Tevbe Suresi Tevsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Tevbe Suresi Tevsiri Mevdudi

Tevbe Suresi Tevsiri Mevdudi

   

Tevbe Suresi Tevsiri Mevdudi

TEVBE SURESİ

Adı: Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.


Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni: Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.


Surenin bölümleri ve nüzul zamanları: Bu sure üç bölümden meydana gelir. (1-37. ayetler arasında yer alan) ilk bölümü, Hicret'in 9. senesinin Zilkade ayında veya o zamanlarda nazil olmuştur. Bu bölümde zikredilen konu hacc esnasında ilan edilmeyi gerektirecek kadar önemli olduğundan dolayı Hz. Peygamber, Kabe'ye doğru gitmekte olan hacıların başında başkan olarak bulunan ve Kabe'ye doğru henüz yola çıkmış olan Hz. Ebu Bekir'e (r.a) yetişmek üzere Hz. Ali'yi (r.a) gönderdi. Ve kendisine Arabistan'ın çeşitli kabilelerinin temsilcilerinden oluşan topluluğa, "müşriklere " karşı takip edilecek yeni politikayı haber vermek, surenin bu bölümünü onların önünde irad etmek üzere talimat verdi.


Surenin ikinci kısmı (38-72. ayetler), Hz. Peygamber'in (s.a) Tebük Seferi için hazırlıklara girişmiş olduğu Hicri 9. senenin Recep ayında veya bundan biraz önce nazil olmuştur. Bu bölümde, müminler aktif olarak cihada katılmakla teşvik edilmiş, geride bırakacakları mal-mülk kaygısı, nifak-iman zayıflığı ve ihmallerinden dolayı canlarını Allah yolunda feda etmekte tereddüt gösterdikleri için, işi ağırdan alıp savsaklayanlar şiddetli bir şeklide azarlanmıştır.


Surenin üçüncü bölümü (73. ve 129. ayetler arası) Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferi dönüşünde nazil olmuştu. Bu bölümde, aynı dönem süresince, çeşitli münasebetlerle gönderilmiş bazı parçalar vardır ve daha sonra bunlar, Allah'tan gelen vahye uygun bir şekilde sure içindeki sıralarına göre, Hz. Peygamber (s.a) tarafından yerleştirilmişlerdir. Aynı konuyu ele almaları ve aynı hadiseler serisinin bir parçasını teşkil etmelerinden dolayı bu ayetler, surenin bütününde olan sürekliliği ve akıcılığı kesintiye uğratmazlar. Bu bölüm, kötü amellerinden dolayı münafıkları uyarır ve Tebûk seferinden geriye kalan, katılmayan müminlere serzenişte bulunarak azarlar. Onları görev başına gelmeye teşvik ettikten sonra Allah, şu veya bu sebebten dolayı Allah yolundaki cihadda yer alamamaları hususunda, gerçek müminleri bağışlar, affeder.


Kronolojik sıraya göre, ilk bölüm daha sonra nazil olmakla birlikte anlattığı konu bakımından üç kısmın en önemli olması nedeniyle, surenin bütününü meydana getiren tertip ve düzen içinde ilk sırayı almıştır.


Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:


HARİTA -VI-

Tebûk Seferi zamanında Arabistan.

Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.


İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."


Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.


Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.


Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi), Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.


Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.


İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.


Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.


Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.


Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.


Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.


Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.


İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.


Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.


Neticede, Hz. Peygamber (s.a), İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları,bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.


Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.


Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.


Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.


Rasul-i Ekrem (s.a), Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslm devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.


Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.


Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.

O hususlar şunlardır:

1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,

2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.

3. Münafıkların fitnelerine son vermek.

4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,


1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:


a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)


Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.

b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası). Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.


c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37). Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.


2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.


3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet). Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.


4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası). Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.


Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.


ÖZET

Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri: Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.


İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları: 1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.


13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.


38-72 Bu kısımdaki (muhaverede), eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.


73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.


91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.


Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.


Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 (Bu,)1 Müşriklerden kendileriyle antlaşma2 imzaladıklarınıza Allah'tan ve Resulünden kesin bir uyarıdır.

2 Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın.3 Ve bilin ki Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, küfre sapanları hor ve aşağılık kılıcıdır.

AÇIKLAMA

1. Bu surenin giriş bölümünde de ifade edildiği gibi bu kısım, Hz. Ebu Bekir'in hacıların başında Hacc Emiri olarak Mekke'ye gitmek üzere ayrıldığı zaman Hicri 9. senede nazil oldu. Bundan dolayı, Ashab Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rasulullah! Hacc vesilesiyle halka ilan etmesi için onu Hz. Ebu Bekir'e gönder" dediler. O, "Tebliğin önemi ve doğası gereği bunun, benim adıma, benim ailemden biri tarafından ilan edilmesi gerekiyor" diye cevap verdi. Bundan dolayı bu görevi Hz. Ali'ye havale etti ve onu hacıların önünde açıkça okuyup açıklaması ve ayrıca da şu dört hususu da ilan etmesi hususunda ona talimat verdi:

1) İslam'ı reddeden hiçbir kimse Cennet'e giremeyecek,

2) Bundan sonra hiçbir müşrik hacc (Kabe'yi tavaf) edemez,

3) Kabe'nin etrafında çıplak bir durumda dolaşarak tavaf yapmak yasaktır,

4) Halen yürürlükte olan anlaşmaların şartlarına (yani o ana kadar, Rasulullah ile yapmış oldukları anlaşmalarını bozmayanlarla olan anlaşmalar) akit sürelerinin bitimine kadar, sadakatle uyulacaktır.

Bu konuda, Mekke fethinden sonra, eski adetlere göre İslami dönemde ilk haccın Hicri 8. yılda yapıldığını bilmek faydalı olur. Daha sonra, müslümanların İslami usulle, müşriklerin de kendi adetlerine göre yaptıkları ikinci hacc'da Hicri 9. yılda yapıldı. Ancak, "Veda Haccı" olarak bilinen üçüncü hac, bizzat Hz. Peygamber'in (s.a) rehberliğinde, sadece İslam usulüyle Hicri 10.yılda icra edildi. O zamana kadar henüz müşriklere yasaklanmamış ve hacc ibadetine bulaşmış olan bir takım şirk izleri hala varlığını sürdürdüğü için bundan önceki iki yıl süresince Hazreti Peygamber (s.a) hacc ibadetini yapmadı.

2. Müşriklerle yapılmış anlaşmaların ilgası hususunda açıklanan bu berat (deklarasyon), Enfal suresinin 58. ayetinde hain kimseler hakkında zikredilen şer'i yasaya göre yapıldı; çünkü İslam açısından, anlaşmanın sona erdiği açıkça ilan edilmeksizin, aralarında bir barış anlaşması yapılmış olan insanlara savaş açmak ihanettir. Yapmış oldukları barış anlaşmalarına rağmen, İslam'ın aleyhine sürekli komplolar düzenlemekte olan bu müşrik ve benzerlerine karşı, anlaşmaların ilgası konusunda bir deklarasyon yayınlanma gereği bundandır. Onlar ele geçirdikleri ilk fırsatta anlaşmaları bozacak ve düşman olacaklardı. Beni Kinane, Beni Demre ve daha bir iki kabile dışında diğer müşrik kabileler için de aynı şey söz konusu idi.

Bu berat (deklarasyon) ülkenin büyük bir kısmının İslam hakimiyeti altına girmiş olması ve kendileri için sığınacakları hiçbir barınağın kalmamış olması nedeniyle, Arap yarımadası müşriklerini fiilen kanundışı bir duruma düşürdü. Bu iş, müslümanları, onlarla yapmış oldukları anlaşmaların yükümlülüklerinden azade kıldığı ve onları bu hususta, iddia makamına geçirdiği için müşrikler dar bir köşeye sıkıştırılmış oldu. Çünkü bu, Roma ve İran'dan gelecek bir tehdit anında veya Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra iç savaş teşvik ve tahrikiyle tehlike yaratma hususundaki bütün şeytani planlarını alt- üst etti. Ancak Allah ve Rasulu, beklemekte oldukları fırsat anı öncesinde onlara misli ile mukabelede bulundular. Şimdi onlarla ilgili geriye sadece şu alternatifler kalıyordu; ya İslam'ı kabul etmek ya ona karşı savaşmak ve yok olmak, yada ülkeyi terkederek göç etmek...

Bu büyük planın hikmeti, bundan bir buçuk yıl sonra vukubulan Hz. Peygamber'in (s.a) vefatını takiben, Arabistan'ın çeşitli yerlerinde 'irtidat' (dinden dönme) fitnesinin patlak verdiği zaman ortaya çıktı. Bu kargaşa o kadar ani ve şiddetli meydana geldi ki, eğer şirkin teşkilatlı gücü bu ilga hareketiyle önceden kırılmamış olsaydı, yeni kurulmuş İslam devletinin temellerini sarsacak ve ona çok büyük zarar vermiş olacaktı. Hz. Ebu Bekir'in hilafetinin daha ilk günlerinde ortaya çıkan, iyi zamanlanmış bu irtidat hareketi isyan ve iç savaş ile İslam devletine on kat daha zarar verecek ve belki de İslam tarihini bütünüyle degiştirmiş olacaktı.

3. Hicri 9'un Zilhicce ayının 10. gününden (ültimatomun verildiği tarih) Hicri 10'un Rebiussani ayının 10. gününe kadar olan zaman, müşriklere mühlet olarak garanti edildi. Bu zaman zarfında onlar, savaşa hazırlanmak veya ülkeyi terk edip göç etmek yada İslam'ı kabul edip etmeyecekleri konusunda dikkatlice düşünüp karar vereceklerdi.


3 Ve büyük Hacc (Hacc-ı Ekber)4 günü, Allah'tan ve Resulünden insanlara bir duyuru: Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır, O'nun Resulü de... Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; yok eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah'ı elbette aciz bırakacak değilsiniz. Küfre sapanları acıklı bir azabla müjdele.

4 Ancak müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınızdan (antlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık antlaşmalarını, süresi bitene kadar tamamlayın. Şüphesiz, Allah muttaki olanları sever.5

5 Haram aylar6 (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekâtı verirlerse yollarını açıverin.7 Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

AÇIKLAMA

4. "Hacc-ı Ekber" terimi burada "Yevm'un-Nahr" olarak da bilinen Zilhicce'nin onuna delalet eder. Bunun böyle olduğu bir sahih hadiste izah edilmiştir. Son hacc sırasında Zilhicce'nin onunda Hz. Peygamber (s.a) ashabına, "Bugün günlerden nedir?" diye sordu. Ashab, "Kurban günüdür" şeklinde cevap verdiler.

Hz. Peygamber (s.a) "Bugün Hacc-ı Ekber günüdür" dedi. Burada Hacc-ı Ekber (büyük Hacc) tabiri, Arapların "umre" için kullandıkları "Hacc-ı Asgar'ın (küçük Hacc) mükabili olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı, Zihicce'nin belli günlerinde yapılan hacc, "Hacc-ı Ekber" diye isimlendirilir.

5. "....Ancak andlaşma yaptığınız (müşrik) kimselerden (şartlara tam riayet eden ve andlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların anlaşmalarına" uymalısınız. Çünkü böyle durumlarda andlaşmayı bozmanız dine aykırı bir davranış olur. Müslümanlar, şartlar ne olursa olsun muttaki kimseler olmalıdır. Zira, "Allah ancak müttaki kimseleri sever."

6. Burada "" tabiri ile "hacc" veya "umre" ibadetlerinin yapılabilmesi için savaşın yasaklandığı dört ay değil, aksine ikinci ayetle müşrikler için mühlet olarak garanti altına alınan ve müslümanlar için müşriklere herhangi bir hücumun yasaklandığı dört ay kastedilmektedir.

7. Yani, "Sadece küfür ve şirkten dönüp tevbe etmekle mesele bitmez, dahası, onlar namaz kılmak ve farz olan zekatı vermek mecburiyetindedirler. Bunlar yapılmaksızın onlar, küfrü bırakmış ve İslam'ı kabul etmiş sayılmazlar". Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra, farz zekat vermeyi reddetmiş olsalar bile namaz kılmalarından dolayı İslam'ı reddetmiş sayılmayacaklarını iddiaya kalkan mürtedler konusunda verdiği hükmü bu ayete dayandırdı. Bu hüküm genel olarak Ashab-ı Kiram'ın zihninde bu kimselerle savaşmaya hakları olup olmadığı konusunda tereddütlere yol açtı.

Fakat Hz. Ebu Bekir, "Beşinci ayeti kerime bize, "şirkten tövbe edip dönmek, "namaz" kılmak ve "zekat"ı ödemek şartlarını yerine getirenlerin yollarını serbest bırakmamızı emreder, onlar bu üç rükünden birini yerine getirmediklerinden dolayı onlara taviz vermeyiz" diyerek Ashab'ın tereddütlerini giderdi.


6 Eğer müşriklerden biri, senden 'aman isterse', ona aman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır'. Bu, onların elbette bilmeyen8 bir topluluk olmaları nedeniyledir.

7 Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız dışında, müşriklerin Allah katında ve Resulünün katında nasıl bir ahdi olabilir?9 Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever.

8 Nasıl olabilir ki!... Eğer size karşı galip gelirlerse, size karşı ne 'akrabalık bağlarını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalbleri ise karşı koyar.10 Onların çoğu fıska sapanlardır.11

9 Allah'ın ayetlerine karşılık az bir değeri12 satın aldılar, böylece O'nun yolunu engellediler.13 Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötüdür.

10 Onlar (hiç) bir mü'mine karşı ne 'akrabalık bağlarını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır.

AÇIKLAMA

8. Yani, "Savaş sırasında, eğer bir düşman İslam'ı tanımak için kendisine bir fırsatın verilmesini talep ederse, müslümanlar himaye edeceklerine dair ona teminat vermeli ve gelip ziyaret ederek kendilerini gözlemesine müsaade etmelidirler. Daha sonra, tanıması için ona İslam'ı tebliğ etmelidirler. Bundan sonra da İslam'ı kabul etmezse kendisini ikametgahına emniyetle ulaştırmalıdırlar. Sözkonusu himaye altında Daru'l-İslam'a gelen bu tür şahıslar İslam fıkhında "müste'min" olarak isimlendirilirler.

9. Bunlar, Beni Kinane, Beni Huzaa ve Beni Demre kabileleridir.

10. Yani, "Her ne kadar görünüşte onlar barış andlaşmaları için görüşmelerde bulunduysalar da, aslında, kalplerinde kötü niyetler beslediler ve onları ihlal etmek için fırsat kolladılar. Ve bunun böyle olduğu daha sonraki tecrübelerle ortaya çıktı."

11. Hiçbir ahlaki sorumluluk duygu ve düşüncesi taşımayıp, ihlal etmekten çekinecekleri ahlaki kayıtlar tanımadıklarından dolayı onlar, fasıkların ta kendileridir.

12. Yani, "Onlar, İlahi Hidayet ile dünyevi emel ve ihtiraslardan birini tercih etme durumunda kaldıkları; ikincisi, yani dünya ihtiraslarını seçtikleri zaman. Çünkü onlar, ikisini mukayese edip hangisinin değerli olduğunu kavramadılar. Halbuki, Allah'tan gelen vahiyler, ayetler onları kendilerini ebedi mutluluğu götüren hayır, iyilik, doğruluk ve ilahi kanuna uymaya davet etmekteydi. Onlar ise, kendilerine bazı dünyevi menfaatler sağlayan, fakat neticede onları ebedi hüsrana sevkeden nefsin başıboş, doymak bilmeyen zevklerinin peşine düşmeyi tercih ettiler."

13. Bu fasık kimseler sadece kendileri için dalaleti seçmekle kalmayıp aynı zamanda, başkalarını doğru yolu takipten alıkoymakla başkalarına karşı Hakk'ın yolunu kapadılar. Doğruluğa davet yolunda her türlü engellemeyi yaptılar. Hatta onlar, bu daveti yaymakta olanların ağzını tıkamak ve susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve hayatlarını yaşanmaz hale getiriyorlardı. Sözün kısası bu fasık kimseler, Allah'ın, insanlardan yerleştirmelerini istediği adalet temelli hayat tarzının yerleştirilmesine engel olmak üzere yapabildikleri herşeyi yapmaya çabaladılar.


11 Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.14

12 Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın.14/a Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir;15 belki cayarlar.

13 Yeminlerini bozan, peygamberi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız?16 Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.

14 Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun.

AÇIKLAMA

14. Burada da, namaz ve zekat farzlarını yerine getirmeyen kimselerin sadece tövbe etmekle imanda müslümanların kardeşi sayılmayacağı, böyle bir vasıf kazanamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

"Fakat eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse, (ancak o zaman) dinde sizin kardeşleriniz olurlar." Ayetin bu kısmı "Eğer bu şartları yerine getirirlerse o zaman onların sadece canları ve malları haram olmaz, aynı zamanda onlar, İslam toplumunda sizinle eşit haklara(da) sahip olurlar. Sosyal, kültürel, yasal ve siyasal haklar konusunda bunların diğer müslümanlardan hiçbir farkı yoktur.

14/a. "... Onlarla savaşmalısınız..." belki savaş korkusu onları, yeminlerini bozmaktan ve İslam'a dil uzatmaktan vazgeçirir.

15. Metinde geçen "yeminler" ve "ahid" kelimeleri, İslamı kabul ettiklerine dair ettikleri yemin ve bulundukları ahdi ifade eder. Bundan dolayı, onlarla yeni bir ahit yapma gibi bir problem ortaya çıkmaz. Eski anlaşmalara gelince, bunların tümünü onlar zaten bozmuş bulunuyorlardı. Allah ve Rasulu tarafından beraatin (deklarasyon) açıkça ilan edilmiş olması bundan dolayıdır. Böylelerinin, kendileriyle herhangi bir anlaşma yapmaya değmeyen kimseler oldukları onların, eğer imansızlık ve şirklerinden tövbe edip dönerler ve namazlarını kılar, zekatlarını verirlerse ancak o zaman serbest bırakılabilecekleri hususu da bu şekilde ifade edilmiştir. Bu ayet, mürtedlere nasıl muamele edileceğini açıkça belirtir. Doğrusu, bu ayet nuzülünden bir buçuk yıl sonra patlak veren irtidat fitnesini daha önceden haber verdi ve Hz. Ebu Bekir (r.a) o fitneyi ortadan kaldırmak için bu ayette verilen işaret doğrultusunda davrandı. (Daha fazla izah için, lütfen, "İslam Hukukunda Mürtedin Hükmü" adlı kitabıma bakınız.)

16. Bu bölümde, muhatap müslümanlardır. Müslümanlar başkalarıyla olan kan ve akrabalık bağlarına, dünyevi menfaatlarına aldırmaksızın sebat ve azimle Allah yolunda savaşmaya ve mücadeleye teşvik ediliyorlar. Bu pasajın özünü hakkıyla anlayıp kavrayabilmek için okuyucunun, andlaşmaların ilgasının ilan edildiği zaman, durumun ne merkezde olduğunu gözönünde bulundurmalıdır. İslam, Arabistan'ın hemen hemen büyük bir bölümünde hakim olup hakimiyetine meydan okuyacak daha üstün bir gücün bulunmamasına rağmen, hala zahiri gözle bakanlar, o zamanda atılıyor olan nihai inkılabi adımda bazı tehlikeler olduğunu sanıyorlardı.

Birincisi, müşrik kabilelere yapılan bütün anlaşmaların bir defada ve aynı zamanda ilgası, onların hac yapmalarına mani olunarak, Kabe'nin sidanet ve siyanetinin (Kabe'ye bakım ve hizmet) değiştirilmesi ve "cahiliye" devrinden kalan bütün dini merasimlerin iptal edilmesinin, müşrik ve münafıkların menfaat ve haksız yetkilerini yeniden teminat altına almak ve korumak uğruna, kanlarının son damlasına kadar akıtacak denli tahrik etmiş ve düşmanlık duygularını alevlendirmiş olacağından korkuldu.

İkinci olarak korkulan husus şuydu: Hac ibadetini yerine getirme konusunda müslümanlara hareket serbestisi tanınan bu beyanname ile büyük bir ihtimalle müşrikler öfkelendirildi. Zira aynı tebliğ ile Hac gayr-ı müslimlere yasak ediliyordu. Ayrıca hac, o dönemde Arabistan'ın ekonomik hayatında, çok önemli bir rol oynamakta olması nedeniyle, bunun, onların iktisadi durumlarını ters yönde etkileyeceği açıktı.

Son olarak bunun Hudeybiye Andlaşması ve Mekke'nin fethinden sonra, henüz İslam'ı yeni kabul edenleri zor bir imtihana sokacağından korkuluyordu. Çünkü birçoklarının yakın dost ve akrabaları hala müşrikti ve aynı zamanda bu yeni müslümanların bir kısmının çıkarları, kaldırılmış olan "cahili" yetkilerle yakından bağlantılı idi. Şimdi ise müşriklere karşı ilan edilen topyekün savaş, bu yeni müslümanlardan sadece kendi yakını hısım ve akrabalarını öldürmesini değil, aynı zamanda asırlardır zevkini çıkardıkları eski yetki ve ayrıcaklıklarını bizzat kendilerinin ilga etmesini istiyordu.

Bu beklenen tehlikenin hiçbirinin fiili bir şekle dönüşmediği doğru olsa da, andlaşmaların ilgası anında olayların akışını önceden hiç kimse bilemeyeceği için, yine de bu endişeleri haklı çıkaracak uygun sebepler vardı. Fakat sözkonusu tehlikeler engellendi, çünkü gelen emirler, müslümanları bu tehlikelere karşı önceden hazırlamıştı. Ayrıca, bu hazırlık daha başka güzel neticeleri de ortaya çıkardı. Geriye kalan "müşrik"lerin reis ve idarecileri İslam devlet merkezi Medine'yi ziyaret etmeye, İslami bağlılıklarını belirtmeye ve kendilerine eski konum ve yetkilerini iade eden Hazreti Peygamber'e (s.a) itaat yemini yapmaya başladılar. Bu olanlar, eğer müslümanlar "ültimatomun" ihtiva ettiği hükümleri kılıç yoluyla tatbikata koymak için ivedi harekette bulunacak şekilde hazırlıklı bulunmamış olsaydı, ültimatomu takip eden hadiselerin daha farklı bir yön olabileceğini ispatlamaktadır. Bundan dolayı, müslümanların hızla cihada sevkedilmiş olmaları gerekiyordu ve endişelerini giderecek zamana ihtiyaçları vardı. Onların, Allah'ın iradesini yerine getirirken hiçbir şeyin mani olmasına fırsat tanımamaları hususunda uyarılmış olmaları bundandır. İşte bu bölümün teması budur.


15 Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini17 kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

16 Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan ve Resulünden ve mü'minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah 'bilip (ortaya) çıkarmadan' bırakılıvereceğinizi mi sandınız?18 Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.

17 Şirk koşanların, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahidler iken, Allah'ın mescidlerini onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur.19 İşte bunlar, yaptıkları boşa gitmiş olanlardır.20 Ve bunlar ateşte temelli kalacak da olanlardır.

18 Allah'ın mescidlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.

AÇIKLAMA

17. Bu, ültimatomun ilanından sonra, fiilen meydana gelecek hadiseye çok ince bir işaretti. "Ve Allah yüreklerinin öfkesini (gayzını) gidersin. O dilediğinin tövbesini kabul eder". Bu, ültimatomun bir sonucu olarak kanlı bir savaşın çıkacağı konusunda endişe ve beklenti içinde olan müslümanların yanlış düşünce ve anlayışlarını gidermek içindi. Onlara, düşmanlardan bir kısmına Allah'ın tövbe nasip edeceği ve İslam'ı kabul edecekleri vakıası da anlatıldı. Bu husus, bir açıdan da müşriklere karşı yapılan uyarının şiddetini azaltmasın diye bütünüyle açıklanıp izah edilmedi. Uyarı şiddetinin azalması, müşriklerin, neticede kendilerini İslam'ı kabul etmeye iten kritik durumu ciddi ciddi düşünmelerine mani olmuş olabilirdi.

18. Onaltıncı ayette geçen hitaplar, İslam'ı henüz yeni kabul eden müslümanlara yönelikti. Onlara şu anlatılmak isteniyordu: "Artık siz İslam'ı kabul etmiş bulunuyorsunuz, İslam'ı müminlerin gayretleriyle ülkede hakim güç haline geldiği için değil, Hakk'ın rızası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayacak imtihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, yakınlarınız ve dostlarınızı Allah rızası için ve O'nun yolunda feda etme durumunda olmanız, bu konuda vereceğiniz imtihanın özünü teşkil eder. Ancak o zaman siz, gerçek müminler olarak kabul edileceksiniz."

19. Bu, sadece Allah'a ibadet için yapılmış olan ibadet yerlerinin korunup kollanması konusunda genel prensibi ortaya koyar. Zatı, hakları ve yetkileri hususunda başkalarını Allah'a ortak ittihaz eden, O'na şirk koşan kimselerin, böyle kutsal yerlerin koruyucu, hizmetçi ve idareciliğine layık ve uygun olamayacağı açıktır. Ve onlar, "Tevhid"i kabul etmeleri konusunda yapılan çağrıları bizzat kendileri reddetiği, ibadet ve taatları sadece Allah'a tahsis edeceklerini açıkça ilan etmediği sürece, yalnız Allah'a ibadet edilmek üzere yapılmış olan bu gibi yerlerin koruyuculuğu ve bakımı hususunda (daha önce) sahip oldukları her çeşit hak ve görevleri otomatik olarak düşer, ortadan kalkar. Bu prensip, genel durum hakkında olmasına rağmen, burada özelde müşrikleri, Kabe ve Mescid-i Haram'ın koruyuculuğundan uzaklaştırmak ve bundan böyle, bu mukaddes yerlerin koruyuculuğu ve bakımını Allah'a inananların üzerinde sürekli bir görev olarak yerleştirmek için zikredilmiştir.

20. "... Onların bütün yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." yani, "Beytullah"a yönelik yaptıkları -biraz samimiyet taşıyan- hizmetleri de, içine "şirk" ve bazı "cahiliye" uygulamalarını karıştırıp bulaştırmaları sebebiyle "... onların yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." Biraz hayır ve samimiyet taşıyan hizmetlerini, daha büyük kötülükler işlemek suretiyle silip yok etmişlerdir.


19 Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız?21 (Bunlar) Allah katında bir olmazlar. Allah zulme sapan bir topluluğa hidayet vermez.

20 İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır.

AÇIKLAMA

21. Bu soru, mukaddes bir yerin koruyuculuğu, bakımı veya gösterişten ibaret dindarlıklarının nişanesi olmak üzere materyalist kimselerin yerleştirmek ve idare etmek suretiyle istismar ettikleri diğer dini yayın, ayin ve törenleri Allah indinde hiçbir değer taşımadıkları gerçeğini ispat etmek için ortaya konmuştur. Çünkü kişinin Allah yanındaki gerçek değerinin, inançlarındaki samimiyet ve Allah yolunda yapacağı fedakarlıklarla doğru orantılı olduğu, yoksa o kimsenin bu gibi ayrıcalıklardan hoşlanıp hoşlanmamasının ya da dinen muhterem şeyh, hoca, müftü vs. gibi kimselerin soyundan gelip gelmemesinin bu konuda bir mana ifade etmediği bir gerçektir. Aksine, inancında samimiyet ve Allah yolunda fedakarlıklardan yoksun olan kimselerin Allah yanında hiçbir değerleri yoktur. Nitekim bu gibi insanların, dinen ulu kişilerin soyundan gelmeleri, uzun bir meşayih ve ulema silsilesiyle mukaddes yerlerin koruyuculuğunu tevarüs etmeleri, özel gün ve yıldönümleri vesilesiyle, sırf gösteriş ve merasim olsun diye bazı dini ayin ve hareketlerde bulunmalarının Allah yanında hiçbir mana ve değeri yoktur. Ve, sırf atalarından gelen haklar olarak kendilerine miras kalmış diye, mukaddes yer ve kurumların, böyle değersiz (Allah yanında değeri olmayan) insanların eline terkedilmiş olması hiçbir şekilde caiz değildir.


21 Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.

22 Onda ebedi kalıcıdırlar. Hiç şüphesiz Allah, büyük mükâfat katında olandır.

23 Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip-tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zulme sapanlar bunlardır.

24 De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulünden ve O'nun yolunda cihd etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.22 Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.

25 Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti.23 Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlıyamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz.

AÇIKLAMA

22. Yani, "Hüküm (emri) onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidale sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidayet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve (bütün bunları) diğer kimselere (Allah'ın istediği gibi hareket edenlere) bağışlar."

23. "Savaştan niçin korkuyorsunuz? Bundan önce birçok defa olduğu gibi, daha kötü ve daha tehlikeli durumlarda size yardım eden Allah, size şimdi de yardım eder. Bu görev sizin gücünüze bağlı kalmış olsaydı, ne Mekke'deki şiddetli fitne ve belalardan, ne de şartların bütünüyle aleyhinizde olduğu bir dönemde meydana gelen Bedir savaşından başarı ile çıkmış olabilirdiniz. Bu, Allah'ın kudretinin size yardım etmekte olmasındandır ve geçmiş tecrübeler bu gücün nasıl etkili olduğunu göstermiştir. Aynı kudretin, bu görevinizde başarılı olmanız için size yardım edeceğinden emin ve müsterih olun" der gibi,anlaşmaların ilgası hakkındaki ültimatomun sebep olacağı sonuçlardan korkanların endişelerini teskin etmek için bu husus burada zikredilmiştir.

Huneyn savaşı, surenin bu bölümünün nüzulunden bir veya birbuçuk yıl önce Hicretin 8. yılının Şevvalinde, Mekke ile Taif arasında ve Mekke'ye on küsur mil mesafede yer alan Huneyn vadisinde meydana gelmiştir. Bu savaş 12 bin tevhid savaşçısının katılmasıyla o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güce varan İslam ordusunun ilk savaşı idi. Fakat bu sayıya rağmen, Havazin kabilesine mensup okçular, pusuya yattıkları yerden çıkıp İslam ordusunu ok yağmuruna tuttu ve öncü kuvvetlerini dağıttı. İslam ordusunun bu ön hattı geri çekilmeye mecbur oldu. Bu ricat gerideki hatlara da sirayet ederek umumi bir panik halini aldı. Buna rağmen Hz. Peygamber (s.a) ve cesur bir kaç ashabı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlamaya çalıştı ve neticede bu gazayı da zaferle noktaladılar. Hz. Peygamber (s.a) ve çevresinde kalan bir avuç kahraman mücahidin azimleri ve orduyu tekrar toplama hususunda gösterdikleri ısrar ve sebatları sayesinde müslümanlar kesin bir zafer kazandılar. Aksi durumda, güçlü ve büyük ordularına rağmen müslümanlar, Mekke'nin fethiyle kazandıklarından daha çoğunu Huneyn'de kaybetmiş olacaklardı.


26 (Bundan) Sonra Allah, Resulü ile mü'minlerin üzerine 'güven duygusu ve huzur' indirdi, sizin görmediğiniz orduları da indirdi ve küfre sapmış olanları azablandırdı. Bu, küfre sapanların cezasıdır.

27 Sonra bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder.24 Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

AÇIKLAMA

24. Ayette geçen "...Allah dilediğine tövbe etmeyi nasip eder (Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder)..." ifadesi, daha önce sergiledikleri düşmanlığa rağmen, Huneyn zaferinden sonra Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerine gösterdikleri merhamet ve alicenaplığın bir sonucu olarak İslam'ı kabul eden çok sayıdaki kafirlere atıfta bulunur. Müşriklere karşı ilan edilen ültimatomun bir sonucu olarak bütün müşrik yakınlarının kılıçtan geçirileceği konusunda yeni müslümanların taşıdığı endişeyi ortadan kaldırmak ve yatıştırmak üzere bu husus zikredildi. Bu duygu içinde olanları, bu müşriklerin "cahiliye" düzeni için isyan etme hususunda ne bir ümit, ne de onu desteklemek için bir gücün kalmamış olduğunu anladıkları zaman, İslam'ı kabul etmek mecburiyetinde kalacağı hususunda, daha önceki tecrübelerin de gösterdiği gibi, umutlu olmaları anlatılmıştır.


28 Ey iman edenler, müşrikler25 ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

AÇIKLAMA

25. Bu yasaklama, "şirk" ve "cahiliye"den kaynaklanan bütün izleri, kökünden tümüyle söküp atmak demekti. Zira, "müşrikler"e yalnız hacc'ı yapmaları ve Mescid-i Haram'a girip çıkmaları değil, aynı zamanda onlara kutsal sınırlar içindeki sahalara da girmeleri yasaklandı.

Bizzat bedenleri itibariyle, maddi varlıkları bakımından değil, inançları ahlaki anlayış ve davranışları, amelleri ve "cahiliye" yollarında olmaları yönünüden "necis" (pis) diler. Müşriklerin, mübarek yerin kutsal sınırları içinde kalan sahalarına girmelerinin yasaklanmış olması bu sebepten dolayıdır.

Bu yasaklama çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. İmam Ebu Hanife bu emrin, müşriklere, sadece "hac" ve "umre" yapmalarını ve mübarek yerde "cahiliye" ayinleri icra etmelerini yasakladığı görüşündedir. Fakat İmam Şafii, her ne suretle olursa olsun, herhangi bir maksat için bu kimselerin Mescid-i Haram'a girişlerinin yasaklanmış olduğunu beyan eder. İmam Malik ise, bunların, yalnız Mescid-i Haram'a değil, aynı zamanda herhangi bir camiye girmelerinin bile yasak olduğu görüşündedir. Mamafih bu son görüşün isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Hazreti Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi, "müşriklerin" Medine'deki Mescid-i Nebevi'ye girmelerine müsade etmiştir.


29 Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,26 Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan27 ve hak dini (İslâm'ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülmüşler olarak cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.28

AÇIKLAMA

26. Ehli Kitaptan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inandıklarını iddia edenler, aslında onların hiçbirine inanmadılar. Çünkü Allah'ı yegane tek Tanrı ve bir Rab olarak tanıyan, kabul eden ve O'nun sıfatları, O'na yapılan ibadetler ve O'nun güç ve kudreti konusunda başka herhangi bir şeyi ortak koşmayan kişi, ancak gerçekten Allah'a inanmış demektir. Halbuki, "şirk"in, bu tarifine göre, gerek hrıstiyanlar ve gerekse Yahudiler, müteakip ayetlerde de açıklandığı gibi, şirkin içindeydiler. Bu nedenle Allah'a inandıkları yolundaki iddiaları anlamsızdır. Aynı şekilde onlar, ölümden sonra dirilişe inanmış olmalarına rağmen ahirete de gerçekten inanmadılar. Zira bu yeterli değildir. Kişinin, dirilişin vukubulacağı günde insanın iman ve amelini esas alan mutlak adaletin icra edileceğine de inanması gerekir. Aynı şekilde, hiçbir fidye, kefaret ve herhangi bir "veli" ile olan hiçbir "manevi" yakınlığın fayda vermeyeceğine inanmalıdır. Bunlar olmaksızın ahirete inanmanın tümüyle anlamsız olduğu izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Ve bu açıdan bakılınca Yahudi ve Hıristiyanlar imanlarını bozmuşlardır. Çünkü onlar, bu tür şeylerin hesap gününde onları, adalete karşı koruyup himaye edeceğine inanmışlardır.

27. Onlara karşı cihad ilan edilmesinin ikinci nedeni, Allah'ın Rasulü vasıtasıyla gönderdiği şeriatı kabul edip benimsememeleridir.

28. Yahudi ve Hıristiyanlarla yapılan cihadın hedefi budur. Onları müslüman olmaya zorlamak ve İslami hayat tarzını benimsetmek değildir.

Yeryüzünde idarecilikleri ve hakimiyetleri kalmayacak şekilde bağımsızlıklarına ve büyüklüklerine son vermek için onlar "cizye" vermeye zorlanmalıdır. Bu hakimiyeti sağlayan güçler, müslüman olmayan unsurların elinden, onları teb'a haline getirmek ve cizye almak suretiyle Hak Yol istikametince sevk ve idare etmek üzere geri alınmalıdır. "Cizye", bir İslam devletinde zımmi olarak yaşayan gayrı müslimler tarafından ödenir. Aynı zamanda bu, teb'a olarak İslam devletinde yaşamak niyetinde olduklarının da sembolik bir ifadesidir. Bu, "...küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar..." ayetinin anlamıdır, yani ifade, "Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak vazife gören, müminlere, kendi arzularıyla teb'a olmak için tam bir rıza göstererek..." şeklinde bir anlama gelmektedir.

Bu emir önceleri, sadece Yahudi ve Hıristiyanlara mahsustu. Hz. Peygamber (s.a) daha sonra onu, Mecusilere de teşmil etti. O'nun vefatından sonra ashabı bu kuralı Arabistan'ın dışında yaşayan bütün gayrı müslimlere ittifakla uyguladı.

Bu "cizye" konusu, gerileme sürecini oluşturan son iki asır boyunca bazı müslümanların çeşitli mazeretler gösterdikleri, özür dileme tavırları takındıkları ve halen de bazı kimselerin bundan dolayı, ezilip büzülmeye devam ettikleri bir husustur. Halbuki Allah'ın yolu dosdoğru ve açıktır ve O'na asi olanlara karşı herhangi bir özür ileri sürmeyi de gerektirmez. Müslümanlar İslam namına özürler beyan etmek yerine, O'nun himayesi altında yaşamayı tercih edenlerin can, mal ve inanç güvenliğini sağlayan böyle cizye gibi insani bir kanuna sahip oldukları için gurur duymalıdırlar. Zira apaçıktır ki, Allah'ın yoluna girmeyip de batıl yolları izleyenlere, hayatlarını diledikleri gibi sürdürmeleri için verilebilecek azami özgürlük bu kadar olabilir. "Cizye" verip zımmiler olarak yaşamak isterlerse, İslam devletinin onlara himaye teklif etmesi bundandır. Ancak İslam, onların, herhangi bir bölgede hakim idareciler olarak kalmalarına, kendi batıl adetlerini yerleştirmelerine ve bunları başkalarına zorla kabul ettirmelerine müsaade etmez. Bu gibi şeylerin varlığı, fesad ve anarşinin ortaya çıkmasına neden olacağından onların şer idarelerine son vermek ve onları adil idarenin yönetimi altına sokmak için cihad etmek, gerçek müslümanların vazifesidir.

"Gayri müslimler cizye verme karşılığında ne elde ediyorlar?" Böyle bir soruya karşılık olarak cizyenin, gayri müslimlere İslam devleti tarafından tanınan özgürlüğün, İslam Hukuk sistemi ve himayesi altında yaşıyor olmalarına karşılık batıl yolları izleme konusunda tanınan iznin bir bedeli olduğunu söylemek yeterlidir. Bu şekilde onlardan alınan para, kendilerine bu özgürlüğü sağlayan ve haklarını koruyan söz konusu adil idareyi kurarak çekip çevirmek için harcanıyor. Aynı zamanda, böyle bir uygulama Allah yolunda harcanmak üzere zekat verme şerefinden mahrum kaldıklarını ve batıl yollarda hayatlarını sürdürmelerinin bir bedeli olarak zekat yerine "cizye" ödemeye zorlandıklarını senede bir defa olmak üzere onlara hatırlatma vazifesini de görür.


30 Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur"29 dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar.30 Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?

AÇIKLAMA

29. Üzeyr (Ezra), yaklaşık M.Ö 450 yıllarında yaşadı. Hz. Süleyman'ın vefatından sonra Babil'deki esaretleri döneminde kaybolmuş olan Tevrat metinlerini ihya edici olarak ona büyük bir kudsiyet atfettiler. O dereceye kadar ki, onlar şeriatları, adetleri ve dilleri (İbranice) hakkında bütün bildiklerini yitirmişlerdi. Daha sora dağınık rivayetler halinde bulunan Tevrat'ı yeniden toparlayıp yazan ve şeriatlarını tekrar ihya eden Üzeyr (a.s) oldu. Bu hizmetlerinden dalayı Üzeyr (Ezra) İsrailoğulları'nın aşırı takdir ve saygısını kazanmıştı. Bu saygı dolayısıyla hakkında kullanılan mübalağalı ifade, bazı Yahudi mezheplerinin sapıtmasının ve onu "Allah'ın oğlu" sanmalarının sebebidir. Mamafih Kur'an-ı Kerim, Haham Üzeyr'i "Allah'ın oğlu" kabul etme hususunda bütün Yahudilerin müttefik olduğunu iddia etmez. Yukarıdaki ifade, şunu demek ister: Allah'a iman konusunda Yahudilerin sahip oldukları hurafeler, onlardan bir kısmının Üzeyr'i Allah'ın oğlu olduğunu vehmettirecek kadar aşırı bir dereceye varmıştı.

30. "Onlardan önce küfr'e bulaşan kimseler", eski Mısırlılar, Yunanlılar, Romalılar ve Persler idi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bu eski kavimlerin felsefelerinden, hurafelerinden ve hayallerinden onların yaptığı gibi aynı yanlış ve hatalı hareketlere dalacak kadar etkilendiler. (Daha fazla açıklama için Maide suresinin 101. ayetinin açıklama notuna bakınız.)31 Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler


31 ve Meryem oğlu Mesih'i de... Oysa onlar, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir.

AÇIKLAMA

31. "...Hahamlar (alimler) ve rahiplerini Rabb'ler edindiler...": Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (s.a) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiy b. Hatim, İslam'ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber'e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: "Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz" dedi. Hz. Peygamber (s.a) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: "Siz onların gayrı meşru (haram) ilan ettiklerini gayri meşru, onların meşru (helal) kabul ettiklerini meşru sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?" Adiy, "Evet böyledir" diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), "İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir" buyurdu. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, Allah'ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rabb ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabbler edindiklerini göstermiş olmaktır.

Onların, a) Allah'a oğullar isnad etmek, b) Kanunları yapma yetkisini Allah'tan başka kimselere vermekle itham edildiklerine ayrıca dikkat edilmesi gerekir. Bu iki husus Allah'ın varlığına inansalar bile, onların O'na inandıklarına dair iddialarının inandırıcı olmadığını ispat eder. Allah hakkındaki böyle yanlış bir kavrayış, mensuplarının Allah'a olan inançlarını anlamsız kılar.


32 Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.

33 Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı)32 bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur.

AÇIKLAMA

32. Arapça olan "" kelimesi "yollar" olarak tercüme edilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 204. ayetinin açıklanmasında daha önce geçtiği gibi, "" hakim otoriteye itaatı simgeleyen "hayat tarzı" veya "yaşam biçmini"ni benimseme manasında da kullanılır.

Şimdi bu ayetin manasını anlamaya çalışalım. Rasulullah'ın vazifesinin amacı, Allah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hak yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemlerinin üzerine hakim kılmaktır. Başka bir ifadeyle, Rasulullah (s.a), Allah'ın yolu diğer hayat tarzlarının keyfi egemenliği altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. Halbuki yer ve göklerin Hakimi onu, kendi yolunu başka yollara üstün getirmek üzere gönderir. Eğer yeryüzünde herhangi bir batıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böylelerinin cizye ödeyen zımmilerin fıkhi durumlarına uygun olarak, ilahi nizam içinde yer alan hudutlar uyarınca cizye ödeyerek himaye altında yaşamalarına müsamaha edilmek suretiyle olur. (Bkz. Zümer, an: 3, Mümin, an: 43, Şura an: 20)


34 Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahudi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar.33 Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele.

35 Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "işte bu, kendileriniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek).

AÇIKLAMA

33. Bu dini önderler şu iki günahtan dolayı suçludurlar: Birincisi, bunlar aslı esası olmayan fetvalar satarak, rüşvet, hediye ve mükafatlar alarak halkın elindeki serveti yiyip tüketirler. Aynı şekilde bu kimseler, halkı kendilerinden, henüz hayattayken kurtuluş ve beratlarını satın almaya teşvik eden ve ölümlerini, evlenmelerini bu cennet 'tekelciler'inin koyduğu bir fiyatı ödemeye bağımlı kılan dini tören ve düzenlemeler icad ederler. Bu günaha ilaveten ikinci olarak da, kendi çıkarları için çeşitli sapıklıklara meydan vermek ve her hakiki tebliğ yolu üzerine alimane hilelerini "muttaki" gibiymişcesine şüphelerini dikmek suretiyle insanları Allah yolundan alıkoyarlar.


36 Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir.34 Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin35 ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın.36 Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.

37 (Haram ayları) Ertelemek ancak küfürde bir artıştır. Bununla kâfirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah'ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah'ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar.37 Yaptıklarının kötülüğü kendilerine 'çekici ve süslü' gösterilmiştir. Allah, küfre sapan bir topluluğa hidayet vermez.

AÇIKLAMA

34. Bu, Allah'ın güneşi, ayı ve yeryüzünü yarattığı günden beri, yeni ayın sadece ayda bir kez belirdiği ve böylece yılın da daima oniki aydan oluştuğu anlamına gelir.

Burada bu noktaya değinilmesinin nedeni, putperest Arapların, helal saydıkları haram aya karşılık takvime fazladan koydukları aylarla yılın aylarını 13'e veya 14'e yükseltmelerini sağlayan "nesi" (37. ayet) uygulamasının reddedilmesidir. (Daha geniş açıklama için bkz. an: 37)

35. "...kendinize zulmetmeyin...": "Haram aylarda sonuçta size de zararı dokunacak karışıklıklar çıkararak, bu aylarda savaşın haram kılınmasına sebep olan iyiliklerin boşa gitmesine izin vermeyin." Haram aylardan; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem hacc için; Recep ayı Umre içindir.

36. Yani, "Eğer müşrikler bu aylarda savaşmaktan vazgeçmezlerse, siz de onlarla savaşabilirsiniz ve onların size karşı oluşturdukları birlik gibi siz de birlik olup bir saf halinde onlara karşı koyabilirsiniz." Bu ayet, Bakara suresi 194. ayet ile açıklanmıştır.

37. Putperest Araplar " " uygulamasını iki şekilde yapıyorlardı. Ne zaman işlerine gelse bir haram ayı; kendi arzularına göre savaş ve intikam için adam öldürmenin helal olduğu normal bir ay gibi kabul ediyorlardı. Daha sonra haram ayların sayısında oluşan eksikliği tamamlamak üzere, bu ayın yerine başka bir ayı haram ay ilan ediyorlardı.

Nesî'nin ikinci şekli ise, ay yılı ile güneş yılını dengeye getirmek için yıla bir ay daha eklemeleriydi. Böylece hacc, her yıl aynı mevsime denk geliyor ve haccı ay yılına göre tayin etme sırasında karşılaşılan tüm güçlük ve zahmetlerden kurtulmuş oluyorlardı. Bu şekilde hacc 33 yıl boyunca gerçek tarihinden başka bir tarihte yapılmış oluyordu. Ancak 34. yılda Hacc olması gereken tarihte Zil-Hicce'nin 9 ve 10'unda ifa edilebiliyordu. Hz. Peygamber'in (s.a) veda haccını yaptığı yıl, tarihler bu şekilde dönerek, ay takvimine göre gerçek Hacc mevsimine denk gelmişti. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) Arafat'taki tarihi hutbesinde şöyle demişti: "Bu yıl hacc günleri, uzun müddet devir yaptıktan sonra gerçek ve tabii tarihine rastladı." H. 9. yılda Veda Haccı'ndan beri de hacc günleri, asıl tarihine denk gelmekte, ay takvimine göre belirlenmektedir.

İslam hukuku nesî'yi haram kılıp yasaklayarak, bu uygulamanın nedenini oluşturan iki amacı da günah olarak ilan etmektedir. Birincisi, onlar sadece Allah'ın haram kıldığını helal saymakla kalmamışlar, aynı zamanda kanuna uyarmış gibi görünüp Allah'ı kandırmaya çalışmışlardı. Hacc mevsimini güneş yılına göre sürekli aynı zamana denk getirmekten oluşan ikinci gayeleri ise, kamu yararına yapılan zararsız bir şeymiş gibi görünmesine rağmen aslında ilahi kanuna karşı en büyük isyanlardan biriydi. Bu uygulama, zorunlu ibadetlerin zamanını belirlemede güneş takvimini değilde ay takvimini ölçü tayin eden ilahi kanunun asıl gayesini ortadan kaldırmış oluyordu. Allah bunu müslümanlara birçok hayırlar ihsan etmek için emretmişti. Bu hayırlardan biri de kullarının, yılın her anında ve her koşulda O'nun emirlerine itaat edecek şekilde eğitilmeleriydi. Mesela Ramazan ayı dönüşümlü olarak yılın tüm mevsimlerine denk gelir ve müslümanlar, kış olsun yaz olsun, mevsim yağışlı veya kurak olsun O'nun emirlerine itaat etmeye alışırlar. Bu, onlara ilahi kanunun zorunlu kıldığı tüm ibadetlerin asıl gayesi olan mükemmel bir ahlak eğitimi verir. Aynı şekilde Hacc günleri de ay takvimine göre çeşitli mevsimlere denk gelir. Böylece Allah'ın kulları şartları olsun veya olmasın tüm mevsimlerde yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Bunun sonucunda müslümanlar, ilahi imtihanı her tür koşulda başarı ile verirler ve bu emirlere itaat etmekte sabır ve sebat göstermeyi öğrenirler.

Tabii ki böyle bir eğitim onların, kişinin Hak uğrunda savaş vermesi gerektiği diğer alanlarda başarılı bir konumda olmalarını sağlar.

İşte şimdi nesî'nin neden haram kılınıp yasaklandığı açıklığa kavuşmuş oldu. Bu uygulama, haccın ve haram ayların asıl gayesini hiçe sayarak, müşriklerin kendi çıkarlarına uygun olması için hacc mevsiminin sürekli (güneş yılına göre) belirli bir tarihe denk gelmesi için yapılıyordu. Bu, onların Allah'a isyan ettikleri ve kendilerinin ondan bağımsız kıldıkları anlamına gelir ki, bu da küfürdür. Bunun yanısıra İslam evrensel bir dindir ve tüm insanlar içindir. Eğer oruç ve hacc dönemleri, güneş yılının aylarına göre belirli zamanlara yerleştirilse, bu dönem herkese eşit olarak uymaz. Bunun sebebi de bu dönemlerin değişik ülkelerde her yıl aynı mevsime yani sürekli kış veya yaz, çok sıcak veya çok soğuk, yağmurlu veya kurak, ekim dönemi veya hasat dönemine denk gelmesidir.

Bu bağlamda, nesî'nin yasaklanmasının H.9. yılın hacc mevsimine denk geldiğine ve bir sonraki yıl haccın ay takvimindeki tarihlere uygun bir zamanda yapıldığına da dikkat edilmelidir. O zamandan beri hacc vazifesi her yıl tam zamanında yapılmaktadır.


38 Ey38 iman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp da) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır.39

AÇIKLAMA

38. Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk gazvesi hazırlıkları ile meşgul olduğu bir dönemde indirilen bölüm (38-72. ayetler) başlamaktadır.

39. "...dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır..." cümlesi iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Ahiret hayatının ebedi, nimetlerin ve faydalanılacak şeylerin de sayısız olduğunu gördüğünüz zaman, o büyük mülkün lütufları yanında bu geçici dünya hayatının eğlence ve faydalarının hiçbir değeri olmadığını farkedeceksiniz. O zaman, bu kısa hem de çok kısa fani dünyanın faydaları için kendinizi ebedi mutluluk ve nimetten mahrum bıraktığınıza pişman olacaksınız." İkincisi: "Ne kadar çok olursa olsun bu dünyanın geçim ve faydalarının ahirette hiçbir değeri yoktur. Son nefesinizi verdiğiniz an her şeyden vazgeçmek zorundasınız, çünkü bu dünyadan hiçbir şey sizinle birlikte ahirete gidemez. Elbette Allah rızasını gözetmeniz ve İslam uğrunda yaptığınız fedakarlıklar için bir ecir alacaksınız."

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna