Yusuf Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Yusuf Suresi Tefsiri Mevdudi

Yusuf Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Yusuf Suresi Tefsiri Mevdudi

YUSUF SURESİ

Ne zaman ve Niçin Nazil oldu?

İçinde sözkonusu edilen olaylar gösteriyor ki, bu sure Rasulullah'ın (s.a) Mekke'deki son dönemi esnasında, yani Kureyş'in kendisini öldürme, sürme, veya hapsetme planları tasarladığı sırada nazil olmuştur. O dönemde bir takım kafirler (muhtemelen tahrikçi Yahudiler) bir soru atmışlardı ortaya: "İsrailoğulları niçin Mısır'a gitti?" Bu sorunun ortaya atılma nedeni, Yahudilerin bu hikayeden haberdar olmamaları, geleneklerinde böyle bir rivayetten sözedilmiyor olması ve Rasulullah'ın da (s.a) daha önce bu hikayeden ima yollu da olsa hiç sözetmemiş olmasıydı. Dolayısıyla bu soruya tatmin edici bir cevap veremeyeceğini yahut kaçamak karşılıklar vereceğini ve ardından cevabı bir takım Yahudilerden soruşturacağını ummuşlardı. Böylece güya tüm foyası meydana çıkmış olacaktı. Fakat tüm umutlarının aksine işler tersine döndü ve Allah Hz. Yusuf'un (a.s) tüm kıssasını elçisine vahyetti ve o da kıssayı oracıkta irşad etti. Bu durum Kureyş'i müthiş biçimde şaşırtmıştı, çünkü yalnız kafalarındaki şemalar alt üst olmakla kalmıyor, aynı zamanda şu uyarıya maruz kalıyorlardı: "Eğer sizler de bu Rasule, Yusuf'a kardeşlerinin davrandığı gibi davranırsanız, sonunuz onlarınki gibi olur."


Vahyediliş Amacı:


Yukarıda söylenenlerden bu surenin iki amaç için vahyedildiği ortaya çıkıyor:


Birinci amaç: Hz. Muhammed'in (s.a) risaletine delil getirmekti. Üstelik bu delil bizzat muhalifleri tarafından istenmekteydi. Ve böylece onun bilgisinin kulaktan dolma değil, vahiyle edenilmiş bilgi olduğu ortaya konmuş olacaktı. Zaten bu durum giriş ayetlerinde açıkça zikredilmekte ve sonuç bölümünde de yeterince açıklanmaktadır.


İkinci amaç, surenin muhtevasını Kureyş'in durumuna uygulamak ve Rasulullah'la (s.a) aralarındaki savaşı eninde sonunda kaybedecekleri konusunda onları uyarmaktı. Çünkü onlar da tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'a (a.s) yaptıkları gibi kardeşleri Rasulullah'a (s.a) eziyet ediyorlardı. Böylece Kureyş'e dolaylı yoldan işledikleri kötü fiillerinin, tıpkı, Hz. Yusuf (a.s) meselesinde kardeşlerinin -onu kuyuya attıktan sonra bile- başarısızlığa uğraması gibi hüsranla sonuçlanacağı anlatılmış oluyordu. Bu böyledir; çünkü Allah'ın iradesinin önüne geçecek hiçbir güç yoktur. Nitekim tıpkı Hz. Yusuf'un (a.s) önünde kardeşlerinin boyun bükmesi gibi onlar da bir gün helak etmeye çalıştıkları kardeşlerinden af dileyeceklerdir. Bu 7. ayette apaçık belirtilmiştir. "Andolsun Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında Kureyş arasından soranlar için ayetler vardır."


Bu kıssayı mevcut çatışmaya uygulamak suretiyle Kur'an, daha sonraki on yıl içinde cereyan edecek olayları da açık seçik haber vermiş oluyordu. Bu surenin nüzulundan henüz iki yıl geçmişti ki, Kureyş Hz. Yusuf'un kardeşleri gibi Rasulullah'ı (s.a) öldürmeye azmetti ve bunun üzerine Rasulullah (s.a) yine Hz. Yusuf'un (a.s) Mısır'a gidip orada bir güç kazanması gibi, Mekke'den Medine'ye göç etmek zorunda kaldı ve benzer bir güç kazandı. Yine, sonuçta Kureyş, tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'un (a.s) huzurunda boyun bükmeleri gibi Rasulullah'ın (s.a) önünde boyunlarını bükmüşlerdi.Kardeşleri Yusuf'a: "Bize lütfet zira, Allah bağışta bulunanları cömertçe ödüllendirir" (ayet, 88) dediklerinde Hz. Yusuf (a.s), onları bağışlamış -ve her ne kadar onlardan intikam alabilecek güçteyse de - onlara şöyle demişti: "... Bugün sizin için bir yargılama yoktur. Sizi Allah affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir." (Ayet, 92). Aynı olay Mekke'nin fethinden sonra Hz. Muhammed (s.a) ile onun huzurunda biçare duran Kureyş arasında cereyan etmişti. Rasulullah (s.a) da intikam almak için gerekli güce sahipken bunu yapmadı onlara: "Size şimdi ne yapacağımı sanıyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "'Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun" deyince onları şu sözlerle bağışladı: "İstirhamınıza Yusuf'un, kardeşlerine verdiği karşılığın aynısını veriyorum. Bugün sizin için bir yargılama yoktur, bağışlandınız".


Konusu ve Konuyu Ele Alış Biçimi:

Dahası, Kur'an-ı Kerim bu kıssayı yalnızca bir anlatı olarak sunmakla kalmayıp, onu aşağıdaki şekillerde bir tebliğ aracı olarak da kullanmıştır.


Anlattıkları boyunca Kur'an, İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf'un (a.s) inandığı dinin Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı olduğunu ve hepsinin çağırdığı mesajın Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı mesaj olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.


Sonra, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf (a.s) karakterleri, Yusuf'un kardeşleri, ticaret kervanındakiler, devlet ricali, Mısır azizi, onun zevcesi, Mısır'ın "sosyetik bayanları"yla çelişmekte idi. Bu durum okuyucunun önüne kendiliğinden şu meseleyi getirmektedir: "Allah'a ibadete ve ahiret hesabına dayalı İslam'ın şekillendirdiği ilk karakterlerle; dünyaya tapmaya, Allah'ı ve ahiret'i hiçe saymaya dayalı küfrün ve "cehalet"in şekillendirdiği ikinci karakterleri karşılaştırın ve hangisini tercih edeceğinize kendiniz karar verin."


Kur'an bu kıssayı bir başka gerçeği daha gündeme getirmek için kullanmaktadır: Allah ne dilerse o olur; insan hiçbir karşı-planla O'nun stratejisini (mekr) altedemez, olmasını engelleyecek yahut oluşumunu değiştirecek herhangi bir önlem alamaz. Aksine, hep olan odur ki, insan kendi amacı için devreye soktuğu ve kendi amacına hizmet edeceğine inandığı bir çok vasıtanın sonunda kendi amacı aleyhine işlediğini, ilahi amaca hizmet ettiğini anlayıverir. Hz. Yusuf'un kardeşleri onu kuyuya attıkları zaman, alınabilecek en köklü tedbiri aldıklarını düşünüyorlardı. Oysa aslında Hz. Yusuf'u (a.s) Mısır'a yönetici yapacak olan ilahi planın yolunu döşemekteydiler ve sonunda onun huzurunda boyun bükeceklerdi. Aynı şekilde Aziz'in karısı da intikam almak düşüncesiyle Hz. Yusuf'u (a.s) zindana göndermişti, fakat aslında ona Mısır'ın yöneticisi olma fırsatını sağlamış olmaktaydı ve sonunda kendi apaçık günahını itiraf etmenin utancını yaşayacaktı.


Ve bunlar Allah'ın yüceltmek istediği kimseyi düşürmek için, tüm dünyanın birleşse de başarılı olamayacağını ispatlayan münferid örnekler değildir. Yine, Hz. Yusuf'u (a.s) "halletmek" için kardeşlerinin başvurduğu "güvenilir ve etkili" vasıtalar Allah tarafından Hz. Yusuf'un(a.s) başarısı, kardeşlerininse zillete düşmesi yolunda kullanılmışlardı. Buna karşılık eğer Allah birinin düşmesini dilemişse ne kadar etkili olursa olsun hiçbir vasıta bu dileğe karşı duramaz, hatta onun düşüş ve çöküşüne, bu vasıtaları kullananların zelil oluşuna katkıda bulunurlar.


Ötesi, bu kıssada Allah yolunu izlemek isteyenler için de çeşitli dersler ihtiva etmektedir. Kıssanın öğrettiği ilk ders, ilahi yasanın çizdiği sınırlar içinde kalan bir kimsenin amaç, hedef ve vasıtalarıyla başarılı olması ya da olmamasının tümüyle Allah'a kalmış bir şey olduğudur. Dolayısıyla temiz amaçları öngörmüş, meşru vasıtalara başvurmuş fakat başarılı olamamış bir kimse en azından rezalet ve zilletten korunmuş olacaktır. Oysa aşağılık bir amacı öngörmüş ve amaca ulaşmak için de gayri meşru vasıtalara başvurmuş bir kimse yalnızca ahirette rezil rüsvay olmakla kalmayacak aynı zamanda bu dünyada da rezil ve zelil olmanın riskini göze alacaktır.


Kıssa'nın öğrettiği ikinci ders şudur: Hakikat ve adalet adına gayret gösterenler, Allah'a güvenenler ve tüm işlerinde O'nu vekil bilenler, O'ndan yardım ve teselli alırlar. Bu kendilerine, düşmanları karşısında cesaret ve güven sağlar, güçlü düşmanların korkunç vasıtalarıyla burun buruna geldikleri zaman moralleri bozulmaz. Görevlerini korukuszca yerine getirirler. ve sonucu Allah'a havale ederler.


Fakat bu kıssanın öğrettiği en büyük ders, bir müminin gerçek İslami niteliklerle bezenmesi ve hikmetle donanması halinde, sırf bu niteliklerin gücüyle tüm bir beldeyi fethedebileceğidir. Hz. Yusuf (a.s), bunun şahika bir örneğini teşkil edecek şekilde saf ve yüksek karakterli bir kimsenin en olumsuz şartlar altında bile başarılı olabileceğini bizzat göstremiştir. Hz. Yusuf (a.s) Mısır'a gittiği zaman, sadece onyedi yaşında bir delikanlıydı, yalnız ve garibti; ayrıca hiç bir tedariki yoktu. Olmadığı gibi burada bir köle olarak satılmıştı. -Ve ayrıca bu dönemdeki kölelerin içinde bulunduğu korkunç şartları her tarih öğrencisi bilir- Dahası sonra bir iftiraya uğrayıp süresiz zindana atılmıştı. Fakat bu zorlu dönemi boyunca bir kez olsun, sonunda kendisini ülkenin en üst düzey yetkilisi yapacak olan ahlaki ve imani niteliklerinden asla vazgeçmedi.


Tarihi ve Coğrafi Arka-plan:

Şu tarihi ve coğrafi ayrıntılar kıssayı anlamamıza yardım edecektir: Hz. Yusuf (a.s), Hz. Yakub'un (a.s) oğlu Hz. İshak'ın (a.s) torunu, Hz. İbrahim'in (a.s) de büyük torunudur. Kitab-ı Mukaddes'e göre (Kur'an'da zikredilenler de bu rivayeti teyid eder) Hz. Yakub'un (a.s) dört hanımından olma oniki oğlu vardı. Hz. Yusuf (a.s) ve küçük kardeşi Bünyamin bir karısından, kalan on oğlu da diğer hanımlarından olmaydı. Hz. Yakub (a.s), babası Hz. İshak'ın, ondan evvel de Hz. İbrahmi'in (a.s) yaşadığı ve "Shechem" denen yerde kendine bir arazi parçası edindiği Hebron (yani Filistin) de yerleşmişti.


HARİTA -VIII-

Yusuf (a.s)'un kıssası ile ilgili harita.


Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarına göre Yusuf (a.s) yaklaşık M. Ö. 1906'da doğmuştu ve kendisi ile ilgili kıssanın başlangıcı M.Ö. 1890 dolaylarında vuku bulmuştu. Yani rüyayı gördüğünde ve kuyuya atıldığında onyedi yaşındaydı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a dayalı rivayetlere göre Kuyu Shechem'in kuzeyindeki Dothan yakınındaydı ve onu kuyudan çıkaran kervan (öte Ürdün'deki) Gilead'tan gelip Mısır'a gitmekteydi.


Mısır'ı yöneten 15. hanedan tarihte Hyksos kralları olarak bilinir. Hyksos'lar Arap ırkındandı ve 2000 yıllarında Suriye-Filistin'den göçedip Mısır'a gelmişler ve ülkeyi ele geçirmişlerdi.


Arap tarihçileri ve Kur'an yorumcuları onlara Amalik adını vermişlerdir ve bu, Mısır bilimciler (egyptologist) tarafından yapılan yakın tarihli araştırmalarla da teyid edilmiştir. Hyksoslar ülkede hüküm süren iç kargaşayı fırsat bilip kendi krallıklarını kurmuş istilacılardı. Hz. Yusuf'un (a.s) iktidara gelişi ve ardından İsrailoğulları'nın Mısır'ın en münbit bölgesine yerleşmeleri konusunda hiçbir zanna mahal olmayışının nedeni budur; elde ettikleri güç ve etkinlik, onların Mısır'ı istila eden yabancılarla aynı ırktan oluşuyla ilgiliydi.


Hyksoslar M. Ö. 15. yy.ın sonuna dek Mısır'da hüküm sürdü ve uygulamada tüm güçler İsrailoğulları'nın elinde kaldı. Kur'an bu olaya Maide suresi'nin 20. ayetinde atıfta bulunur: "Allah içinizden peygamberler çıkardı ve sizi yöneticiler eyledi". Sonra bu hanedanı alaşağı eden büyük bir ulusalcı ayaklanma böşgösterdi ve yaklaşık 250.000 Amaliki ülkeden sürüldü. Bunun sonucu olarak oldukça mutaassıp bir kıpti hanedanı iktidarı ele geçirdi ve Amalikîlilerle ilgili herşeyi kötünden kazıdı. Daha sonra da Hz. Musa'nın (a.s) kıssasında zikredilen İsrailoğulları'na toplu zulüm hadisesi başladı.


Ayrıca Mısır tarihinden "Hyksos kralları'nın Mısır'ın geleneksel tanrılarını kabul etmediğini ve bu yüzden de dinlerini Mısır'da yaymak için Suriye'den kendi ilahlarını ithal ettiklerini öğreniyoruz. Kur'an'ın Hz. Yusuf'un çağdaşı olan kralı Firavun diye anmasının nedeni budur. Zira bu ünvan Mısır'ın kendi özgün dinleriyle bağlantılı bir ünvandı ve Hyksoslarda bu dine inanmıyorlardı. Fakat Kitab-ı Mukaddes bu krala yanlış bir tesmiye ile "Firavun" demektedir. Öyle görünüyor ki, Kitab-ı Mukaddes yazarları tüm Mısır krallarının "Firavun" olduklarını sanmaktaydılar.


Karşılaştırmalı Kitab-ı Mukaddes ve Mısır tarihi üzerine çalışan modern araştırmacılar Hyksos kralı Apophis'in, Hz. Yusuf'un (a.s) çağdaşı olan kral olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar.


O devirde Memphis Mısır'ın başkentiydi. Bu kente ait kalıntılara Kahire'nin güneyinde 14 mil mesafedeki Nil kıyısında rastlanmaktadır. Hz. Yusuf (a.s) buraya getirildiğinde 17-18 yaşlarındaydı.


Aziz'in yanında iki-üç yıl, zindandaysa sekiz-dokuz yıl kaldı; Mısır'a yönetici olduğunda otuz yaşındaydı ve iktidarda seksen yıl tekbaşına kaldı. İktidarının dokuzuncu ve onuncu yılında babası Yakub'a (a.s) kendisi ve tüm aile fertlerinin Filistin'den Mısır'a gelmeleri için haber yolladı. Kitab-ı Mukaddes'e göre onları Hz. Musa'nın (a.s) yaşadığı Goshen bölgesine yerleştirmiştir. Yine Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. Yusuf(a.s) ölmeden önce akrabalarından şu yemini almıştı: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Sonra öldü. Öldüğünde yüz on yaşındaydı. Akrabaları da kendisini mumyaladılar.


Her ne kadar Kur'an'da anlatılan Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'la ayrıntılara indikçe farklılaşıyorsa da, üçü de temel öğelerde ittifak halindedirler. Biz de bu farklılıkları gerektiği yer ve zamanda açıklayıcı notlarımızla izaha çalışacağız.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla


1 Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.


2 Gerçekten biz, Arapça bir Kur'an 1 olarak indirdik, Ona akıl erdirirsiniz 2 diye.


3 Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarmaktayız, oysa sen, daha önce bundan haberi olmayanlardandın.3


4 Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde etmektelerken gördüm" demişti.


5 (Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa onlar sana bir tuzak düzenlerler. 4 Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."

AÇIKLAMA

l. Arapça "" (okumak) kelimesi "" fiilinin masdar şeklidir. Arapçada bir fiilin masdar şekli bir şeyin ya da şahsın ismi olarak kullanılırsa, o fiile ait en mükemmel nitelik ve anlamların o şeye (ya da şahsa) hamledildiğine delalet eder. Bu kitab da "Kur'an" olarak isimlendirilmiştir, böylece kelime delalet ettiği Kitab'a ilişkin çok ve tekrar tekrar okunduğu anlamını verir.

2. Bu, Kitabın yalnızca Araplara indirildiği anlamına gelmez. Anlatmak istediği sadece şudur: "Ey Arap topluluğu, Kur'an'ın mükemmelliğini anlamalısınız, bu mükemmellik onun ilahi vahiy olduğunun apaçık delilidir; sizin dilinizle indirildi ve artık anlamadığınıza, yabancı bir dille indirildiğine dair hiçbir mazeret ileri süremezsiniz."

Bazı kimseler yanlış bir şekilde bu ayete, kitabın Arap olmayanlara değil yalnızca Arap çölüne indirildiği yolunda bir anlam verirler. Dolayısıyla Kur'an'ın tüm insanlığa bir Hidayet (klavuz) olarak gönderilmediğini ileri sürerler. Fakat bu, Kur'an'ı gerçek anlamıyla kavramayanların temelsiz bir iddiasıdır ancak. Gayet açıktır ki, bir kitap evrensel bir kılavuz olması durumunda bile belli bir dilin kelimelerini kullanmak durumundadır. Böyle olmalı ki, o dili konuşan insanlar kitabın öğretilerini anlayabilsinler ve mesajı diger insanlara iletebilsinler. Bir harekete dair mesajın evrensel ölçüde yaygınlaşmasının tek doğal biçimi budur.

3. Bu ayet dolaylı biçimde Mekke kafirlerine seslenmekte ve Rasul'ün Mısır'da İsrailoğulları'nın yerleşmesine dair bir kıssa hakkında hiçbir şey bilmediğini, ancak bunun hakkında Allah'tan gelen vahiyle haberdar olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir görüş kaçınılmazdı zira, bu surenin önsözünde de zikredildiği gibi, kafirler bu meseleyi aniden ortaya atarak, Hazreti Muhammed'i (s.a) imtihandan geçirmek ve (güya) "gerçek yüzünü teşhir etmek" istiyorlardı. Bu girişim bu ayetlerle karşılandı: "Ey Muhammed, onlara de ki, bundan önce İsrailoğulları'nın Mısır'a yerleşmesi hakkında hiç bir malumatınız yoktu ve şimdi bu olayla ilgili bizden indirilmiş vahyi bir bilgi karşısındasınız."

4. Rüyanın anlamı gayet açıkken, Hz. Yakub (a.s) rüyayı işittiklerinde on üvey kardeşinin Hz. Yusuf'a kıskançlıklarından ötürü daha da hasmane tavır alacaklarından korkmuştu; bu yüzden Hz. Yusuf'a rüyasını diğer kardeşlerine anlatmamasını tenbihledi. Çünkü biliyordu ki, kardeşleri bir peygamberin oğullarına yakışmayacak karakterdeydiler ve bu yüzden Hz. Yusuf'a karşı her türlü kötülüğü rahatça yapabilirlerdi. Rüyada geçen "güneş", Hz. Yakub'du, "ay" eşiydi (yani Yusuf aleyhisselamın üvey annesi), "onbir yıldız" da onbir kardeşiydi.


6 "Böylece Rabbin seni seçkin kılacak,5 sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi)6 sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Hiç şüphe yok, senin Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."7

7 Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.

8 Onlar şöyle demişti: "Yusuf ve kardeşi8 babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir."9

AÇIKLAMA

5. Yani "onu peygamberlikle lütuflandıracak".

6. Metinde geçen arapça "" genellikle anlaşıldığı gibi yalnızca "rüyaların yorumu" demek değildir, daha kapsamlı bir anlama sahiptir; "Allah sana hayatın problemlerini anlama ve onlara çözüm bulma yeteneği bahşedecek, sana herşeyin hakikatına ulaştırıcı bir görüş ihsan edecek."

7. Burada şunu belirtmeden geçemeyiz ki, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre Hz. Yakub'un (a.s), Hz. Yusuf'un (a.s) rüyasını yorumlaması bundan çok farklıdır: "Sonra onu (rüyasını) babasına ve kardeşlerine anlattı. Ve babası onu azarladı ve şöyle dedi: "Bu gördüğün ne biçim rüya? Ne yani ben, annen ve kardeşlerin bu dünyada sana secde mi edeceğiz gerçekten?" (Tekvin. 37, l0). Azıcık bir düşünme bile bir kimseyi şu sonuca ulaştırmaya yeter, Hz. Yakub'un (a.s) Kur'an'da zikredilen tepkisi kendisinin yüksek bir karaktere sahip olduğunu göstermektedir ve bu karaktere Kitab-ı mukaddes ve Talmud'ta rastlamak mümkün değildir.

Kaldı ki, Hz. Yusuf (a.s) herhangi bir şahsi hırsa kapılmamış yalnızca rüyasını anlatmıştı. Eğer rüya sadık idiyse şüphesiz ki Hz. Yakub (a.s) onu sadık olduğuna inanarak yorumlayacaktı. Dolayısıyla oğlunu azarlaması için hiçbir sebep yoktu. Zira besbelli ki rüya, oğlunun bir gün gelip yükseleceği yolundaki bir tutkusunu değil, Allah'ın isteğini dile getiriyordu. Bu durumda bırakalım bir peygamberi, aklı başında herhangi bir adamdan bu tür bir durumdan gocunup da böyle bir rüya gördü diye bir kimseyi azarlaması beklenir mi? Ve böylesine asil bir "baba" tutup da kendisine gelecekteki büyüklüğünü haber veren öz oğlundan sadık bir rüya anlatmasını "günah"ını acılı ve iğneleyici sözlerle çıkarır mı?

8. Bu kardeş Bünyamin'di. Bünyamin Hz. Yusuf'un (a.s) küçük öz kardeşiydi ve yaşı Hz. Yusuf'tan oldukça küçüktü. Anneleri Bünyamin'i doğururken ölmüştü. Hz. Yakub'un (a.s) bu iki küçük anasız evladına özel bir ilgi göstermesinin nedeni buydu. Bunun da ötesinde Yusuf doğruluk ve kabiliyette tüm kardeşleri içinde biricikti. Dolayısıyla, Hz. Yusuf (a.s) rüyasını kendisine anlattığı zaman, onun gelecekteki büyüklüğünden fazlasıyla emindi fakat kafasını karıştıran, kardeşlerinin ona karşı besledikleri kıskançlığın, rüyayı öğrendikleri ve kendilerince yorumladıkları zaman nereye varacağı endişesiydi. Zira Hz. Yakub (a.s) diğer on oğlunun doğru bir karaktere sahip olmadığını biliyordu ve bu durum müteaddid olayda kendini göstermişti. Tabiatıyla onlardan razı değildi. Ancak işin tuhafı şu ki, Kitab-ı Mukaddes kardeşlerinin Yusuf'a besledikleri kıskançlığa sebep olarak bambaşka şeyler göstermektedir: Güya kardeşleri Yusuf'a diş biliyorlardı, çünkü "Yusuf babasına yanlış bilgi vermekteydi" onlar hakkında.

9. On oğulun kendilerini "ihmal ediyor" gerekçesiyle babalarına karşı belirttikleri "sitemkarane" tavrın anlamını tamamen kavrayabilmek için, kabile hayatının şartlarını gözönüne almamız gerekir. Kurulu bir devlet düzeni olmadığı için her kabile, diğer kabilelerle yanyana kendi bağımsızlığını sürdürürdü. Apaçık ki, kabile reisinin iktidarı, bütünüyle oğullarını, torunlarının, kardeşlerinin ve yeğenlerinin çokluğuna dayanırdı. Bunlar ailenin mülkünü şerefini ve hayatını korurlardı ne de olsa. Dolayısıyla kabilenin başını çeken kimse ailesinin küçük çocuk ve kadınlarından çok yetişmiş oğullarına eğilim duyardı. Hz. Yakub'da (a.s) kabilenin başındaydı ve oğulları bu konudaki tercihini kendilerinden yana yapacağı ümidindeydiler. Ne var ki Rasul (a.s) başka türlü düşünüyordu. Sitemleri bu yüzdendi: "Öyle görünüyor ki babamız akli dengesini gerçekten yitirmiş. İki küçük kardeşimizi bizden daha çok seviyor. Oysa biz genç ve güçlüyüz ve onun yerini zamanın gerektirdiği en iyi şekilde doldurabiliriz. Bu iki küçük kardeş ise kendilerini korumaktan acizler.


9 "Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz."10

10 Onlardan bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey) yapcaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi onu alsın."

11 (Bu karara vardıktan sonra) "Ey Babamız," dediler. "Sana ne oluyor, Yusuf'a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz;"

12 "Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Kuşkusuz biz onu koruyup-gözetiriz."11

13 Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."

14 Dediler ki: "Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz kimseler) oluruz."

15 Nitekim onu götürdükleri ve onu kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, biz de ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin."12

AÇIKLAMA

l0. Bu ibare hevalarına kapılan ve fakat bu arada da dinden, itikattan bütünüyle kopmak istemeyenlerin psikolojilerini pek güzel yansıtmaktadır. Bu tip insanların nasıl davrandığı belirtilmektedir burada. Böyleleri bir günaha kışkırtıldıkları zaman ilkin bu fiili işlemeye karar verir ve bir an için itikadının gereklerini bir kenara koyar. Eğer vicdanı kendisini rahatsız ederse şöyle düşünerek susturur vicdanının sesini: "Aman canım birazcık sesini kes. Önce yolunda bir engel gibi duran şu günahı bir işleyeyim sonra tevbe eder, beni görmek istediğin gibi iyi bir insan olurum." Yusuf'un kardeşleri de işte bu tip insanlardı: Vicdanlarının sesini susturup şöyle düşünmüşlerdi: "Yolumuzun üstündeki şu Yusuf engelini hele bir kaldıralım, sonra tekrar iyi insanlardan oluruz."

11. Kur'an, bu konuda da Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'dan ayrılır. Bu kitaplara göre, kardeşleri Yusuf'u kendileriyle birlikte göndermesi için Hz. Yakub'a (a.s) ricada bulunmamışlar, bizzat Hz. Yakub (a.s) onlardan kardeşleri Yusuf'u, babalarının sürülerini otlattıkları yer olan Shechem'e götürmelerini istemişti. Apaçıktır ki, hadisenin Kur'an'i versiyonu tamamen gerçekçidir. Zira Hz. Yakub (a.s) sevgili oğlunu onlarla göndermeyi hiçbir şekilde düşünemezdi. Ağabeylerinin Yusuf hakkında iyi duygular beslemediğini çok iyi biliyordu ve onu göz göre göre ölüme atamazdı.

12. Arapça "onlar anlamazlar" ibaresi yaklaşık olarak üç anlama gelebilir:

a) Biz Yusuf'a ihsanda bulunuyorduk fakat kardeşleri ona vahyedilmekte olduğunu anlamıyorlardı.

b) Bilesin ki, onlar bu günahı senin birgün böyle bir duruma ulaşabileceğini hayallerinden bile geçirmedikleri için işlediler.

c) Bugün günahı işliyorlar ama yarın başlarına neyin geleceğini bilmiyorlar. Bu meşakkat döneminde Yusuf'a (a.s) vahyedildiğine dair Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'da herhangi bir zikre rastlanmıyor. Aksine Talmud'a göre, Yusuf kuyuya atıldığı zaman bağırmış, ağlamış ve ağabeylerini imdada çağırmıştır. Güya çölden kurtulmanın daha emin yolları yokmuş gibi kuyuya atıldı diye ağlamış, bağırmıştır. Fakat Kur'an'ın bize çizdiği tablo, Yusuf aleyhisselamı, şahsiyetiyle tarihte çok önemli bir rol oynayan kişi olarak resmetmektedir.


16 Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.

17 Dediler ki: "Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ama biz doğruyu söyleyenler olsak bile sen bize inanacak değilsin."

18 Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş, bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır.13 Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah'tır."14

19 Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Hey, müjde.. Bu bir çocuk." dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) "ticaret konusu bir mal" olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.

20 Onu ucuz bir fiyata,15 sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar. Onlar onu pek önemsemediler.

AÇIKLAMA

13. "Sabrun Cemilun" ibaresinin kelime anlamı "güzel sabır"dır. Bu şekil sabır, kişiye, tüm felaket ve meşakkatleri sükunetle, kendine hakim biçimde, ağlanıp sızlanmadan yüce ruhlu insanlara yakışır biçimde göğüsleme gücü verir.

14. Hz. Yakub'un (a.s) Hz. Yusuf'un (a.s) ölüm haberine gösterdiği tepki de Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'da zikredilenden farklıdır. Bu kitaplara göre Hz. Yakub (a.s) sözkonusu kötü haber karşısında alt-üst olmuş ve sıradan bir baba gibi davranmıştır. Kitab-ı Mukaddes şöyle diyor: "Ve Yakub elbisesini parçaladı ve çulunu beline doladı. Ve oğlu için yıllarca ağladı." (Tekvin, 37:34). Talmud ise acıklı haberi aldıktan sonra kendini kederin kucağına koyverdiğini ve yüzünü yerlere çaldığını söyleyerek Hz. Yakub'un işin aslından haberdar oluşunu reddeder. Güya Yakub: "Vahşi bir hayvan Yusuf'u parçaladı ve bir daha onu asla göremeyeceğim" diyerek haykırmış ve "Yıllarca Yusuf için ağlamıştır" (Tehe Talmud, H. Polano, sh. 78. 79).

Bu tabloyu Kur'an'da zikredilenle karşı karşıya getirdiğimizde, Kur'ani tabloda metanetli ve büyük bir şahsiyetin sergilendiğini görürüz: Hz. Yakub (a.s) sevgili oğlunun acıklı haberi kendisine ulaşınca en azından kendini kaybedecek denli alt-üst olmamış, anında meselenin künhüne vararak düşman ağabeylere şöyle demiştir: "Hikayeniz yalan ve uydurma". Ve bir Rasul'ün Allah'a duyması gereken emniyet hissi içinde "güzel sabır" örneği sergilemiştir.

15. Her ne kadar Hz. Yusuf'un (a.s) kardeşleri tarafından terkedilmesi basit bir mesele idiyse de Kitab-ı Mukaddes hikayeyi iyice dolambaçlı hale getirmiştir. Kardeşlerinin Hz. Yusuf'u kuyuya atarak uzaklaşıp gittikleri ortadadır. Daha sonra oraya bir kervan gelmiş, Hz. Yusuf'u kuyudan çıkarmış ve onu Mısır'a götürerek satmıştır. Fakat Kitab-ı Mukaddes'e göre ağabeyleri onu bir çukura atmış sonra İsmailoğulları'ndan bir grup oraya gelip Hz. Yusuf'u kendilerine satması için ağabeylerini ikna etmişti. (Tekvin, 37:25-28). Ne var ki Kitab-ı Mukaddes yazarları bu satış anlaşmasını unutmuş, ilerde, 36. ayette Hz. Yusuf'un (a.s) 28. ayette olduğu gibi İsmailoğulları tarafından değil, Mısır'da Medyenliler tarafından satıldığını söylemişlerdi. Fakat hadisenin Talmud versiyonu bundan biraz farklıdır. Talmud derki, "Medyenliler Yusuf'u hendekten çıkarıp beraberlerinde götürdüler. Geçip giderlerken Yakub'un oğulları Yusuf'u onlarla gördü ve onları kölelerini çalmakla suçladı. Bunun üzerine aralarında öfkeli bir tartışma çıktı. Neredeyse tartışma kanlı bir çarpışmaya dönüşecekti. Sonunda anlaşma sağlandı ve Yakub'un oğulları kardeşleri Yusuf'u yirmi gümüş paraya Medyenlilere sattılar. İsmailoğulları kendisini Mısır'a götürdü ve orada sattı". İşe bakın ki Yusuf 'un kardeşleri tarafından satıldığına dair zikredilen Talmud rivayeti müslümanlar arasında hadis mesabesine yükselmiştir. Fakat bu rivayetin Kur'an tarafından teyid edilmediğini belirtmek gerekir.


21 Onu satın alan bir Mısır'lı(aziz,)16 karısına:17 "Onun yerini üstün tut (ona güzel bak). Umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz."18 dedi. Böylelikle biz, Yusuf'u yeryüzünde (Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik.19 Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler.

22 Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. 20 İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

AÇIKLAMA

16. Kitab-ı Mukadddes'e göre bu şahsın adı Potifar (Potiphar)dı. Fakat Kur'an onu yalnızca "el-Aziz" ünvanıyla zikreder. Kur'an'ın aynı ünvanı, mevkii yükseldiği zaman Hz. Yusuf (a.s) için de kullandığına bakılırsa, bu ünvanın Mısır'da oldukça yüksek bir resmi makama delalet ettiği ortaya çıkar. Zira "aziz" kelimesi karşı çıkılamayan, itaatsizliğin mümkün olmadığı muktedir şahıslar için kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'un zikrettiğine bakılırsa "Aziz"in, Firavun'un özel muhafızı ve muhafız subayı olması gerekir. İbn Cerir'in zikrettiği Hz. İbn Abbas hadisine göre Aziz, kraliyet hazine memuruydu.

17. Talmud'a göre zevcesinin ismi "Zelıcha" (Zeliha)ydı ve bu kadın müslüman geleneğinde de aynı isimle tanınır. Müslümanlar arasında dolaşan bazı rivayetlere göre Hz. Yusuf (a.s) onunla daha sonra evlenmiştir, lakin bu rivayetin ne Kur'anî ne de İsrailî bir temeli yoktur. Aslına bakarsanız karakteri konusunda kötü bir izlenime sahip olduğu bir kadınla peygamberin evlenmesi onun izzetini zedeler. Bu fikir Kur'an'daki şu genel hükümle teyid edilmektedir: "Kötü karakterli kadınlar öyle erkeklere, kötü karakterli erkekler öyle kadınlara. Temiz karakterli kadınlar, öyle erkeklere temiz karakterli erkekler öyle kadınlara..." (Nur: 26).

18. Potifar'ın, işin başından beri Hz. Yusuf (a.s) hakkında çok olumlu bir kanaat beslediğini Talmud ve Kitab-ı Mukaddes de teyid eder. Talmud'un zikrettiğine göre o sıralarda Yusuf onsekiz yaşındaydı ve Potifar onun tahammül ve gösterişinden çok etkilenmişti. Bu yüzden onun asil bir aileye mensub olduğu ve sonra zorla köleleştirildiği sonucuna vardı. Nitekim Medyenliler onu huzuruna getirdiklerinde şunları söylemişti: "Bu hiç de köleye benzemiyor. Korkarım, bu çocuk memleketinden, yurdundan çalınmış olsun." Potifar'ın Yusuf'a bir köle gibi davranmayıp aileden biri gibi saymasının nedeni bu olmalıdır. Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes'de şunları zikrediyor: "Ve her işini Yusuf'un eline teslim etti. Biliyordu ki o bu işin altından kalkar, yediği ekmeği muhafaza eder." (Tekvin, 39:6)

19. Bu ayet, Hz. Yusuf'un (a.s) üstlendiği resmi makama ait icraatlar için bir süre özel eğitimden geçirildiğini ima etmektedir. O vakte kadar Hz. Yusuf (a.s), bir çoban gibi yarı göçebe bir çevre içinde çöl hayatı yaşamıştı. Kuzey Arabistan ve Ken'an'da ne bir yerleşim merkezi vardı ne de kültür ve medeniyette kayda değer bir ilerleme. Zira buraları yerleşik hükümete sahip olmayan türlü türlü bağımsız kabileler tarafından mesken edinilmişti. Demek ki Hz. Yusuf (a.s) göçebe hayatında kazanılan bu temiz karakteri Ken'an'da edinmiş, üstelik bu karater İbrahimî gelenek içindeki iman ve ahlakla da donanmış olmalıydı. Fakat bu nitelikler Mısır'ın hükümet işleri için doğrudan yetmezdi. Çünkü Mısır dönemin dünyaca tanınmış en kültürlü ve medeni ülkesiydi, bu yüzden böyle bir ülkenin işlerini yönetmek için apayrı bir tecrübe ve eğitimden geçmek gerekiyordu. Herşeye Kadir olan Allah bu eğitim için gerekli düzenlemeleri yaparak onu Mısır'ın yüksek kademelerinde görevli bir devlet adamının evine gönderdi ve bu devlet adamı (el-Aziz) gerek evi gerekse mülkü konusunda kendisine tam yetki verdi. Bu durum kendisine kaderini icra etmek için ihtiyaç duyduğu kabiliyetleri geliştirme imkanı verdi ve Mısır krallığının işlerini yıllar boyu güçlü bir şekilde idare edebilmesi için gerekli tecrübeyi kazandırdı.

20. "O'na hüküm ve ilim verdik" gibi sözlerle Kur'an ekseriya "Biz ona peygamberliği ihsan ettik" demek ister. Çünkü Arapçada "Hüküm" kelimesi hem "yargı" hem "otorite" anlamına; "ilim" kelimesi de Allah'ın peygamberlerine doğrudan indirdiği bilgi anlamına kullanılmıştır. Bu durumda metin şu anlama gelir: "Biz ona, halkın işlerinde adaletle hükmetsin diye kudret, iktidar ve bilgi verdik."


23 Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez."21

24 Andolsun kadın onu arzulamıştı,22 -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi -o da onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik).23 Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.

25 Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: "Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acıklı bir azabtan başka cezası ne olabilir?"

AÇIKLAMA

2l. Mütercim ve müfessirlerin genel görüşü Hz. Yusuf'un (a.s) (rabbî: efendim) sözcüğünü evin efendisi için kullandığı yolundadır. Böyle anlayınca ayet şu anlama gelir: "Efendim bana pek cömert davrandı, evde çok hoş tuttu beni. Bu durumda onun hanımıyla zina etmek gibi yakışıksız ve hayasız bir işi nasıl işler nasıl nankörlük yaparım?" Ne var ki ben bu ayetin bu şekilde tercüme ve tefsirine şiddetle karşıyım. Her ne kadar Arapçada "rabb" kelimesinin bu anlamda kullanılışı cari ise de, iki yeter sebepten dolayı burada başka anlamda kullanılmış olmalıdır. Bir kere,

Allah'tan başkasını dikkate alarak günahtan çekinmesi bir peygamberin izzetine yakışmaz. İkincisi, bir peygamberin Allah'tan başka biri için "rabbim" kelimesini kullanması hakkında Kur'an'da tek bir örnek yoktur. Hz. Yusuf'un (a.s) ilerideki 4l, 42 ve 50. ayetlerde Rabbinin Allah olduğunu söyleyerek mesajını saflaştırdığını ve kendi itikadıyla Mısırlılarınkini birbirinden ayırdığını görüyoruz. Diğer insanlar onların rabbleri olabiliyor iken, Hz. Yusuf'un Rabbi yalnızca Allah'tı. Dolayısıyla ayete başka bir zaviyeden bakmak gerekir. "Rabbî" kelimesi aynı zamanda "Rabb'ım" demek olduğuna göre Hz. Yusuf (a.s) "Allah"ı kastetmiş olmalıdır. Hem sonra neden itikadına ters bir anlamı ihtiva edecek şekilde "efendim" demek istemiş olsun?

22."Rabbının burhanı" demek, Allah'tan gelen ilham demektir ki bu ilham kendisini, bir kadının tahrikine kapılmanın hiçbir kar getiremeyeceği şuuruna erdirmiştir. "Bu burhan neydi?" sorusunun karşılığı da daha önceki ayette zaten geçmektedir: "Rabbim bana karşı bunca ihsanda bulundu. Şu halde ben niye böyle yanlış bir iş yapayım? Zalimler asla felah bulmaz". Şu halde, gençliğine rağmen Hz. Yusuf'u (a.s) bu büyük tahrikten koruyan "ilahi burhan" anlaşılmış olmalıdır.

"Rabbinin burhanını görmeseydi Yusuf da ona meyledecekti" ifadesinin anlamı şudur: Hz. Yusuf (a.s) gibi bir peygamber bile, eğer Allah burhanıyla kendisine doğru yolu göstermezse günahtan korunamayabilir. Şu varki bu ayet peygamberlerin günaha karşı "bağışıklı" tabiatlarını da açığa çıkarmaktadır. Bu demek değildir ki, peygamberler yanılmaz, hatalı iş yapmaz, günah işlemez, yanlışa düşmez. Burada kastedilen şudur: Diğer insanlar gibi peygamber de tutkulara, duygulara ve cinsi isteklere sahip olmasına ve ayrıca günah işleme kabiliyetine sahip bulunmasına rağmen, Hz. Yusuf (a.s) öylesine erdemliydi, öylesine Allah'tan korkmaktaydı ki, kast-ı mahsusla böyle kötü bir niyet asla besleyemezdi; zira kendisine Rabbinden gelen burhan, behimî şehvetinin şuurundan gelen sese galip gelmesini mümkün kılmamıştır.

Ve eğer insanî zaafının hilafına davranmaya güç yetiremeseydi, Allah hemen kendisine vahiy indirir ve onu doğru yola sokardı. Çünkü bu hatasının sonuçları yalnızca şahsını bağlamaz tüm ümmete yansırdı; zira onun önemsiz bir hatası bile başkalarını en korkunç günahlara sevkedebilirdi.

23. "Kendisinden kötülük ve fuhşu uzaklaştıralım diye" ifadesi iki şeyi tazammun eder. Birincisi şudur: "Lütfumuzun nedeni, burhanımızı idrak etsin ve kendisini günahtan sakındırsın diye idi. Çünkü biz kötülük ve fuhşu bu seçilmiş kulunuzdan uzaklaştırmak istedik." İkinci anlamı daha da derindir; zira bu olay ruhi eğitimine bir temel hazırlaması bakımından Yusuf'un hayatında önemli bir yere sahiptir: "Kötülük ve fuhşa karşı bağışıklık kazansın diye onu böyle bir imtihandan geçirmeyi biz istedik. Çünkü bu kışkırtma karşısında takvasının kazandırdığı tüm güçleri kullanarak böyle şeylerin gelecekte kendisine hiç bir kazanç getirmeyeceğini anlayacak ve bu bilinç onda güçlü bir karakter oluşturacaktı." Böyle sıkı bir imtihanın önem ve gerekliliği o dönem Mısır toplumunun manevi-ahlaki şartları gözönünde bulundurulursa, apaçık ortaya çıkmaktadır. 30. ayetten 32. ayete şöyle bir göz atınca görürüz ki, genelde kadınlar ve özelde yüksek sosyete "bayanlar"ı, bugün "medeni" Batı'da ve batılılaşmış Doğu'da olduğu gibi hemen hemen aynı cinsel özgürlüğün sefasını sürmekteydiler. Allah, Hz. Yusuf'a (a.s) efendisinin evinde böyle özel bir eğitimden geçirmenin düzenini kurdu; çünkü, Hz. Yusuf (a.s) baştan çıkmış bir toplumda ilahi misyonunu yerine getirmek, üstelik sıradan bir adam olarak değil bir yönetici olarak görev yapmak durumundaydı. Yüksek sosyete "bayanları"nın davranışlarından anlaşıldığına göre, bu genç ve yakışıklı köleyi kendilerine çekmek için yapamayacakları şey yoktu. Genç kölenin güzelliği karşısında duydukları hayranlığı açıkça utanç duymaksızın belli etmeleri, evin "hanım"ının da onu tahrik için elinden geleni yaptığını ve yapmaya da devam edeceğini çekinmeden utanmadan, itiraf etmesi sosyete bayanlarının durumunu yeterince sergilemektedir. Böylece Allah onu böyle sıkı bir imtihandan geçirmek suretiyle gelecekteki bu tür tahriklere karşı direncini artırmakla kalmadı, aynı zamanda sözkonusu bayanların bu konuda herhangi bir başarı kazanma umutlarını da kırmış oldu. Yani bir köleyi baştan çıkaramayanlar bir yöneticiyi nasıl baştan çıkarabilirler?


26 (Yusuf) Dedi ki: "Onun kendisi benden murad almak istedi." Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti:24 "Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.

27 Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir. 25

28 Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): "Doğrusu bu, sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür" dedi.

29 "Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sende (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun."25/a

30 Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir')in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görmekteyiz." dedi.

31(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler26 hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara (görün)" dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler.

AÇIKLAMA

24. Öyle görünüyor ki, evin efendisi manzarayla karşı karşıya geldiğinde eşinin ev halkından biri kendisine eşlik etmekteydi ve olayı dinlediğinde şu teklifi yapmıştı. "İkisi de birbirini suçluyor ve aralarında ne geçtiğini gören bir şahit de yok. Bu durumda etraftan bir ipucu bularak karar vermeliyiz, Yusuf'un gömleği olayı aydınlatmak için iyi bir ipucudur." Açıktır ki, bu, mesele hakkında hükmedebilmek için zekice bir yoldu ve bu yüzden mucizeye de gerek kalmamıştı. Bazı rivayetlere göre bu şahit, beşikte yatan bir çocuktu ve Allah olayın gerçeğine tanıklık edebilsin, bir delil getirsin diye ona konuşma gücü vermişti. (Bkz. Talmud'dan iktibas, Paul İzak Harşuni Londra, 1880, sh: 256) Fakat bu rivayet herhangi bir hüccet tarafından te'yid edilmemiştir. Bilakis bu rivayet israiliyata dayanmaktadır. Apaçık, sarih ve makul olan dururken, sahih dururken, sahih olmayan rivayetlere dayalı mucizevi bir yoruma gitmek için hiçbir sebep yoktur; şahit, kadının aile efradından akıllı, tecrübeli biriydi. Öyleki görürgörmez olayın gerçeğini hemen kavramıştır. Kendisinin yargıç olma ihtimali sözkonusudur.

25. Öne sürülen delilde şu tazammun ediliyor: "Eğer Yusuf'un gömleği önden yırtılmışsa, saldırgan olan Yusuf'tur ve kadın namusunu korumak için mücadele vermiştir. Yok eğer gömlek arkadan yırtılmışsa, çok açıktır ki, Yusuf kadından kaçmaya çalışmış ve kadın onun arkasından kuvvetlice çekmiştir. "Bu ipucu başka bir şeyi daha tazammun etmektedir. Şahit, efendisinin dikkatini yalnızca Hz. Yusuf'un (a.s) gömleğine çekerken kadının bedeninde ve elbisesinde şiddet kullanıldığına dair herhangi bir emarenin bulunmadığını da göstermek istemiştir. Öyle ya, saldıran Hz. Yusuf olsaydı kadının bedeninde de, elbisesinde de bir takım işaretler bulunması gerekmez miydi?

25/a. Olayın Kur'an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'ta zikredilişini karşılaştırmalı olarak göstermek faydalı olacaktır.

Kitab-ı Mukaddes şöyle der: "Ve kadın benimle gel, diyerek onun elbisesinden tuttu. (Yusuf) giysisini kadının elinde bırakarak kaçtı, dışarı çıktı. Kadın onun giysisini elinde bırakıp kaçtığını görünce evin hizmetkârlarını çağırarak "bakın" dedi, "kocam bizi eğlendirsin diye bir İbrani getirmişti ya bize, benimle yatmayı teklif etti ve ben ağlayıp çığlık atmaya başladım. Sonra bağırıp ağladığımı görünce giysisini bende bırakarak kaçıp gitti". Ve kadın kocası gelinceye dek (Yusuf'un) giysisini elinde alıkoydu. Daha sonra efendi, karısının "senin kölen bana şunları şunları yaptı" diye anlattıklarını dinledi ve kanı beynine sıçradı. Ve Yusuf'un efendisi onu alıp kralın mahkumlarının bulunduğu zindana tıktırdı. " (Tekvin, 39:12-16, 19-20)

Yukarıdaki rivayetin beceriksizce düzenlendiği ortadadır. Bu rivayete göre Hz. Yusuf'un (a.s) öyle bir elbisesi varmış ki, asılınca hepsi kadının elinde kalıvermiş. Sonra Hz. Yusuf (a.s) elbisesini kadında bırakarak çırılçıplak kaçmış olmalı (!) adeta kendi cürmüne apaçık delil teşkil etsin diye elbisesini kadının ellerinde bırakarak (!).

Şimdi de Talmud'a dönelim. Şöyle diyor Talmud: "... suçlamaları dinleyen Potifar hemen delikanlının şiddetli şekilde kamçılanmasını emretti. Muhakeme etmeden Yusuf'a yükledi suçu... Yırtık elbisenin kendisine getirilmesini emrettiler ve yaptıkları tahkikat sonunda Yusuf'u "suçsuz" ilan ettiler". (The Talmud Selections, H. Polano, sh: 8l-82). Besbelli ki bu rivayet de hatalıdır. Çünkü böyle yüksek mevkideki bir kimsenin tutup da kölesinin, karısına tecavüz edip etmediği davasını mahkemeye getirmesi düşünülemez. Görülüyor ki, hikayenin Kur'anî versiyonu, onun sözde oryantalistlerin ileri sürdüğü gibi İsrailî bir kaynaktan alınmadığının, aksine, bu muharref rivayetleri tashih edip dünyaya işin hakikatını anlattığının apaçık bir delilidir.

26. Eski Mısırlılar bu tür şölenlerde misafirlerin yaslanması için yastık ve minderler kullanırlardı. Mısır'da ele geçen arkeolojik bulgular bunu teyid etmektedir.

Bu şölenden Kitab-ı Mukaddes'te hiç söz edilmez; fakat Talmud'da Kur'an'dakinden az bir farkla zikredilmiştir. Kur'an'da anlatılanın tabii, hayata uygun ve ahlaki dersler veren yönünü ayrıca belirtmeye, Talmud'dakinde ise bu özelliklerin bulunmadığını söylemeye gerek yok.


32 Kadın dedi ki: "Beni hakkında kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise, (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak."27

33 (Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum."28

34 Böylece Rabbi, onun duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı.29 Çünkü O, işitendir, bilendir.

AÇIKLAMA

27. Kadının, ihtirasını ilan edip, gayri ahlaki niyetlerini rahatça açığa vurması Mısır yüksek sosyete sınıfının ahlaken en aşağı derekeye düştüğünü gösterir. Besbelli ki kadının davet ettiği bayanlar da sosyetenin üst mevkilerine mensup olmalıdır. Aşkına mübtela olduğu kimsenin ne kadar genç ve yakışıklı olduğunu göstermek amacıyla sevgilisini hiç çekinmeden misafirlerinin huzuruna çıkarması bu gösteride iştirak edilmeyen hiçbir şeyin olmadığını gösterir. Hoş, davetli bayanlar kadını takdir etmemişlerdir; fakat öyle görünüyor ki kadının yerine kendileri de olsa aynı şeyi yapacaklarmış. Hepsinden öte ev sahibesinin açıkça "Kuşkusuz onu kendime ram etmek istedim ama o benden kurtulmayı başardı. Fakat ondan vazgeçecek değilim. Eğer kendisinden istediğim şeyi yapmazsa onu zindana atacağım ve küçük düşenlerden olacak" sözlerinin hayasızlık ifade ettiğini hissetmemişlerdi bile. Ayrıca bu, moderm Batı toplumunun ve onun batılılaşmış doğulu takipçilerinin kadına "özgürlük" vermekle övünmelerini de haksız çıkarmaktadır. Çünkü bu "ilerleme" yeni bir hadise değildir. Çünkü bu moda bundan binlerce yıl önce Mısır'da tüm haşmetiyle yürürlükteydi.

28. Hz. Yusuf'un (a.s) bu duasının anlamını tamamiyle kavrayabilmek için içinde yaşadığı dönemin şartlarını veren zihni bir tablo çizmemiz gerekecektir. Bu pasajın ışığında tablonun şöyle birşey olması gerekiyor: Çiçeği burnunda, yirmi yaşında yakışıklı bir genç var. Zorla köleleştirilip sürülmek suretiyle Mısır'a getirilmiş. Çöl hayatının kendisine kazandırdığı sağlık ve dinçlikle mücehhez... Talih kendisini, döneminde dünyanın en medeni ülkesinin başkentinde üst tabakadan bir bürokratın evine yerleştiriyor. Gece gündüz içinde yaşamak zorunda olduğu evin hanımı kendisine aşık oluyor ve onu tahrik edip baştan çıkarmaya çalışıyor. Yakışıklılığı kentte dillere destan oluyor ve kentin diğer kadınları da kendisine meylediyorlar. Şimdi, can alıcı durum işte tam buradadır. Her tarafı kendisini ansızın kıskaca alıp yakalayacak yüzlerce cazip tuzakla çevrilidir. İnsanî duygularını galeyana getirip, cezbedecek tüm vasıtalar devreye sokulmuştur. Her gittiği yerde tüm cazibe ve büyüsüyle bir pusu ve pusunun altında yatan günahla karşı karşıyadır. Tüm pusular onu gaflete düşürüp kendi içlerine çekmek için fırsat kollamaktadırlar. Şartlar onu günaha teşvik etmektedir hep. Fakat bu muttaki genç adam başarıyla bu imtihandan geçer, zikre şayan bir nefs murakabesiyle Şeytan'ın iğvasından kurtulur. Fakat zikre şayan olan daha önemli bir durum vardır ki, böylesi kışkırtıcı şartlar altında gösterebildiği takva örneği onda hiçbir gurur hissi uyandırmaz. Diğer taraftan Rabbine kendisini günah tuzaklarından koruması için tam bir teslimiyetle yakarır. Çünkü insanoğlunun bu konudaki ortak zaafını bilmektedir: "Rabbim ben zayıfım, sonunda bu tahriklerin dayanma gücümü aşmasından korkarım. Beni tuzağına çeken bu tür bir günahı işlemektense zindana girmeyi tercih ederim."

Aslında bu, Hz. Yusuf'un (a.s) eğitimi için oldukça kritik ve önemli bir dönemdi; bu sıkı imtihan o zamana dek kendisinin bile farkında olmadığı bilkuvve halindeki erdemleri bilfiil hale getirmişti. Bütün bunlardan sonra anladı ki, Allah kendisine tevazuun, sadakatın,takvanın, izzetin, adaletin, murakabenin ve ruhi dengenin en mükemmel niteliklerini bahşetmiştir ve o da bu niteliklerini Mısır'da iktidarı ele geçirdiğinde tam tekmil kullanmıştır.

29. Allah, kendisine pusu kuran tüm vasıtaları etkisiz hale getirmek suretiyle Hz. Yusuf'u (a.s) onların tuzaklarından uzaklaştırdı. Bu ayetin ihtiva ettiği bir şey daha vardır: Allah onların tuzak ve tahriklerinden Hz. Yusuf'u (a.s) korumak için ona zindan kapılarını açtı.


35 Sonra onlara (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri30 görmelerinin ardından, onu belli bir vakte kadar kaçınılmaz olarak zindana atmak (görüşü) belirdi.

36 Onunla birlikte iki31 genç de zindana girmişti.32 Onlardan biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü de: "Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz."33

AÇIKLAMA

30. Hz. Yusuf'un (a.s) masumiyeti ve kadınların suçluluğunu açık seçik gördükten sonra bu skandalın ülke çapında yayılmaması için tek alternatifin kaldığı görüşündeydiler: "Bozuntuya vermemek" için Hz. Yusuf'u (a.s) hapsetmek... Fakat sandıkları gibi olmadı; bu hapis gerçekte Yusuf'un manevi zaferi, Mısır'ın yönetici ve ekabiri için manevi yenilgi olmuştu. Zamanın geçmesine rağmen Hz. Yusuf (a.s) unutulmadı; takvası, yakışıklılığı ve sosyete kadınlarının ona aşık oluşu dilden dile dolaştı durdu. Bu yüzden o "çok bilmiş" saraylılar, "hanım"larının yaptıklarını örtbas etmek için Hz. Yusuf'u (a.s) hapsetme planlarını uygulamaya koydular ama, kamuoyu varması gerektiği sonuca varmıştı bir kere; çünkü Hz. Yusuf'un (a.s) temiz, güçlü ve yüksek bir karaktere sahip olduğunu bilmekteydiler. Onun zindanı hakettirecek bir "suç" işlemediği besbelliydi. Hapsedilmişti, çünkü Mısır yöneticileri için hanımlarını kontrol altında tutmanın en kestirme yolu buydu.

Buradan anlaşılıyor ki, hukuka, mahkemeye başvurmadan masum insanları hapsetmek "medeniyet" kadar eskidir. Günümüzün bazı haysiyetsiz yöneticilerinin de binlerce yıl önceki Mısır'ın şerir yöneticilerinden pek bir farkı yoktur. Aralarındaki tek fark eskilerin halkı "çeşitli sloganlar" adına değil, herhangi bir kanuni dayanağa başvurmadan hapsetmeleriydi. Buna mukabil onların modern halefleri bir zulüm işleyecekleri zaman yapmacık dürüstlüğün olmadık biçimlerini sergilemekteler. Kendi kanuni olmayan uygulamalarını haklı göstermek ve kurbanlarını kanuni şekilde hapsetmek için gayri kanuni kanunları yürülüğe koymaktalar. Açıkçasını söylemek gerekirse Mısır'lı yöneticiler numussuzluklarında daha numusluydu; hiç değilse halkı toplumun değil kendilerinin çıkarlarını gözetmek için hapsettiklerini gizlemiyorlardı. Fakat şeytanın bu modern havarileri kendilerinden gelebilecek "tehlike"den çekindikleri için masum halkı zindana tıkıyor, dünya kamuoyuna da kurbanlarının ülke ve toplum için tehlike arzettiğini duyuruyorlar. Kısacası, eskiler yalnızca tirandı fakat şimdiki bazıları aynı zamanda utanmaz yalancıdır da.

31. Hz. Yusuf (a.s) zindana gönderildiği zaman muhtemelen yirmi yaşlarındaydı. Bu Kur'an ve Talmud'daki iki cümleden çıkarılmaktadır. Kur'an (ayet, 42'de): "Orada yaklaşık on yıl kadar kaldı," demektedir: Talmud ise şöyle der: "Yusuf o izzet ve sadakat makamına yükseltildiğinde otuz yaşındaydı."

32. Kitab-ı Mukaddes'e göre iki mahkumdan biri Mısır hükümdarının aşçıbaşısı, diğeri ise fırıncıbaşısı idi. Talmud'a göre, bir şölen esnasında ekmekte taş, şarapta sinek bulunduğu gerekçesiyle mahkum edilmişlerdi.

33. İki mahkumun Hz. Yusuf'un (a.s) doğruluğunu tasdik etmesi Hz. Yusuf'un (a.s) zindanda yüksek bir saygınlık kazandığını gösterir. Böyle olmasaydı, iki mahkumun rüyalarını yalnızca kendisine yorumlatmak ve ona biat etmek istemeleri için hiçbir neden olamazdı: "Biz senin muhsinlerden olduğun görüşündeyiz" demeleri bunu göstermektedir. Demek ki daha önceki ayetlerde anlatılan olaylar her tarafta duyulmuş; zindanın dışındaki ve içindeki insanlar Hz. Yusuf'un (a.s) herhangi bir suç yahut günah işlemediğini öğrenmişlerdi. Öte yandan, o çetin takva imtihanını başarıyla geçerek ne kadar asil bir ruh taşıdığını da kanıtlamış durumdaydı. Benzeri bir takvaya bütün Mısır'da yaşayan kendi dini liderleri arasında bile rastlamak mümkün değildi. Yalnız mahkumların değil, subay ve gardiyanların bile kendisine izzetli ve emin bir kişi nazarıyla bakmalarının nedeni buydu. Kitab-ı Mukaddes de bunu teyid eder "Ve gardiyan zindanda daha önce tutuklu bulunan tüm mahkumları Yusuf'un eline teslim etti. Böylece ne yaptılarsa, onu Yusuf yapmış oldu. Gardiyanın izlediği hiçbir şey yoktu ki Yusuf'un eli altından çıkmış olmasın." (Tekvin, 39: 22-23).

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna