İsra Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » İsra Suresi Tefsiri Mevdudi

İsra Suresi Tefsiri Mevdudi

   

İsra Suresi Tefsiri Mevdudi

İSRA SURESİ

Adı: Bu sure adını 1. ayetten alır.


Nuzül zamanı: Surenin ilk ayeti, bu surenin Miraç (Göğe yükseliş) olayı sırasında indirildiğini göstermektedir. Hadislere ve Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını anlatan eserlere göre bu olay Hicret'ten bir yıl önce meydana gelmiştir. O halde bu sure Mekke döneminde indirilen son surelerden biridir.


Surenin Arka-planı:

Hz. Peygamber (s.a) on iki yıldan beri tevhidi tebliğ ediyor ve düşmanları da bu tebliği başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Fakat onların tüm çabalarına rağmen, İslâm Arabistan'ın her köşesine yayılmıştı ve onun davetinden etkilenmeyen bir kabile neredeyse yoktu. Mekke'de de gerçek müminler küçük bir toplum oluşturmuşlar ve İslâm'ı zafere ulaştırmak için her türlü tehlikeye karşı durmaya hazır bir hale gelmişlerdi. Onların yanısıra Evs ve Hazreç'in (Medine'de iki büyük ve etkili kabile) büyük bir çoğunluğu da müslüman olmuştu. Bu nedenle Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den Medine'ye hicret edip orada bütün Müslümanları toplama ve İslâm ilkelerine dayalı bir devlet kurma zamanı gelmişti.


Mirac geldiğinde durum buydu ve dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) bu surede yer alan mesajı getirdi.


Ana Fikir Ve Konular:

Bu sure, uyarı, öğüt ve buyruğun mükemmel bir bileşimidir; surede bu üç unsur da dengeli bir şekilde yer almıştır.


Mekkeli müşrikler, İsrailoğulları'nın ve diğer toplulukların kötü sonlarından ders almaları ve Allah tarafından kendilerine verilen ve bitmek üzere olan süre içinde kendilerini düzeltmeleri konusunda uyarılmaktadırlar. O halde onlar Hz. Muhammed (s.a) tarafından iletilen daveti ve Kur'an'ı kabul etmelidirler; aksi takdirde onlar helâk edilecek ve yerlerine başka bir topluluk getirilecektir. Yakın gelecekte Medine'de İslam'ın doğrudan kendilerine tebliğ edileceği İsrailoğulları da, kendilerini felakete sürükleyen deneyimlerden ders almaları konusunda uyarılmaktadırlar. "Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinden yararlanın, çünkü bu size verilen son fırsattır. Eğer şimdi de eskiden davrandığınız gibi davranmaya devam ederseniz, acıklı bir azapla karşılaşacaksınız."


İnsanlığın eğitilmesine gelince, insanın başarı veya başarısızlığının, kazanç veya kaybının, tevhidi, öldükten sonra dirilmeyi ve peygamberliği iyi anlayıp anlamamasına bağlı olduğu belirtilmektedir. Buna uygun olarak Kur'an'ın Allah kitabı olduğunu ispatlayan ikna edici fikirler öne sürülmekte, kafirlerin bu gerçekler hakkındaki şüpheleri ortadan kaldırılmakta ve uygun yerlerde kafirler cahillikleri nedeniyle azarlanmakta ve uyarılmaktadırlar.


Bu bağlamda İslâmî hayat tarzının dayandırılması amaçlanan temel ahlâk ve medeniyet ilkeleri ortaya konulmaktadır. O halde bu, fiili kuruluşunun bir yıl öncesinde haber verilen İslâm Devletinin bir manifestosu niteliğindedir. Burada, bunun Hz. Muhammed'in (s.a) kendi memleketinde ve dışarıda kurmayı amaçladığı hayat tarzı oldukça açık bir biçimde ifade edilmektedir.


Bunların yanısıra Hz. Peygamber'e (s.a), çektiği sıkıntı ve zorluklara aldırmaksızın görevinde sebat etmesi ve hiçbir şekilde kafirlere taviz vermeyi aklından geçirmemesi emredilmektedir. İşkence, alay ve acılarla karşılaştıklarında bazen sabırsızlık ve dayanıksızlık belirtileri gösteren müslümanlara da bu kötü şartlara sabır ve dayanıklılıkla karşı koymaları, duygu ve arzularını kontrol etmeleri emredilmektedir. Bundan başka "Salat" (namaz) nefislerini temizlemeleri ve yüceltmeleri için bir araç olarak sunulmaktadır: "Bu, sizde, Hak yolunda savaşmaya niyet eden herkeste bulunması gereken niteliklerin oluşmasını sağlayacaktır." Hadislerden, belirli zamanlarda kılınan beş vakit namazın ilk olarak Mi'rac'da farz kılındığını öğreniyoruz.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah yücedir.1 Gerçekten O, işitendir görendir.

AÇIKLAMA

1. Bu ayette değinilen olay, "Mi'rac" ve "İsra" olarak bilinmektedir. Sahih hadislere göre bu olay Hicret'ten bir yıl önce meydana gelmiştir. Hadis ve diğer siyer kitaplarında çok sayıda (25) Sahabeden bu konunun ayrıntılarını anlatan rivayetler nakledilmektedir. Enes bin Malik, Malik bin Se'se'e, Ebu Zer Gıfari ve Ebu Hureyre (Allah hepsinden razı olsun) olayın ayrıntılarını rivayet etmişlerdir. Bunların yanısıra Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Huzeyfe bin Yeman, Hz. Aişe vs. (Allah hepsinden razı olsun) olayın bazı bölümlerini nakletmişlerdir.

Bu ayette Kur'an, yolculuğun sadece bir bölümünü, Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gidişi anmaktadır. Burada anlatıldığı üzere bu yolculuğun gayesi Allah'ın kuluna bazı ayetlerini göstermek istemesidir. Kur'an bundan başka ayrıntılara değinmez, fakat biz diğer ayrıntıları hadislerden öğrenmekteyiz:

Bir gece Cebrail (a.s), Hz. Peygamberi (s.a) Burak üzerinde, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdü. Hz. Peygamber (s.a) orada diğer peygamberlerle birlikte namaz kıldı. Daha sonra göğün çeşitli tabakalarına yükselen peygamberimiz orada bazı büyük peygamberlerle karşılaştı. En sonunda göğün en yüksek tabakasına ulaştı ve Allah'ın huzuruna çıktı. Başka önemli emirlerin yanısıra beş vakit namaz da işte burada emredildi. Daha sonra Peygamber (s.a) Mescid-i Haram'a geldi. Bir çok hadise göre bu yolculuk sırasında ona (s.a) cennet ve cehennem de gösterilmiştir. Güvenilir hadislerden öğrendiğimize göre Hz. Peygamber (s.a) ertesi gün bu olayı anlattığında Mekkeli müşrikler onunla alay ettiler ve müminlerden bazıları da bunda şüpheye düştüler.

Yukarıda belirtilen hadislere dayanan ayrıntılar Kur'an'da verilen ayrıntılara yapılan eklemelerdir. Bu nedenle hadislerde değinilen ayrıntılar, Kur'an'a ters olduğu gerekçesi ile reddedilemez. Bununla birlikte, bir kimse eğer hadislerde belirtilen ayrıntıları reddederse o kafir olmaz. Ancak Kur'an'daki ayrıntıları reddederse kafir olur.

Bu yolculuk (Mi'rac) hakkında bir çok farklı görüşler vardır. Bazıları bunun rüyada meydana geldiği görüşündedirler; Bazıları ise olay sırasında Hz. Peygamber'in (s.a) tamamen uyanık olduğu ve bedeni ile birlikte yolculuk ettiğini söylerler; bazıları ise bunun sadece Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilmiş mistik bir görüntüden öte bir şey olmadığını söylerler. Fakat bu ayetin başlangıç sözleri: "Kulunu... götüren o (Allah) yücedir", bunun Allah'ın sınırsız gücü ile meydana gelmiş olan doğa-üstü bir olay olduğunu göstermektedir. Eğer olay sadece mistik bir görüntüden ibaret olsaydı ayet, bu olayı meydana getiren varlığın her tür zayıflık ve eksiklikten uzak olduğunu gösteren "subhane" ifadesi ile başlamazdı. Yine "Kulunu bir gece... götüren" sözleri, bunun sadece bir görüntü veya rüya olmadığını, bilakis Allah'ın Peygamberi'ne (s.a) ayetlerini gösterdiği fiziksel ve bedensel bir yolculuk olduğunu göstermektedir. Bu nedenle herkes, bunun sadece ruhsal bir deneyim olmayıp, Allah'ın Peygamber'i (s.a) için hazırladığı fiziksel bir yolculuk ve bir gözlem olduğunu kabul etmelidir.

Bazı kimselerin bu olayı imkansızmış gibi görmeleri çok gariptir. İnsanın sınırlı -hem de çok sınırlı- güçleri ile Aya ulaşmayı başardığı bir zamanda, Allah'ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlü'ne (s.a) kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptırabileceğini inkar etmek çok saçmadır.

Herşeyin ötesinde, bir şeyin mümkün olup olmadığı konusundaki soru sadece sınırlı güçlere sahip olan insan hakkında geçerli olur. Fakat her şeye kadir olan Allah söz konusu olduğunda bu tür sorular sorulamaz. Sadece Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmayan bir kimse, Allah kendisi, kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdüğünü söylediği halde bu olağanüstü olaya itiraz edip inkar edebilir. Aynı şekilde, hadislerde geçen ayrıntılara yöneltilen itirazlar da, ikisi dışında, çok basit ve saçmadır:

Birinci itiraz şudur: Eğer hadislerdeki ayrıntıları kabul edecek olursak o zaman Allah'ın belirli bir yer ile sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; aksi takdirde bu amaçla kulun belli bir yerden başka bir yere götürülmesine gerek olmazdı. Bunun yanısıra hadislerin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a) bu yolculuğunda cennet ve cehennemi, orada azap çeken insanları görmüştür. Buna yöneltilen itiraz da şöyledir: Neden bazı insanlar kıyametten sonra kurulacak mahkemeden önce azap çekmekte veya mükafat görmektedirler?

Birinci itirazı ele alırsak, elbette Allah sınırsız ve sonsuzdur. Fakat O, kullarıyla münasebet kurduğunda, kullarının eksik ve zayıf yaratılışlarına uygun araçlar kullanır. Bu O'nun kendi eksikliği nedeniyle değil, kullarının zayıflık ve eksiklikleri sebebiyledir. Örneğin O, yarattıklarından herhangi biriyle konuştuğu zaman, kendisinin konuşmasında sınırlama söz konusu olmamasına rağmen kulunun anlayacağı sınırlı konuşma şeklini kullanır. Aynı şekilde O, kuluna mülkünün muhteşem ayetlerinden bazılarını göstermek istediğinde, onu ayetlerin bulunduğu mekana götürür. Elbette kul, Allah gibi evrende var olan ayetlerin tümünü görmeye güç yetiremez. Çünkü Allah'ın bir şeyleri görmek için bir yere gitme gibi bir ihtiyacı yoktur, fakat kul bunu yapmak zorundadır. Aynı şey kulun Allah'ın huzuruna çıkması için de geçerlidir. Gerçi Allah herhangi bir mekanla sınırlı değildir, fakat kul, O'nun huzuruna çıkmak için, O'nun ayetlerinin çok yoğun olduğu bir yere gitmelidir. Çünkü kul, sınırlı güçleri ile O'nun sonsuz ve sınırsız huzuruna varamaz.

İkinci itiraza gelince, bu da Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilen bir çok ayetin sembolik olduğu konusunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir çukurdan şişman bir öküzün çıkması, fakat tekrar içeri girememesi fitnenin somutlaştırılmış bir halidir. Aynı şekilde zina yapanlar, Hz. Peygamber'e (s.a) önlerinde taze et olduğu halde, çürük ve kokmuş et yerken gösterilmişlerdir. Buna benzer bir şekilde kötülüklere verilen cezalar da ona ahirette verilecek olan cezaları önceden görebilmesi için sembolik bir şekilde gösterilmiştir.

Mi'rac'la ilgili olarak, Allah'ın Peygamberi'nden her birine derecelerine göre yerdeki ve gökteki ayetlerini gösterdiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu amaçla tüm maddi perdeler kaydırılmış ve onlar insanları davet edecekleri gaybi gerçekleri çıplak gözle görmüşlerdir.

Bu, Peygamberlerin gözleriyle gördükleri şeyleri tam bir "ayne'l-yakin" içinde başkalarına anlatabilmesi içindir. Çünkü bu deneyim onları, tüm teorilerini zanna dayandıran ve iddia ettiklerini müşahade edemeyen filozoflardan ayırır. Filozofların aksine Peygamberler insanlara sundukları şeyler konusunda şehadet edebilirler, çünkü onları kendi gözleriyle görmüşlerdir.


2 Musa'ya kitap verdik2 ve "Benden başka vekil edinmeyin"3 diye onu İsrailoğulları için kılavuz kıldık.

3 (Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları!4 Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.

4 Kitapta5 İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer (yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve oldukça 'kibirli bir yükselişle' muhakkak 'kibirlenip-yükseleceksiniz'.6

5 Nitekim o ikiden ilk-vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.7

AÇIKLAMA

2. Bu ayetin görünürde Mi'rac olayıyla hiç bir ilgisi yoktur. Bu nedenle yüzeysel bir okuyucuya her iki ayetten birinin yerlerinin karıştırılmış olabileceği hissini verebilir. Fakat meseleyi tüm surede sunulan ana fikir çerçevesinde ele alırsak bu ikisi arasındaki ilgiyi hemen anlayabiliriz. Bu surenin en büyük gayesi Mekkeli müşrikleri uyarmaktır. Bu nedenle Mi'rac olayı surenin hemen başında yer almıştır. Sanki şöyle demek ister: "Sizin sahtekâr diye şüphe ettiğiniz ve kendisine gönderilen kitabı reddediğiniz kimse, çıplak gözleriyle Allah'ın ayetlerini görmüştür. Bu nedenle, Allah'ın kitabını bir kenara atan ve bu yüzden acıklı bir azaba uğratılan İsrailoğulları'nın tarihinden bir ders almalısınız."

3. Arapça "vekil" kelimesi, güvenliir, kişinin işlerinde güvenip dayanabileceği yardım ve korunma istenilebilecek bir kimse anlamına gelir.

4. Yani, "Siz Hz. Nuh ve ashabının torunlarısınız. Bu nedenle onlara yaraşır bir şekilde davranmalısınız. Sadece Allah'ı vekil (dost, yardımcı) edinmelisiniz; çünkü atalarınız, sadece Allah'ı vekil edindikleri için Tufan'dan kurtuldular."

5. Burada "kitap" kelimesi, Tevrat için değil, bütün ilâhî kitaplar için kullanılmıştır.

6. Bu tür uyarılar Kitab-ı Mukaddes'in çeşitli bölümlerinde yer almıştır. İlk fitneleri ve bunun kötü sonuçları ile ilgili olarak İsrailoğulları Mezmurlar, İşaya Yeremya ve Hezekiel'de uyarılmakta ve onlar ikinci sapıklıkları ve bunun sonucu çektikleri ceza ise Matta ve Luka İncilinde yer almaktadır. Aşağıya Kur'an'ın bu ifadesini destekleyen bölümler alınmıştır.

İsrailoğulları'nı sapıklık ve fesat çıkarmaları nedeniyle ilk uyaran kişi Mezmurlarda bu uyarısını yapan Hz. Davud'dur. (a.s):

"Rabbin onlara emrettiğine uyup kavimleri helak etmediler. Fakat o milletlerle karıştılar ve onların işlerini öğrendiler. Onların putlarına kulluk ettiler. Onlar da kendilerine tuzak oldular. Oğullarını ve kızlarını şeytanlara kurban ettiler. Oğullarının ve kızlarının kanına varıncaya dek bir çok kan döktüler............... Rabbin öfkesi kavmine karşı tutuştu ve mirasından tiksindi. Rabb onları o milletlerin eline teslim etti" (Mezmurlar: 106, 34-38, 40, 41)

Yukarıdaki olaylar sanki gerçekten olmuş gibi geçmiş zaman kipiyle anlatılmaktadır. Kutsal Kitaplar önceden haber verilen şeylerin önemini vurgulamak için bu tür bir ifade kullanırlar.

Bu kötülükler meydana geldiğinde İşaya peygamber bunların kötü sonuçlarıyla İsrailoğulları'nı uyardı: "Ah, ey suçlu millet, haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar! Rabbi bıraktılar, İsrail'in Kudüsü'nü hor gördüler, yabancılaştılar ve gerilediler. Niçin sapıklığı artırarak yine vurulmak istiyorsunuz? Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki hakla dolu idi, onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. Sizin reisleriniz asi, hırsız da onların ortakları. Her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde koşuyor. Öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların önüne gelmiyor. Bundan dolayıdır ki Rab, orduların Rabbi, İsrail'in Kadir'i diyor ki: Oh, hasımlarından rahat bulacağım ve düşmanlarından öç alacağım: Onlar şarktan gelen şeylerle dolu, onlar da Filistinliler gibi müzeccim ve ecnebilerin çocukları ile el ele veriyorlar ve onların memleketi putlarla dolu, kendi parmakları ile yaptıklarına, ellerinin işine tapıyorlar. Ve Rab dedi ki: Madem ki Sion kızları kibirlidir ve boyunlarını ileri uzatarak göz edip yürüyorlar, gezerken kırıtıyorlar ve ayaklarının halkalarını şıngırdatıyorlar; bundan ötürü Rab, Sion kızlarının tepesini kil ile vuracak ve Rab onların gizli yerlerini açacak, erkekleri kılıçla ve yiğitleri cenkte düşecekler.

Ve Sion kapıları ah çekip yas tutacak ve kimsesiz kalıp toprakla oturacak. Bunun için işte Rab, ırmağın bol ve kuvvetli sularını Aşur kralını ve onun bütün izzetini onların üzerine çıkarıyor. Fırat nehri bütün yataklarından yükselecek ve bütün kıyıları üzerine taşacak. Çünkü o asi bir kavim, yalancı oğullar, Rabbin şeriatini duymak istemeyenler oğullardır. Onlar ki görenlere: "Görmeyin" ve Peygamberlere de "Bize doğru şeyler bildirmeyin, bize yumuşak şeyler söyleyin, hileli yollar öğretin" derler. Bundan dolayı İsrail'in Kuddüs'ü şöyle diyor: Madem ki bu sözü hor görüyorsunuz ve gaddarlığa ve sapıklığa güveniyorsunuz ve onlara dayanıyorsunuz, o halde bu fesat, sizin üzerinize düşmek üzere olan çatlak bir duvar gibi olacaktır. Ve çömlekçi kabı nasıl kırılırsa onu esirgemeden parçalayıp, öyle kıracak ve parçaları arasında ocaktan ateş getirmek, yahut sarnıçtan su almak için bir parça kalmayacak." (İşaya Bap 1: 4-5; 21-24: Bap 2: 6, 8 Bap 3: 16-17; 25-26; Bap 8-7; Bap 30: 9-10, 12-14)

Bundan sonra sapıklık ve fesat her şeyi önüne katıp sürüklemeye başladığında Yeremya Peygamber sesini yükseltti.

"Rab şöyle diyor: Atalarınız bende ne haksızlık buldular da benden uzaklaştılar ve boşluk ardınca gidip boş oldular? Meyvasını ve iyi şeyleri yiyesiniz diye sizi verimli bir diyara getirdim; ve mirasımı kerih bir şey yaptınız. Çünkü boyunduruğunu eski zamandan kırdın ve bağlarını kopardın. "Kulluk etmem" dedin ve her yeşil ağacın altında fahişelik ederek yattın. Hırsız tutulunca nasıl utanırsa, İsrail evi de kendileri, kralları ve kahinleri ile peygamberleri öyle utanıyorlar. Onlar ki ağaca: Babamsın; taşa: Beni sen doğurdun derler. Çünkü bana yüzlerini değil sırtlarını döndürdüler. Fakat onlara bela gelince: Kalk ta bizi kurtar diyecekler. Ya kendi icat ettiğin ilahların nerede? Başına bela geldiği vakit seni kurtarabilirlerse kalksınlar, çünkü senin ilâhların, şehirlerinin sayısına göredir, ey Yahuda. Ve Kral Yaşiya'nın günlerinde Rab bana dedi: Dönek İsrail'in yaptığı şeyi gördün mü? Her yüksek dağın üzerine ve her yeşil ağacın altına gidip orada fahişelik etti. Hain kızkardeşi Yahuda da bunu gördü. Ve gördüm ki dönek İsrail zina etmiş olduğundan ötürü, onu boşayarak kendisine boş kağıdı verdiğim zaman hain kızkardeşi Yahuda yine kovmadı ve gidip o da fahişelik etti. Ve vaki oldu ki zinasının velvelesi ile diyar murdar oldu, taşlarla ve ağaçlarla zina etti. Yeruşalim'in (Kudüs) sokaklarını dolaşın ve şimdi bakın, anlayın ve meydanlarında arayın eğer bir adam bulursanız. Eğer hakkı ifade eden hakikatı arayan varsa ben de ona bağışlarım. Sana nasıl bağışlayayım? Oğullarla and ettiler. Ben onlara duyurunca zina ettiler ve fahişelerin evine bölük bölük koşuştular. Başı boş besili aygır oldular, her biri komşusunun karısına kişniyor. Ben bunlardan ötürü yoklamaz mıyım? Rab diyor: Nefsim böyle bir milletten öç almaz mı? İşte ey İsrail evi uzaktan üzerinize bir millet getireceğim.

O, zorlu bir millet, eski bir millettir. Bir millet ki sen onun dilini bilmez ve ne dediklerini anlamazsın. Onların ok kılıfı açık bir kabirdir, hepsi yiğitlerdir. Güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yakacaklar. Ve kavmin leşleri yerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacak ve onları korkutan olmayacak. Ve Yahuda şehirlerinden ve Yeruşalim (Kudüs) sokaklarından, meserret sesini, sevinç sesini ve gelin ile güveyin sesini sona erdireceğim, çünkü diyar harap olacak. Ve vaki olacak sana nereye çıkalım dedikleri zaman onlara diyeceksin: Rab şöyle diyor: Ölüm için olan ölüme; kılıç için olan kılıca, kıtlık için olan kıtlığa ve sürgün için olan sürgüne. Ve onların üzerine dört çeşit dini koyacağım: Öldürmek için kılıcı, parçalamak için köpekleri, yiyip bitirmek ve helak etmek için göklerin kuşlarını ve yerin canavarlarını." (Yeremya, Bap: 2: 5-7, 20, 26-28; Bap 3: 6-9; Bap 5: 1, 7-9, 15-17; Bap 7: 33, 34; Bap 15: 2, 3.)

Hezekiel peygamber onları uyarmak için tam zamanında tebliğine başladı. Kudüs'e hitaben şöyle dedi:

"Ey vakti gelsin diye kendi içinde kan döken şehir ve kendisini murdar etmek için kendi aleyhine putlar yapan şehir! İşte her biri elinden geldiği kadar kan dökmek için İsrail beyleri senin içinde idiler. Sende babayı ve anayı hiçe saydılar; senin içinde misafire karşı zorbalık ettiler, sende öksüze ve dul kadına haksızlık ettiler. Mukaddes şeylerini hor gördün ve semtlerimi bozdun. Kan dökmek için iftiracı adamlar senin içinde idiler; sende hayasızlık ettiler. Babalarının çıplaklığını sende açtılar, kadın kirli iken sende ona tecavüz ettiler. Kimi komşusunun karısı ile mekruh iş etti, kimi hayasızlıkla gelinini kirletti, kimi sende kızkardeşini, babasının kızını alçalttı. Senin içinde kan dökmek için rüşvet aldılar. Faiz ve murabaha kârı aldın ve zorbalıkla komşularından haksız kazançlar aldın. Beni unuttun, peki seninle işe girişeceğim günlerde yüreğin dayanabilecek mi, ellerin kuvvetli olabilecek mi? Seni milletler arasında dağıtacağım ve seni memleketler arasına saçacağım ve murdarlığını senden gidereceğim. Milletlerin gözü önünde sen kendiliğinden bozulacaksın; ve bileceksin ki Ben Rabbim." (Hezekiel Bap 22: 3, 6-12, 14-16)

İsrailoğulları'nın ilk sapıklıkları sırasında onlara yapılan yukarıda değinilen uyarıların yanısıra, ikinci sapıklıkları sırasında bunun sonuçları ve kötü akibetine karşı Hz. İsa (a.s) tarafından uyarılmışlardır. Hz. İsa (a.s) çok sert bir hitapla onların bozulmalarını şöyle eleştirmiştir:

"Ey Kudüs, peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Tavuk, yavrularını kanatları altına nasıl toplarsa, ben de senin çocuklarını kaç kere öyle toplamak istedim, fakat siz istemediniz. İşte eviniz size ıssız bırakılacak. Doğrusu size derim ki, burada taş üstünde yıkılmadık taş bırakılmayacak." (Matta Bap 23: 37, 38; Bap 24: 2)

Romalı yöneticiler Hz. İsa'yı (a.s) çarmıha germek için götürürken, O, ağlayıp yas tutan kadın ve erkeklerden oluşan topluluğa hitap etmiş ve son uyarısını yapmıştır.

"İsa onlara dönüp dedi: "Ey Yeruşalim (Kudüs) kızları benim için ağlamayın, fakat kendiniz ve çocuklarınız için ağlayın. Çünkü işte günler geliyor ki, o günlerde: Ne mutlu kısırlara, doğurmamış rahimlere ve emzirmemiş memelere! diyecekler. O zaman dağlara; üzerimize düşün ve tepelere: Bizi örtün! demeye başlayacaklar." (Luka Bap 23: 28-30)

7. Burada Asurluların ve Babillerin İsrailoğulları'nı helak etmesi kastedilmektedir. Bunun tarihi arka planını sadece yukarıda zikredilen "Peygamberlerin sahifelerinden anlamak mümkün değildir. Allah'ın vahyolunan Kitabına inandıklarını iddia eden bu kavmi insanların önderi seviyesinden indirip en zelil ve hakir bir kavim haline getirmesine neden olan durum ve şartların tam anlaşılabilmesi için İsrailoğulları'nın tarihini özetle zikretmekte fayda vardır.

Hz. Musa'nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları, Filistin'e girdiklerinde Filistin'de, Hittiler, Kenanlılar, Perizziler, Filistinliler, Yebusiler, Hiviler, Amoriler vardı. Bu topluluklar putperestliğin en kötü şekillerini benimsemişlerdi. En büyük ilâhları, tüm ilâhların babası olarak kabul ettikleri ve boğa-heykelleri ile temsil edilen "Ayl" idi. Onun eşi "Aşera" idi ve bu ikisinden türemiş yetmişe yakın tanrı ve tanrıça vardı. Bunların arasında en güçlü tanrı olarak Baal kabul ediliyordu ve onun yağmur ve büyüme ilâhı ve göklerin ve yerlerin rabbi olduğuna inanılıyordu. Onun karısına kuzey bölgelerinde Anathotu, Filistinde ise Ashtaroth deniliyordu. Bu ikisi aşk ve üreme tanrıçalarıydı. Bunların yanısıra, ölüm tanrısı, hastalık ve kıtlık tanrısı ve sağlık tanrıçası gibi tabii olay ve dünyevi güçlere atfedilen bir sürü tanrı ve tanrıça vardı. Bu insanlar tanrı ve tanrıçalarına o denli aşağılık ve pis özellikler atfettiler ki en ahlâksız kimse bile böyle bilinmekten kaçınır. Tapınma ve dayanma açısından böyle tanrılar edinen bir topluluğun ahlâkî yönden en kötü dejenerasyonlardan uzak kalamayacağı açıktır; çağımızda yapılan arkeolojik kazılar da bunu göstermektedir.

Çocukların kurban edilmesi onlar arasında çok yaygın bir gelenekti. Onların ibadet yerleri sanki geneleve dönüşmüştü. İbadet yerlerinde kadınlar dini fahişeler olarak yer alıyor ve onlarla ilişki kurmak ibadet ve tapınmanın bir parçası olarak kabul ediliyordu.

Tevrat'ta verilen emirlerde İsrailoğulları'na açıka bu toplulukları yok etmeleri, Filistini onlardan almaları, bu insanlarla karışmaktan kaçınmaları ve ahlâkî ve ideolojik zayıflıklardan kaçınmaları emredilmekteydi.

Fakat İsrailoğulları Filistin'e girer girmez bu hidayeti (yol göstermeyi) bir kenara attılar. Sadece birleşik bir krallık kurmayı becerememekle kalmadılar aynı zamanda kavmiyetçiliğin dar görüşlülüğü içine hapsolundular. Her kabile fethedilen topraklardan bir kısmını ele geçirip bağımsız bir devlet kurmak istiyordu. Aralarındaki bu birlik eksikliği hiç bir kabilenin topraklarından putperestleri atmasını sağlayacak güce sahip olamamasını sağladı. Böylece hepsi de putperestlere kendi topraklarında yaşama izni vermek zorunda kaldılar. Bunun yanısıra fethedilen topraklar içinde İsrailoğulları'nın başa çıkamadığı bazı putperest şehir devletleri de kalmıştı. Yukarıda an: 6'da Mezmurlar'dan yapılan alıntıda değinilen nokta işte budur.

Bu putperest topluluklarla karışmanın birinci sonucu İsrailoğulları'nın putperest olmaları ve yavaş yavaş başka kötülüklere de alışmalarıdır. Bu noktaya Hakimler'de şöyle değinilmektedir; "İsrailoğulları Rabbin gözünde kötü olanı yaptılar ve Baallara kulluk ettiler. Kendilerini Mısır diyarından çıkaran, atalarının ilâhı olan Rabbi bıraktılar ve etraflarında olan milletlerin ilâhlarından olan başka ilâhların ardınca yürüdüler ve onlara eğildiler. Rabbi öfkelendirdiler. Rabbi bırakıp Baala ve Astartilere kulluk ettiler." (Hakimler 2: 11-13)

İsrailoğulları'na isabet eden ikinci akibet ise, fethetmedikleri şehir devletlerinin ve topraklarına hiç dokunmadıkları Filistinlerin birleşip arka arkaya yaptıkları saldırılarla Filistinin büyük bir bölümü ele geçirmeleri ve sonunda Kutsal Tabut'u da elde etmeleridir. En sonunda İsrailoğulları bir kralın yönetiminde birleşmeleri gerektiği sonucuna vardılar ve Samuel peygamber onların isteği üzerine M.Ö. 1020'de Talut'u onlara kral tayin etti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara: 246-248 ve an: 268-270)

Birleşik krallık üç kral tarafından yönetildi: Talut (M.Ö. 1020-M.Ö. 1004), Davud Peygamber (M.Ö. 1004-M.Ö. 965), Süleyman Peygamber (M.Ö. 965-M.Ö.926). Bu krallar Hz. Musa'nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları'nın yarım bıraktığı görevi tamamladılar. Kuzeydeki Finike devleti ve güney kıyıdaki Filistin devleti dışındaki tüm devletleri ele geçirdiler, bu iki devleti de haraca bağladılar.

Hz. Süleyman'ın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları tekrar sapıttılar ve kendi aralarında çarpışıp biri başkenti "Samaria" olan Kuzey Filistin ve Ürdün'de İsrail krallığı, diğeri başkenti Kudüs olan güney Filistin ve Edom'da Yuda krıllağı olmak üzere iki krallığa ayrıldılar. Bu iki krallık da başlangıçtan beri didişme üzerine kurulmuşlardı ve sonuna dek de böyle devam etti.

Komşu toplulukların ideolojik ve ahlâkî zayıflıklarından ilk önce etkilenen İsrail krallığının yöneticileri ve halkı oldu. Özellikle kral Ahab'ın putperest Zidon prensesi Yezebel ile evlenmesinden sonra, putperestlik ve diğer kötülükler devletin önderliğinde kontrolsüzce yayılmaya başladı. İlyas ve Elişa peygamberler bu tufanı durdurmak için ellerinden geleni yaptılar, fakat hızla bozulan ve sapıtılan İsrailoğulları onları dinlemediler. En sonunda Allah'ın İsrailoğulları'na bir gazabı olarak Asurlular M.Ö. 900 yılından itibaren Filistin'e sayısız saldırılar düzenlediler. Bu dönemde Amos (M.Ö. 787-747) ve Hoşça (M.Ö. 747-735) peygamberler çıktılar ve İsrailoğulları'nı tekrar tekrar uyardılar. Fakat bu sapık topluluk onların uyarılarını dinlemedi ve tüm sınırları çiğnedi. Amos Peygamber, İsrail kralı tarafından Samaia'dan sürgün edildi ve ülkede davetini yayması yasaklandı. Bundan çok kısa bir süre sonra İsrail krallığı ve topluluğu üstüne Allah'ın gazabı indi. Asur kralı Sargon M.Ö. 71'de Samaria'ı aldı ve bu kuzey krallığına bir son verdi. İsrailoğulları'ndan binlercesi kılıçtan geçirildi; ileri gelenlerinden 27 bini de anayurtlarından çıkarılıp Asur imparatorluğunun doğu sınırları tarafına dağıtıldı ve imparatorluğun diğer bölgelerinden gelen gruplarla değiştirildi. Kendi memleketlerinde kalan İsrailoğulları'ndan bir grup ise yabancılarla karıştıkları için yavaş yavaş ulusal ve kültürel kimliklerini kaybettiler.

İsrailoğulları'nın güney Filistin'de kurdukları Yuda Krallığı dedikleri diğer krallıkta Hz. Süleyman'ın (a.s) ölümünden sonra küfre saptı. Fakat bunların ahlâkî bozulmaları diğer krallığa göre daha yavaş gerçekleşti. Bu nedenle tarih sahnesinde daha uzun kalabildi. Daha sonra, aynen İsrail krallığı gibi sürekli saldırılara uğradı, şehirleri harap edildi, başkenti kuşatıldı. Fakat bu krallık Asurlular tarafından tamamen yok edilmedi, sadece haraca bağlandı. Daha sonraları İşaya ve Yeremya peygamberlerin tüm çabalarına rağmen Yuda halkı putatapıcılıktan ve diğer kötülüklerden vazgeçmeyince Babil Kralı Nebukadnazar M.Ö. 598'de Kudüs dahil tüm Yuda krallığını ele geçirdi ve Yuda kralını da esir aldı. O zaman bile İsrailoğulları yola gelmediler ve Yeremya Peygamberin sözlerine ve uyarılarına kulak asmadılar. Durumlarını düzeltecekleri yerde Babillilere isyan edip yönetimi ele geçirmeyi planladılar. En sonunda Nebukadnazar M.Ö. 587'de Yuda'yı istila edip tüm önemli şehirleri yerle bir ederek onları ağır bir şekilde cezalandırdı. Kudüs'ü ve Hz. Süleyman'ın mabedini yerle bir etti ve taş üstünde taş bırakmadı. İsrailoğulları'nın çoğunu oradan çıkardı ve onları çevre ülkelere dağıttı. Geride kalan topluluk, çevre topluluklar tarafından lanetlendi ve her tür kötülüklere maruz kaldı.

Bu, İsrailoğulları'na uyarı olarak verilen ilk felaket ve bunun sonucu çektikleri ilk ceza idi.

HARİTA -1-

Hz. Musa'dan sonra Filistin

Açıklama:

Hz. Musa'nın (a.s.) ölümünden sonra İsrailoğulları Yeşu'nun önderliğinde bütün Filistin'i ele geçirdiler, fakat birleşik bir krallık kurmak yerine bütün toprakları miras olarak aralarında paylaştırlar.

Bu harita Filisitin'in nasıl parçalandığını ve İsrailoğullarının 12 kabilesi tarafından nasıl alındığını gösterir. Bu 12 kabile şunlardı: Yuda, Simeon, Dan, Benjamin, Efraim, Reuben, Gad, Manasseh, İssacher, Zebulun, Haftali, Aşer.

Zayıf ve parçalanmış oldukları için Tevratın, putperest Kenarlıları Filistin'den çıkarma emrine yerine getiremediler. Kenanlılar onların aralarında yaşamaya devam etti ve güçlü şehir devletleri kurdular. Kitab-ı Mukaddes Talut'un zamanına kadar Sidon, Tyre, Dor, Meggiddo, Beth-Shaan, Gezer, Kudüs, ... vs. gibi şehirlerin Kenanlıların elinde kaldığını ve onların putperest kültürününü İsrailoğulları'nı etkilediğini söyler.

Bunun da ötesinde İsrail sınırları çevresinde hala güçlü devletler vardır. Filistiler, Edomiler, Moabiler ve Ammoniler daha sonralara İsrail'e sürekli saldırılar düzenlemişler ve topraklarından büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdir. Eğer Allah'ın rahmeti olmasa ve Talup zamanında birleşmiş olmasalar İsrailoğulları Filistin'den bile sürülebilirdi.

HARİTA - II -

Süleyman ve Davut Peygamberlerin Krallığı


6 Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak da sizi sayıca çok kıldık.8

7 Eğer iyilik ederseniz kendi nefsinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendinizin) aleyhindedir. Sonuncu vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler'9

AÇIKLAMA

8. Burada, Babililere esaretten kurtulduktan sonra İsrailoğulları'na (yani Yuda halkına) verilen mühlet kastedilmektedir. İsrail ve Samaria halkı ahlâkî yönden bir kez çöktükten sonra tekrar düzelemediler. Fakat Yuda halkı arasında hâlâ hakka uyan ve diğer insanları da doğru yola çağıran insanlar vardı. Bunlar Yuda'da kalanları doğru yola çağırma görevlerine devam ettiler ve Babil'e ve diğer memleketlere sürülenleri de pişman olup tevbe etmeye davet ettiler. En sonunda Allah'ın rahmeti yardıma geldi. Babil'in çöküşü başladı. Pers Krali Hüsrev M.Ö. 529'da Babil'i aldı ve ertesi yıl İsrailoğulları'na anayurtlarına dönme izni veren bir kanun çıkarttı. İsrailoğulları kafileler halinde vatanlarına dönmeye başladılar ve bu manzara uzun bir süre devam etti. Hüsrev İsrailoğulları'na Süleyman'ın Mabed'ini tekrar yapma izni de verdi, fakat orada yerleşik bulunan komşu topluluklar buna karşı çıktı. En sonunda Darius Ison Yuda kralının torunlarından biri olan Zerubbabel'i M.Ö. 522'de Yuda'nın yöneticisi olarak atadı. O da Yeşu ve Zekeriya ve Haggay peygamberlerin gözetiminde Mabedi tekrar inşa ettirdi. M.Ö. 458'de Ezra bir grup sürgün vatandaşıyla Yuda'ya vardı ve Pers Kralı Artahşaşta ona şöyle bir ferman yazdı:

HARİTA - III -

İsrail ve Yuda'nın Beni İsrail Krallığı

HARİTA - IV-

Makkabilerin yönetimindeki Filistin

"Ve sen Ezra, nezdindeki Allah'ın hikmetine göre amirler ve hakimler koy; ta ki ırmağın öte tarafında olan bütün kavme, senin ilâhının şeriatını bilenlerin hepsine hükmetsinler ve bilmeyene öğretin.

Ve her kim senin ilâhının şeriatını ve kralın emirlerini yapmazsa gerek ölüm, gerek sürgün, gerek mal müsaderesi, gerekse hapis için hemen hüküm icra olsun."

(Ezra 8: 25-26)

Bu fermandan yararlanan Ezra, Hz. Musa'nın (a.s) dinini tekrar ikame etmek için uğraştı. İsrailoğulları'ndan tüm doğru ve iyi insanları topladı ve güçlü bir organizasyon kurdu. Tevrat'ı içeren Pentateuch'u (Kitab-ı Mukaddes'te Eski Ahid'in ilk beş kitabı-çev.) derledi ve dağıttı. İsrailoğulları'nın dini eğitimi için düzenlemeler yaptı, kanun uyguladı ve başka topluluklarla karışma sonucu yerleşen ahlâkî ve ideolojik zayıflıkları yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başladı. Yahudileri, evlendikleri putperest kadınları boşamaya zorladı ve onlardan sadece bir tek Allah'a ibadet edecekleri ve sadece O'nun kanununa uyacakları konusunda söz aldı.

M.Ö. 445 Nehemya önderliğinde bir sürgün grubu Yuda'ya geldi. Pers Kralı Nehemya'yı Kudüs'ün yöneticisi tayin etti ve ona şehrin çevresine bir duvar yapmayı emretti. Böylece 150 yıl sonra Kutsal şehir tamamen inşa edilmiş ve Yahudi din ve kültürünün merkezi haline gelmişti. Fakat Kuzey Filistin ve Samaria'da yaşayan İsrailoğulları Ezra'nın yaptığı ıslahattan faydalanamamışlardır. Bu nedenle Kudüs'e karşılık Ceriz dağında bir tapınak inşa etmişler ve bunu Kitab Ehlinin dini merkezi yapmaya çalışmışlardı. Bu Yahudilerle, Samaria'lıları ayıran son nokta olmuştu.

Pers İmparatorluğu'nun çöküşü, Büyük İskender'in fetihleri ve Yunanlıların yükselişi ile Yahudiler biraz geriledi. İskender'in ölümünden sonra onun krallığı üçe bölündü. Suriye, Antakya başkent olmak üzere Seleucide imparatorluğuna düştü. Kral 3. Antakyus M.Ö. 198'de Filistin'i kendi topraklarına kattı. Putperest olan bu Yunanlı istilacılar, Yahudi din ve kültüründen çok rahatsız oldular. Bu nedenle ekonomik ve siyasi baskı ile Yunan hayat tarzı ve kültürünü empoze etmeye çalıştılar. İsrailoğulları'ndan büyük bir bölümünü, kendilerine yardım etmek üzere taraflarına kazandılar. Bu dışarıdan yapılan müdahale Yahudi milletini parçaladı. Aralarından bir grup hemen Yunan kıyafetlerini, Yunan dilini, Yunan hayat tarzını ve Yunan sporlarını benimsedi, fakat kendi kültür ve hayat tarzlarına bağlı kalanlar da oldu.

M.Ö. 175'te 4. Antakyus (kendisine tanrının tezahürü anlamına gelen Epiphanes denirdi) tahta geçtiğinde Yahudi din ve kültürünü ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptı. Kudüs'teki Kutsal Mabed'e putlar koydu ve Yahudileri bunlara secde etmeye zorladı. Onların ibadet şekillerini ve sunakta kurban kesmelerini yasakladı ve bunun yerine Yahudilerin putlara kurban kesmelerini emretti. Evlerinde Tevrat bulunduranlara, cumartesi (sebt) yasağına uyanlara veya çocuklarını vaftiz edenlere ölüm cezası uyguladı. Fakat Yahudiler bu baskılara boyun eğmediler ve tarihte Makkabi İsyanı diye bilinen bir isyan başlattılar. Yunanlılardan etkilenen diğer Yahudiler, Yunan tarafına sempati duyuyor ve Makkabi İsyanını bastırmak için Antakya'daki despotlarla işbirliği yapıyorlardı. Fakat hala Ezra'nın günlerindeki havaya sahip olan sıradan Yahudiler Makkabilerle birlik oldular ve Yunanlıları yenip M.Ö. 67'ye kadar gücünü koruyan bağımsız bir din devleti kurmayı başardılar. Bu devlet zamanla genişledi ve bir zamanlar Yuda ve İsrail krallıklarına ait olan tüm toprakları ele geçirdi. Hatta Hz. Davud (a.s) ve Hz. Süleyman (a.s) zamanında bile fethedilemeyen Filistiye'nin bir bölümünü de ele geçirdiler.

İşte bu ayetin tarihsel arka planı budur.

9. İkinci çöküş ve bunun cezası da şöyledir:

Makkabilerin başlattığı ateşli dinî ve ahlâkî hava yavaş yavaş etkisini kaybetti ve bunun yerine dünya sevgisi ve dış görünüşe verilen önem artmaya başladı. Aralarında ayrılıklar çıktı ve Roma generali Pompey'i kendileri Filistin'e davet ettiler. Pompey M.Ö. 63'de dikkatini bu topraklara yöneltti ve Kudüs'ü alarak Yahudilerin siyasi özgürlüğüne bir son verdi. Fakat Romalı fatihler bu toprakları doğrudan yönetim yerine yerel liderler aracılığıyla yönetmeyi tercih ediyorlardı. Bu nedenle Filistin'de yerel bir yönetim kuruldu. Bu görev M.Ö. 40 yılında akıllı bir Yahudi olan Herod'un eline geçti. Bu yönetici büyük Herod olarak bilinir. Herod M.Ö. 40'tan, M.Ö.4'e dek Filistin Ve Ürdün'ün tümünü yönetti. Herod bir taraftan Yahudileri memnun etmek için dinî liderleri koruyor, bir taraftan da Roma imparatorluğuna bağlılığını göstererek Sezar'ı memnun ediyor ve Roma kültürünü yaymaya çalışıyordu. Onun yönetimi döneminde Yahudiler çok dejenere oldular ve ahlâksızlığın en kötü seviyelerine düştüler.

Herod'un ölümünden sonra krallığı üçe ayrıldı. Oğlu Archelaus, Samaria, Yuda ve kuzey Edom'un yöneticisi oldu. Fakat M.S. 6'da Sezar Agüstüs, onu yöneticilikten aldı ve yerine Romalı bir yönetici getirdi. Bu durum M.S. 41'e kadar devam etti. İşte bu sıralarda Hz. İsa (a.s) İsrailoğulları'nı islah etmek için ortaya çıkmıştı, fakat Yahudi liderleri onu kabule yanaşmıyordu, hatta onun Roma yöneticisi Pontus Pilate tarafından ölüm cezasına çarptırılması için ellerinden geleni yapmışlardı.

Herod'un ikinci oğlu Herod Antipas, kuzey Filistin'de Galile ve Ürdün'ün yöneticisi oldu. Bir dansözün isteği üzerine Hz. Yahya'nın (a.s) başını kestiren işte bu kraldır.

Herod'un üçüncü oğlu Philip, bir tarafta Yermuk nehri, diğer tarafta Hermon dağı tarafından çevrelenen bölgeyi devraldı. Philip Yunan ve Roma kültüründen, hem babasından, hem de kardeşlerinden çok daha fazla etkilenmişti. Bu nedenle hakkın tebliğ edilmesi, Filistin'in diğer bölgelerindeki etkinin çok az bir bölümünü bile burada gösteremezdi.

M.S. 41'de Romalılar, Herod'un torunu Herod Agripa'yı bir zamanlar Herod tarafından yönetilen toprakların yöneticisi tayin ettiler. Yönetime geçtikten sonra bu adam Hz. İsa'ya (a.s) tabi olanlara elinden gelen işkenceyi yaptı. Havarilerin önderliğinde insanlar arasında Allah korkusunu ve güzel ahlâkı yaymak için girişilen hareketin başını ezmek için tüm gücünü kullandı.

Yahudilerin genelinin ve dini liderlerinin ne durumda olduklarını anlayabilmek için Hz. İsa'nın (s.a) dört İncil'de yer alan vaazlarında onlara yönelttiği eleştirilere bir göz atılmalıdır. Yahya (a.s) gibi bir din adamı onların gözü önünde öldürülmüş fakat bu barbarlığa karşı hiç kimse sesini çıkarmamıştır. Daha sonra topluluğun dini liderlerinin hepsi sözbirliği ile Hz. İsa'nın (a.s) ölüm cezasına çarptırılmasını istemişlerdir. Bu azgınlığa yas tutacak sadece bir kaç doğru insan vardı. Bunun da ötesinde Pontius Pilate; "Âdet üzere Fısıh Bayramı nedeniyle hangi mahkumu serbest bırakalım: İsa'yı mı yoksa hırsız Barabbas'ı mı?" diye sorduğunda hep bir ağızdan "Barabbas" diye bağırdılar. Bu Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği son şanstı, artık bundan sonra onların kaderi mühürlendi.

Bundan kısa bir süre sonra Yahudilerle Romalılar arasında bir anlaşmazlık çıktı ve bu Yahudilerin M.S. 64-66 yıllarında açık bir isyan başlatmalarına neden oldu. Ne II. Herod Agrippa, ne de Roma maliye memuru Floris bu isyanı bastırmayı başaramadılar. En sonunda Romalılar büyük bir askeri güçle saldırdılar ve M.S. 70'te Titus, Küdüs'ü zor kullanarak aldı. Yaklaşık 133.000 kişi kılıçtan geçirildi, 67 bin kişi esir alındı ve binlercesi Mısır madenlerinde ve başka ülkelerde çalıştırılmak üzere götürüldü. Bunlar ya arenalarda vahşi hayvanlara yem oluyor, ya da kılıçla çalışan savaşçıların hedef tahtası olarak kullanılıyorlardı. Bütün uzun boylu ve güzel kızlar fetih ordusu tarafından alındı. Kutsal Kudüs şehri ve Kutsal Mabet yerle bir edildi. Bundan sonra Filistin'de Yahudi etkisi o denli zayıfladı ki Yahudiler iki bin yıldır güç kazanamadılar ve Kutsal Mabet hiç bir zaman tekrar inşa edilemedi. Daha sonraları Roma imparatoru Hadrian Kudüs'ü inşa ettirdi, fakat adını değiştirerek "Aielia" koydu. Fakat Yahudiler yüzyıllarca Kudüs'e giremediler. Bu, Yahudilerin ikinci kez sapmaları nedeniyle çektikleri cezaydı.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna