Yunus Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Yunus Suresi Tefsiri Mevdudi

Yunus Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Yunus Suresi Tefsiri Mevdudi

YUNUS SURESİ

Adı: Sure, adını, Hz. Yunus'a (a.s) atıf yapılan 98. ayettten alır. Diğerleri gibi bu ad da semboliktir ve surenin Yunus (a.s) kıssasıyla ilgili olduğunu göstermez.


Vahyedildiği yer: Mevcut rivayetlerden öğrendiğimize göre -ki bunu bizzat surenin muhtevası da destekler- surenin tümü Mekke'de nazil olmuştur. Fakat bazı ayetlerinin Medine'de nazil olduğu görüşünde olan kimseler de bulunmaktadır. Ancak bu görüş biraz sathi bir nitelik arzetmektedir. Suredeki temanın sürekliliği, surenin birbirinden yalıtılmış ayetlerden veya farklı yerlerde veyahut da farklı olaylardan ötürü vahyedilmiş sözlerden meydana gelmediğini açıkça göstermektedir. Aksine sure, başlangıcından sonuna kadar tek celsede inzal edilmiş olması gereken ve birbiriyle son derece ilişkili sözlerden oluşmaktadır. Buna dayanarak şu söylenebilir ki, surenin teması, onun Mekke döneminde indirildiğine bizzat delil teşkil eder.


Nüzul zamanı: Surenin nüzul zamanı ile ilgili bir rivayete sahip değiliz; ancak temel konusu, surenin Hz. Muhammed'in (s.a) Mekke'deki son yılları esnasında indirilmiş olabileceğini göstermektedir. Çünkü suredeki ifade tarzından anlaşıldığına göre nüzul zamanı, müşriklerin düşmanlığının Hz. Muhammed'in (s.a) ve ashabının varlıklarına bile katlanamayacak noktaya geldiği ve onların Hz. Muhammed'in (s.a) risaletini kavramak ve kabul etmek konusunda hiç bir umuda yer bırakmadıkları bir zamana tekabül etmektedir.


Bu da gösterir ki, bu surenin muhtevasında yansıtılan şey, Rasul'ün (s.a) gönderildiği kavim içindeki hayatının son dönemi ve yaptığı son uyarılardır. Surenin ihtiva ettiği ifadelerini bu tür nitelikleri, onun, Mekke'deki hareketin son dönemi esnasında indirildiğinin apaçık kanıtıdır.


Mekki hareketin son döneminde inen surelerin anlaşılmasına yardımcı olan daha özel bir diğer işaret de, o surelerin Mekke'den Hicret etme hadisiyle ilgili gizli-açık imalar taşıyor olmalarıdır. Sözkonusu surede bu konuyla ilgili hiç bir ima olmadığına göre, son dönem Mekki surelere tekaddüm ediyor demektir.


Surenin nüzul zamanını belirlediğimize göre, şimdi tutup onun tarihi arka planını tekrarlamaya gerek kalmamıştır. Çünkü En'am ve A'raf surelerinin "giriş" bölümlerinde bu husus yeterince zikredilmişti.


Konu: Bu hitab, Risalete çağrı, ihtar ve uyarıyla ilgilidir. Daha başlangıç ayetlerinde bu çağrı şöyle dile getirilir: "Bu mesajın bir insan tarafından iletilmesi onlara acaip geliyor ve Rasul'ü (s.a) büyücülükle itham ediyorlar. Oysa ne bunda bir acaiplik vardır, ne de mesajın büyü ve kehanetle bir ilgisi bulunmaktadır. Mesaj basit olarak size iki hakikatı bildirir: Birincisi, evreni yaratan ve onu yöneten Allah'ın, gerçek Rabbınız olduğunu ve yalnızca O'nun ibadete layık olduğunu söyler. İkincisi ise, dünya hayatından sonra ahiret'te diğer bir hayatın olacağını, ahiret'te dünya hayatınızın hesabını vermek zorunda kalacağınız ve Allah'ı Rabb olarak kabul ettikten sonra O'nun tarafından istenen salih amelleri benimsemeniz yahut O'nun iradesine aykırı davranmanıza göre ödüllendirilip cezalandırılacağınızı bildirir. Rasul'ün (s.a) önünüze serdiği bu iki hakikat, siz onları ister kabul edin, ister etmeyin, mahzâ "hakikat"tırlar. Rasul (s.a), sizi bunları kabule ve hayatınızı onlara göre düzenlemeye davet ediyor. Eğer kabul ederseniz çok mutlu bir sona sahip olacaksınız; aksi takdirde sizi kötü sonuçlar bekliyor."


Genel izahat: Giriş ayetlerinden sonra konular aşağı-yukarı şu düzende dizilirler:

l) Tevhid ve ahiret öğretisi, yararsız tartışmalar için fırsat kollamak suretiyle değil; salt nefislerini sapkınlığa ve onun kötü sonuçlarına karşı korumak niyetiyle bağnazlık ve önyargılardan uzaklaşarak Çağrı'ya kulak verenlerin, akıl ve kalblerini tatmin edebilecek nitelikte kanıtlarla ortaya konur.


2) İnsanları tevhid ve ahiret öğretisini kabul etmekten alıkoyan (ve hep alıkoyacak olan) bu türlü yanlış anlamalar bertaraf edilmekte ve böyle insanlar, yolları üzerinde duran gaflet taşlarına karşı uyarılmaktadır.


3) Şüpheler bertaraf edilmiş, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği ve getirdiği mesaj hakkında ortaya atılan itirazlara gerekli cevaplar verilmiştir.


4) Ahiret hayatıyla ilgili canlı tasvirler evvel emirde insanları uyarmak için sunulmuştur. Böylelikle yollarını bu dünyada düzeltsinler de sonradan dünya hayatıyla ilgili durumlarından pişmanlık duymasınlar istenmiştir.


5) İnsanlar, bu dünyanın gerçekte bir imtihan yeri olduğu, zamana yalnızca dünya hayatının son anına kadar mühlet verildiği ve bunun, mesajı kabul etmek ve imtihanı kazanmak için kendilerine verilecek tek fırsat olduğu yolunda uyarılmaktadır. Bu yüzden insanlar, doğru yolu bulmaları, Peygamber'e (s.a) indirilmiş olan Kur'an'dan hakikat bilgisini elde etmeleri için Hz. Muhammed'in (s.a) ilahi göreve getirilmesiyle kendilerine sağlanan bu fırsatı en iyi şekilde kullanmak zorundadırlar. Aksi takdirde daimi bir pişmanlık içinde olacaklardır.


6) Hayatlarında ilahi kılavuzluğun gösterdiği yola itibar etmemelerinin bir sonucu olan sapıklık ve cehalet alameti davranışlarından kimisine, insanların dikkatleri çekilmektedir.


Bu bağlamda Hz. Nuh'un (a.s) kıssası kısaca ve Hz. Musa'nınki (a.s) ayrıntılı biçimde işlenerek dört şeyin zihinlerde vurgulanması sağlanmaktadır. Birinci olarak uygulanan şudur: "Sizin Rasulullah Muhammed'e (s.a) olan davranışınız tıpkı Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Musa (a.s) kavminin, peygamberlerine davranışı gibidir. Şunu iyi bilin ki, sizler de onların karşılaştığı akıbetle karşılaşacaksınız." İkinci vurgu şudur: "Peygamber (s.a) ve ashabının bugün şahit olduğunuz zayıf ve biçare (gibi görünen) durumu sizi inanmaktan alıkoymamalıdır. Kadir-i Mutlak olan Allah'ın tıpkı Hz. Musa (a.s) ve Hz. Harun'a (a.s) destek olduğu gibi, onlara destek olacağını ve durumlarını, kimsenin beklemediği bir zamanda aniden değiştireceğini bilmelisiniz." Üçüncü olarak "Eğer size Allah tarafından öğretilen kelimeyi söylemez, yolunuzda ayak diretir ve bu inadı tıpkı Firavun gibi son ana kadar sürdürürseniz, tevbeniz asla kabul olunmayacaktır" teması vurgulanır. Son vurguysa "Peygamber'in (s.a) ashabına, morallerini bozmamaları yolunda güvence verilmesi"yle ilgilidir. Çünkü düşmanlarının etraflarında oluşturduğu kötü şartlar aslında mesnedsiz, yok olmaya mahkum şartlardır. Dahası, müminler, Firavun kavmi belasından Allah tarafından kurtarıldıktan sonra İsrailoğulları'nın takındıkları tavrın bir benzerine karşı kendilerini korumaları konusunda uyarılmaktadır.


7) Ve surenin sonunda Rasulullah'a (s.a) şu mealde bir deklarasyonda bulunması emredilmektedir: "Bana Allah tarafından vahyedilen ve tebliğ etmem istenen itikad ve amel prensipleri işte bunlardır; bunlarda hiçbir değişme sözkonusu olamaz. Kim kabul ederse kendi hayrına, kim reddederse de kendi zararınadır."


a) Mesaja sırt çevirmiş bir kavmi, uyarmak üzere bir beşerin gönderilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü insan soyuna en uygun elçinin bir cinn, melek ya da başka bir şey değil de insan olduğu apaçık bir gerçektir.


b) Rabb ve Yaratıcısının yanlışa sapmış insanları doğru yola sokmak için düzenlemelerde bulunmasında bir acaiplik olamaz; aksine, bunu yapmazsa acaip olur.


c) Gösterilen yola uyup da reddetmeyen kimselere gerçek onur ve başarının bağışlanmasında şaşılacak hiç bir şey yoktur.


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Elif, Lâm, Râ. Bunlar, hikmetli Kitabın ayetleridir.1

2 İçlerinden olan bir adama: "İnsanları uyarıp-korkut ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi?2 Küfre sapanlar: "Gerçek şu ki bu, açıkça bir büyücüdür" dediler.3

AÇIKLAMA

l. Bu başlangıç ayeti, Rasulullah'ın (s.a) Kur'an olarak sunduğu Allah Kelamının fasih bir sözden, yüksek bir şiirden ve kahinlerin söylediklerine benzer bir takım kehanetlerden başka bir şey olduğunu düşünmeyen beyinsizler için apaçık bir cevabı ihtiva eder. Onlar Kur'an'ın zannettikleri gibi olmadığı, bir Hikmet Kitabı olduğu ve eğer bu Kitab'ı dikkate almazlarsa bizzat kendilerini hikmetten mahrum bırakacakları konusunda böylece uyarılmış olmaktadırlar.

2. Bu soru, serinkanlı düşündüklerinde şu sonuçlara rahatlıkla varabilecek kimselerin biraz düşünmeleri için sorulmaktadır:

a)İnsanlığı, mesajı reddetmelerinin sonuçlarından sakındırmak için yine bir insanın görevlendirilmesinde bir gariplik yoktur. Çünkü, şurası gayet açıktır ki, insanoğlu için en uygun elçi, ne bir cin ve ne de bir melektir, kendisi gibi bir insandır.

b) İnsanlığın Yaratıcısı ve Rabb'inin, yoldan sapan insanların hidayetleri için bazı düzenlemeler yapması hiç te garip bir durum değildir, bilakis, belki de böyle yapmaması garip karşılanabilir.

c) Gerçek izzet ve şerefin, tabii ki hidayeti kabul edenlere gelmesi ve onu reddedenlere gelmemesi de garipsenecek bir şey değildir.

3. Onlar Rasulullah'a (s.a) "büyücü" dediler fakat bu lakabın ona gerçekten denk düşüp düşmediği üzerinde gereğince düşünmediler. Oysa apaçıktır ki, Rasulullah'ın (s.a) belağatıyla inananların zihinlerini etkilediği ve kalblerini çevirdiği olgusu kendi başına onun, amacına büyü ile ulaştığına dair yeterli bir delil teşkil edemezdi. Ayrıca Hz. Rasulullah'ın (s.a) hitab tarzını bir büyücününkinden ayırdetmek hiç zor değildir. Çünkü bu iki hitab gerek niteliği, gerek kullanıldıkları amaç ve gerekse inananların hayatları üzerinde uyandırdıkları etki bakımından çok farklıdır. Sorumsuz bir tip olan "büyücü", söylediklerinin doğru ve haklı olup olmadığına bakmaz, çünkü onun tek amacı, kendi haksız hedefine ulaşmak için dinleyicilerin kalblerini etkilemektir. Onun, ağzından çıkan şeylerin yanlış, abartılı ya da haksız olmasına aldırmaması bundandır; yeter ki sözler amacına ulaşsın. Çünkü büyücünün yegane amacı, hikmetli sözler etmekten çok sun'i olarak süslenmiş ve abartılmış bir dil kullanmak suretiyle dinleyiciler üzerinde duygusal bir etki uyandırmaktır. Bunun sonucu olarak da, konuşması çelişkili, tutarsız ve düzensiz olmaktadır. Tüm amacı şahsi çıkarından ibaret bulunduğundan, hitabetini sömürü gayesiyle yahut bir kesimi diğer kesime yamamak veya aralarını ayırmak için fesat tohumları ekmek üzere suistimal eder. Bu yüzden "büyücü" insanların hayatları üzerinde büyük manevi etkiler oluşturamaz, insanlara doğru düşünceler zerkedemez ve onların yaşantıları üzerinde sağlıklı değişimler oluşturamaz; aksine "büyü"sünün sonucu olarak insanlar daha öncekinden daha yanlış nitelikler sergilemeye başlarlar.

Böylece müşriklerin "bu adam apaçık bir büyücüdür " iddiası çürütülmüş olmaktadır, zira onlara şu denmek istenmektedir: "Siz de bizzat şahitsiniz ki, "bu şahsın sözleri hikmetli, sistemli, tutarlı, doğru ve haklıdır. O'nun ağzından çıkan her söz bilgece, söylediği herşey çok değerli ve eşsizdir. Belagatı, insanları ıslah etmekten başka amaç taşımaz. Söylediklerinde şahsi ailevi, kavmi yahut dünyaya ilişkin en küçük bir çıkar kokusu yoktur. Yegane niyet ve arzusu yoldan çıkmış insanları uyarmak ve onları kendi hayırlarına olan yola davet etmektir. Öyleyse onun belagatının oluşturduğu etkileri bir düşünün: "Büyücüler"in ifade biçimiyle oluşan etkiden tümüyle farklı olduğunu hemen anlayacaksınız. Hz. Rasul (s.a) tarafından etkilenen tüm insanların hayatları öyle değişmiştir ki, bu insanlar yüksek ahlaki kişilik ve davranışta birer örnek haline gelmişlerdir. Bunun için meseleyi enine boyuna düşünmeli ve onun bir büyücü mü yoksa bir Rasul mü olduğuna kendiniz karar vermelisiniz."


3 Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra da arşa istiva eden işleri de evirip-çeviren Allah'tır.4 Onun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz.5 İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin.6 Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? 7

4 Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır.8 Allah'ın va'di bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan sonra onu iade edecek9 olan O'dur. Küfredenler ise, küfre sapmaları dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azab vardır.10

5 Güneşi bir aydınlık, ayı da bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tesbit eden O'dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklamaktadır.

6 Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınabilen bir topluluk için elbette ayetler vardır.11

AÇIKLAMA

4. Bu kainatın yaradılışından sonra, Allah'ın onunla ilişkisini kesmeyip Zat'ıyla Kendi Arş (taht)ına oturduğunu ve kainatın her bir cüz'ünü yönlendirmek, idare etmek ve her bölümüne hükumet etmekte bulunduğunu vurgulamaktadır. Düşüncesi kıt insanlar Allah'ın kainatı yarattıktan sonra kendi başına bıraktığını veya nasıl isterlerse öyle kullansınlar diye başkalarına devrettiğini düşünürler. Ancak Kur'an, bu düşünceyi reddetmekte ve demektedir ki; kendi yarattıklarını bizzat Allah yönetmektedir; kainatta mekan tutmuş her ne varsa kendi yed-i kudretine almıştır ve kainattaki her hadise, O'nun emri ve izniyle vuku bulmaktadır. Kısaca, O, yalnızca Halik (yaratıcı) değil, aynı zamanda Kainatın Müdebbir'i (yöneticisi), Musavvir'i (suret vereni) ve Kayyum'u (Kainat varlığının temeli) dur; kainat O'nun iradesine göre işler. (Bkz. A'raf. an: 40-4l).

5. Bu da meselenin öbür yanını vurguluyor. Allah herşeye Kadir'dir. Hiç kimse O'na herhangi bir şey hakkında tavsiyede bulunmaya cüret edemez; O'nun işleri yönetmesine hiç bir şekilde müdahale edemez; O'nun emrinde bir değişiklik yapamaz yahut bir kimsenin kaderini değiştiremez. Bir kimsenin yapabileceği en fazla şey O'na yalvararak dua ederek başvurmaktan ibarettir; ancak bu başvurunun kabul ya da reddi tamamen O'nun iradesine bağlıdır. O'nun mülkünde kendi başına buyruk olabileceği yahut herhangi bir yolla tavsiyelerde bulunabilecek güçte ve yetkide kimse yoktur.

6. Ancak Allah'ın Rabb olduğu şeklindeki çıplak hakikatın ortaya konmasından sonrda, insanlara bu hakikatın kendilerine yüklediği davranış biçimleri anlatılır: "Rabbınız yalnızca Allah olunca, yalnızca O'na ibadet etmelisiniz. "Bu bağlamda şu da belirtilmelidir ki, tıpkı Arapça "Rabb" kelimesi gibi "İbadet" kelimesi de birbiriyle ilişkili üç anlamı ihtiva eder: a) Tapınma, b) Kulluk, c) Boyun eğme.

a) Tüm inayet ve lütuf Allah'tan olunca, insan Allah'a olan şükranını yalnızca O'na ibadet ederek gösterebilir; göstermelidir. O'na niyaz etmeli, O'na yakarmalı ve boynunu O'nun önünde bükmelidir; başkasının değil.

b) Madem ki Allah yegane yüce varlıktır, yücelikte tektir, o halde insan O'nun kulu ve kölesi olmanın gerektirdiği şekilde davranmalıdır. O'na karşı bağımsız, başına buyruk bir tavrı benimsememeli ve kendisini başka herhangi birinin zihni ve ameli kölesi haline getirmemelidir.

c) Madem tüm egemenlik Allah'ındır; O'nun emirlerine boyun eğmeli, O'nun yolunu izlemeli ve ne kendi nefsinin egemenliğini ne de bir başkasının egemenliğini O'nun egemenliği üstünde tanımamalıdır.

7. "Öyleyse hala ortaya konmuş bu Hakikat'ın gereklerini anlamayacak mısınız? Gözlerinizi açmayacak mısınız ve sizi Hakikat'e ters, yanlış yollara sevkeden kavrayışsızlıkları farketmeyecek misiniz? Bu sapık yollarda ısrarlı mısınız hala?"

8. Bu Hz. Peygamber'in (s.a) davetinin ikinci temel ilkesidir: "Eninde sonunda Rabbınıza dönmek zorundasınız ve bu dünyada yaptığınız şeylerin hesabını mutlaka vereceksiniz.

9. Bu cümle hem bir iddia, hem de bir delildir. "Allah tüm insanlara tekrar hayat verecektir" anlamıyla iddia; "Bu iş O'na çok kolaydır: nasıl her şeyi ilkin yaratmışsa öyle" anlamıyla ise bir delil... Yaratma sürecinin tümüyle Allah tarafından başlatıldığını tasdik eden kimse, bunun imkansız yahut akıl dışı olduğuna hükmedemez. Bunu ancak, Hıristiyan ruhbanlık dinini terketmenin bir mazereti olarak ortaya atılmış, saçma "Yaratıcısız Yaradılış" teorisini kabul eden tanrıtanımazlar inkar edebilirler.

l0. Allah'ın tüm insanlığa tekrar hayat vermesinin nedeni inananları ödüllendirmek, inanmayanları cezalandırmaktır. Ölümden sonra dirilişin mümkün olduğu gösterildikten sonra, bu karşılıkların mutlak ve kesin olarak adalet ve sağduyunun gerekleri mucibince verileceği zikredilir. Çünkü tam adalet başka türlü gerçekleşemez. Sağduyu ve adalet, inanan ve salih amel işleyenlerin gereğince ödüllendirilmesini; inanmayan, hakikatı reddeden ve kötü ameller işleyenlerin gereğince cezalandırılmasını gerektirir. Duyarlı ve adil herkes bilir ki, sözkonusu adalet şartları bu dünyada bütünüyle icra edilemez. Dolayısıyla tüm insanlığın adaletin mutlak anlamda icrası için tekrar diriltilmesi asıl olmaktadır. (Ayrıca, bzk. A'raf. an: 30, Hud. an: l05)

11. Bu ahiret hayatı öğretisini kanıtlayan üçüncü delildir ve Allah'ın gökler ve yere ilişkin ayetleri üzerine temellenmiştir. Bu ayetlerin en büyük ve en önemlileri arasında güneş, ay, gece ve gündüzün ard arda gelişi yer alır. Çünkü bunlar her insanın önüne serilmiştir. Tüm bu ayetler apaçık biçimde, böylesine büyük ve geniş kainatı yaratanın, onu yalnızca eğlence aracı bir oyuncak gibi imal edip, bıktığında kırıp atan bir çocuk olmadığını göstermektedir. O'na işaret eden tüm bu ayetler, Yaratıcı'nın, Hakim bir varlık olduğu gerçeğine birer kanıttır.

Zira O'nun yaratıklarının her bir cüz'ünde bir sistem (nizam), bir hikmet ve önemli bir gaye vardır. Kendi lisan-ı halleriyle adeta şunu söylemektedirler: "Hikmeti'nin işaret ve ayetlerinden O'nun Hakim olduğunu bizzat öğrendiğinize göre, kendisine sağduyu, (ahlaki) duygular, sorumluluk (irade özgürlüğü), sonsuz kaynaklarından faydalanma yetkisi bağışladıktan sonra nasıl tutup da hesaba çekmeyeceğini sanabilir; bunları yolunda kullandığında ödüllendirip, kötüye kullandığında cezalandırmayacağını nasıl umabilirsiniz?"

Böylece 4-6 ayetlerde dile getirilen üç delil, ahiret öğretisi ortaya konurken mantıki bir düzen içinde ileri sürülmüş olmaktadır:

l) Bu dünya hayatının bir başlangıcı olduğu gerçeği öbür dünyada da bir hayatın olabileceğinin kanıtıdır.

2) Ahirette hayatın olması gerekir. Çünkü ahiret hayatı, insana emanet edilen manevi sorumluluğun gereği bulunan, amelleri işleyenlerle işlemeyenlere verilecek karşılık için asıl teşkil eder. Bu yüzden sağduyu ve adalet, bir kimsenin yaptıklarının karşılığını göreceği bir diğer dünyanın varolmasını gerektirir. Zira bu karşılığın, tümüyle adil biçimde karşılanması bu dünyada mümkün değildir.

3) Sağduyu ve adalet, ahiret hayatının olmasını gerektiriyor madem, bu istek kesinlikle karşılanacaktır. Zira kainat ve insanın yaratıcısı Hakimdir ve hikmet sahibi bir varlığın adalet ve sağduyunun isteklerini karşılamaması düşünülemez.

Derin bir düşünme bunların ahiret hayatı ile ilgili ileri sürülebilecek yegane kanıtlar olduğunu ve ayrıca bu kanıtların kafi geleceğini gösterekcektir. Bundan sonra geriye bu bağlamın gereği olan şey kalıyor: Ahirette verilecek karşılığın mümkün, kaçınılmaz ve ilahi hikmetin bir gereği olduğu konusunda insanı ikna etmek. Fakat apaçıktır ki, adil bir karşılık bu dünyada gerçekleşemez; çünkü bu dünya insan için bir imtihan yeridir; bir karşılık (ceza-mükafat) yeri değildir. Ve tabii Allah, insanın ahireti görmeden, yalnızca aklını doğru biçimde kullanarak inanıp inanmayacağını sınamak isteyecektir.

Bunun ardından "o ayetlerini bilen insanlar için böylece açıklar" ve "... Allah'ın tüm yaratıklarında... (Hakikat'ten sapmaktan çekinen) muttaki bir kavim için ayetler vardır" sözleri gelir ki, üzerinde ciddiyetle düşünmeyi gerektirir. Bu sözler şunu ihtiva etmektedir. "Allah hikmetiyle zatına delalet eden bu ayetlerin herbirini, arkalarındaki hakikata açıkça işaret etmesi için yaymıştı. Bu hakikatlara yahnızca a)Cahili önyargılardan kendini kurtarmış ve bilgiyi Allah'ın insana bu amaçla bahşettiği kaynaklardan edinmiş olanlar b) Sapık yoldan kaçınıp, Doğru Yol'u izleme azminde olanlar erişebilir."


7 Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar;

8 İşte bunların, kazanmakta olduklarından dolayı barınma yerleri ateştir.12

9 İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder).13

AÇIKLAMA

12. Bu pasaj, hem bir iddiayı hem de bir delili ihtiva eder. İddia şudur: Ahiret öğretisini inkar edenler kaçınılmaz olarak Cehenneme gideceklerdir. Delil ise şu: İnkar edenler ya da gafil olanlar bu kötü amelleriyle kendilerine Cehennem ateşinden başka birşey hazırlamış olmuyorlar. Yüzbinlerce yıldır yaşanan tecrübelerin gösterdiği bir gerçek vardır; kendilerini sorumlu hissetmeyen ve Allah'ın huzurunda hesap vereceğini düşünmeyenlerin kendilerini kontrol edememeleri, ahlaksızlık etmeleri, Allah'ın arzını zorbalık ve kargaşayla doldurmaları yüzünden yoldan sapmışlar, dolayısıyla Cehenneme hak kazanmışlardır. Bu kaçınılmaz ve zorunlu bir durumdur. Eğer bir insan, hayatını, öte dünyanın olmadığı zannı üzerine kurarsa bu dünyadayken işlediği amellerin hesabını verme korkusunu hiç bir surette taşımayacaktır. Bu yüzden dünyadaki tüm amacı çalıp çırparak kazanmak, refah, mutluluk, iktidar ve şöhret olacaktır. Dolayısıyla bu maddeci tutumlar insanları Allah'ın ayetlerinden gafil kılacak ve onları cehenneme götüren yanlış yollara sokacaktır.

Ahiret hakkındaki bu son delil daha önceki üç delilden mahiyetçe farklıdır. Daha öncekiler akli düşünmeyi esas alırlarken, bu sonuncusu doğrudan insan tecrübesiyle edinilmiş bilgiyi temel almaktadır. Gerçi burada yalnızca bir ima söz konusudur ama aynı durum Kur'an'ın bir çok yerinde ayrıntılı biçimde vurgulanmaktadır. Bu kısa ve veciz bir delildir. İnsanlar Allah karşısında hesap vereceklerini yüreklerine nakşetmedikçe bu dünya hayatına yönelik doğru davranışlar sergileyemezler.

Ahiret duygusunun, inanç sisteminin zayıfladığı ya da tamamen ortadan kalktığı zamanlarda insanoğlunun yanlış davranmağa başladığı gerçeği uzun süren tecrübelerle desteklenmektedir.

Ahirete inanmanın gerçeğe ilişkin bir boyutu olmasaydı, bu inancı red ya da kabul etmenin sonuçları da asırlar boyunca zuhur etmemiş olacaktı. Bir öğretinin kabulu halinde sonuçlarının doğru, reddi halinde de yanlış olması, o öğretinin doğru olduğunu gösterir. Her ne kadar yukarıdaki delilin öncülleri ve bunlardan çıkarılan sonuçlar açık seçik ve birbiriyle yakın ilişki içindeyse de, bu önermeyi kabul etmeyen bazı insanlar bulunmaktadır. Böyleleri şuna benzer bir değerlendirmeyi benimserler: Ahireti inkar eden ahlak felsefelerini ve davranış kurallarını bu inkar üzere temellendiren bir çok insan vardır. Ama buna rağmen onlar hala yüksek ahlaki seciyyelere sahiptirler ve her türlü kötülükten kaçınmaktadırlar. Kısacası işlerinde erdemlidirler ve insanlara büyük hizmetleri dokunmaktadır. Fakat biraz durup düşünmek gösterecektir ki, bu zayıf bir iddiadır. Eğer maddeci felsefe ve sistemleri incelersek tüm bunların manevi kemal ile doğru ameller için sağlam temeller olmadığını görürürüz. Zira bu felsefeler, sırf ateist ve materyalistler itibar ediyor diye sözünü ettiğimiz kaliteleri meydana getiremezler. Gerçekten bu felsefelerde doğruluk, tevazu, hakbilirlik, adalet, şefkat, kerem, fedakarlık, muhabbet, munakabe, safiyet, görev ve yükümlülükleri icra, emanetleri ifa gibi ahlaki nitelikleri oluşturmak üzere itici hiçbir etken yer almaz. Bu öğretilerin yegane alternatifi "Tevhid" olduğu gibi, diğer felsefelerin salt teorik ve uygulanamaz oluşu gerekçesiyle uygulanabilir ahlakı bir sistem için temel olabilecek "faydacılık" (utilitarianism)ın da yegane alternatifi Ahiret inancıdır.

Apaçıktır ki, faydacılığın ahlak değerlerine sevkedici gücü oldukça sınırlıdır, çünkü kişiyi bizzat fayda kavramının sınırları içine hapseder. Böylece bu felsefeye inanan bir kimse gerçeği, yalnızca kendi yararına, ailesi ve toplumu vs. yararına gördüğü ölçüde "gerçek" kabul edecektir ve tüm çabasını refahını, mutluluğunu artırmaya hasredecektir. Aynı şekilde manevi-ahlaki nitelikleri, yalnızca kendisinin veya halkının çıkarlarına hizmet ettiği sürece benimseyecektir. Fakat bu "gerçek"lerin zararlı olmaya başladığını düşündüğü zaman, onları terkedecektir. Bunun nedeni faydacının mutlak bir manevi sisteme inanmaması, yalnızca amacına uygun ve çıkarlarına hizmet eden şeyleri doğru-yanlış, namusluluk-namussuzluk, güvenilir-güvenilmez... biçiminde "benimsemesidir". İngiliz toplumu faydacı ahlaka, en çok yatkın toplumdur. Onların ortaya koyduğu örnek, amacımızı ortaya koymamıza yardım edecektir. Allah'ın varlığını ve Ahiret'i inkar etse bile bir insanın yüksek bir ahlaki seciyeye sahip olabileceğini ileri sürenler, iddialarını desteklemek üzere İngiliz toplumunu zikrederler. Çünkü onlara göre genelde İngilizler maddeci olmalarına rağmen diğer uluslardan daha hakkaniyetli, daha adil, daha güvenilir ve daha mütevazidir. Oysa gerçek şudur ki, İngiliz halkı faydacı ahlakın güvenilmezliği konusunda en canlı örneği teşkil eder. Nitekim uluslararası ilişkilerde İngiliz temsilcilerinin sefil ahlak şovları sergilemesi bunun kanıtıdır. Onlar insanın gözü içine baka baka yalan söylerler, düzenbazlık yaparlar; zorbalık, zulüm ve kaypaklık; ne ararsanız vardır onlarda. Bütün bir İngiliz ulusu bu ahlakın savunucuları olarak onlara arka çıkabilmektedir. Eğer onların sağlam ahlaki temelleri olsaydı bu diplomatların tek tek haktanır, mütevazi, adil, doğru, sözünde durur olmamaları mümkün müydü? Demek ki ahlak değerlerini ulus olarak terketmişler. Bu durum İngilizlerin ahlak değerlerine yalnızca kendi çıkarlarına hizmet ettiği zaman inandıklarının kesin delilidir. Aksi takdirde gerek birey gerekse ulus olarak iki zıt durumu birden benimseyememeleri gerekir. Oysa ahlak mutlak olduğunda ahlaktır. Aksi halde politikadır, makyavelizmdir.

Bütün bunlara karşılık Allah'ı ve Ahiret'i inkar edenler arasında mutlak ahlak prensipleri olduğunu savunanlar varsa, onlar bu değerleri faydacı felsefeden almamışlar, farkında olmadan yüreklerine yerleşip kalmış olması muhtemel olan gizli dini etkilerden çıkarmışlardır. Bu durumda olanlar manevi-ahlaki olgunluklarının her ne kadar sekülarizme ve materyalizme bağlıyorlarsa da, gerçekte dine borçludurlar. Çünkü bu felsefeler içinde kendilerini bu değerlere sevkeden bir dürtü (saik) göstermeleri mümkün değildir.

13. Bu ayeti aceleyle geçiştirmemiz doğru olmaz. Zikrediliş düzenine göre bu ayet üstünde derince düşünmek gerekir:

a. "Allah onlara (iman edip salih amel işleyenlere) niye Ahiret Yurdu'ndaki Naim Cenneti'ni bağışlıyor?" Çünkü onlar, bu dünyadayken Sırat-ı Müstakim'i izlediler ve dünya hayatının her cephesi içinde doğruyu benimsediler... Hem birey hem de topluluk olarak... Ve yanlış, hatalı yollardan sakındılar.

b. "Onlar nasıl yaptılar da, her adımda, her dönüm ve kavşak noktasında, doğru ile yanlış, hak ile batıl, hidayet ile dalalat arasını ayırırken sahih kriterler kullanabildiler? Ayrıca basiretlerini kullanıp yanlış yollardan titizlikle kaçınarak sürekli Sırat-ı Müstakim üzere kalabilme gücünü nereden aldılar?" Bu gücün kaynağı, herşeyin asıl kaynağı olan Rabbleriydi; onlara hidayet ve her kritik durumda salih ameller işleme gücü veren Rabbleri...

c. "Rabbleri onlara niye hidayet ve güç verdi?" Çünkü onlar iman etmişlerdi.

d. "Yukarıdaki sonuçlara ulaştıracak olan iman, nasıl bir imandır?" Böyle bir iman yalnızca bir ikrardan ibaret değildir. Bu iman, insan davranış ve seciyesinin muharrik ruhudur; insanın manevi ve ameli yapısını değiştiren bir güce sahiptir.

Bu noktayı tasvir etmek üzere insanın fiziksel hayatı içindeki beslenme, sağlık, enerji ve mutlulukla ilgili durumuna bir göz atalım. Apaçıktır ki, beslenme denen hadisenin oluşabilmesi için yalnızca herhangi bir besine değil, sindirilip kana karışabilen, damarlarda vücudun her köşesine taşınıp, vücut için gerekli enerjiyi sağlayabilen "besinler" gereklidir. Aynı düşünceyle hidayet, doğru tavır, salih amel ve gerçek başarı da akıl, kalb ve nefsin derinliklerine nüfuz ettirilmiş olan yahut da aklın ve kalbin bir köşesinde uyuklamakta bulunan itikatlar öngörülen sonuçları üretemez; çünkü onlar bir insanın davranışı, seciyesi, düşünce yöntemi için ve daha iyi bir hayat için tavır alabilmesi yolunda bir etkide bulunamaz. Tıpkı bir kimsenin bir takım yiyecekleri yeyip, Allah'ın koyduğu fiziksel yasalar gereği sindirmedikçe elde edemeyeceği sonuçları temin edememesi gibi, sahih itikatları yalnızca dil ile ikrar etmekle yetinip, onları aklının, kalbinin ve nefsinin bir parçası haline getirmeyen insan da, yalnızca bu itikatlara uygun amellerle kazanılabilecek olan karşılıkları elde edemez.


10 Oradaki dualar: "Allah'ım, Sen ne yücesin" dir ve oradaki dirlik temennileri: "Selam"dır; dualarının sonu da: "Gerçek, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."14

11 Eğer Allah,15 onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi. İşte bize kavuşmayı ummayanları biz böylece tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız.

AÇIKLAMA

14. Cennet hayatı ile ilgili bu vakıalar iman edenlerin nasıl yüksek düşünceli olduklarını ve nasıl asil niteliklere sahip bulunduklarını açıkça göstermek içindir. Müminler bu dünya imtihanını başarıyla verdikten sonra cennete girdiklerinde bu dünyada sahip oldukları yüksek seciye örneğini aynen orada da gösterecekler. Lüks eşyalar, müzik aletleri, şarap ve kadın gibi hemen istenecek şeyler yerine onlar, Rabblerine hamdü sena ilahileri söyleyecekler. Bu bir takım çarpık fikirli insanların çizdikleri cennet resmini de yalanlamaktadır. Gerçek şu ki, müminlerin bu dünyadayken sergiledikleri yüksek kişilikler, yüce düşünüş biçimleri, bu dünyadayken biçimlendirdikleri ahlaki seciye, duygu, istek ve arzularını tabi tuttukları tavizsiz eğitim, cennetteki hayatta daha da bariz hale gelecektir. Tıpkı dünya hayatındayken yaptıkları gibi ve hatta daha fazlasıyla orada da Allah'a hamdedici ve O'nun ismini yüceltici, tesbih edici ilahiler söylemekten hoşlanmalarının nedeni budur. Onların Cennet'teki en büyük istek ve arzuları, tıpkı dünya hayatındayken cemaat içinde yaptıkları gibi birbirilerine selam vermeleridir.

15. Bu giriş ayetlerinden sonra (l-l0) Kur'an, surenin temel konusunu teşkil eden uyarı ve nasihatlere geçer. Bunu tam anlamıyla kavramak için iki şeyi surenin arka planı olarak almamız gerekiyor:

İlkin, surenin nüzulunden kısa bir süre öncesinde Mekke'yi yedi uzun yıl etkisi altına alan ve bütün Kureyş'in burnunu yere sürten o korkunç kıtlık sona ermişti. Tabiatıyla bu, put ibadetine bir darbe vurmuş ve Allah'a ibadete sevkedici bir dürtü olmuştu; çünkü nihai çaresizlikleri onları Allah'a müracaat etmeye ve yardım için yakınmaya zorlamıştı. O kadar ki Ebu Süfyan şöyle bir ricayla Rasulullah'a (s.a) yaklaşmak zorunda kaldı: "Lütfen Allah'a dua et de üstümüzden bu belayı kaldırsın." Fakat kıtlık sona erip, yağmurlar yağmaya ve refah avdet etmeye başlayınca yine isyana başladılar, kötü ameller işlediler ve müminlere karşı düşmanlıklarını yeniden başlattılar. Böylece Allah'a dönen kalbler yeniden O'nu ihmal etmeye başladı. (Bkz. Nahl: 123, Müminun: 75-77, Duhan: l0-16)

İkinci olarak, Kur'an, kendilerini içinde bulundukları durumun sonuçlarına karşı her uyarışında inkarcıların Rasulullah'a (s.a) yönelttikleri itiraza cevap vermektedir.

Bu itiraz şuydu: "Sen hep bizi Allah'ın azabıyla tehdit ediyorsun; iyi ama niye ilahi azap üzerimize inmiyor, niye geciktiriliyor; inse ya!..."

Yukarıdaki arka plan mahfuz tutularak ll. ve 12. ayetler şu şekilde açıklanabilir: "Allah, kerem ve rahmetini göstermekte acele ettiği gibi, onları günahlarına karşılık cezalandırıp muaheze etmekte acele etmez. Şu halde onlar Allah'tan tıpkı kıtlığın üzerlerinden çabuk kaldırılmasını istemeleri gibi, isyanlarına karşılık azabının çabuklaşmasını mı istiyorlar? Bu bizim yolumuz değil, biz onlara tüm azgınlık ve isyanlarına rağmen, günahlarından tevbe etmek için mühlet vermekteyiz. Defalarca uyarılar göndermekte ve vadeleri doluncaya dek zaman tanımaktayız. Sonra ceza yasası yürürlüğe girmekte. Bunlara karşılık onların yolu süfli bir yoldur, beyinsizlerin yoludur. Azab indiğinde Allah'ı anmaya, yakınıp yakarmaya ve boyun büküp dua etmeye başlarlar. Fakat refah ve bolluk zamanlarında unuturlar. Onları ilahi azaba sürükleyen işte bu kötü yollardır."


12 İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken yada ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.

13 Andolsun, sizden önceki nesilleri,16 peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdiği halde, zulme17 saptıkları ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık. İşte biz, suçlu-günahkâr olan bir topluluğu böyle cezalandırırız.

AÇIKLAMA

16. Arapçada "karn" kelimesi genel anlam itibariyle "aynı dönemde yaşayan insanlar" için kullanılır. Fakat Kur'an bu kelimeyi başka bir nisbet için de kullanmaktadır. Kur'an'da "karn" ile güç ve iktidar sahibi kılınmış bütünüyle ya da kısmen dünya liderliğine getirilmiş bir topluluk kastedilmektedir. Böyle bir topluluğu yıkıma uğratmanın bir yolu, bütünüyle helak etmektir, fakat başka yıkım biçimleri de vardır.

17. Burada "zulm" kelimesi bilinen sınırlı anlamıyla kullanılmamıştır. Kelime Allah'a kul olmanın hadlerini aşan insanların işlediği tüm günah biçimlerini kapsamına almaktadır. (Lütfen bkz. Bakara. an: 49)


14 Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık.18

15 Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir."19 De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem, benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, kuşkusuz ben, büyük günün azabından korkarım."20

AÇIKLAMA

18. Surenin 13. ve 14. ayatleri, belirli bir topluluğu göstermek üzere Araplar'a adeta şöyle hitab etmektedir: "Ey Arabistanlı peygamber, sizden önce gelip geçmiş kavimlerden bir ders al. Kendi dönemlerinde onlara iyi amellerde bulunmaları için bir fırsat verilmişti. Fakat onlar bu fırsatı kullanacak yerde, kendilerine kılavuzluk etmek üzere gönderilen peygamberlerin getirdiklerini inkar edip zulüm ve isyan tavrını benimsediler. İmtihanımızı kazanamayınca biz de onlardan liderliği kaldırdık.

Şimdi ey Araplar, tam dönüm noktasındasınız ve onların yerine geçirildiniz. Size de Rasulümüz Muhammed'in (s.a) önderliğinde aynı salih amellerde bulunabilmeniz için fırsat verilmiştir. Seleflerinizin kaybettiği imtihanın bir benzerini geçirmekte olduğunuzu anlamalısınız. Eğer onların akıbetine uğramak istemiyorsanız, bu akıbetten bir ders çıkararak ve onların helakine neden olan hatalardan kaçınarak bu fırsatı değerlendirmek zorundasınız."

19. Onlar bu sözleriyle iki şeye atıfta bulunmaktaydı ve öncelikle demek istedikleri şey şuydu: "Muhammed'in ilahi vahy olarak sunduğu şey aslında kendi aklının bir ürünüdür fakat onu, sırf iddiasını güçlendirmek için Allah'a bağlıyor." İkinci olarak da şunu kastetmekteydiler: "Eğer kavmine lider olmak istiyorsan onlara öyle bir mesaj sun ki, bu dünyada mülk içinde yaşasınlar. Ayrıca Tevhid akidesinden, ahiret inancından ve öğretinde yer alan ahlaki kurallardan vazgeç. Bu mümkün olmayacaksa, Kur'an'da öyle değişiklikler yap ki, bizimle senin aranda değiş-tokuş usulü bir uzlaşma meydana gelsin. Bu değiş-tokuş öyle gerçekleşmeli ki, senin Tevhid'in içinde bizim şirkimize bir yer açılabilsin; kendi ibadetlerimizi yapabilelim; ahirette kurtuluşumuz sağlansın, dünyada yaptıklarımıza da bakılmasın. Senin mutlak ahlakını kabul etmediğimizi de bilesin: Bu yüzden önyargılarımıza, ibadet törenlerimize geleneklerimize, şahsi ve kavmi çıkarlarımıza ve dahi şehvetlerimize meşruiyet vermelisin. Biz karşılıklı ittifakla, bu dini taleplerin bir listesini çıkarmalıyız, diyoruz, bu ittifakın Allah'ın haklarını icra etmek üzere üzerimizde bir yaptırımı olmalı; bununla birlikte de dünya işlerimizi kendi istediğimiz gibi özgürce yönetebilmeliyiz. Böyle bir uzlaşma zorunludur çünkü insan hayatının tüm yönlerini Tevhid öğretisinin ve ahiret inancının gereklerine ve İslami şeriatın düzenlemelerine göre tanzim edilmesini öngören isteğini kabul etmemiz imkansız."

20. Bu yukarıda geçen iki isteğe cevaptır: "Benim bu kitaptakilerde herhangi bir değişiklik yapma yetkim yok; çünkü onun sahibi ben değilim; ancak bu kitabı bana gönderen Allah'tır. Bu yüzden onun hakkında herhangi bir uzlaşmaya mahal yoktur. Onu kabul edecekseniz, nasılsa öyle kabul etmelisiniz. Yoksa ister kabul edin, isterseniz reddedin."


16 De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?"21

AÇIKLAMA

2l. Bu Hz. Muhammed'in (s.a) "Kur'an'ın muharriri olduğu, ancak Kitabı Allah'a nisbet ettiği" iddiasına karşı çok güçlü bir delildir. Aynı zamanda Rasulullah'ın (s.a) Allah tarafından, bu kitabın sahibi tarafından gönderildiği iddiasını da teyid etmektedir. "Bizzat kendiniz onun risaletten önceki kırk yılına şahit oldunuz. Sizin kentinizde doğdu: çocukluğunu orada geçirdi; gençlik ve ortayaşlarını gözleriniz önünde yaşadı. Aranızda yaşadı ve sizinle -içtimai, ailevi, iktisadi- ilişkiler kurdu. O denli tanıyorsunuz ki, onun hayatının size gizli kalmış hiçbir yönü yok. Peki, bu hayatı içinde onun bu kitabın yazarı olduğunu gösterebilecek herhangi bir emareye rastladınız mı? Sağduyunuzu kullanmıyor musunuz?

Kur'an'da ortaya atılan soru Mekke'de Rasulullah (s.a) hakkında herkesin iyi bildiği iki özelliği ihtiva ediyordu:

Birinci olarak, Risaletten önceki hayatının kırk yılı süresince kendileri ne bir eğitim ve öğretim almıştı; ne de kendilerini birlikte yaşadığı insanların bilmediği eşsiz sözlerle dolu böyle bir Kitab'ın yazarı (!) haline getirecek herhangi bir çevreyle birlikte bulunmuştu. Kur'an'ın farklı surelerinde dile getirilen meseleler hakkında hiç kimse kendisinden bir şey işitmemişti. Hatta akraba ve yakın arkadaşları bile ondan böyle meselelerle ilgili herhangi bir şey işitmemişler; kırk yaşına gelip Risaletini ilan etmeden öncesine kadar, kendisinin böyle bir iddiaya doğru tedrici bir gelişme gösterdiğine dair bir alamete şahit olmamışlardı. Bu, Kur'an'ın kendi beyninin bir icadı olmayıp kendisine kendi dışında gönderildiği vakıasına yeterli bir delil oluşturuyordu.

Zira bir insanın buna (Kur'an'a) benzer bir şeyi aniden ve daha önceki hayatında hiç bir gelişme emaresi göstermeksizin üretebilmesine imkan yoktur. Nitekim müşrikler bu sözleri kendisine bir öğreten olduğunu ileri sürmeye başladıklarında, Mekke'nin kimi akıllı zevatı bu ithamı saçma bulmuşlardı. Ancak bundan daha saçma olan başka bir şey daha vardı ki, müşrikler, bırakın Mekke'yi koskoca Arabistan'da bile Kur'an'daki sözlerin bir benzerini üretebilen tek bir kişi gösteremiyorlardı. Kendileri de biliyorlardı ki, böyle yüksek değerde bir kişi kırk yıl süresince bilinmeyen bir köşede gizli kalmış olamazdı.

Rasulullah'ı bu kırk yıl boyunca temayüz ettiren ikinci özellik, onun hem icabi hem de selbi açıdan taşıdığı asil karakterdi. Onun bir kerecik olsun yalan söylediğine şahit olunmamıştı. Aynı şekilde sahtekarlığın herhangi bir biçimine başvurduğu da görülmemişti. Diger taraftan kendisiyle herhangi bir vesileyle ilişki kuran insanların hepsi onun haktanırlığına, tevazuuna ve güvenilirliğine, hiçbir kusur izafe etmeksizin şahit olmuşlardı. Sözgelişi çok bilinen tarihi bir olay, burada zikredilebilir: Nübüvvetten yalnızca beşyıl öncesiydi. Kabe yağmurlarla hasara uğramıştı. Kabe'nin yeniden inşası esnasında, Hacer-i Esved'i (Karataş) yerine koyabilme şerefini başkasına kaptırmak istemeyen Kureyşli kabileler arasında bir çekişme baş göstermişti. Sonunda ertesi sabah Mescid-i Haram'a ilk giren kişinin bu meselede hakem olması konusunda anlaştılar. Ertesi sabah Mescid-i Haram'a ilk giren kişi Hz. Muhammed (s.a) oldu.Bunun üzerine herkes sevinçle bağırdı: "İşte emin bir insan. Doğrusu ancak onun kararı bizi tatmin eder." İşte Allah, daha kendisini Rasul tayin etmeden ne kadar "emin" bir kişi olduğu gerçeğine şahid olsunlar diye Kureyş'i böyle bir araya toplamıştı. Bu yüzden hayatı boyunca hiç yalan söylememiş hiç bir hileli davranışta bulunmamış bir kimse hakkında, kendi edebi eserini(!) Allah'a nisbet ettiği, katiyet ve ısrarla bu eserin(!) ilahi kaynaktan geldiğini iddia ettiği biçiminde bir suçlamada bulunabilmesi için kimsenin haklı bir nedeni olamazdı.

Bu yüzdendir ki, Allah, Rasulünden, onların bu saçma ithamını çürütmek için, ayette geçtiği üzere, yalnızca şunu söylemesini istemişti: "Ey kavmim, bu saçma ithamda bulunmadan önce sağduyunuzu kullanın. Çünkü ben ne kavminiz dışında biriyim ne de yabancıyım. Bana Alllah tarafından vahyolunduğunu bildirmeden önce kırk yıl aranızda yaşadım. Bu geçmişime bakarak, Allah'tan bir bilgi ve emir gelmeksizin Kur'an'ı Allah'ın Kitabı olarak sizlere sunabileceğimi kestirebiliyor musunuz? (Ayrıntı için bkz. Kasas. an: l09)


17 Allah'a hakkında yalan uydurup iftira edenden ve O'nun ayetlerini yalanlayandan22 daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkârları kurtuluşa erdirmez.23

18 Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek, yararları da dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz?24 O, sizin şirk katmakta olduklarınızdan uzak ve yücedir."

AÇIKLAMA

22. Yani, "Eğer vahyolunan bu ayetler Allah'tan değilse ve onları ben uydurup da O'ndan geliyormuş gibi aktarıyorsam, benden daha günahkar kimse olamaz. Aynı şekilde eğer bu ayetler gerçekten Allah'tansa ve sizler bunu reddediyorsanız sizden daha günahkar kimse olamaz.

23. Bazı akılsızlar yanlış bir istidlal sonucu bu ayetten yanlış sonuçlar çıkarıp "felah"ın anlamını "uzun ömür"le yahut "dünyevi başarı"yla sınırlandırırlar. Onlara göre bu ayet kesin biçimde "günahkarlar asla başarılı olamaz" gibi bir anlama gelmektedir. Bu önermenin tersini düşündüğümüzde, "başarılı olan günahkar olamaz" önermesinin de doğru olması gerekir. Bundan da şu çıkar ki, bir iddiacı, peygamberlik iddiasından sonra uzun yahut müreffeh bir hayat sürerse veyahut da kavminden iyi bir mukabele görürse gerçek bir peygamber olduğuna hükmedilir(!) Çünkü onların mantığına göre sahte bir peygamber olsaydı, kesinlikle başarılı olamazdı. Hatta öldürülür, açlıktan ölüme terkedilir yahut da, istediği kadar peygamber olduğunu öne sürsün görevinde başarısız addedilirdi.

Fakat az bir düşünmeyle anlarız ki, bu "delil" daha ilk bakışta yanlıştır. Bir kere her önermenin tersi her zaman doğru olmaz. İkinci olarak, Kur'an felah kelimesini böyle sınırlı bir anlamda kullanmaz. Üçüncü olarak da Allah bu kelimeyi, ilahi mühlet verme yasasının kapsamındaki günahkarların durumlarıyla ilgili olarak kullanmaktadır.

Şimdi meseleyi ayrıntılarıyla inceleyelim. "Kuşkusuz mücrimler başarıya ulaşamaz" ifadesi gerçek peygamberi, sahtesinden ayırmak için mi'yar (ölçüt) koyma anlamında kullanılmamıştır. Yani peygamberlik iddia eden biri "başarılıysa" makbul, değilse merduttur biçiminde bir ölçüden sözedilmiyor bu ifadede. İşin aslı şudur: Bu kelimeler şunu bildirmek üzere Hz. Rasul'un (s.a) dilinde yer almıştır: Kesinlikle biliyorum ki mücrimler asla felaha (gerçek başarıya) ulaşamaz. Bu yüzden ben yalancı peygamberlik iddiasında bulunmak gibi bir suç işleyemem. Zira siz, Allah'ın gerçek peygamberi olan beni, yalanlamak gibi bir günah işliyorsunuz.

Bir diğer mesele, felah kelimesinin "dünyevi başarı" gibi sınırlı bir anlamda kullanılmadığı idi. Aksine felah, her ne olursa olsun, yani peygamberlik iddiasında bulunan başlangıçta kazansın ya da kaybetsin hiç kayba düçar olmayan kesintisiz bir "başarı"ya dalalet eder. Buna karşılık sahte bir iddiacının büyük bir halkı yanlış yola çağıran dünyevi "başarı"ya ulaşması gayet mümkündür ve onun dalaleti pekala yaygınlaşabilir de. Ne var ki bu, Kur'an'ın ıstılahlarına göre "başarı" (felah) değildir, aksine mutlak bir başarısızlıktır. Diğer taraftan Hakka çağıran birinin de anlatılmaz elemlere düşmesi, yanlış yoldakilerin işkencelerine maruz kalması ve hiç kimseyi Hakikat'ın saflarına çekemeden bu dünyayı terketmesi pekala mümkündür. Fakat bu Kur'an'ın ıstılahına göre bir başarısızlık değil, gerçek bir başarı olacaktır.

(Yukarıda sözünü ettiğimiz) diğer mesele, "İlahi mühlet verme yasası"nı hesaba katmayan akılsızların yanlışlarını reddetmektedir. Bu yasa sahte peygamberin uzun bir "başarılı" hayat sürmesinin, gerçek bir peygamber olduğuna delalet etmeyeceği ile ilgilidir.

Allah'ın suçluları cezandırmada acele etmediği ve yollarını bağlamak için onlara mühlet verdiği Kur'an'ın bir çok yerinde açıklanmıştır. Hatta onları sapıklıklarında serbest bırakır ki, bu mühleti kötü kullansınlar ve daha da bozguna uğrasınlar. Kimi zaman da onlara daha "müreffeh" bir hayat sunar ve böylece onların, kalblerinde gizledikleri tüm kötülüklerini açığa çıkarmalarını ve kötü amelleri yüzünden uğrayacakları azaba tam anlamıyla layık olmalarını sağlar.

"İlahi mühlet verme yasası" diğer suçlular üzerinde hükümran olduğu gibi, yalancı peygamberlerin durumuna da vaziyet eden bir yasadır. Ve bunun bir istisnasının olması için hiç bir neden yoktur. Nitekim suçluların en büyüğü Şeytan'a Kıyamet Günü'ne kadar her türlü saptırma faaliyeti için mühlet verilmiştir. Ayrıca sahte peygamberlik iddiasına kalkışıp da kendisine mühlet tanınmamış hiç bir istisnai örneğe rastlanmaz.

Kur'an'ı böyle tersinden yorumlayanlar son bir çare olarak Hâkka Suresi'nin 44-47. ayetlerine müracat ederler: "Eğer Muhammed kendinden birşeyler uydurup da Bize isnad etseydi, şu muhakkak ki, onun elini kıskıvrak kavrar da şahdamarını kesip koparıverirdik". Fakat bu anlamıyla ayetler onların iddialarına karşılık olmuyor; çünkü ihtiva ettiği anlam yalnızca şudur: "Eğer Allah tarafından tayin edilmiş bir peygamber, Allah'a uyduruk birşey isnad ederse hemen kıskıvrak alıkonur." Bu yüzden sözkonusu ayetlerden kalkarak kıskıvrak kuşatılmayan bir sahtekarın durumundan, gerçek bir peygamber olduğu sonucunu çıkarmak bir kafa karışıklığından başka bir şey değildir. Akılları sıra, bu ilahi kural (mühlet kuralı) sahtekarlara değil de gerçek peygamberlere uygulandığına göre, şahdamarı koparılmayan bir sahtekar gerçek peygamber olmalıdır. Bu noktayı kavramak için, hükümet memurlarının durumunu ele alalım. Apaçıktır ki, hükumet memurları için öngörülmüş olan kural ve düzenlemeler yalnızca bu memurlar içindir. Olmayanlar için değil. Memur olmadıkları halde kendilerini hükumet memuruymuş gibi göstermeye, tanıtmaya çalışan sahte memurlar diğer suçlular gibi ceza hukukuna göre hüküm giyerler, memurlar kanununa göre değil. Dolayısıyla bu ayetlerin yer aldığı bağlam şunu açıkça gösterir ki, vurgulanmak istenen, nübüvvet iddiasına sahip herhangi birinin gerçek bir peygamber mi, yoksa sahte peygamber mi olduğuna dair herhangi bir mi'yar (ölçüt) değildir. Nitekim 43'üncü ayetin devamında gelen ayetlerde mealen şöyle denilmektedir: "Bu alemlerin Rabbinden indirilmiş bir vahiydir. Eğer Muhammed (s.a) bunu uydurup da bize isnad etmiş olsaydı, onu şöyle şöyle yapardık." Dahası gerçek bir peygamber, sahtesinden yüksek karakteri, asıl misyonu ve biricik mesajı ile kolayca ayrılabilir. Dolayısıyla, peygamberin gerçeğini sahtesinden ayırmak için böyle akıl dışı ve gayri tabii standartların üzerinde durmaya gerek yoktur.

24. Arzıhallerini Allah'a sunacak hiçbir şefaatçinin olmadığını söylemenin en güzel yolu budur. Çünkü "herhangi birşey" Allah'ın ilminde değilse bu demektir ki o zaten yoktur; zira göklerde ve yerde varolan herşey Allah'ın ilmi dahilindedir.


19 İnsanlar, tek bir ümmetten başka değillerdi; sonra anlaşmazlığa düştüler.25 Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.26

AÇIKLAMA

25. Lütfen (Bkz. Bakara. an: 230 ve En'am. an: 24)

26. Allah katında önceden belirlenmiş "kelime" şuydu: "Hakikat", insani duyu alanına gizlenmiştir; ta ki insanın, sağduyusunu, aklını, şuurunu ve sezgisini kullanarak hakikatı kavrayıp kavramayacağı sınansın. Eğer bunu yapmazsa kendisine seçtiği yanlış yolda yürümesi için izin verilecek. İnsanoğlunun Hakikat konusundaki ihtilaflarının bugün de çözülememesinin nedeni budur.

Bunun zikredilmesinin nedeni de dünyadaki dinlerin farklılığı konusundaki yanlış anlamaları bertaraf etmektir.

O zamanlar insanların kafasında bu farklılıkla ilgili bir karışıklık vardı. Bugün de vardır. Diyorlardı ki, "farklı insanlar farklı dinlere uyarlar ve her dinin takipçileri yalnızca kendi dinlerinin hakikat olduğunu savunur. Peki, o zaman bir hakikat arayıcısı hangi dinin Hak din olduğuna nasıl karar verecek?" Cevap şudur: "Başlangıçta tüm insanlığın tek bir dini vardı ve bu din Hak dindi. Sonra insanlar bu dinden yüz çevirdiler ve kendilerinkinden farklı itikatlara kapıldılar. İmdi, eğer Allah isteseydi, Hakikat'ı ortaya çıkarır ve hak dini seçmeye sizi muktedir kılardı. Şunu iyi bilmelisiniz ki, böyle bir şey bu dünyada asla gerçekleşmeyecektir; zira akıl ve sağduyunuzu kullanarak, kendi kararınızı kendiniz vermek durumundasınız. Bu dünya hayatı bir imtihandır. Bakalım akıl ve sağduyunuzu kullanarak Hakikatı bulacak mısınız, bulamayacak mısınız?"


20 Bir de derler ki: "Rabbinden üzerine bir ayet (mucize) indirilse ya!.."27 De ki: "Gayb yalnızca Allah'ındır, siz bekleyedurun; ben de sizlerle birlikte bekleyenlerdenim."28

21 İnsanlara, şiddetli bir sıkıntı dokunduktan sonra, bir rahmet dokundurduğumuz zaman, ayetlerimiz konusunda hileli bir düzen kurmak29 (bir entrika geliştirmek) onlar için (bir alışkanlık ve kötü bir edinim)dir. De ki: "Düzen kurmada (karşılık vermede) Allah daha hızlıdır. Şüphesiz, bizim elçilerimiz, sizin 'geliştirmekte olduğunuz düzenleri' yazmaktadırlar."30

AÇIKLAMA

27. "Her ne kadar onlar Hz. Muhammed'in (s.a) gerçek bir peygamber olduğuna ve hakiki vahyi bildirdiğine dair delil olsun diye bir ayet talebinde bulunuyorlarsa da, bu onların Hakikatı kavrama ve kabul etme endişelerinden kaynaklanmıyor; bilakis, vahyi reddetmek için bir önyargı niteliği taşıyordu. Çünkü onların, alışkanlıklarını, ahlak sistemlerini, sosyal sistemlerini kısaca hayatlarının her yönünü ıslah edip, Hz. Rasul'un (s.a) mesajına göre biçimlendirmeye hiç niyetleri yoktu. Bir kere inanmaya niyetleri yoktu. İnanmaya niyetleri olmayınca, mucizeyle karşılaşsalar bile, kendilerine mucize falan gösterilmediğini söyleyeceklerdi. Kendilerini mutlak ahlak ilkelerine bağlayan gaybı (yani Tevhid ve Ahiret inancını) kabul etmeyip, arzu ve şehvetlerini tatmin ettikleri "özgürlük" fikrinden vazgeçmeyecekleri apaçıktı.

28. Yani "Allah bana neyi vahyediyorsa ben size onu söylüyorum. Fakat Allah'ın vahyetmediği şey hem benim hem de sizin için "gayb"tır. Ve onu ifşa etmek ya da etmemek bütünüyle Allah'a kalmış bir şeydir. Şimdi, Allah'ın göndermediği vahye, o göndermeksizin inanmıyacaksınız. Beklemelisiniz. Ben de bekleyeceğim ve ısrarla talep ettiğiniz şeyin (mucize) karşılanıp karşılanmayacağını göreceğim.

29. Onlar, kendilerine ceza olsun diye maruz bırakıldıkları "kıtlık ayeti" ardından dolaplar çevirmeye başladı. Bu ayet de ll. ve 12. ayetlerde belirtilen şeyin benzerini ima etmektedir: "Tekrar aynı ayetle karşılaşmayı nasıl istersiniz?" Oysa daha geçenlerde sizlere "kıtlık ayeti" gösterilmemiş miydi? O zaman tanrılarınızdan yardım istemiştiniz de boşa çıkmıştı. Güya onları Allah'la aranızda şefaatçı bellemiştiniz ve onların sahte kudsiyetlerine (!) yönelttiğiniz dilekler güya kıtlığın üzerinizden kalkmasını sağlayacaktı. Fakat daha ilk tecrübenizde ilah diye isimlendirilenlerin kesinlikle hiçbir güce sahip olmadığını bizzat öğrendiniz. Bu yüzden tüm kudretin Allah'ın elinde olduğuna ikna olunca O'na döndünüz ve O'ndan yardım istediniz. Bu tecrübe Hz. Muhammed'in (s.a) mesajının Hak olduğuna sizi inandırmaya yetmeliydi zira (Rasul'un) öğrettiği temel gerçek zaten buydu. Bu ayetten ders çıkaracak yerde, kıtlık atlatılır atlatılmaz ve gökten bereketli yağmurlar iner-inmez gerçeği saptırmak için düzenler kurmaya başladınız. Kıtlığın sebebiyle ilgili türlü düzme açıklamalar getirmeye yeltendiniz ve bu düzmeler, sonunda Tevhid Öğretisi'nden "kaçıp" şirkinize yapışmanızla neticelendi.

Bu ayet, kıtlık gibi büyük bir işaretten ders almayan bir topluluğu, hiçbir işaretin (ayet) ikna edemeyeceği anlamını içerir. Bu yüzden onlara herhangi bir ayet (işaret, mucize) göstermenin bir yararı yoktur.

30. "Allah düzen (plan, mekr) kurmada sizden daha hızlıdır..." şu demektir: "Kıtlık ayetinin delalet ettiği anlamı, bu ayeti teslim etmenin ihtiva ettiği gerçeklerden yakayı kurtarmak niyetiyle belli istisnalar bulabilmek ve isyancı tavırlarınızı sürdürmek için saptırmaya çalışırsanız, Allah düzenbaz yöntemlerini devre dışı bırakmak üzere kendi planını (mekr) devreye sokmada çok daha hızlıdır. Sizi kendi dalaletinizde serbest bırakacak; hatta size dünyevi bir refah da sunacak; bu refah, genişlik sizleri aldatacak ve size pek yanınızda bekleyen akıbeti unutturacak ve böylece de kaygısız bir bağışıklıkla günahlar işleyeceksiniz ve kalblerinizde bulunan şeyler sizi hoşnud edecek. Fakat O'nun melekleri amellerinizi, (ölümünüzden sonra dava edilmek üzere önünüze konacak amellerinizi) kayıt ve muhafaza etmeye devam edecekler. Sonunda ise sizlere ölüm gelir ve hesap vermek üzere Allah'ın huzuruna sürülürsünüz.


22 Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyleki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgârla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgâr gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız."31

23 Ama (Allah) onları kurtarınca, onlar hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi nefisleriniz aleyhinedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra sizin dönüşünüz bizedir, biz de yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.

24 Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyleki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi de gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiç bir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız.31/a Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.

25 Allah barış yurduna32 çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.

AÇIKLAMA

31. Gerçekten, herşeyin yolunda gittiği zamanlarda Allah'ı unutan en iflah olmaz müşrikler, en sıkı ateistler bile, her taraftan belayla kuşatıldıklarında ve başka herhangi bir imdat umudunu bulamadıklarında Allah'tan imdat istemeye başlarlar. Bu, kainatta varolan herşeyi kontrolü altında bulunduran Kadir-i Mutlak'ın Allah olduğuna apaçık şekilde delalet eder. (Bkz. En'am. an: 29)

31/a. Bu mesel, bu dünyadaki görünürde "başarılar'ına bakıp, ahireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah'ın ürünlerini ve büyük umutlarını tahrib edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi ahiret hayatı için hazırlık yapmayanlar bu dünya lezzetleri uğruna irtikab ettiklerinin karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan olgun ürünün aniden bir felakete düçar oluvermesi gibi...

32. Yani, Allah ahiretteki selam yurduna götüren yola çağırır. "selam yurdu" burada Cennet demektir. İçinde herhangi bir kaybın, felaketin, üzüntünün, acı ve sıkıntının bulunmadığı Cennet Yurdu.


26 Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardı.33 Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; onda ebedi olarak kalacaklardır.

27 Kötülükler kazanmış olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir.34 Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir.35 İşte bunlar ateşin halkıdırlar; onda ebedi olarak kalacaklardır.

28 O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara: "Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da" diyeceğiz. Artık onların arasını açmışızdır.36 Şirk koştukları derler ki: "Siz bize ibadet ediyor değildiniz."

29 "Bizim ile sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibadetinizden habersizlerdik."37

30 İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.

31 De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki, siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?"

AÇIKLAMA

33. Yani, Allah lutfuyla salih amel işleyenleri fazlasıyla ödüllendirecektir.

34. Yani, iyilere fazla fazla karşılık verilmesinin aksine kötü amellerde bulunanlar yalnızca işlediği suçun karşılığı oranında cezalandırılacaklar (Daha fazla açıklama için bkz. Neml. an: l09/a)

35. Suçlular yakalandıklarında yüzlerini bir karaltı kaplar da tüm kurtuluş umutlarını yitirirler ya, işte öyle olacak.

36. Bazı müfessirler () ibaresinin asıl anlamı hakkında şu görüşü ileri sürerler: "Biz, kendi aralarında herhangi bir ilişkinin varolduğunu gösteremesinler diye aralarındaki her türlü bağlantı ve münasebeti keseceğiz." Oysa bu, ibarenin Arapça'daki şu anlamına zıttır: 'Onları birbirinden ayıracağız" yahut şu anlamına: "Aralarına bir mesafe koyacağız". İbareyi, "Aralarındaki uzaklık ve yabancılığı kaldıracağız" biçiminde çevirmemizin nedeni budur. Yani, müşrikler ve ilahları birbiri önünde karşılıklı duracak ve böylece birbirlerine olan karşılıklı nisbetin mahiyetini anlayacaklar." Müşrikler taptıkları şeyler hakkındaki tüm gerçeği böylece bilmiş olacaklar ve ilahları da kendilerine tapanlar hakkındaki herşeyi (karşılıklı görerek) öğrenecekler.

37. Yani, "Onların melekler, cinler, ruhlar, atalar, nebiler, azizler, şehidler vs. gibi Allah'a şirk koştukları ve yalnızca Allah'ın olan hakları kendilerine devrettikleri ilahlar, tutup kendilerine tapanlardan ayrılacak şöyle diyecekler: "Sizin bize taptığınızdan haberimiz bile yoktu. Çünkü sizin bize yönelttiğiniz ta'zim, saygı, tebcil, hayranlık, dikkat, prestij, sadakatten hiçbiri, bize sunduğunuz ibadet, başvuru, rica, dilek ve adaktan hiçbiri, adımıza yaptığınız secde, rüku, zikir, dini hizmet, dini tören, toplantılardan hiçbiri bize ulaşmadı."


32 İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır.38 Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?39

33 Böylece Rabbinin sözü o fıska sapanlar üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: "Onlar gerçekten iman etmezler."40

34 De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan ilk kez yaratacak, sonra onu iade edecek olan var mı?"41 De ki: "Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iade eder. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?"42

35 De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mıdır?"43 De ki: "Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?"

36 Onların çoğunluğu zandan44 başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir.

37 Bu Kur'an, Allah'tandır, başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak o, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır.45 Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir.

AÇIKLAMA

38. Yani, "Bizzat kendiniz gerçek Rezzak'ınız, Melik'iniz ve Rabbinizin Allah olduğunu, gerçek İlahınızın O olduğunu ve kulluğunuzu, ibadetinizi O'na nisbet ettiğinizi teslim ediyorsunuz. Şu halde nasıl oluyor da O'na ortaklar koşuyorsunuz."

39. Şu akıldan çıkarılmamalıdır ki, ortaya sürülen sorular genel kitleye hitab etmektedir. Bu yüzden "niye o zaman dönüyorsunuz?" diye sorulmamakta "peki nasıl döndürülüyorsunuz?" biçiminde sorulmaktadır. Bu edilgen biçim açıkça gösteriyor ki, halkı doğru yönden yanlış yola çeviren bir kimse (ya da kimseler) vardır. Halka böyle bir uyarıda bulunulmasının nedeni budur: "Niçin körü körüne sizi yanlış yola sevkedenlere tabi oluyorsunuz? Niye kullanmıyorsunuz sağduyunuzu? Allah hakkındaki gerçeği bizzat teslim ettiğinizde ne diye döndürüldüğünüz, yoldan çevrildiğiniz gerçeği üzerinde de kafa yormuyorsunuz?

Bu soru, Kur'an'ın birçok yerinde gerçeği halkın önüne koymak için sorulmaktadır. Fakat her seferinde de edilgen şekil kullanılmakta ve geri planda kalan bir takım saptırıcılar vurgulanmaktadır. Böylece onların peşinden gidenlerin meseleyi serinkanlı ve afaki biçimde değerlendirmeleri sağlanmaktadır. Bu usul aynı zamanda bir propagandaya alet olmuş kimseler için değerli bir nasihat biçimidir de. Saptırıcıların isimlerini devreden çıkarmak suretiyle Kur'an onların ellerindeki oldukça güçlü bir silahı da almış olmaktadır. Böylece takipçi çoğunluk, hürmet ettikleri liderlerin bir tahrif ve eleştiri hedefi haline getirilmesi için teşvik edilmektedir.

40. Yani, "Rabbinin kelimesi gerçekleşmiş oldu ki, kafalarına hiç bir şekilde inanmayacaklarını koymuş olanlar hakikat önlerine ayan beyan delillerle konmuş olsa da inanmazlar."

4l. Şu belirtilmeli ki, buradaki ve müteakip ayetlerdeki mukabil cevaplar, daha önceki ayetlerdeki mukabil cevapların aksine peygamberin ağzından verilmektedir. Çünkü müşrikler yaradılışın Allah tarafından başlatıldığına ve ilahlarının bunda hiçbir dahli bulunmadığına inanıyorlar ve bu yüzden inkar edemiyorlardı. Onların teslim etmedikleri şey yaradışın iadesi (yani tekrarı) idi.

Çünkü ölümden sonrdaki hayatı başka türlü red edemezlerdi. Oysa yaradılışı başlatan Allah'ın onu tekrar iade edip yeniden başlatabileceği gerçeği apaçık ortadaydı ve yaradılışı başlatamayanlar onu iade de edemezlerdi. İşte Hz. Rasul'ün (s.a) ağzından Allah'ın yaradılışı başlattığı ve tekrar iade edebileceği şeklinde apaçık ve meydan okuyan bir cevabın verilmesinin nedeni budur.

42. Bu mesele onlara şirk öğretisinin ne kadar budalaca olduğunu göstermek üzere ortaya konmuştur. Delil şudur: "Allah başlattı ve yeniden başlatmaya da kadirdir. Deki sizin şirk koştuğunuz ilahlar arasında bunu yapabilecek olan var mı? Biraz düşünseniz anlayacaksınız ki, taptığınız, kulluk ettiğiniz ve ta'zim gösterdiğiniz ilahlar için herhangi bir iddiada bulunmak üzere hiçbir açık kapı bulunmamaktadır."

43. Bu, şirk doktrinini reddedip Tevhid'i ikame etmek üzere ortaya atılmış bir dizi sorudan biridir. Bu soru bir adım daha atarak, insanın en büyük ihtiyaçlarından biri olan hakikat kılavuzluğunun önemi üzerine çeker dikkatleri. Çünkü şu apaçıktır ki, insan ihtiyaçları yiyecek, giyecek ve bu gibi maddi ihtiyaçlarla, ya da bunların kayıp ve felaketlerden korunmasıyle sınırlandırılamaz. İnsan ihtiyaçlarından biri, hatta en büyüğü de bütünüyle felaha erişeceği bir hayat yolu edinmekle, bunun bilgisine erişmektir. Besbelli ki insan hayatta iflah olabilmek için başvurabileceği sahih bir bilgiye, kendi maddi, zihni ve ruhi güçlerini, yeteneklerini ve tabii kaynaklarını devreye sokabileceği bir usule sahip olmalıdır. Ayrıca farklı düzeylerde ilişki içinde bulunduğu insanlarla ve bir bütün olarak kainat nizamı karşısında nasıl davranışlar içinde bulunması gerektiğini de bilmelidir. Kur'an doğru yolu "Hakk" olarak isimlendirir ve yolu gösterene de "Hakk'ı gösterici", "Hakk'a götürücü" der.

Şimdi ayette öne sürülen soruya dönelim. Kur'an müşriklere ve Rasulullah'ın (s.a) talim ettiklerini reddedenlere soruyor:

"Allah'a karşı ortak koştuğunuz tanrılar arasında sizi doğruya ileten ya da iletebilecek olan biri var mı? Apaçık ki, buna verilecek cevap olumsuz olacaktır. Zira onların tanrılarından hiçbiri bunu yapamaz. Bir kere bu tanrı ve tanrıçaları, ilah edindikleri diri ya da ölü insanları bir düşünelim. Halk onlara ihtiyaçlarını karşılasın yahut bir takım doğaüstü yollarla onları felaketten korusun diye yönelir; fakat onların Hakk'a kılavuzluk ettiği görülmüş müdür? Gönderdikleri bir hakikat olmadığı gibi, bağlıları bile onların kendilerine ahlaki prensipleri, sosyolojik, kültürel, ekonomik, politik, hukuki veya adalete dair şeyler öğrettiklerini iddia etmezler.

Fakat bir mesele var: Başkalarının ittiba edip izledikleri kurallar ve düzenlemeler getirenlerin, kanun koyucuların durumu?! Şu gerçek ki böyleleri önder olarak gerçekten izlenmektedir. O zaman da şu soruları sormak anlamlı olacaktır. Peki, bunlar gerçek Hakikat kılavuzları mı, yahut insanı doğru yola sokmaya güçleri yeter mi?

İnsan hayatını doğru yönlendirmek üzere doğru ilkelerin formüllendirilmesi için gerekli olan tüm gerçekleri kapsayan külli bilgiye sahip midir onlardan biri? İçlerinden insan problemlerinin yayıldığı geniş alanı kuşatacak ufka sahip biri bulunmakta mıdır? Zaaftan, önyargılardan, böyle kanunların formüllendirilmesine engel teşkil eden şahsi ve içtimai etkilerden mutlak anlamda bağımsız olanı var mı içlerinde? Eğer bu sorulara verilecek cevaplar olumsuz ise (zaten bu sorulara hiç kimse olumlu cevap veremez) böyle sınırlarla mahdud olan insanlardan Hakk'a kılavuzluk nasıl umulabilir?

Yukarıdaki sorular ışığında Kur'an'da serdedilen sorunun anlam ve önemini kavrayabiliriz: "Allah'a ortak koştuklarınız arasında sizi Hakk'a ulaştırabilecek herhangi biri var mı?"

Sonuç olarak bu gösterir ki, insanın çeşitli kategorilere ayrılmış olan tüm ihtiyaç ve gereklerini karşılamaya yalnızca Allah Kadirdir. Evvela, insan ilahi inayete, bir koruyucuya, dualarını işitecek ve kabul edecek bir varlığa, kısaca, diğer tüm desteklerden umut kesildiğinde yönelebileceği sürekli bir dayanağa ihtiyacı vardır. Yukarıdaki soru kaçınılmaz olarak bu ihtiyaçların Allah'tan başka hiçbir kimse tarafından karşılanamayacağı sonucuna götürür. Öteki insan ihtiyaç ve talepleri de, tam bir itimat ve gönül huzuruyla teslim olunabilecek ve insan hayatını bütünüyle yönlendirebilecek belli prensipler koyan bir kılavuzun var olmasını gerektirir. 35. ayetteki soruda ortaya konan mesele böyle bir "Varlık"ın Allah'tan başkası olamayacağını ihtiva eder. Bu yüzden bir kimsenin, inatla diretmesi dışında, şirk yahut sekülarizm üzerine temellendirilmiş politik, ahlaki ve kültürel prensiplere dayanması için hiç bir dayanağı delil kalmaz.

44. Yani (sahte) din koyucular, filozoflar kanun yapıcılar görüşlerini ilm üzerine değil yalnızca tahmin ve zan üzerine dayandırırlar. Aynı şekilde bu dini ve dünyevi liderlerin peşinden gidenler de onların büyük insanlar olduklarını ve bu yüzden doğru söylediklerini varsayarlar. Zira ataları ve cümle ahali onları izlemiştir; zanlarının nedeni budur.

45. 37. ayette ileri sürülen delil şöyle ele alınabilir:

a) Kur'an kendisinden önce aynı şeyin vahyedildiğini teyid eder ve Hz. Muhammed'den (s.a) önceki peygamberler tarafından talim edilmiş temel ilke ve öğretilerin aynısını ileri sürer. Eğer Hz. Rasul (s.a) Kur'an'ı kendisi icad etmiş olsaydı, önceki kitapların temel öğretilerinden (haşa) kendisininkinin daha cazip görülmesini sağlayacak eklemeler yapardı.

b) Kur'an, "Kitab"ta, yani, daha önceki peygamberlerin getirdiği yazılarda ihtiva edilen temel ilke ve öğretileri daha tafsilatlı ve bariz şekilde açıklar, daha rahat anlaşılsın ve kolay uygulansın diye daha fazla delil ve açıklamalar getirir.


38 Yoksa: "Bunu kendisi yalan olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüler iseniz. Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın."46

39 Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine de henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar.47 Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulme sapanların nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak.

40 Onlardan ona inananlar vardır ve onlardan ona inanmayanlar da vardır. Rabbin fesad çıkaranları48 daha iyi bilir.

AÇIKLAMA

46. Kur'an'da geçen -bırakın Kitab'ı- onun bir suresinin bile benzerinin oluşturulamayacağı yolundaki meydan okuyuşun, Kur'an'ın fesahat ve belağatıyla ilgili olduğu konusunda yaygın bir yanlış anlama vardır. Bu durum Kur'an'ın mucizevi vasfının ispatı için girişilen gayretkeşliklerin tabii bir sonucudur. Oysa Kur'an böyle bir sınırlandırmanın ötesindedir. Kur'an'ın iddiası yalnızca mükemmel bir ifade yapısına sahip olmasından gelen eşsizlik ve benzersizlikten ibaret değildir. Ayrıca bunun böyle olduğuna da kuşku yok. Fakat Kur'an'ın asıl iddiası gerek öğretisi ve gerekse ele aldığı meseleler açısından bir benzerinin hiçbir insan beyni tarafından üretilemeyeceğidir. Kur'an, Allah'tan geldiğini vurgulamak ve kendisinin insan icadı olduğu iddiasını çürütmek için çeşitli bölümlerde bu meydan okuyuşa yer verir. Bu durum yeri geldikçe daha önce de açıklanmıştı ve müteakip sayfalarda tekrar açıklanacak. (İlerideki açıklamalar için bkz. Tur. an: 26-27)

47. Kur'an'ın sahte olduğunu iddia edebilmeleri için dayanacakları iki şey vardı, ancak her ikisi de batıldı: Birincisi, Kitab'ın Allah katından inmediği, aksine biri tarafından (haşa) uydurulduğu; ikincisi de, Kitabta serdedilen hakikatlerin ve verilen bilgilerin yanlış olduğu iddiası. Ne varki gerçek bilgiye dayanan hiç kimse sahiden uydurulmuş olduğunu ve sonra Allah'a izafe edildiğini söyleyemezdi. Hiç kimse de, Hz. Rasul'ün (s.a) gayb perdeleri arasında gizlice gözetlemede bulunup sonra (Kitap'ta bildirildiğinin aksine) tek bir Allah'ın değil, semalarda birçok tanrının bulunduğunu keşfediverdiğini iddia edemezdi. Yine, hiç kimse, ama gerçek bilgiye dayanan hiç kimse meleklerin olmadığını, vahyin gerçek dışı olduğunu ve Allah'ın olmadığını ileri süremezdi. Bunlar olsa olsa bir takım doğurgan muhayyile sahiplerince uydurulmuş kurgular olabilirdi. Ayrıca hiç kimse "Ahiret"e gidip görmek suretiyle şahit olmamıştı ki, mükafat ve ceza konusunda bildirilenlerin yanlış olduğunu iddia edebilsin. Aksine, bu bildirilenleri çürütecek karşı delillere sahip olmamak yanısıra, sözkonusu iddia sahipleri, Kur'an'ın eşsizliği hakkında tam bir güven duygusuyla ve meydan okuyucu tarzda dile getirilen gerçeklikle karşı karşıyaydılar.

48. Kur'an'a inanmayanlar "müfsid" olarak isimlendirilmektedir. Çünkü onların inkarları herhangi bir anlamlı sebebe değil, önyargıya ve nefsaniyete dayanmaktadır.

Bu halleriyle başkalarının inanmasına da engel olmaya çalışırlar. "Ve Allah müfsidleri en iyi bilendir." Çünkü O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz. Onlar Kur'an'ı, bir türlü Allah'ın Kitabı olduğuna ikna edilemedikleri için inkar ettiklerine insanları inandırıp, onları aldatabilirler, fakat iyi niyetle davrandıkları yolunda Allah'ı kandıramazlar. Çünkü Allah, onların müfsid (bozguncu) olduklarını bilir. Onlar düzenbazdırlar ve kalblerinin ve bilinçlerinin sesini bastırmaktadırlar. Bile bile gerçeğe kulak ve zihinlerini kapamakta dünya menfaatlerini, zevk'u sefalarını, şehvetlerini ve arzularını gerçeğe tercih etmektedirler. Onların "masum" günahkarlar değil de düpedüz "bozguncu-müfsid" olmalarının nedeni budur.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna