Hud Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Hud Suresi Tefsiri Mevdudi

Hud Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Hud Suresi Tefsiri Mevdudi

HUD SURESİ

Adı: Bu sure adını, 50-60. ayetlerde kıssası zikredilen Hz. Hud'un (a.s) isminden almıştır.


Nüzul Zamanı: Surenin konusu üzerinde derinlemesine düşündüğümüzde, onun Yunus suresiyle aynı dönemde ve büyük bir ihtimalle hemen onun ardından nazil olduğu sonucuna varırız.


Sure, Yunus suresiyle aynı konuyu işler; mesaja davet, tavsiye ve inzar. Bir farkla ki bu suredeki inzar (uyarı) daha şiddetlidir. Bu durum bir hadisle de desteklenmiştir.


Rivayet edilir ki, bu surenin nüzulundan sonra bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a) Rasulullah'a (s.a) söyle dedi: Son zamanlarda senin daha hızlı yaşlanıyor olduğunu görmekteyim. Bunun sebebi nedir?" Rasulullah (s.a) cevapladı: "Hud suresi ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı. " Bu gösterir ki, zaman Rasulullah (s.a) için çok çetin zamandı ve İslam'ın davetini baltalamak için elinden geleni yapan Kureyş'in azaba uğratılmasından duyduğu endişelerine, bu sert uyarılar da eklenmiş bulunmaktaydı. Çünkü artık Rasulullah (s.a) için Allah tarafından tanınan mühletin son sınırına giderek yaklaşıldığı ayan beyandı. Mühletin son demlerini yaşadığından ve kavminin azaba uğratılacağından korkmaktaydı.


Konu: Surenin daveti şudur: Allah Rasulüne itaat edin. Şirki terkedin ve yalnızca Allah'a ibadet edin; tüm hayat sisteminizi ahirette hesap vereceğiniz inanç üstüne kurun.


Tavsiyesi şu: Hatırlayın o insanları ki, imanlarını bu dünya hayatının zahiri parlaklığına feda edip, peygamberlerin mesajını inkar ettiler de, korkunç akıbetlerle karşılaştılar. Dolayısıyle sizlerde tarihin mahvolmağa götürdüğünü ispat ettiği yolun aynısını izleyip izlemediğinizi ciddi ciddi araştırın.


Uyarısı da şu: Azabın geciktiriliyor olması sizi aldatmasın. Bu, "Allah'ın yollarınızı düzeltin" diye size lütfuyla tanıdığı mühletten ibarettir. Bu fırsatı değerlendirmezseniz iman edenler dışında helak edecek olan kaçınılmaz cezaya çarptırılacaksınız.


Kur'an insanlara doğrudan hitap etme yerine, yukarıdaki hedefleri gerçekleştirmek için, Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Firavun kavimlerine ait kıssaları kullanmıştır. Bu kıssalarda vurgulanan en önemli şey şudur: Allah'ın hükmü bir kavim üzerinde gerçekleştiği zaman, her ne olursa olsun, isterse devrin peygamberinin en yakın akrabası olsun Allah hiç kimseyi kayırmaz. Bundan azade olanlar yalnızca peygamberlere iman edenlerdir: inanmayanlar, isterse onun karısı ve çocuğu olsunlar bu hükmün içindedirler.


Dahası var: İman her bir müminden, hüküm geldiğinde akrabalarını tümüyle unutmasını ve yalnızca iman kardeşliğini esas almasını gerektirir. Zira kan ve ırk yakınlığını dikkate almak, bu tür durumlarda İslam'ın ruhuna zıttır. Ve müslümanlar bu öğretiyi Hud suresi'nin nüzulünden 4 yıl sonra Bedir Savaşı'da pratik olarak göstermişlerdir.


Rahman Rahim Olan Allah'ın Adıyla

1 Elif, Lâm, Râ, (Bu,) Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitap1'tır (ki:)2


2 Öyle ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben, sizi onun tarafından uyarıp-korkutan ve müjdeleyenim;


3 Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta ile metalandırsın3 ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin.4 Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.


4 Sizin dönüşünüz Allah'adır. O, her şeye güç yetirendir.

AÇIKLAMA

1. Arapça "Kitab" kelimesi metnin bağlamı gereği "emir-ferman" anlamına alındı. Çünkü bu kelimenin anlamı yalnızca "kitab" ya da "yazılı metin" karşılıklarıyla sınırlandırılamaz; aynı zamanda "emir" ve "yüce ferman" anlamını da içerir. Nitekim, "kitap" kelimesi Kur'an'ın başka yerlerinde de aynı anlamda kullanılmıştır.

2. Bu "ferman" muhtevası sabit, sağlam ve değişmezdir. Tüm esasları birbiriyle uyumlu ve dengelidir: İçine ne bir söz kalabalığı, ne teferruat, ne cerbeze, ne şiirsel hayal ve ne de hitabi aşırılık karışmıştır. Hakikat net biçimde zikredilmiştir ve hakikatten ne bir fazla ne bir eksik bir şey vardır. Ötesi, bu muhteva ayrıntılarıyla verilmiş ve herşey öylesine açık ve net hale getirilmiştir ki, herhangi karışıklık, karmaşıklık ve muğlaklığa rastlanmaz.

3. "Allah size güzel geçim vasıtaları sağlayacak" şeklindeki güvence, şeytan'ın bu dünyaya tapan akılsızların kalbine, "dindarlık, gerçi insanı Ahiret'te felaha ulaştırır ama dünya hayatını harap eder" şeklindeki batıl fikri bertaraf etmek için verilmiştir. Allah müminleri temin etmektedir ki, rahmet ve bereketini, kendisinden korkan insanlar üzerinde tecelli ettirecek, onları mutluluk ve barış içinde yaşatacak, onurlandıracak ve her yerde saygın kılacaktır. Aynı şey Nahl: 97'de de biraz farklı biçimde zikredilmiştir: "Erkek olsun, kadın olsun, mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılıklarını yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." Böylece Allah, şeytan ve bağlılarının, dindarlığın hakkı ve doğruluğunu seçenleri kaçınılmaz olarak ızdıraba, belaya ve zorluklara sürüklediği yolundaki teorisini kesin biçimde reddetmektedir. Ve temin etmektedir ki, O kendisine inanıp doğru yaşayanların hayatını hem bu dünyada hem de ahiret'te felaha ulaştıracaktır. Bilinen bir tecrübedir: gerçek ruh huzurunu tadanlar, onurlu ve saygın bir hayat yaşayanlar, yalnızca Allah'tan korkanlar, nefsini temizleyenler, iş ve ilişkilerinde dürüst ve cömert olanlar, günahlardan uzak bulunanlardır.

Kur'an-ı Kerim' e göre, hayat ve geçim vasıtaları ya iyi olur ya da aldatıcı.

Burada Allah'a yönelecekler için vadedilen geçim vasıtaları aldatıcı olanlar değil, iyi olanlardır. Eğer bir meta' Allah'a daha yakın kılıyorsa ve Allah'ın hukuku, insanoğlunun hakları ve bizzat nefsin hakları uğruna kullanılıyorsa "iyi"dir. Bu tür "iyi geçim" kişinin hayatını bu dünyada da öbür dünyada da felaha ulaştırır. Bunun aksine, eğer bir meta' tüketim ayartısı haline gelir de insanı bir dünyaperest yaparsa "aldatıcı"dır. "Aldatıcı geçim vasıtaları" her ne kadar zahirde mutluluk kaynağı ve "lütuf"muş gibi görünüyorsa da aslında bir kötülük, şer ve gelecek olan azabın hazırlayıcısıdır.

4. Bu ayet temel bir ilahi ilkeyi dile getirmektedir. Karakter ve davranışta daha üstün olan kişi Allah katında da daha üstün bir mevkiye sahiptir. Bu, şu anlama gelir ki, Allah hiç kimsenin amelinin zayi olmasına izin vermez. Herkese kazandıklarının karşılığı verilecektir.


5 Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak'tan kaçınıp yan çizer)ler.5 (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilmektedir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

6 Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de6 bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitaptır.

7 O'nun arşı su üzerinde iken7 amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.8 Andolsun onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, küfre sapanlar mutlaka: "Bu, açıkça bir büyüdür başkası değildir" derler.9

AÇIKLAMA

5. Sözü edilenler, Rasulullah'ın (s.a) Risaletine karşı aktif bir düşmanlık göstermeseler de, muhalefetten geri durmayan Mekke halkıdır. Bu durumlarından dolayı, ne onun mesajını işitmek isterler ve ne de Rasulle yüzyüze gelmek; tek yapabildikleri uzak durmak olmuştur. Eğer, aksine Hz. Rasulü (s.a) herhangi bir yerde oturur ya da halkla konuşur halde gördülerse hemencecik topukları üzerinde dönerek ona arkalarını çevirmişlerdir ya da onun kendilerine doğru yaklaştığını gördülerse hemen sıvışıp, kendilerine seğirtip mesajını sunar korkusuyla yüzlerini kapatmışlardır. Hakikatle karşı karşıya gelmekten korktukları için başlarını deve kuşu misali gömmüşler; eğer gizlenirlerse hakikatın kendilerinden uzak olacağına kendilerini inandırmışlardır; oysa hakikatten saklanmak için giriştikleri maskaralıklar ortadadır.

6. Yani, "Sizlerin Alim olan Allah'tan saklanmaya çalışmak suretiyle cezadan kurtulabileceğinizi sanarak kendinizi kandırmanız akılsızlıktır. O küçücük bir serçenin yaşadığı yuvayı, minnacık sineğin bulunduğu deliği bilir ve her nerede yaşıyorlarsa onların rızıklarını tedarik eder. Her yaratığın devindiği ve ikamet ettiği yerleri bilir ve onları belirli bir vakte kadar yaşatır, sonra öldürür. Rasulden (s.a) yüzünüzü saklamakla, onu size gönderen Alim Allah'tan kendinizi gizleyebileceğinizi nasıl düşünürsünüz? Allah'ın peygamberini sizlere mesajını ulaştırmak için nasıl didindiğini ve sizlerin ona sağır kesilmeye çalıştığınızı görmediğini nasıl düşünürsünüz?

7.Bu muhtemelen, "gökler ve yer altı günde yaratıldığına göre, yaradılıştan önce ne vardı?" şeklindeki bir soruya cevap olsun diye ifade edilmiş parantez kabilinden bir cümledir. Cevap şudur: Su vardı. Burada suyla, ne tür bir suyun kastedildiğini söylememiz mümkün değildir. Herkesin bu isimle tanıdığı sıvı kastediliyor olmalıdır. Yahut belki de "su" kelimesi, maddenin şimdiki haline dönüşmeden önceki akışkan durumunu simgeliyor olabilir. Şu halde "Arşı su üzerindeydi" ifadesi benim görüşüme göre şu anlama gelmektedir: "Onun mülkü su üzerindeydi".

8. Bu ifade yaradılışın amacını açıklar: Allah gökleri ve yeri insanı yaratmak için yarattı. Ve insanı da, hilafet yetkileriyle donatarak, bu yetkilerin kullanımından onu sorumlu tutarak imtihan edebilmek için yarattı. Böylece, yaradılışın tüm amacının insanın imtihan edilmesi, kendisine devredilmiş yetkileri iyiye mi kötüye mi kullandığının muhasebesi ve karşılığında da mükafat ve mücazatının verilmesi olduğu vurgulanmış olmaktadır. Çünkü bu temel amaç olmaksızın tüm yaradılış eylemi anlamsız ve boşuna olmaktadır.

9. Yani, "Kafirler akılsız bir şekilde yaradılıştan amacın, kendileri de yalnızca bir oyuncak olan şeyler içinde vakit geçirmekten başka bir şey olmadığını düşündüler. Bu aptalca kavrayışları içlerinde öylesine yer etmişti ki, Rasulullah (s.a) yaradılışın gerçek amacının ve içinde oynamaya daldıkları şeyin ne olduğunu kendilerine anlattığında "Senin mesajın bir tür büyüdür ve kavrayışımızın ötesindedir" diyerek onunla alay etmişlerdi.


8 Andolsun, onlardan azabı sayılı bir topluluğa (veya belirli bir süreye) kadar ertelersek, mutlaka: "Onu akılkoyan nedir?" derler. Haberiniz olsun; onlara bunun geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alaya almakta oldukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.

9 Andolsun, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür.

10 Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırırsak, kuşkusuz: "Kötülükler benden gidiverdi" der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir.10

11 Sabredenler11 ve salih amellerde bulunanlar başka. İşte, bağışlanma ve büyük ecir bunlarındır.12

12 Şimdi onların: "Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?" demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısımını mı terkedeceksin? Sen yalnızca bir uyarıp-korkutucusun. Allah her şeye vekildir.13

AÇIKLAMA

10. İnsanın bu sefil nitelikleri burada kafirlerin de aynı durumda olduklarını sergilemek için zikredilmiştir. Rasulullah (s.a) onları Allah'a isyanlarının sonuçlarına karşı uyarınca, onunla şu mealde alay etmişlerdi: "Deli misin sen? Bizim kudret ve refahımızı görmüyor musun? Hayatın bütün nimetlerini tatmakdayız ve çevremizdeki herşeye ve herkese hükmetmekteyiz! Nasıl oluyor da bize gelecek bir azaptan haber verebiliyorsun? Hangi gerekçeyle?"

Yukarıda zikredilen böbürlü davranış bu ayette sözü edilen sefil insan karakteriyle ilgilidir. Bu karakter şudur: İnsan, tabiatı gereği sathi, sun'i bir yapıya sahiptir ve derin düşünceden çekinir. Bu yüzden refaha erip kudret sahibi olduğunda zevkine düşkün, kibirli ve böbürlü bir hal alır. O kadar ki, herhangi bir ihtimalin bu mutlu şartları sona erdirebileceğini hayal etmek bile istemez. İşler bir gün tersine döndüğünde de, umutsuzluğun heykelleşmiş biçimi haline gelir ve orada, burada, heryerde kötü talihinden şikayete başlar. Hatta Allah'ı suçlamaktan, O'nun uluhiyetine hakaret etmekten bile geri durmaz. Fakat talihi tekrar döndüğü zaman uzak görüşlülüğü ile, bilgi ve başarıyla övünmeye başlar. Kafirlerin, Rasulullah'a (s.a) cevap yetiştirmeye çalışırken böyle sathi ve sun'i bir karakter sergilemelerinin nedeni budur. Allah'ın cezalarını tecil ettiğini unuturlar. Oysa Allah, bu mühleti onlara içinde bulundukları saçmalık üzerinde düşünebilmek, kendilerine tanınan bu süre içinde yollarını belirleyebilmek ve kendilerini, refahlarının derin temelleri olduğunu ve bundan sonra da hep olacağını sanıp aldatmasınlar diye vermiştir.

11. Burada "sabır" (tahammül) kelimesi daha önceki ayetlerde zikredilen sathilik vs. gibi nitelemelerin zıddı olacak şekilde "sebat" anlamını da içermektedir. "Sabır/sebat gösterenler" hayatın dalgalanışlarına rağmen amaçlarında sabit-kadem olanlardır. Onlar şartların değişmesinden etkilenmezler; aksine benimsedikleri haklı, ma'kul ve doğru tavırlara sıkı sıkıya yapışırlar. Güç, refah ve isim kazandıklarında kendilerine bir hava vermezler, sarhoş olmazlar, şımarıp kibirlenmezler. Buna karşılık işler tersine dönüp şartlar olumsuzlaştığında da, şartlara yenilmezler, onların altında ezilmezler. Kısacası, her iki durumda da sabır/sebat gösterip bu ilahi imtihandan alınlarının akıyla çıkarlar.

12. Bu Allah'ın böylelerine gösterdiği lütfudur. Onların kusurlarını bağışlar ve onlara iyi amellerinden ötürü mükafat verir.

13. Bu ayette, Allah Rasulu'nü teselli edip rahatlatmakta ve ondan, en ufak bir tereddüde kapılmaksızın mesajını yaymasına, cevap yetiremeyeceği yahut halka alay konusu olacağı korkusuyla duraklamamasını istemektedir. O mesajını bütünüyle iletmeli ve gerisini Allah'a bırakmalıdır; zira Allah'ın herşeye gücü yeter. Bunun önemini tam anlamıyla kavramak için konuyla ilgili durumları gözönüne almak gerekir.

Bu ayetlerin nazil olduğu sırada Kureyş, tüm kabilelerin en güçlüsü ve en etkin olanıydı. Arabistan'ın dini merkezi Kabe'nin (Mekke) bekçileri olarak Kureyşliler, tüm Arabistan üzerinde dini, ekonomik ve siyasi bir üstünlük sağlamışlardı. Dolayısıyla "Sizin öncüsü olduğunuz din batıldır; yolundan gittiğiniz hayat tarzı, içinden çürümüştür. Mesajı reddettiğiniz için Allah'ın azabı sizi bekliyor. Bu azaptan kurtulmanın tek çaresi doğru yolu kabul etmeniz, Allah'tan gelen doğru hayat tarzını benimsemenizdir" çağrısında bulunan bir mesaja karşı çıkmaları, öfkelenmeleri doğaldı. Besbelli ki bu mesaj, onların "üstünlük"leri üzerinde sert rüzgarlar estirecekti ve bu yüzden daha başında ona karşı çıkmışlardı.

Mesajı kabul etmemelerinin ikinci sebebi Rasulün (s.a) saf karakteri yanısıra, akli ve ma'kul mesajı dışında risaletini kanıtlayacak olağanüstü birşeye sahip olmayışıydı. Ayrıca Kureyş için kendi dinleri, ahlakları ve kültürlerinin çürük yapısı dışında azabı çağıran hiçbir motif bulunmamaktaydı. Kaldı ki, onları aldatan bir "refah"a sahiptiler. Güya bu "refah", Allah'ın, O'na ortak koştukları "ilah" ve "ilahe"lerinin lütfunun apaçık bir göstergesiydi. Bu gösterge onların "doğru yol"da olduklarını yeterince gösteriyor, kanıtlıyordu zanlarınca. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu insanların, yalnızca kalb ve akılları duyarlı küçük bir azınlığı mesajı kabul etti; büyük çoğunluk ise ona düşmanca tavır takındı. Hatta kimileri eziyet ve işkencelerle mesajın yankısını bastırmak istedi; kimisi saçma itirazlar ve haksız suçlamalarla mesajın anlamını küçük düşürme küstahlığında bulundu; kimileri de mesajın etkinlik ve direncini kırmak için planlı bir afarozu çare sandı. Bir diğerleri de vardı ki, mesajın ışığını engellemek için kaba istihzaya, çirkin alaya ve maskaralığa başvuruyordu.

Yukarıdaki durum yıllar yılı devam etti; ve bu haliyle bir kimseyi rahatça umutsuzluğa ve dirençsizliğe itebilirdi. Bu yüzden Kadiri-i Mutlak elçisine şu meyanda teminat verdi: "Meraklanma, bu kaba saba ve düşük insan güruhunu; bu, önyargıları, boykotları, alayları, maskaralıkları ve hakaretleriyle seni görevinden alıkoymak isteyen sefilleri hiç bir şekilde tasvib etmiyoruz. Sen doğru yoluna sebat ve cesaretle devam et. Sana vahyedilen hakikatı hiçbir tereddüt geçirmeden tebliğe devam et. Alay ederler, boykot edilirim korkusuyla mesajı yaymaktan asla çekinme. İster kabul etsinler ister reddetsinler, vahyi bütünüyle (asla taviz vermeden) bildir; zira herşey O'nun yed-i kudretindedir ve uygun gördüklerine hidayet ihsan edecek olan yalnızca O'dur."


13 Yoksa: "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve eğer doğru sözlüler iseniz, Allah'tan başka güç çağırabildiklerinizi çağırın."

14 Eğer buna rağmen size cevap vermezlerse, artık biliniz ki, o, gerçekten Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse artık, siz müslüman mısınız?14

AÇIKLAMA

14. Burada da aynı delil iki şeyi kanıtlamak için öne sürülmektedir. Bu iki şeyden birincisi Kur'an'ın Allah tarafından inzal edildiği; ikincisi ise Tevhid öğretisinin doğruluğudur. Şöyle özetleyelim:

l)"Siz diyorsunuz ki Kur'an Allah tarafından vahyedilmedi, aksine benim tarafımdan uydurulup icad edildi ve sonra Allah'a izafe edildi. Sizin iddianızın aslı astarı olsaydı, sizlere tekrar tekrar meydan okumama bir karşılık olarak, sizin de buna benzer bir kitap icad etmeye gücünüz yeterdi. Tüm kaynak ve güçlerinizi birleştirmenize rağmen bunu başaramadığınıza göre, Kur'an'ın Allah'ın vahyi olduğuna dair iddiam kesin olarak, tamamen ve bütünüyle kanıtlanmış oluyor."

2) Kur'an sizin tanrılarınıza iki koldan meydan okudu, fakat onlardan hiç ses seda çıkmadı. Onlar, Kur'an gibi bir kitabı üretmek konusunda size yardıma çağrıldılar; ama yardıma gelen olmadı. Bu da gösterir ki onların ne bir güçleri ne de uluhiyette bir ortaklıkları vardır. Onların bu imtihanı başaramadıklarını, aksine kendilerini kitaptaki açık saldırılara karşı savunmakta bile aciz kaldıklarını kendiniz gördünüz; Kitap, onlara tapmamalarını istemiştir insanlardan, çünkü onların uluhiyete herhangi bir iştirakleri yoktur. Tüm bunlar bu tanrılarda ilahi hiçbir özelliğin bulunmadığını ve sizlerin onları akılsızca ilah ittihaz ettiğinizi kanıtlar."

Bu ayet göstermektedir ki, Hud Suresi Yunus Suresinden önce nazil olmuştur. Çünkü, müşriklere ilkin bu sureyle, Kur'an sureleri gibi on sure getirmeleri yolunda meydan okunmuştu, fakat onlar bunu başaramadılar. Sonra Yunus suresinin 38. ayetinde Kur'an'ın benzeri tek bir sure getirmeleri yolunda kendilerine meydan okunmuştur. (Bkz. Yunus: 38 ve an: 46).


15 Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse,15 onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiç bir eksikliğe de uğratılmazlar.

16 İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten16 başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.

17 Rabbinden apaçık bir delil17 üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid18 izleyen ve ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı (kendisini doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir?19 İşte onlar, buna (Kur'an'a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkâr ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar.

18 Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kimdir?20 İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: "Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır" diyecekler. Haberiniz olsun; Allah'ın laneti zalimlerin21 üzerinedir.22

AÇIKLAMA

15. Bu genel ifade, daha önceki ayetlerde dile gelen temanın bir devamı olacak şekilde ve kafirlerin Kur'anî mesajı reddetmelerinin mazereti olarak ileri sürdükleri batıl gerekçelere karşı söylenmiştir. Bu ayet Kur'an'ı reddetmiş (ve şimdi de reddetmekte) olanların genelde bu dünyaya ve zevklerine tapanlar olduğunu vurgulamaktadır. Redlerinin temelinde yatan (ve yatmakta bulunan) sebep, bu dünyanın zevklerinden ve dünya metaından öte hiçbir şeyin olmadığı ve onların elde edilmesinden (Kur'an'da ortaya konmuş olanlar gibi) birtakım sınırlamalar bulunmadığı şeklindeki batıl itikattı. Onlar ilkin bu secimi yaptılar kendi zihinlerini ve başkalarının zihnini tatmin etmeye çalışan (Kur'an'da benzerleri dile getirilmiş) deliller arkadan geldi.

16. Bu dünyaperestlere yapılmış apaçık bir uyarıdır. Dünyaya tapanlar bilmelidir ki, dünyevi kazançları elde etmek için (her ne olursa olsun) yaptıklarının karışılığını tam olarak alacaklardır, fakat şunu asla unutmamalılar ki, öte dünyada alacakları hiçbir karşılık yoktur. Bu dünya menfaati için gayretlerini birleştirirken, öte dünyanın menfaati için hiçbir şey yapmayanlar, bu dünyaya ait maddi kazançlar için işledikleri ameller karşılığında hiç birşey umamazlar. Bunu tasvir etmek için, bu dünyada kendisi için bir saray inşa etmek isteyen ve böyle bir sarayı inşa edebilmek için her türlü aracı, ölçüyü ve vesileyi mubah sayan kimsenin durumunu örnek alalım. Kuşkusuz ki bu adam büyük bir saray inşa edebilecektir sonunda; zira bir kafir olması dolayısıyla saraya koyacağı hiçbir tuğlanın muhasebesini yapmayacak, hiçbir tuğlayı geri çevirmeyecektir. Fakat kuşku götürmeyen bir şey daha varki bu adam o büyük sarayı ve içindeki mefruşatı son nefesini verir vermez bu dünyada bırakacaktır. Sarayı (ya da başka birşeyi) bu dünya için inşa etmiş olduğundan, eğer öte dünyada kendisine bir köşk edinmek için hiçbir şey yapmamışsa, dünya sarayı kendisine öte dünya için hiçbir kredi sağlamayacaktır. Çünkü yalnızca, ilahi yasaya uygun olarak ahiret'te bir saray edinmeye çalışanların öte dünyada bir sarayı olabilir

Şimdi, tersine davranan kimsenin ötedünyada bir saray edinemeyeceği delilinin mantiki sonucu olan bir soru ortaya çıkmaktadır: "Peki, bir saray edinemeyebilir; fakat niye cehennem ateşine atılması gerekiyor ki?" Buna verilecek (ve Kur'an'ın da başka yerlerde verdiği) cevap şudur: Ahiret'i hiçbir şekilde hesaba katmadan yalnızca bu dünyada bir saray edinmek için çabalayan kimse, doğallık ve kaçınılmazlıkla Cehennem'de kendisi için ateş hazırlanmasına yol açan ölçü ve vesilelerin de göbeğinde demektir. (Bkz. Yunus. an:12)

17. Kendi nefsinden, göklerin ve yerin yapısından kainatın nizamından çıkardığı apaçık delil üzere bulunan kimse inanır ki, yalnızca tek bir Allah, tek bir yaratıcı, tek bir Melik, Latif, Kadir olmalıdır; dünyanın tek bir müdebbiri... Şu halde kalbiyle tasdik edilen tüm bu şeyler, tabiatıyla kendisini bu dünyadaki hayatından sonra başka bir hayata inanmaya götürmelidir; bu dünyada yaptıklarının hesabını Rabb önünde vereceği, sonunda ceza ya da mükafat göreceği bir öte dünyaya...

18. Bu şahid, o kimsenin enfüs ve afakında gözlemlediği alametlere hem tabii hem de aklî olarak şehadet eden Kur'an'dır.

19. Daha önceki ayetler (12-16) veya bu bahaneyle Kur'an'ın mesajını reddeden dünyaperestlerle ilgiliydi. Bu ayette ise, kendi öz varlığında ve tüm kainat nizamında Allah'ın birliğine ve Ahiret'e dair apaçık deliller gören ve gerek Kur'an'da gerekse kendisinden önce gönderilmiş Hz. Musa'nın (a.s) kitabında aynı delile şehadet edildiğini gören kimse, dünyaperestlerin karşısına konmaktadır.

Bu ayet kendi anlam akışı içinde, Rasulullah'ın (s.a) Kur'an vahyedilmeden önce tabii hadiseleri gözlemleyip tefekkür etmek suretiyle tıpkı Hz. İbrahim (a.s) gibi ilim elde ettiği ve "gayb"e bu suretle inandığını açıklıkla ifade etmiş oluyor. Şu halde Kur'an-ı Kerim de yalnızca bu alametlere tanıklık edip teyid etmekle kalmıyor; aynı zamanda hakikatın bilgisini Hz. Peygamber'e tebliğ etmiş oluyor.

20. Zalimlerin Allah'a haksız yere iftira ettikleri şeyler şunlardı: "Uluhiyetinde, hukukunda ve ma'budiyetinde Allah'a ortak ilahlar (!) vardır. Yahut Allah'ın hidayet etmede ve dalalete düşürmede bir dahli yoktur; O kullarının hidayetini sağlamak için ne nebi gönderir, ne Rasul ne de Kitap; insanları, istedikleri hayat tarzını seçmeleri konusunda özgür bırakır... Yahut, Allah insanoğlunu yalnızca eğlence için yaratmıştır ve onları bu dünyada yaptıklarından ötürü hesaba çekmeyecektir... Yahut, ahirette ne mükafat sözkonusudur, ne de ceza..."

2l. Bu ahiret'te vukubulacaktır.

22. Bu ifade zalimleri meş'um ve mendebur kılan niteliklerin bazılarını vurgulayan bir parantez cümlesidir.


19 Bunlar, Allah'ın yolundan engelleyenler ve onda çarpıklık arayanlardır.23 Onlar, ahireti de tanımayanlardır.

20 Bunlar, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir24 ve bunların Allah'tan başka velileri de yoktur. Azab onlar için kat kat arttırılır.25 Bunlar (hakkı) işitmeye güç yetirmezlerdi ve görmezlerdi de.

21 İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurmakta oldukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp kaybolmuşlardır.26

22 Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.

23 İman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar', işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda temelli olarak kalacaklardır.27

24 Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu?28 Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?

25 Andolsun, biz Nuh'u kavmine gönderdik.29 (Onlara:) "Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum."

26 "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım"30 (dedi).

AÇIKLAMA

23. Yani, "Onlar dosdoğru yolu izlemek istemezler, istedikleri o yolun kendi arzu, şehvet, vehim, hurafe ve kaprislerine uygun olarak dolambaçlı hale getirilmesidir."

24. Burada, ahiret hakkında yeniden açıklamada bulunulmuştur.

25. Onlara çift katlı azap verilecek; zira kendilerinin yoldan sapması yetmiyormuş gibi başkalarını da saptırdılar ve gelecek kuşaklar için bir dalalet mirası bıraktılar. (Bkz. A'raf. an:30)

26. Temelsiz olduğunu alenen gördükleri şeyler, onların Allah, kainat kendi hayatları hakkındaki teorileri yalancı ilahlarına, sahte sığınaklarına, hayali şefaatçılarına, karşılıksız teminatlarına karşı besledikleri güven ve ahiret konusunda ileri sürdükleri zanlardı. Bunların hepsinin batıl olduğu böylece anlaşıldı.

27. 20. ayette başlayan açıklama burada sona eriyor.

28. Bu soruya verilecek cevap, sorunun kendisinde kapalı bir şekilde mevcuttur. Apaçıktır ki ne gideceği yolu gören ne de kendisine yol göstereni işitebilen kimse kesinlikle bir taşı yahut engeli aşarken devrilecek veya korkunç bir kazaya uğrayacaktır. Öte yandan yolu gören ve yolu bilenin kılavuzluğundan da yararlanabilen kimse tam bir güven içinde hedefine ulaşacaktır. Alemdeki hakikatın ayetlerini keskin biçimde gözlemleyip, Allah tarafından gönderilen peygamberlere kulak verenler ile ne Allah'ın ayetlerini gözlemleyen ne de peygamberlere kulak veren kimseler arasındaki bıçak sırtı ayrım budur. Besbellidir ki bu ikisinin ne seçme davranışları birbirine benzeyecek, ne de akıbetleri bir ve aynı olacaktır.

29. A'raf suresi 47-50. açıklama notları gözönüne alınmalıdır.

30. Bu sözler 2-3. ayetlerde Hz. Muhammed'in (s.a) dilinden zikredilenlerle aynıdır.


27 Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz;31 sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz32 ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.33 Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi.

28 Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir-söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş34 de (bu), sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?

29 "Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum.35 Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. 36 Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.

30 "Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?"

AÇIKLAMA

3l. Aynı aptalca itiraz Rasulullah'a (s.a) Mekke müşrikleri tarafından yapılmıştı. Şöyle diyorlardı: "Sen de bizim gibi insansın, yiyor, içiyor, yürüyor, uyuyorsun; bizler gibi evleniyorsun; Allah tarafından gönderildiğine dair hiçbir alamet yok ki sende!" (Bkz. Yasin. an: 11]

32. Mekke'nin "ileri gelenler"i de Rasulullah'ın ashabı hakkında aynı değerlendirmede bulunmuşlardı. Onunla şu şekilde alay ettiler: "Senin takipçilerin yalnızca ya toy çocuklar ya köleler yahut da bu toplumun sefilleri... Kısaca öyleleri izliyor ki seni, ne itibarları var, ne sağduyuları, ne de bilgileri." (Bkz. En'am an: 34-37, Yunus an:78)

33. Bu, şu demektir: "İddianıza göre sizler Allah'ın sevgili kullarısınız; Allah size lütfediyor da yolunuzdan gitmeyenlere azab ediyor. Fakat gerçek, bunun tam tersi. Çünkü servet, köle ve iktidarla taltif edilen bizleriz; sizinse bu tür hiçbir şeyiniz yok. Haydi bize bizden üstün olduğunuz bir yanınızı söyleyin."

34. Bu sözler, 17. ayette Hz. Peygamber'in (s.a) ağzından dile getirilenlerle aynıdır. Şöyle, "İlkin ben Allah'ın enfüs ve afakımdaki ayetlerini gözlemlemek suretiyle Tevhid'in gerçekliğini kesin biçimde kavradım. Sonra aynı gerçeklik vahiyle bana tey'id edildi." Bu tüm peygamberlerin "gayb"ın bilgisine müşahade ve tefekkürle ulaştığını göstermektedir. Bu bilgiye ulaştılar ve sonra Allah onları, Rasul tayin ederek aynı zamanda fiili bilgiyle de lütuflandırdı.

35. Bu sözler onların görevlerini yerine getirirken hiçbir nefsi (şahsi) saikle hareket etmediklerini şu mealde ifade etmekteydi: "Ben size tebliğde bulunuyorum ya, dünya kazancı olarak, hiçbir talebim isteğim ve beklentim yok. Aksine, beklediğim hiçbir çıkarın bulunmadığını belki sonunda anlarsınız umuduyla bunca işkenceye katlanıyorum. Risalet görevimi yürütürken herhangi bir şahsi çıkar yahut nefsi istek sahibi olduğuma dair bir alamet gösteremezsiniz." (Bkz. Müminun. an: 70, Yasin. an: 17 ve Şura. an: 4l).

36. Yani, "Onların gerçek değerleri, ancak Rabblerine mulaki oldukları zaman anlaşılacaktır. Bu yüzden sizin onları bu dünyada zillet içindeymiş gibi değerlendirmenizin anlamı yok. Ola ki onlar -bunu yalnız Rabbleri bilir- kıymetli mücevherdirler ve siz onları yalnızca kıymetsiz taşlar olarak değerlendiriyorsunuz." (Bkz. En'am: 52, Kehf: 28).


31 "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum 37 ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak onlara bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir."

32 Dediler ki: "Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vaadettiğini getir (görelim.)"

AÇIKLAMA

37. Bu, Rasulün de (s.a) kendileri gibi bir insan olduğu şeklindeki itirazlarına verilmiş cevaptır. Hz. Nuh (a.s) şunu söylüyordu: "Aslında ben de sizin gibi bir insanım, bundan öte bir iddiaya asla sahip değilim. Benim tek iddiam, Allah'ın bana ilim ve amelin doğru yolunu gösterdiğidir ve sizler bu gerçeği istediğiniz gibi tahkik etmekte serbestsiniz. Fakat siz böyle yapacak yerde bana "gayb"a ait sorular soruyorsunuz. Oysa ben gaybı bildiğime dair bir iddiada bulunmadım. Siz benden öyle şeyler istiyorsunuz ki, ancak Allah'ın hazinelerine sahip olan kimse tarafından meydana getirilebilir. Oysa ben bu hazinelere sahip olduğumu hiç iddia etmedim. Yine siz benim fiziki hayatımın diğer insanlar gibi olmasına itiraz ediyorsunuz, oysa ben bir melek olduğumu yahut da insan olmadığımı iddia etmedim ki! İddialarımı gerçekten tahkik etmek istiyorsanız, benden kültür ve maneviyatın gerçek ilkelerini, itikadi dayanaklarını sormalısınız, gelecekteki olaylarla ilgili saçma şeyleri değil; zira ben bunları bildiğimi asla iddia etmiş değilim." (Bkz. En'am: 3l-32)


33 Dedi ki: "Eğer dilerse, onu size Allah getirir ve siz (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz."

34 "Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz.38 O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."

35 Onlar: "Bunu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım."39

36 Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."

37 "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır."40

38 Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi.

39 "Artık siz, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek."41

AÇIKLAMA

38. Yani, "Eğer, iyiliklere ilginizin yokluğu ve kötülükte ısrarınızın devamı yüzünden Allah sizleri doğru yoldan alıkoymaya karar vermişse bir kez, benim sizin için yapacağım hiçbir şey işe yaramayacaktır. Çünkü Allah insanları kendilerinin seçtikleri yolda bırakır ki, diledikleri gibi gitsinler."

39. Bu ayette geçen sözcüklerden anlaşıldığına göre, Hz. Nuh'un (a.s) kıssasının tilaveti esnasında Hz. Muhammed'in (s.a) düşmanları herhalde Rasulün (s.a) bu hikayeyi kendilerine dolaylı yoldan sıkı bir darbe indirmek için uydurduğunu düşünmüş ve bu yüzden, "Sen böyle masalları bizi farkettirmeden hırpalamak için uyduruyorsun" diye sözünü kesmiş olmalıydılar ki kıssanın anlamında mezkur suçlamaya cevap vermek üzere böyle bir kesinti meydana gelmişti.

Ve şu bir vakıadır ki adi insanlar hep böyle davranırlar. Hayra meyyal olmadıkları için, herşeyi tersinden, karanlık tarafından ele alırlar. Birisi tutup onlara hikmetli bir öğütte bulunsa yahut onlara faydalı bir ders verse veyahut bir hataya karşı uyarsa bile, ne bunlardan bir fayda sağlarlar ne de yollarını değiştirirler. Bunları yapmak bir yana, tutup meselenin öyle bir yanını kurcalamaya kalkışırlar ki, ne bir hikmetle ne de bir öğütle ilgisi vardır; amaç yalnızca tebliğciyi suçlamak, güç durumda bırakmaktır. Herkes bilir ki bu yolla en güzel öğüt, en güçlü tebliğ bile yankısız ve etkisiz kılınabilir. Eğer dinleyici tebliğe, "arkadan vurmak" tabir edip çamur atıyorsa ve onu kendisine bir hakaret sayıyorsa alınacak sonuç budur. Dahası bu tür adamların düşünceleri daima kuşku ve güvensizlik üzerine temellenmiştir. Ortada gerçek olduğu besbelli olan bir kıssa vardır. İmdi, akıllı kişi bu kıssayı bir vakıa olarak ele alacak, sonunda kendi durumunu ve hatasını ele veriyor olsa bile ondan bir ders çıkaracaktır. Bunun aksine olarak, şüpheli ve ard niyetli kişi delil, isbat demeden hemencecik bu kıssanın kendisini güç ve muallak bir durumda bırakmak için tümüyle uydurulduğu sonucuna varacaktır.

Aynı şey Rasulullah'ı (s.a) suçlayanlar için de geçerliydi; onlar da Rasul'ün (s.a) kıssaları kendisinin uydurduğunu ve daha etkili hale getirmek için de onları Allah'a nisbet ettiğini ileri sürmüşlerdi. Allah da Rasul'üne şöyle demesini emretti: "Kıssayı ben uyduruyorsam akıbetine ben katlanacağım; fakat bu durum, yalnızca kendinizin sorumlu olduğu suçlarınızın cezalarını eksiltmez ki!"

40. Bu ayet bir ilahi yasa olan mühletin (ihmal) sınırlarını ortaya koymaktadır. Rasul'ün (s.a) mesajı halka iletildiği ve reddedildiği zaman, içlerinden bir kısmının mesajı kabul edilebileceği kadar bir süre daha ceza geciktirilir. Ama bazılarının hidayete gelme imkanı tamamen ortadan kalktığında ve aralarında kötülük unsurundan başka bir şey kalmadığında Allah bu mühleti daha fazla uzatmaz. Ve bu Allah'ın lutfunun bir tezahürüdür; tıpkı iyi meyvenin çürüğünden ayıklanması ve emniyete alınması gibi. Bunun aksine olarak, eğer bu iflah olmaz günahkar insanlara merhamet edilirse böylesi bir durum, salihler ve gelecek kuşaklar için bir acımasızlık olacaktır.

4l. Bu, eşyaya yalnızca yüzeyden bakanlarla, gerçeğini bilenlerin bakış açılarını sergileyen vurucu bir örnektir. Öyle görünüyordu ki, Hz. Nuh'un (a.s) karada gemiyi inşa ediyor olduğu sırada kendisine inanmayan beyinsizlere bu aptalca bir şey geliyordu. Nitekim onunla şöyle alay etmişlerdi: "Bakın hele şu çılgın bunağa! Karada gemi yüzdürmeye çalışıyor." Çünkü birkaç gün sonra geminin gerçekten burada yüzeceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden Hz. Nuh'un (s.a) yaptıklarını, çılgınlığının apaçık göstergesi olarak görüyorlardı. Muhtemelen parmaklarıyla Nuh'un inşa etmekte olduğu gemiyi göstererek birbirlerine şöyle diyorlardı: "Daha önce vardıysa da, şimdi hiç kuşkumuz kalmadı değil mi? Bu adam gerçekten çılgın, karada, su falan olmadan yüzdüreceği bir gemi inşa ediyor." Fakat içlerinden meseleyi ve yakın gelecekte bu geminin gerçekten işe yarayacağını bilen Resul, onların cahilliklerine, işin aslını bilmemelerine ve kibirlerine gülüyor ve şöyle diyor olmalıydı: "Nasıl da akılsızlık ediyorlar! Felaket başlarının tepesinde, onlarsa kendilerinden kibirli biçimde emin olmakla kalmadıkları gibi, kendilerini felakete karşı uyaran ve onları bu felakete karşı hazırlıklı kılmaya çalışan bana, çılgın diyorlar." İşte genelde bu iki yol varolmuştur hep; akıl sahiplerinin ve akılsızların yolu.

Biri derinliğine düşünürken, diğeri meseleye yalnızca yüzeyinden bakar ve bunun bir çılgınlık olduğunu düşünür. Aynı şekilde o bunun bir çılgınlık ve aptallık olduğunu düşünürken diğeri meselenin gerçek hüviyetine vakıf olduğundan, olayın hikmet ve basiret üzere temellendiğini bilir. İşte size aynı şartlar altında oluşmuş iki ayrı tavır...

HARİTA -VII-

Nuh (a.s)'un halkının toprakları ve Cudi Dağı.


40 Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır42 feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni43 ve iman edenleri44 ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.

41 Dedi ki: "Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah'ın adıyladır. Şüphe yok, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir."45

42 (Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma."

43 (Oğlu) Dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

AÇIKLAMA

42. Bu ayet hakkında farklı tefsirler yapılmıştır; fakat biz doğru olanın metinde geçen kelimelerle yoğunlaşan tefsir olduğu kanısındayız. Tufan, suyu kaynatmaya başlayan özel fırının, ayetin metninde geçen adıyla Tennur'un feveranıyla başladı. Aynı vakitlerde sağanak yağmurlar yağmaya ve su arzın her tarafını kaplamaya başladı. Bu durum Kamer suresinin ll. ve 12. ayetlerinde ayrıntılarıyla anlatılır: "Bizde müthiş ve sürekli bir sağanak halinde başlayan yağmurla göğün kapılarını açtık. Yeri de açtık; coşkun kaynaklar halinde sular fışkırdı ve bu iki su takdir edilen akıbeti gerçekleştirmek üzere birleşti."

Bu bağlamda şu belirtilmelidir ki, "" dan önce gelen harfi tarif (elif-lam) takısı, fırının, tufanı başlatmak üzere modeli Allah tarafından belirlenmiş özel bir fırın olduğunu göstermektedir. Nitekim emir gelir gelmez, " " suyu kaynatmaya başlamıştır.

Müminun Suresi'nin 27. ayetinde Tennur'un modelinin daha önceden belirlendiği açıkça zikredilir.

43. Yani, ailenden kafir olarak belirlenmişleri gemiye alma, çünkü onlar esirgeyişimize layık değiller. Büyük bir ihtimalle gemiye alınmayanlar iki kişiydi: Biri boğulan oğlu (ayet: 43) diğeri de karısı

(Tahrim: 10) Muhtemelen başkaları da vardı, ama Kur'anda bu ikisinin dışında başka isim geçmemektedir.

44. Bu ayet tüm insan ırkını Hz. Nuh'un üç oğlundan başlatan tarihçi ve geneologların teorilerini reddetmektedir. Bu yanlış teorinin geçerlilik kazanması Kitab-ı Mukaddes'te geçen kıssada tufandan kurtulanlar arasında Hz. Nuh (a.s), karısı ve üç oğlu dışında kimsenin zikredilmemesiydi. (Tekvin 6: 18, 7:7, 9 ve 9:19). Fakat Kur'an Hz. Nuh'un ailesi dışında, sayıları az da olsa diğer müminlerin varlığını da birçok yerinde zikrederek, bununla çelişir. Dahası, Kur'an Hz. Nuh'un (a.s) sonraki kuşakların, O'nun ve tufandan kurtulanların halefleri olduğunu beyan eder: "Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan (olan insan kuşağı)..." (İsra:3). "İşte bunlar kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir. Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan..." (Meryem:58).

45. Hz. Nuh'un (a.s) tufandan kurtuluşun kendi planları, aygıtları ve çabalarıyla olmadığını yalnızca çok bağışlayıcı olan Rabbinin rahmetiyle gerçekleştiğini söyleyerek gösterdiği tevazu bir müminin gerçek bir karakteristiğidir. Allah'ın kulu, bir dünyalı olarak gereken araçların tümünü ittihaz edebilir, fakat hiçbir şekilde bu araçlara bel bağlamaz, (sonucu yalnızca onlardan olmaz). O başarısı için yalnızca Rabbine güvenir, çünkü bilir ki, O'nun tasdiki olmaksızın hiçbir araç benimsenemez. Allah'ın rahmet ve lutfunun yardımı olmaksızın hiçbir alet kullanılamaz ve hedefe varılamaz.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna