hadiste Peygamber (s.a) tarafından Hızır için kullanılan "Racul" kelimesi, onun mutlaka insan olduğu anlamına gelmez.

Bu nedenle yukarıdaki tartışmanın ışığında, Hızır'ın, bir melek olduğu veya insanlar için belirlenen sınırlarla bağımlı olmayan başka bir yaratık olduğu sonucuna varabiliriz. İbn Kesir'in tefsirinde Maverdi'den rivayet edildiğine göre, bazı eski müfessirler ve Kur'an alimleri de bu görüştedirler.

61. Ayetin başındaki (ve) bağlacı, bu kıssayı Hızır kıssasına bağlamaktadır. O halde bu, daha önce anlatılan "Mağarada Uyuyanlar" ve "Musa ile Hızır" kıssalarının da Mekke'li müşriklerin Ehl-i Kitab'a danıştıktan sonra Hz. Muhammed'in (s.a) Peygamberliğini sınamak için sordukları sorulara bir cevap olarak anlatıldıklarını ispatlamaktadır.

62. Zül'l-Karneyn'in kim olduğunu belirlemek, ilk dönemlerden beri tartışmalı bir konu olagelmiştir. Müfessirlerin çoğu onun Büyük İskender olduğu görüşündedirler, fakat Kur'an'da anlatıldığı şekliyle Zü'l-Karneyn'in özellikleri ona uymamaktadır. Şimdi ise müfessirler onun eski İran İmparatoru Kisra Haris (Hüsrev veya Sayrıs) olduğuna inanma eğilimindedirler. Biz de onun büyük bir ihtimalle Kisra olduğu görüşünü kabul ediyoruz, fakat bu güne kadar gün ışığına çıkan tarihi gerçekler böyle bir iddiayı desteklemekten uzaktır.

Şimdi de Zü'l-Karneyn'in Kur'an'da anlatıldığı şekliyle özelliklerine bir göz atalım: 1) Zü'l-Karneyn (iki boynuzlu) adı Yahudiler tarafından çok iyi biliniyor olmalı, çünkü onların teklifi üzerine Mekke'li müşrikler bu soruyu Peygamber'e (s.a) yönelttiler. Bu nedenle "İki Boynuzlu" diye bilinen şahsın kim olduğunu veya "İki Boynuzlu" diye bilinen krallığın hangi krallık olduğunu öğrenmek için Yahudi edebiyatından yararlanmalıyız. 2) Zü'l-Karneyn fetihleri doğudan batıya, daha sonra da üçüncü bir yöne ya kuzeye ya da güneye yayılmış büyük bir kral ve büyük bir fatih olmalı. Kur'an'ın indirilmesinden önce böyle büyük fatih olan bir kaç kral vardı. Bu nedenle araştırmamız Zü'l-Karneyn'in diğer özelliklerini bu krallardan birinde bulmak yönünde olmalıdır. 3) Bu isim ancak krallığını Ye'cuc ve Me'cuc'un saldırısından korumak için iki dağın arasına sağlam bir duvar yapan bir krala verilmiştir. Bunu açığa çıkarabilmek için Ye'cuc ve Me'cuc'un kim olduklarını öğrenmeliyiz. Aynı zamanda böyle bir duvarın ne zaman inşa edildiğini ve hangi ülkenin sınırları içinde olduğunu da tespit etmeliyiz. 4) Yukarıdaki özelliklerin yanısıra Zü'l-Karneyn Allah'a ibadet eden bir kral ve adil bir yönetici olmalı. Çünkü Kur'an herşeyden önce bu özellikleri vurgulamaktadır.

Bu özelliklerin ilki Kisra'ya uymaktadır, çünkü Kitab-ı Mukaddes'e göre Daniel Peygamber, rüyasında Medva ve Fas krallıklarını Yunanlıların yükselişinden önce iki boynuzlu bir koç şeklinde görmüştür. (Daniel 8: 3, 20). Yahudiler "İki Boynuzlu" şahsa çok saygı duyarlar çünkü onun saldırısıyla Babil Krallığı çökmüş ve İsrailoğulları özgürlüklerine kavuşmuştur. (Bkz. İsra an: 8)

İkinci özellik de tamamen olmasa da kısmen Kisra'ya uymaktadır. Onun fetihleri batıda Anadolu ve Suriye'ye, doğuda Belh'e kadar uzanmıştır, fakat onun kuzeye ve güneye bir sefer düzenlediğini gösteren hiçbir delil yoktur. Oysa Kur'an onun bu üçüncü seferinden açıkça bahseder. Bununla birlikte üçüncü sefer tamamen konu dışı değildir, çünkü tarih Kisra'nın krallığının kuzeyde Kafkasya'ya kadar genişlediğini söyler. Ye'cuc ve Me'cuc'e gelince, onların eski zamanlardan beri yerleşik imparatorluk ve devletlere saldırılar düzenleyen ve çeşitli adlarla bilinen- Tatarlar, Moğollar, Hunlar ve İskitler- Orta Asya kabileleri olduğu söylenir. Kafkasya'nın güney bölgelerinde sağlam siper ve duvarların yapıldığı da bilinmektedir. Fakat bunların Kisra tarafından yaptırıldığı tarihi olarak tespit edilmiş değildir.

Son özelliğe gelince, Kisra eski krallar arasında bu özelliğe sahip olabilecek tek insandır. Çünkü düşmanları bile onun adaletini övmekten, kendilerini alamazlardı. Kitab-ı Mukaddes'in kitaplarından biri olan Ezra onun İsrailoğullarını Allah'a ibadet ettiği için serbest bırakan ve ortağı olmayan Allah'a ibadet edilmesi için Süleyman tapınağının tekrar inşa edilmesini emreden Allah'tan korkan ve Allah'a ibadet eden bir kral olduğunu söyler.

Yukarıda belirtilen noktaların ışığında, Kur'an'ın nazil oluşundan önce yaşayan krallar içinde sadece Kisra'nın Zü'l-Karneyn'in özelliklerine uyduğunu söyleyebiliriz. Fakat Kisra'nın Zü'l-Karneyn olduğunu kesin bir şekilde iddia edebilmemiz için daha fazla delile ihtiyacımız var. Yine de Kur'an'da anlatılan özelliklere Kisra'dan daha fazla uyan hiçbir kral ve fatih yoktur.

Tarihi olarak Kisra'nın M.Ö. 549'da tahta geçen bir Pers Kralı olduğunu söylememiz yeter. Tahta geçtikten birkaç yıl sonra Medyen ve Lidya krallıklarını ele geçirdi ve M.Ö. 539'da Babil'i fethetti. Bundan sonra ona karşı çıkacak hiçbir güçlü krallık kalmamıştı. Kisra'nın fetihleri bir tarafta Sind ve Türkistan'a, bir tarafta Mısır ve Libya'ya, diğer tarafta Trakya ve Makedonya'ya ve kuzeyde Kafkasya ve Harzem'e kadar uzanmıştı. Yani bütün medeni ülkeler onun yönetimi altındaydı.

HARİTA - VIII -

Zü'l-Karneyn'in hikayesine ilişkin harita


84 Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona her şeyden bir yol (sebep) verdik.

85 O da, bir yol tutmuş oldu.

86 Sonunda güneşin battığı yere kadar63 ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu,64 yanında da bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin."65

87 Dedi ki: "Kim zulme saparsa biz onu azablandıracağız, sonra da Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırıverir."

88 Kim de iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan da kolay olanını söyleyeceğiz."

89 Sonra (yine) bir yol tutmuş oldu.

90 Sonunda güneşin doğduğu yere kadar ulaştı ve onu (güneşi), kendileri için ona karşı bir siper kılmadığımız bir kavim üzerine doğmakta iken buldu.66

91 İşte böyle, onun yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya yanında olup-biten her şeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.

92-93 Sonra (yine) bir yol tuttu. Nihayet iki dağ 67 arasına ulaştığı zaman orada hiç söz anlamayan bir kavim buldu. 68

AÇIKLAMA

63. "Güneşin battığı sınır", güneşin battığı "yer" anlamına gelmez. İbn Kesir'e göre bu Zü'l-Karneyn'in arka arkaya ülkeler fethederek batıya yürüdüğü en sonunda karanın bitip okyanusun başladığı yere ulaştığı anlamına gelir.

64. "Güneşi kara bir balçıkta (denizin kara sularında) batar buldu." Eğer Zü'l-Karneyn Kisra idiyse burası Anadolu'nun batı sınırıdır ve "kara balçık (kara su) ise Ege Denizidir. Bu tefsir Kur'an'ın "Bahr" (deniz) yerine "Ayn" (su kaynağı, pınar) kullanması ile desteklenmektedir.

65. "Dedik ki" ifadesi, Allah'ın direkt olarak bu sözleri vahyettiği ve Zü'l-Karneyn'in bir Peygamber veya Allah'dan ilham alan bir kimse olduğu anlamına gelmez. Bu Zü'l-Karneyn'in bir ülkeyi fatih olarak ele geçirdiği ve ele geçirilen ülkelerin halklarının tamamen onun merhametine kaldığı bir dönemle ilgilidir. İşte o zaman Allah onun vicdanına şöyle bir soru yöneltmiştir: "İşte şimdi senin sınanma zamanın. Bu insanlar tamamen senin merhametine kalmış, ister onlara adaletsizce davranırsın, ister iyi ve cömertce davranırsın."'

66. Yani Zü'l-Karneyn doğuya doğru arka arkaya ülkeler fethederek ilerlerken medeni hayatın sona erdiği ve daha ötede ne çadır ne de bina gibi hiç bir barınakları olmayan barbar insanların yaşadığı bir ülkeye ulaştı!

67. "İki dağ" Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında uzanan dağ sıralarının bir bölümü olmalıdır. (Ayet 96.) Bu dağların ötesinde Ye'cuc ve Me'cuc bölgesi vardı.

68. Yani, "Onlarla iletişim kurmak çok zordu. Onların dili Zü'l-Karneyn ve arkadaşlarına yabancı idi. Onlar da barbar oldukları için ne Zü'l-Karneyn'in dilini anlayabiliyorlar ne de başka bir yabancı dil biliyorlardı."


94 Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc,69 yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktalar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?"

95 Dedi ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkân), daha hayırlıdır. Madem öyle, siz bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım."70

96 "Bana demir kütleleri getirin," iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."

97 Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler.

98 Dedi ki: "Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz71 eder; Rabbimin va'di haktır."72

AÇIKLAMA

69. Daha önce açıklama notu 62'de de değindiğimiz gibi, Ye'cuc ve Me'cuc eskiden beri Asya ve Avrupa'daki yerleşik imparatorluklara saldırılar düzenleyen kuzey doğu Asya'nın vahşi kabileleriydi. Tekvin'e göre (10. bölüm) bunlar Nuh'un oğlu Yafes'in soyundan gelmektedirler, müslüman tarihçiler de bu görüşü kabul etmişlerdir. Hezekiel'e göre (38. ve 39. bölümler) onlar Meşek (Moskova) ve Tubal (Tubalsek)'i ele geçirmişlerdi. İsrailli tarihçi Josephus'a göre, Ye'cuc ve Me'cuc, İskitlerdi ve ülkeleri Kara Deniz'in kuzey ve doğusuna dek yayılmıştı. Jerome'ye göre Me'cuc ülkesi Hazar Denizi'nin yakınında Kafkasya'nın kuzeyindeki toprakları kapsıyordu.

70. Yani "Bir yönetici olarak düşmanlarımızın saldırılarından sizi korumak benim görevimdir. Bu nedenle sizden bu amaçla fazla bir vergi almam doğru olmaz. Allah'ın bana verdiği hazineler buna yeter. Fakat siz bana iş gücü olarak yardım etmelisiniz."

71. Yani, "Gerçi ben elimden geldiğince sağlam bir demir duvar yaptım, ama bu sonsuza dek sürecek değildir. Çünkü bu duvar ancak Allah'ın dilediği kadar sağlam kalacaktır ve Rabbimin va'di geldiğinde paramparça olacaktır. O zaman dünyadaki hiçbir güç onu koruyup, muhafaza edemeyecektir.

Allah'ın va'di ile iki şey kastedilmiştir: 1) Bu duvarın yıkılacağı an anlamına gelebilir, 2) Aynı şekilde Allah tarafından herşeyin yok edilip, helak edileceği an olan kıyamet saati kastedilmiş de olabilir.

Bazıları burada Zü'l-Karneyn'e isnad edilen duvarın Çin Seddi olduğu gibi yanlış bir izlenime kapılmışlardır. Oysa bu duvar Dağıstan ve Kara Denizle Hazar Denizi arasında yer alan Kafkasya'nın iki şehri olan Derbent ve Daryal arasına inşa edilmiştir. Kara Deniz ve Daryal arasında, aralarını büyük bir ordunun geçemeyeceği derin vadilerin ayırdığı yüksek dağlar vardır. Fakat Derbent ile Daryal arasında bu tür dağlar yoktur ve geçitler geniştir ve geçit veren cinstendir. Eski çağlarda kuzeyden gelen vahşi ve göçebe kabileler güneydeki toprakları bu geçitlerden yararlanarak istila ederlerdi. Bu akınlardan tedirgin olan Pers kralları korunmak için elli mil uzunluğunda 29 fit yüksekliği 10 fit genişliği olan bir duvar yapmak zorunda kaldılar. Bu duvarın kalıntıları bugün bile görülebilir. Bu duvarı ilk önce kimin yaptırdığı tarihi olarak tespit edilememiştir, fakat müslüman tarihçiler ve coğrafyacılar bu duvarı Zü'l-Karneyn'e isnad ederler. Çünkü bu duvarın kalıntıları Kur'an'da anlatılanlara benzemektedir.

İbn Cerir et-Taberi ve İbn Kesir aşağıdaki olayı kaydetmişler, Yakût ise Mu'cemü'l-Buldan adlı eserinde bu olaya değinmiştir: Azerbaycan'ın fethinden sonra Hz. Ömer H. 22 yılında Surâka bin Amr'ı Derbent'e bir sefer düzenlemekle görevlendirdiğinde Surâka, Abdurrahman bin Rabia'yı öncü koluna kumandan tayin etti. Abdurrahman Ermenistan'a girdiğinde, ülkenin yöneticisi Şehrbrâz karşı koymaksızın teslim oldu.

Daha sonra Abdurrahman Derbent'e doğru ilerlemek istediğinde, Şehrbrâz ona Zü'l-Karneyn tarafından inşa edilen bu duvar hakkında bütün ayrıntıları bilen bir adamdan bilgi topladığını haber verdi. Sonra o adam Abdurrahman'ın huzuruna getirildi. (Taberi, cilt. 3 sh. 235-239: el-Bidaye ven-Nihaye, cilt. 7, sh. 122-125; Mu'cemü'l-Buldan da Babül-Ebvab başlığı altında Derbent.)

İki yüz yıl sonra Abbasi Halifesi Vasık (H. 227-233), Selâmü'l-Tercüman'ın başkanlığında elli kişilik bir heyeti Zü'l-Karneyn'in yaptığı duvarı incelemekle görevlendirdi. Bu heyetin gözlemlerine Yakût, Mu'cemü'l-Buldan'ın da İbni Kesir de Nihaye'sinde geniş yer vermiştir. Onlar bu yolculuğun Sâmarra'ya oradan Tiflis'e uzandığını, daha sonra es-Serir ve el-Lân üzerinden Filânşâh'a ulaştığını ve oradan da Hazar ülkesine vardığını söylerler. Bundan sonra Derbent'e girmişler ve orada duvarı görmüşlerdir. (el-Bidaye, c. 2, sh. 111, c.7 sh. 122-125; Mu'cemü'l-Buldan: Babul-Ebvab başlığı) Bu, hicretin 3. yy'na kadar müslüman bilginlerin Kafkas duvarını Zü'l-Karneyn'in yaptığı duvar olarak kabul ettiklerini göstermektedir.

Yakût, Mucemü'l-Buldan'ında aynı görüşü birkaç yerde vurgulamıştır. Mesela Hazar başlığı altında şunları yazar:

"Bu ülke Türklere aittir ve sınır Derbent denilen Babül-Ebvab'ın hemen arkasındaki Zü'l-Karneyn duvarına bitişiktir. "Aynı bağlamda Yakût, Halife Muktedirbillah'ın büyükelçisi Ahmed bin Fadlân'dan da bir söz rivayet eder. Ahmed, Hazar ülkesini ayrıntılarıyla tasvir etmiş ve Hazar'ın içinden Rusya'dan ve Bulgaristan'dan gelip Hazar Denizi'ne dökülen İdil nehri geçen ve başkenti İdil olan ülkenin adı olduğunu söylemiştir.

Babül-Ebvab'la ilgili olarak Yakût, şehrin hem Elbab, hem de Derbent olarak anıldığını söylemiş ve bu şehrin sınırları içinde kuzeyden güneye giden insanların yolculuğunu güçleştiren dar geçitler olduğuna değinmiştir. Bir zamanlar bu ülke Enûşirvan krallığı içindeydi ve İranlı yöneticiler o yöndeki sınırlarını kuvvetlendirmeye çok özen gösterirlerdi.

72. Zü'l-Karneyn kıssası burada son buluyor. Gerçi bu kıssa da "Mağarada Uyuyanlar" ve "Musa ile Hızır" kıssaları gibi, Mekke'li müşriklerin Peygamber'i (s.a) sınamak için sordukları sorulara bir cevap olarak anlatılmıştır; ama Kur'an bu kıssayı kendi amaç ve gayesi doğrultusunda kullanmış ve şöyle demek istemiştir: "Ehl-i Kitap'tan şöhretini işittiğiniz Zü'l-Karneyn sadece bir fatih değildi, o aynı zamanda tevhide, öldükten sonra dirilmeye inanan bir mümindi; adalet ve cömertlik ilkeleriyle hareket ediyordu. O, sizin gibi geçici mallara aldanan ve kendini üstün gören cimri bir insan değildi."


99 Biz o gün,73 bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sur'a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.

100 Ve o gün, cehennemi, küfre sapanlara tam bir sunuşla sunmuşuz.

101 Ki onlar, beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi, (Kur'an'ı) dinlemeye katlanamazlardı.

102 Küfre sapanlar,74 beni bırakıp kullarımı veliler edindiklerini mi sandılar?75 Gerçekten biz cehennemi kâfirler için bir durak olarak hazırlamışız.

AÇIKLAMA

73. "O gün": "Kıyamet Günü", Zü'l-Karneyn'in "Rabbinin va"di" diye değindiği ahiret hayatı ile ilgili konunun devamı olarak Kur'an 99-101. ayetleri eklemiştir.

74. Bu, tüm surenin sonucudur ve sadece Zü'l-Karneyn kıssası ile değil aynı zamanda surenin tüm olarak ana fikri ile ilgilidir. Bu ana fikir surenin başında (1-8. ayetler) bildirilmişti: Peygamber (s.a) kavmini 1) Şirkten vazgeçip Tevhid'e uymaya, 2) Dünyaya tapmaktan vazgeçip ahirete inanmaya davet etmişti. Fakat zenginlikleri ve servetleri ile öğünen kavminin önde gelenleri sadece onun davetini kabul etmemekle kalmadılar, aynı zamanda onun davetini kabul eden salih insanları da alaya aldılar ve onlara işkence yaptılar. Bu bölümde aynı konuları ele alır ve müşriklerin Peygamber'i (s.a) sınamak için sordukları bu üç kıssadan mükemmel bir şekilde yararlanır.

75. Yani, "Tüm bunları duyduktan sonra hâlâ bu küstahlıkta ısrar mı ediyorlar ve tutumlarının kendileri için yararlı olacağını mı sanıyorlar?"


103 De ki: "Davranış (tarzı olan ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?"

104 "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları76 boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar."

105 İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.77

106 İşte, küfre sapmaları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların cezası cehennemdir.

107 İman edip salih amellerde bulunanlar;78 Firdevs cennetleri onlar için bir 'konaklama yeridir.'

108 Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.79

109 De ki: "Rabbimin sözleri80(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi."

110 De ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın."

AÇIKLAMA

76. Bu ayetin iki anlamı vardır: Birincisi, bizim mealde ifade ettiğimiz anlamdır; ikincisi ise şöyledir: "... bütün çabalarını dünya hayatına harcayanlar." Yani onlar her ne yapmışlarsa Allah'ı ve ahireti düşünmeksizin bu dünya için yapmışlardır; dünya hayatını gerçek hayat olarak kabul ettikleri için, bu dünyada zengin ve başarılı olmak onların tek amacı haline gelmiştir. Onlar Allah'ın varlığına şehadet etseler bile, bu şehadetin ifade ettiği iki anlama dikkat etmemişlerdir: Hayatlarını Allah'ın rızasını kazanacak bir şekilde geçirmek ve bu dünyada yapılan her şeyin hesabının verileceği o gün kurtuluşa erenlerden olmak. Onların bunu kavramamalarının nedeni, kendilerini her tür sorumluluktan uzak ve tamamen bağımsız olan akılcı hayvanlar olarak kabul etmeleri ve hayvanların çayırda yaptığı gibi bu dünyadaki tüm zevklerden faydalanmak istemeleridir.

77. "Onların amelleri boşa çıkmıştır." Yani bu amellerin kıyamet gününde onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar bu amelleri büyük kazançlar olarak değerlendirmiş olabilirler, fakat gerçek şu ki, dünyanın sonu geldiğinde bu amellerin hiçbir değeri olmayacaktır. Onlar Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında ve bütün amelleri terazilere konulduğunda, büyük saraylar inşa etmiş, büyük üniversiteler, kütüphaneler kurmuş, büyük fabrikalar ve labaratuvarlar yapmış ve demiryolları, karayolları inşa etmiş olsalar bile, bunların hiçbir ağırlığı olmayacaktır. Kısacası icadları, endüstrileri, bilimleri, sanatları ve bu dünyada iken övündükleri başka şeyler Terazi üzerinde tüm ağırlıklarını kaybedeceklerdir. Orada ağırlığa sahip olacak tek şey, ilahi emirlere uygun olan ve Allah rızası amaçlanarak işlenen ameller. Bu nedenle şu bir gerçektir ki, bir kişinin tüm çabaları bu dünya ile sınırlı ise böyle bir kimse yaptığı işlerin karşılığını ahirette görmeyi ummamalıdır; çünkü tüm bunlar dünyanın sona ermesiyle boşa çıkıp yok olmuşlardır. Şu da açıktır ki, ancak yaptığı işleri O'nun emirleri doğrultusunda O'nun rızasını, hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapan ve yaptıklarının karşılığını ahirette görmeyi uman bir kimsenin amelleri Terazi (Mizan) üzerinde bir ağırlığa sahip olabilir. Bunun aksi olduğunda böyle bir kimse bütün amellerinin boşa çıktığını görecektir.

78. İzah için bkz. Müminun an: 10

79. "... onlar oradan hiç ayrılmak istemezler." Çünkü cennettekinden daha iyi bir ortam ve yer bulamazlar.

80. "Sözler" ile "Allah'ın kudretinin ve hikmetinin mucizeleri, olağanüstü olayları ve harikuladelikleri" kasdedilmektedir. Bkz. Lokman an: 48





Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna