Enam Suresi Tefsiri Mevdudi
Ana Sayfa »Tefsir Külliyatı » Mevdudi Tefsiri » Enam Suresi Tefsiri Mevdudi

Enam Suresi Tefsiri Mevdudi

   

Enam Suresi Tefsiri Mevdudi

EN'AM SURESİ

Adı: Bu sure, adını putperest Arapların bazı büyükbaş hayvanları helâl, bazılarını da haram sayan bâtıl inançlarını reddeden 136, 138 ve 139'uncu ayetlerinden almaktadır.


Nüzul Zamanı: İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre, Sure'nin tamamı bir defada Mekke'de vahyedilmiştir. Yezid'in kızı ve Hz. Muaz İbn Cebel'in ilk yeğeni Esma şöyle der: "Bu surenin indiği (vahyedildiği) sırada Hz. Peygamber (s.a.) dişi bir deve üzerinde bulunuyor ve ben de devenin yularını tutuyordum. Deve öylesine bir ağırlık hissetti ki, Peygamber'in (s.a.) altında sanki kemikleri kırılıyordu." Daha başka rivayetlerden, Hz. Peygamber'in (s.a.) surenin tamamını indiği gece yazdırdığını öğreniyoruz.


Surenin konusu, onun Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki son yılında indiğini açıkça göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan (s.a.) gelen rivayet de bunu doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti Peygamber'in Mekke'deki hayatının son yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi, Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.


Nüzul Sebebi: İndiği dönemi tesbit ettikten sonra, Surenin gerisinde yatan gerçeği görmek kolaydır. Hz. Peygamber'in (s.a.) insanları İslâm'a çağırmaya başlamasının üstünden oniki yıl geçmişti. Kureyş'in düşmanlığı ve yaptığı işkenceler en çekilmez ve vahşi bir durum almış, bu yüzden müslümanların çoğunluğu yurtlarını bırakıp, Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı.


Bütün bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in (s.a) iki büyük destekcisi olan Ebu Talip ve Hz. Hatice artık ona daha fazla yardım edecek ve güç verecek durumda değillerdi. Peygamber (s.a.) tüm dünyevi desteklerden yoksun kalmıştı. Fakat, buna rağmen muhalefetin keskin dişleri arasında görevini sürdürüyordu. Sonuçta, bir yandan da bir bütün olarak Mekke toplumu inat ve inkârın içine girmiş bulunuyordu. İslâm'a karşı bir eğilim gösteren herkes alay, eğlence, kınama, işkence ve sosyal boykota maruz bırakılıyordu. Bu kara günlerdeydi ki, Mekke'de İslâm'ı kabul eden Evs ve Hazrec'in bir takım etkili kişilerini çabalarıyla İslâm'ın serbestçe yayılmaya başladığı Yesrib'den bir ümit ışığı belirdi. İslâm'ın başarıya giden yolunda mütevazi bir başlangıçtı bu ve kimse bu başlangıcın gizlediği büyük potansiyeli kestirebiliyor değildir. Çünkü, sıradan bir gözlemciye göre bu zamanda henüz İslâm zayıf bir hareketti; yalnızca, Peygamber'in (s.a.) kendi ailesi ve hareket'in birkaç yoksul bağlısının zayıf desteği dışında hiçbir destek yoktu. Açıktır ki, yoksul müslümanların da, düşmanları haline gelen ve kendilerine işkence yapan kendi kavimlerince terkedildiklerinden, yapabilecekleri fazla bir yardım olamazdı.


Konular: Bu sure nazil olduğu zaman şartlar böyleydi işte. Sure'de işlenen konular yedi başlık altında toplanabilir:

1) Şirk'i red ve tevhid akîdesine çağrı.

2) Ahiret'e imanın ilânı ve dünya hayatından sonra başka bir hayat olmadığının reddi.

3) O zaman geçerli olan bâtıl inançların reddi.

4) İslâm toplumunu kurmak için gerekli temel ahlâkî ilkelerin açıklanması.

5) Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına ve misyonuna yöneltilen itirazlara cevaplar.

6) O zaman görevin görünürde başarısız kalması nedeniyle endişe ve ümitsizliğe kapılan Hz. Peygamber'i (s.a.) ve izleyicilerini teselli ve teşvik.

7) Düşmanlık ve kendini beğenmişliklerini bırakmaları için kâfirlere ve muhaliflere uyarı ve tehditler.


Bu konuların ayrı başlıklar halinde ele alınmadığı açıktır. Sure tam bir bütünlük içinde gitmekte ve verdiğimiz konular yeni yeni ve farklı yollarla tekrar tekrar ortaya konmaktadır.


Mekkî Surelerin Gerisinde Yatan Gerçek: Bu, Kur'an'da da yer aldığı sırayla ilk uzun Mekkî Sure olduğundan, okuyucunun Mekkî sureleri ve bu surelerle getirdiğimiz yorumla bağlantılı olarak bu surelerin farklı aşamalarına telmihlerimizi kolayca anlayabilmesi için, genel olarak Mekkî surelerin indiği ortamı açıklamak yararlı olacaktır.


Herşeyden önce belirtilmelidir ki, Medeni surelerin nüzul zamanı bilinir veya az bir çabayla tesbit edilebilirken, Mekkî surelerin indiği ortam ve geride yatan gerçekle ilgili pek az malzeme vardır. Medeni surelerdeki çoğu ayetlerin nüzul sebebi hakkında bile güvenilir rivayetlere sahip olduğumuz halde, Mekkî surelerle ilgili olarak elimizde böylesi ayrıntılı bilgi bulunmuyor. Nüzul sebebi ve zamanı hakkında güvenilir rivayetler bulunan yalnızca birkaç sure ve ayet vardır. Mekkî dönemin Medeni dönem gibi ayrıntılarıyla ortaya konmadığındandır bu. Bu yüzden, iniş dönemlerini tesbit etmek için surelerin kendilerine ve içten içe verdiği delillere bağlı kalmak durumundayız; tartıştıkları konular, ele aldıkları sorunlar, taşıdıkları üslup veya nüzul sebeplerine ve ilgili olaylara doğrudan veya dolaylı telmihleri gibi. Sahip olduğumuz deliller ancak bu kadar olduğundan, şu veya bu sure veya şu ya da bu ayetin şu veya bu nedenle indiğini kesinlikle söylemiyoruz. En fazla yapabildiğimiz, bir surenin verdiği iç delili Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını dolduran olaylarla karşılaştırıp, sonra surenin döneme ait olduğu hakkında azami ölçüde doğru bir sonuca varmaktır.


Bütün söylediklerimizi gözönüne alırsak, Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki misyonunun tarihini dört döneme ayırabiliriz:


Birinci Dönem: Onun risaletle görevlendirilmesiyle başlar ve üç yıl sonra peygamberliğini açıkça ilân etmesiyle sona erer. Bu dönemde, mesaj gizli gizli bazı seçkin kişilere götürülüyor ve genelde Mekke halkı bundan habersiz kalıyordu.


İkinci Dönem: Peygamberliğinin ilanından sonra iki yıl sürer. Bireysel karşı çıkışlarla başlar ve yavaş yavaş düşmanlık, alay, eğlence, suçlama, kötü sözler söyleme ve sahte propaganda şeklini alır. Sonraları nisbeten yoksul, zayıf ve çaresiz müslümanlara işkence etmek üzere gruplar oluşturulmuştur.


Üçüncü Dönem: İşkencelerin başlangıcından Peygamberliğin onuncu yılında Hz. Hatice ve Ebu Talib'in ölümüne kadar sürer. Bu dönem müslümanlara yapılan işkenceler öylesine vahşi ve zalimce bir durum almıştı ki, çokları Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Hz. Peygamber'e (s.a.) ve ailesi üyelerine karşı sosyal ve ekonomik boykot uygulanıyor ve Mekke'den ayrılmayan müslümanlar kuşatma altına alınan Şi'b-i Ebî Talib'e sığınmaya zorlanıyorlardı.

Dördüncü Dönem: Peygamberliğin 10. yılından 13. yılına kadar üç yıl sürmüştür. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ve izleyicileri için zorlu sınavlar ve elem verici işkenceler dönemiydi. Mekke'de hayat çekilmez hale gelmişti. Mekke dışında bile sığınılacak bir yer görünmüyordu. O kadar ki, Hz. Peygamber (s.a.) Taif'e gittiğinde, kendisine ne sığınma hakkı ne de koruma sözü verilmişti. Bunun yanısıra, hacc nedeniyle İslâm çağrısını kabul etmeleri için her Arap kabilesine başvuruyor ve her cepheden açık redle karşılaşıyordu. Aynı zamanda Mekke halkı; ya öldürerek, ya tutuklayarak, ya da kentlerinden sürerek kendisinden kurtulmak için danışmalarda bulunuyorlardı. İşte bu en kritik zamanda Allah Yesrib'de Ensar'ın kapılarını İslâm'a açtı ve Hz. Peygamber (s.a.) buraya hicret etti.


Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını bu şekilde dört döneme ayırdıktan sonra, bizim için herhangi bir Mekkî surenin nüzul zamanını mümkün olduğu kadarıyla tesbit etmek artık kolaylaşmış olmaktadır. Çünkü, belli bir döneme ait olan sureler diğer dönemlere ait olanlardan konuları ve üslûplarıyla ayırt edilebilmektedirler. Bunun yanısıra, inmelerine neden olan durum ve olaylara ışık tutacak telmihler de içermektedir. Bundan sonraki Mekkî surelerde, herbir surenin nüzul zamanını o dönemin ayırıcı özelliklerine dayanarak tesbit edecek ve 'Giriş'te belirteceğiz.


ÖZET

Ana Konu: İslâm inancı.

Bu sure, İslâm inancının tevhid, ahiret ve nübüvvet gibi belli başlı ilkelerini ve onların günlük hayata uygulanışlarını farklı yönlerden tartışır. Bunlarla birlikte muhaliflerin yanlış inançlarını reddeder, itirazlarına cevap verir, kendilerini uyarır ve o zaman çeşitli işkencelere uğrayan Hz. Peygamber'i, (s.a.) izleyicilerini teselli eder. Kuşkusuz bu temalar ayrı başlıklar halinde ele alınmakta, olağanüstü güzellikte birbirleriyle iç içe incelenmektedir.


Konular ve Birbirleriyle Olan Bağlantıları:

1-12: Bu ayetler giriş ve uyarma niteliğindedir. Kâfirler, İslâm inancını kabul etmezler ve Her Şeyi-Bilen ve Her Şeye-Kadir'den gelen Vahy'in gösterdiği 'Işığı' izlemezlerse, kendilerinden önceki kâfirlerin uğradıkları aynı kötü sonuca uğrayacakları konusunda uyarılmaktadırlar. Peygamber'i (s.a.) ve ona indirilen Vahy'i reddetmek noktasındaki delilleri reddedilmekte ve kendilerine tanınan süreye aldanmamaları için ikaz olunmaktadırlar.


13-24: Bu ayetler tekrar tekrar tevhid'in üzerinde durmakta ve onun kabülü yolunda en büyük engel olan şirk'i reddetmektedir.


25-32: Bu ayetlerde, kâfirleri iman ilkeleri'ni reddetmelerinin doğuracağı sonuçlar karşısında uyarmak için ahiret hayatının tasviri bir manzarası sunulmaktadır.


33-73: Başlıca konu, Hz. Peygamber (s.a.) açısından tartışılan Nübüvvet (Peygamberlik), onun misyonu, gücünün sınırları, izleyicilerine karşı tavrı ve bunların kâfirler açısından da ele alınışıdır.


74-90: Aynı konuya devamla, İbrahim Peygamber'in hikâyesine dönülmekte ve böylece putperest Araplara, karşı çıktıkları Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) misyonunun İbrahim Peygamber'inkiyle (a.s) aynı olduğu hatırlatılmaktadır. Araplar kendilerini İbrahim'in izleyicileri kabul ettiği, (özellikle Kureyş) onun soyundan olmakla övündüğü için böyle bir tartışma çizgisi benimsenmektedir.


91-108: Hz. Peygamber'in (s.a) Peygamberliğinin bir diğer delili kendisine Allah tarafından indirilen Kitap'tır. Çünkü bu kitabın öğretileri akide ve uygulama açısından doğru yönü göstermektedir.


109-154: Putperest Arapların bâtıl sınırlamalarına karşılık ilâhî sınırlamalar ortaya konulmakta ve böylece ikisi arasındaki çarpıcı farklılıklar gösterilerek Kur'an'ın vahyedilmiş Kitap olduğu ispatlanmaktadır.


160: Putperest Arapların yanısıra 144-147. ayetlerde eleştirilen Yahudiler Kur'an'ın öğretilerini Tevrat'inkilerle karşılaştırarak, aradaki benzerliği görmeye ve Kur'an karşısındaki geçersiz mazeretlerini bırakarak, kıyamet günü'nün azabından kurtulmak için onun hidayetini benimsemeye çağrılmaktadır.


165: Sure'nin sonucu buradadır: Güzel ve zorlayıcı bir biçimde Hz. Peygamber'e (s.a.) korkmadan İslâm inancının ilkelerini ve anlamlarıyla birlikte sonuçlarını ilân etmesi emredilmektedir.


Rahman Rahîm olan Allah'ın adıyla

1 Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır. (Bundan) Sonra bile küfre sapanları, Rablerine (birtakım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar.1


2 Sizi çamurdan yaratan,2 sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel,3 O'nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılmaktasınız.


3 Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazanmakta olduklarınızı da bilir.


4 Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler.


5 Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya almakta olduklarının haberleri onlara gelecektir.4


6 Kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka kuşaklar (inşa edip) oluşturduk.


7 Biz Kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar ona elleriyle dokunsalar bile, küfredenler, tartışmasız: "Bu apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.


AÇIKLAMA

1. Ayetin, yer'in, göklerin, ay'ın ve güneş'in yaratıcısı olarak gündüzü ve geceyi meydana getiren Allah'ı kabul eden müşrik Araplara seslendiği hatırda tutulmalıdır. Bu Araplardan hiçbiri, bütün bunların Lât veya Hübel veya Uzza, ya da bir başka tanrı veya tanrıçaları tarafından yaratıldığına inanıyor değildi. Bu bakımdan Allah kendilerine sanki, "Ey aptal insanlar! Kendiniz göklerin ve yer'in yaratıcısının Allah olduğunu kabul ederken, nasıl olur da daha başka tanrılar edinir ve önlerinde secde ederek, kendilerine kurbanlar keser ve ihtiyaçlarınızı sunar ve yardımlarını dilerseniz?" demektedir. (Bkz. Fatiha, an: 2 Bakara, an:163)

Zulm'ün çoğul şekli olan zulümat'ın nur'un karşıtı olarak kulanıldığı vurgulanmalıdır. Çünkü "karanlık" nurun (ışığın) yokluğudur ve pek çok türleri vardır.

2. Allah, insan vücudunun her parçası topraktan meydana geldiği için, "O sizi toprak (çamur)dan yarattı." diyor.

3. "Ecel-i Müsemma", tek tek her insanın yeniden hayata getirilip yeryüzündeki hayatından hesap vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkarılacağı 'ahiret günü'dür.

4. Buradaki 'haber' Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra olacaklara işarettir. Bu ayetin indiği zamanda, ne kâfirler, ne de müminler alacakları haberin niteliğini hayal bile edemiyorlardı. Öyle ki, Hz. Peygamber bile, Müslümanların yakın gelecekte kazanacakları başarıdan habersizdi.


8 Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?"5 Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.6

9 Onu eğer bir melek kılsaydık, elbette erkek (suretinde bir melek) kılardık ve mutlaka katmakta oldukları (şüpheleri) yine katardık.7

10 Andolsun, senden önceki peygamberler de alaya alındı da kendisini alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi.

11 De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün."8

AÇIKLAMA

5. Cahil itirazcılar; eğer Muhammed (s.a) gerçekten Allah tarafından bir elçi (rasûl) olarak gönderilmiş olsaydı, gökten bir melek inmeli ve halka "Bu Allah'ın Elçisidir, bu bakımdan kendisine itaat edin, yoksa cezalandırılacaksınız" diye ilân etmeli iddiasında bulunuyorlardı.

Cahil itirazcılar, göklerin ve yerin Yaratıcısının, Elçisi'ni kendisine hakaret edilecek ve düşmanları tarafından taşlanacak bir durumda nasıl bırakabileceğini anlayamıyorlardı. Böylesi büyük bir Hakim'in (Egemen) Rasûlü'nü düşmanlarından korumak, halka heybet vermek, kendisinin peygamberliğine inandırmak ve bir takım tabiat üstü yollarla emirlerini yerine getirmeleri için büyük bir 'hassa' ordusu veya en azından yanında bir melekle gelmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.

6. Bunların itirazına verilecek birinci cevap şudur: Allah bir melek göndermiş olsaydı, kendilerini düzeltmek ve ıslah etmek için onlara hiçbir süre tanınmazdı. Kendilerine inanmaktan başka bir seçenek bırakmayacak şekilde hakikati çıplaklaştırmak için melek gönderilmemiş ve böylece onlara bir fırsat tanınmıştır. Açıktır ki, meleğin gelmesi dünyadaki hayatlarının amacı olan tutuldukları imtihanın boşa çıkması demek olurdu. Bu yüzden, herhangi bir melek gönderilmemiştir. İnsan imtihandan geçmeli ve görülmez hakikati onu çıplak gözle görmeden aklını ve düşünme güçlerini doğru yolda kullanarak keşfetmeli, sonra da bu hakikatin gerekleri doğrultusunda nefsini ve şehvetini kontrol altına almalıdır. İşte bu yüzden, 'Görünmeyen'in (Gayb) imtihan gereği görünmez olarak kalması gerektiği açıktır.

İkincisi, imtihan dönemi olan dünya hayatı, "Görünmeyen" görünmez kaldıkça böyle olacaktır. "Görünmeyen (Gayb)" açık bir duruma gelir gelmez 'bu dönem' kendiliğinden sona erer ve imtihan yerini, imtihanın sonucunu görme zamanı alır. Bu yüzden, Allah size bir meleğin görünmesi isteğinize olumlu karşılık vermiyor. Çünkü Allah imtihan dönemi sona ermeden önce, sizi imtihan etmeyi bırakmak istemiyor. (Ayrıca bkz. Bakara, an: 228)

7. Geriye kalan tek seçenek insan şeklinde bir melek göndermekti. Allah, insan şeklinde bir melek göndermiş olsaydı, Hz. Muhammed'i (s.a) tanımakta duydukları güçlüğün aynısını onu tanımak için de duyacaklardı. Bu da kendilerini daha çok şüpheler içine itecekti. Bu bakımdan, Allah'ın Elçisi'nin bir melek ile gönderilmemesi onların yararınaydı.

8. Yani, "Mesaj"la alay edenler yeryüzünde dolaşıp kalıntıları görmeli ve önceki halkların tarihini incelemelidirler. Bunlar daha önce onların Hz. Muhammed'e (s.a) davrandıkları gibi davranmış bulunanların korkunç sonlarına tanıklık edecektir.


12 De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır."9 O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinden kuşku olmayan kıyamet gününde tartışmasız toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.

13 Geceleyin de gündüzün de barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.

14 De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyip (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?"10 De ki: "Bana gerçekten müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.)

15 De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım."

16 O gün, kim ondan (azabtan) alıkonursa, elbette, O, onu esirgemiştir. İşte apaçık olan 'kurtuluş ve mutluluk' budur.

17 Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik de dokunduracak olursa O, her şeye güç yetirendir.

18 O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.

AÇIKLAMA

9. Müşrikleri köşeye sıkıştırmanın güzel bir yoludur bu. Önce Allah, Rasûlü'ne onlara "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" diye sor diyor, soru soruluyor ve cevap bekleniyor. Fakat, cevap ne olumlu ve ne de olumsuz olacağından karşıdakiler sessiz kalıyor. "Her şeyin Allah'a ait olduğuna" inandıkları için inkâr yoluna da gidemiyorlar. Karşılarındakine, kendi şirk inançları aleyhinde delil vermiş olacakları için olumlu bir cevap da vermiyorlar. Allah böylece onları kritik bir duruma soktuktan sonra, Rasûlü'ne "Her şey Allah'ındır de." emrini veriyor.

10. Burada ince bir delil vardır: Müşriklerin Allah'ın yanısıra tanrılar olarak kabul ettikleri herşey kendi bağlılarını beslemek yerine, onlardan beslenmek durumundadır. Hiçbir Firavun uyruğundan vergi almadıkça çevresini kuramaz; hiçbir aziz, kendisine tapınanlar onun için bir mozole inşa etmedikçe tapınmaya değer görülmez. Hiçbir tanrı, bağlıları putunu yapıp, onu büyük bir tapınağa yerleştirip süslemedikçe bir tanrı olamaz. Demek oluyor ki, tüm yapay tanrılar hizmetçilerine muhtaçtır. Kimseye muhtaç olmayıp, her şeyin kendisine muhtaç bulunduğu yalnızca O Allah'tır, hiçbir destekçisinin desteğine muhtaç değildir.


19 De ki: "Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahiddir.11 Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarıp-korkutmam için bana şu Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber başka ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?"12 De ki: "Ben şehadet etmem."13 De ki: O, ancak bir tek olan ilahtır ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.

20 Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar14 kendilerini hüsrana uğratanlar işte onlar inanmayanlardır.

21 Allah'a karşı yalan düzüp-uydurandan15 veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?16 Hiç şüphesiz o zalimler kurtuluşa ulaşamazlar.

22 Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?"

23 (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri (mazeretleri) olmadı (kalmadı).

AÇIKLAMA

11. Yani, "Allah, benim kendisi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuma, söylediğim her şeyin de O'ndan olduğuna şahittir."

12. Onlara, Allah'ın ortağı veya ortakları bulunduğu hakkında bilgileri olup olmadığı sorulmaktadır ki, yalnızca tahmin veya zan hiçbir şeyi doğrulamaya yetmez ve kimse, hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığı bir şeye kesin bir tanıklıkta bulunamaz. Daha sonra ortaya şu konulmaktadır: Allah'tan başka otorite sahibi bir başka Hâkim bulunduğu konusunda hiçbir bilgiye sahip değilsiniz, o halde, Allah'tan başkasına hizmet etmeniz veya tapınmanız doğru değildir.

13. Yani, "İsterseniz bilgi sahibi olmadan da yalan şahitlikte bulunabilirsiniz; bana gelince, ben böyle bir şahitlikte bulunmam."

14. Burada, Vahyedilmiş Kitaplar'ın bilgisine sahip olanların, ilâhlığında hiçbir ortağı bulunmayan tek bir İlâh'ın bulunduğunu kesinlikle bildikleri belirtilmektedir. Bir insanın kendi oğlunu binlerce başka çocuk arasında kolayca seçebilmesi gibi, onlar da Allah hakkındaki yığınla değişik inanç ve teori arasından doğru olan inancı görebilirler.

15. "Yalan iftira"; ilâhlığında Allah'a ortaklar bulunduğu ve onların da tapınmaya değer olduğu iddiasıdır. Bizzat Allah'ın şunu veya bunu kendi özel çevresi yaptığı ve ilâhî niteliklerin onlara da verilip, onlara da Allah'a gösterilen saygı vs. gösterilmesi gerektiğini emrettiği (veya en azından onayladığı) da 'yalan iftira'dır.

16. "Allah'ın ayetleri", kâinatta tek bir ilâhın bulunduğu ve başka her şeyin O'nun kulları olduğu gerçeğini gösteren işaretlerin tümüdür. Bu ayetler tüm kâinata yayılmış bulunmaktadır. Bizzat insanın kendisinde ve peygamberlerin karakterleri ve en büyük başarılarıyla birlikte Vahyedilmiş Kitaplar'da da bulunur. Bu yüzden, tüm bu ayetlerin karşısında İlâhî nitelikleri başka şeylere de veren ve onları İlâhî haklara değer gören gerçekte büyük bir zulüm suçu işlemiş demektir. Hiçbir delil, bilgi, gözlem ve tecrübeye sahip olmadan yalnızca zan veya tahmin veya ataların geleneklerine dayanarak başka şeylere de İlâhî nitelikler vermek cidden büyük bir zulümdür. Böylesi bâtıl bir inanca sahip kişi, Hakk'a, Hakikate, bizzat kendisine ve kâinat'ta ilişki içinde bulunduğu her şeye ve herkese zulmetmektedir.


24 Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.

25 Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık.17 Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o küfretmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma-masallarından başka bir şey değildir" derler.18

26 Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler.

27 Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."

28 Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı.19 Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kâfirlerdir.

AÇIKLAMA

17. Burada Allah, onlardaki anlama, görme ve işitme bozukluklarının nedenini kendisine vermektedir. Çünkü, Tabiat Kanunu adı altında dünyada olup biten her şey gerçekte, bu Kanun'un yazanı olduğundan Allah'ın emriyle olmaktadır. Bu yüzden, bu Kanun'un işlemesi sonucu ortaya çıkan etkiler Allah'ın emri ve iradesiyle meydana gelir. İnatçı kâfirler, Elçi'nin mesajını dinler de görünseler, inatları, önyargıları ve isteksizlikleri tabiat kanununa göre melekelerini işlemez hale getirdiğinden gerçeği anlamaz, duymaz ve görmezler. İnada binen ve doğru, müttakî insanların tavrını benimsemeyen bir kişinin kalbinin tüm kapılarını tutkularına aykırı gelen her türlü gerçeğe karşı kendiliğinden kilitleneceği bir kanundur. Bu tabiî işlem insan diliyle tanımlandığında şöyle denir: "Şu falanca veya filancanın kalbinin kapıları kilitlenmiş." Fakat, emri ve izni olmadan hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği Allah aynı olguyu," Falanca veya filancanın kalbinin kapılarını kilitledik" şeklinde tanımlayacaktır. Çünkü, insan bir şeyi meydana geldiği şekliyle tanımlarken, Allah meydana gelişin gerçek niteliğini ifade eder.

18. Bu aptal insanların mesajı red için ileri sürdükleri özür budur. Onlar, "Elçi'nin bizi çağırdığı mesaj'da yeni hiçbir şey yok. Bu daha önce de işitip durduğumuz mesaj'ın aynısı" derler. Bu aptal kişilere göre, eski, gerçek olamayacağından, gerçek olması gereken mesajın, yeni olması gereklidir. Oysa, mesaj her zaman için birdir, aynıdır ve böyle olmaya devam edecektir. İnsanların hidayeti için en eski zamanlardan beri gelen Allah'ın Elçileri daima aynı mesajı iletegelmişlerdi; aynı şekilde Hz. Peygamber de (s.a.) aynı eski mesajı sunuyordu. Kuşkusuz, yalnızca İlâhî Işık'tan yoksun olanlardır ki, bu sonsuz hakikati göremezler, yeni şeyler icat edebilirler ve uydurdukları teorileri "bizden önce kimsenin iletmediği yeni bir mesajımız var" diyerek gerçekmiş gibi sunabilirler.

19. Yeniden dünyaya dönebilirlerse Mesaj'a inanacakları şeklinde ortaya koydukları arzu, herhangi bir doğru düşünme ve akıl yürütmenin veya kalplerinde ve zihinlerinde herhangi bir gerçek değişimin değil, artık en inatçı kâfirin bile inkâra yeltenemeyeceği hakikat'e şahit olmanın sonucudur.


29 Onlar dediler ki: "Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecekler değiliz."

30 Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) "Bu, gerçek değil mi?" dedi. Onlar; "Evet, Rabbimiz hakkı için" dediler. (Allah:) "Öyleyse küfredegeldikleriniz nedeniyle azabı tadın" dedi.

31 Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyleki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar bize..." derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür.

32 Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değil.20 Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?

33 Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar.21

34 Andolsun senden önce de peygamberler yalanlandı; onlara yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini (va'dlerini) değiştirebilecek yoktur.22 Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.

AÇIKLAMA

20. Bu, dünya hayatının gerçek dışı, boşuna ve ciddî hiçbir amaç taşımadan yalnızca bir oyun ve eğlence olduğu anlamına gelmez. Demek istenen; sonsuz ahiret hayatına oranla geçici dünya hayatının, kişinin dinlendikten sonra yeniden döndüğü ciddi bir iş arasında verilen dinlenme ve eğlence gibi olduğudur. Bunun yanısıra, burada sağ duyudan ve doğru görüşten yoksun kişileri yanlış anlayışlara itebilecek ve hayatı yalnızca oyun ve eğlenceden, oyalanmadan ibaret sayılabilecek şekilde yanlış kanaatlere götürebilecek pek çok aldatıcı görünümler bulunduğundan dünya hayatı oyun, eğlence ve oyalanmaya benzetilmiştir. Sözgelimi, dünya hayatında bir hükümdarın rolü; sahnede kral rolü oynayan, taç giyip gerçek bir kralın emirleri gibi uyulması gereken emirler veren, gerçekteyse bir kralın hiçbir gücüne sahip olmayıp, rejisörün emriyle tahtından indirilen, hapsedilen ve öldürülen bir aktörünkünden hiç de farklı değildir. Çevremizde gece gündüz dünya sahnesinde bu türde çok sayıda oyun sergilenmektedir. Bir 'aziz' veya bir 'tanrıça'nın ihtiyaçlarının giderildiği bir 'saray'ı vardır, oysa gerçekte bu sarayın hiçbir gücü yoktur. Sonra, bir başka aktör, hiç kimse bu tür bilgiye sahip değilken, gayb ve gelecekle ilgili kehanette bulunur. Yine bir başkası, kendi dışındakileri besler pozu takınır, gerçekteyse kendisi başkaları tarafından beslenmeye muhtaçtır. Yine bir diğeri daha vardır ki, sanki başkalarına onur ve yarar ya da zarar ve leke verme gücüne sahipmiş gibi, çevresindeki herşeyin mutlak hakimi benim dercesine kibirli davranır; oysa kendisi güçsüz ve zavalı bir biçaredir. Şans rüzgârı dönüverdi mi, yüksek ululanma basamaklarından en derin aşağılık çukurlarına yuvarlanıp gider.

O kadar ki bir despot olarak üzerlerine hükmetiği insanların ayakları dibine düşer. Hayat sahnesinde sergilenen tüm bu oyunlar ölümle birden kesiliverir. Sonra, bir başka dünyaya geçer ve herşeyi gerçek rengiyle görür. O zaman dünya hayatında varılan tüm yanlış anlayışlar giderilecek ve herkese ölümden sonraki hayat için kazandığının gerçek değeri gösterilecektir.

21. Allah'ın vahyettiklerini karşılarında okumaya başlamadan önce tüm kabile halkının Hz., Peygamber'i (s.a.) doğru ve dürüst bir insan olarak kabul ettiği gerçektir. Ne zaman Allah'ın Mesaj'ını tebliğe başlamış, o zaman yalanlanmıştır. Fakat, o zaman bile kimse Hz. Muhammed'i (s.a) sahtekârlıkla suçlamaya cür'et edememiş, en azılı düşmanları bile hiçbir zaman onu dünyevî bir konuda yalan söylemekle töhmet altına alamamıştır. Yalanlanan peygamber Hz. Muhammed'di; (s.a.) öyle ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) düşmanlarının en azılısı olan Ebu Cehl, Hz. Peygamber'le (s.a.) olan bir konuşmasında "Biz sana yalancı demiyoruz, fakat ileri sürdüğün şeye sahte diyoruz" demiştir. Bedir savaşında Ahnes bir Şerik, Ebu Cehl'e gizlice sordu: "Burada ikimizden başka üçüncü bir kişi yok. Doğru söyle, Muhammed'i bir yalancı olarak mı görüyorsun, yoksa gerçekten doğru biri olarak mı?" Ebu Cehl'in cevabı şöyle oldu: "Allah'a yemin olsun ki, Muhammed doğru bir insandır ve hayatı boyunca tek bir yalan bile söylememiştir. Fakat, zâten kabilenin bayrağını taşıma, hacılara su verme ve Kâbe'nin anahtarlarını ellerinde bulundurma ayrıcalığına sahip olan Kusay Oğulları Peygamberliğin alıcıları olarak da kabul edilirse, Kureyş'ten geriye kalanlara ne düşer?" İşte bu nedenle Allah, "Yalancı olarak reddettikleri sen değilsin, onlar bizim mesajımızı reddediyorlar; biz her şeye sabreder ve onlara süre üstüne süre verirken, sen ne diye kaygılanırsın?" diye Rasûlü'nü teselli etmektedir.

22. Burada sözü edilen Allah'ın kelimeleri, doğruyla yanlış arasındaki çatışmayla ilgili olan kanun'dur. Bu kanun'a göre, doğru ve takvâ sahibi insanların sabır, dayanıklılık ve doğruluklarını, fedakârlık ve vefakârlıklarını, imanlarındaki sağlamlığı ve Allah'a olan güvenlerini kanıtlamaları için uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları gerekmektedir. Böylece onlar zorluklara ve musibetlere uğrayacaklar; ancak bu zor ve engebeli yoldan geçmekle öğrenilen yüksek ahlâkî nitelikleri geliştirecekler ve ancak bu silâhlarla küfr karşısındaki savaşı kazanabileceklerdir. Yine, bu kanun'a göre, yeterliliklerini kanıtladıklarında, kendilerine desteklemek üzere Allah'ın yardımı tam zamanında gelir ve hiçbir zaman bu yardım, zamanı dolmadın elde edilemez.


35 Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsan (öyle yap).23 Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.24

36 Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,)25 onları da Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.

37 "Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki: "Şüphesiz Allah, ayet indirmeye güç yetirendir." Ama onların çoğu bilmezler.26

AÇIKLAMA

23. Ne zaman Hz. Peygamber (s.a.) sürekli tebliğine rağmen kavminin mesajı kabul etmediğini hissetse, o zaman mesajı kabul etmekten başka bir seçenekleri kalmasın diye Allah'ın açık bir ayet göndermesini arzulardı. Bu ayette Allah Resulü'nü (s.a.) uyarmakta ve şöyle demektedir: "İnatları karşısında sabırsızlık gösterme, görevini bizim çizdiğimiz yolda ısrarla yerine getirmeye devam et. Eğer bu görev mucizelerle yerine getirilecek olsaydı, bunu bizzat kendimiz yapamaz mıydık? Fakat, istenilen zihni ve ahlakî devrimin gerçekleşmesi ve senin oluşturmak üzere bir elçi olarak atandığın müttaki toplumun kurulması için bu yöntemin uygun olmadığını biz biliyoruz.

Bununla birlikte, eğer kayıtsızlıklarının ve inkârlarının yol açtığı gönlünün acısına katlanamıyorsan ve kabul edebilecekleri apaçık bir ayetin onların zihinlerindeki katılığı kırabileceğini düşünüyorsan, o zaman kendin öyle bir ayet getirmeye uğraş; gücün yeterse yer katmanlarını del geç veya göklere çık. Fakat sünnetimizde böyle bir şeye yer olmadığından bu arzunu yerine getirmemizi Biz'den bekleme."

24. Bu, Allah'ın amacının tek tek her insanın şu veya bu şekilde hidayet'i kabule zorlanması olmadığını vurgulamak içindir. Allah'ın amacı böyle olmuş olsaydı, o zaman insanları melekler gibi, ta doğumlarından muttakî olacak şekilde yaratırdı. Peygamberler ve kitaplar göndermeye, Allah'ın Yolu'nun yavaş yavaş yerleşmesi için müminleri kâfirlerle çatışmaya sokmaya hiç gerek kalmazdı. Allah Hakk'ın, insanlara akli yoldan sunulmasını ister. Öyle ki, akılları Hakk'a yatanlar onu zorlanmadan kabul etmeli ve sonra kâfirlere karşı ahlakî üstünlüklerini kanıtlayacak şekilde Hakk'a (Gerçeğe) uygun olarak karekterlerini oluşturmalıdırlar. Hakk'ın bağlıları bu yolla insanlar içindeki en iyileri Hakk'a çekerler ve yüksek idealleri, en güzel hayat prensipleri, temiz karakterleri, güçlü delilleri ve kâfirler karşısındaki yılmaz mücadeleleriyle Yol'u kurmayı başarırlar. Sonra Allah hidayeti kendilerine garanti eder ve muhtaç olup hak ettikleri her aşamada da yardımını gönderir. Buna karşın, bu tabiî süreç yerine Allah'ın tabiatüstü bir yöntem benimseyip, halkın zihninden bâtıl fikirleri çıkararak, yerlerine doğru olanları getirmesini ve böylece şer medeniyeti yerine hayır medeniyeti kurmayı isteyen varsa bilmelidir ki, böyle bir istek, Allah'ın insanı yaratma düzeninin hikmetine aykırı olduğundan yerine gelmeyecektir. O insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmış, kendisine eşyayı kullanma gücü bahşetmiş, hem iyi, hem kötü yolda davranma özgürlüğü vermiş, imtihanına hazırlanması için belli bir süre tanımış ve imtihanın sonucunu ameline göre ceza veya mükâfat şeklinde açıklama zamanını da belirlemiştir.

25. "İşitenler", vicdanları uyanık olanlar, doğruyla yanlış arasındaki aklî yargıda bulunmaya çalışanlar, kasden ve inatla kalplerinin kapılarını kilitlemeyenlerdir.

"Ölüler" ise, körü körüne bir yola girip, onu bırakarak, apaçık olduğu halde Doğru Yol'u izlemeye hazır olmayanlardır.

26. Burada, "Ayet" apaçık bir mucize demektir. Gücü yetmediğinden değil, fakat anlamadıkları bir hikmetten dolayı Allah'ın bir ayet göstermeyeceği ifade olunmaktadır. (Bkz. an: 6)


38 Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap'ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

39 Bizim ayetlerimizi yalan sayanlar karanlıklar içinde sağırdırlar, dilsizdirler.27 Allah, kimi dilerse onu şaşırtıp-saptırır, kimi dilerse de onu dosdoğru yol üzerinde kılar.28

40 De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah'ın azabı gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru sözlüler iseniz (çağırın bakalım.)"

41 Hayır, yalnızca O'nu çağırırsanız, dilerse kendisini çağırdığınız şeyi açar (giderir) ve şirk koşmakta olduklarınızı unutursunuz.29

42 Andolsun, senden önceki ümmetlere (peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye.

43 Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.

AÇIKLAMA

27. Yani, "Eğer bu peygamberin getirdiği mesajın gerçek veya sahte olduğuna karar vermeniz için bir ayet görme isteğinizde gerçekten ciddi iseniz, çevrenizde bol bol görülen sayısız ayetleri görmeli ve üzerlerinde düşünmelisiniz. Sözgelimi, hayvanların hayatına baktığınızda, yer hayvanları ve kuşlar içindeki her bir türün beden yapısının fonksiyonuna ne kadar da uygun düştüğünü göreceksiniz; fıtratlarına kazınan karakter ve nitelikler tüm ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olamakta, harika bir şekilde beslenmeleri sağlanmakta ve hayat süreleri şu veya bu biçimde sınırlarını aşmayacak şekilde önceden tesbit edilmiş bulunmaktadır. Yine Allah, bırakın tek tek her kuşun, en küçük bir sineğin bile bakımını, korunmasını, nerede olursa olsun yolunu bulmasını, kendisi için tesbit ettiği fonksiyonların yerine gelmesini sağlamaktadır. Kısaca bu sineğin yapısı, taşıdığı fonksiyonla uyum içindedir. Onun ihtiyaçlarını giderecek güçler verilmiştir. Yemesi için seçkin gıdalar hazırlanmıştır. Doğumu, üremesi ve ölümü düzenli ve sâbit bir plan dahilinde olmaktadır. Yalnızca bu ayet üzerinde olsun dikkatle düşündüğünüzde, şu peygamberin Allah'ın birliği, sıfatları ve bunlar üzerine kurulu hayat biçimiyle ilgili öğretilerinin ne kadar da doğru olduğunu kavrayacaksınız. Fakat, ne açık sözlerle bu ayetleri görmeye çalışıyorsunuz, ne de peygamberin getirdiği mesajı dinlemeye. Bunun sonucunda da cehalette yuvarlanıyor, bu yüzden de sadece vakit geçirmek için harika mucizeler görmek istiyorsunuz."

28. Allah'ın onları sapıtması şöyledir: 1- Cehalet içinde kalmak isteyene ayetlerini gözlemleme fırsatı tanımaz; 2- Ayetlerini görmesi gerekse bile önyargılarının kurbanı olan kişiden gerçeğin işaretlerini gizler, onu yanlış anlamalar içine yuvarlar, böylece gittikçe gerçek'ten daha çok uzaklaştırır. Öte yandan, gerçeği arayanı ise, ona bu gerçeği bulabilmesi için bilgisini kullanma fırsatı tanıyıp, gerçeğe götüren işaretleri göstererek Doğru Yol'a iletir.

Günlük hayatımızda bu türleri görür dururuz. Gözlerinin önünde, gerek kendi üzerlerinde, gerekse kâinata sayısız ayetler yayılmış bulunduğu halde, hayvanlar gibi ne onları gözlemleyen, ne de onlardan ders almaya bakan milyonlarca insan vardır. Yine, zihinlerini ve kalplerini imanla aydınlatabilecek olan bu ayetleri gözlemledikleri halde, salt maddi kazançlar uğruna incelemelere önyargılı zihinlerle başladıklarından gerçeğe götürücü hiçbir ayet görmüşe benzemeyen fizikçiler, kimyacılar, hayvanbilimciler, botanikçiler, biyologlar, jeologlar (yerbilimcileri), astronomlar (gökbilimcileri), fizyologlar, anatomiciler, tarihçiler, arkeologlar...vardır. Gerçeğe varmak şöyle dursun, her ayet bunları ateizme, inkara materyalizme ve tabiata tapınmaya götürmektedir.

Fakat, bütün bu tiplere karşılık, kâinattaki harikaları ve tabiattaki olguları açık göz ve açık kalplerle gözlemleyip, çevresini Allah'ın ayetleriyle kuşatılmış bulan, öyle ki, tek tek her yeşil yaprakta bile O'nun ayetini görenler de vardır.

29. 'Ayet' isteklerine göre cevap olarak kafirlere, çevrelerinde bir değil, sayısız ayetin bulunduğu anlatılmış ve ayet-38'de dikkatleri, bir kuşun, bir yer hayvanının hayatındaki esrara çekilerek, böylece Allah'ın ayetlerini görecekleri belirtilmişti. Burada, 40-41. ayetlerde ise, kafirler bizzat kendi üzerlerinde görebilecekleri bir başka ayete çekilmektedirler. Başına bir musibet geldiğinde veya tüm korkunçluğuyla ölümle karşılaştığında insan Allah'tan başka sığınacak hiçbir şey bulamaz. Böyle durumlarda, en katı putperestler bile kendi tanrılarını unutarak, Allah'ın yardımına can atarlar. Aynı şekilde en inatçı ateistler çaresizlik anında kurtuluş için ister istemez Allah'a yalvarırlar. Bu ayette insanın kendi zihni durumu burada gerçeğin bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Çünkü bu, bir Allah'ın varlığına ve her insanın kalbinin derinliklerinde yatan Allah'a ibadet ihtiyacına açık bir delildir. Bu ihtiyaç ve eğilim gaflet ve cehaletle perdelenebilse de, zaman zaman musibetlerin etkisiyle yüzeye çıkar.

İslâm'ın başdüşmanlarından Ebu Cehl'in oğlu İkrime böyle bir ayeti gördüğünde İslâm'a geçmiştir. Hz. Peygamber Mekke'yi fethettiği zaman İkrime Cidde'ye kaçmış, oradan da deniz yoluyla Habeşistan'a geçmişti. Yolculuk esnasında gemiyi batıracak şiddette bir fırtına çıktı. Önce yolcular yardım için tanrı ve tanrıçalarına yalvarmaya başladılar. Fakat, geminin batmak üzere olduğu korkusuna kapılacakları derecede fırtına şiddetlenince hep bir ağızdan, "Şimdi Allah'tan başkasına yalvarmanın zamanı değil, çünkü bizi ancak o kurtarabilir" diye bağırdılar. Bu İkrime'nin gözlerini ve kalbinin kilitlerini açtı: "Eğer burada bize Allah'tan başka yardım edecek yoksa, bir başka yerde nasıl olabilir, Muhammed'in (s.a) yirmi yıldır bize öğrettiği ve bizim de kendisiyle savaşa tutuştuğumuz da bu" diye düşündü. İkrime'nin hayatında en önemli andı bu an. Allah'la şu şekilde sağlam bir ahd yaptı: "Eğer bu fırtınadan kurtulursam doğruca Peygamber Muhammed'e (s.a) gidecek ve onun izleyicisi olacağım." Allah onu fırtınadan kurtardı ve o da ahdini yerine getirdi. Yalnızca müslüman olmakla kalmadı, hayatının kalan bölümünü de cihad'la İslâm'ın hizmetinde geçirdi.


44 Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyleki kendilerine verilen şeylerle 'sevince kapılıp şımarınca', onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.

45 Böylece zulmeden topluluğun kökü kurutuldu. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'adır.

46 De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse,30 onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar?

47 De ki "Düşündünüz mü hiç; size Allah'ın azabı apansız ya da açıktan geliverse, zulme sapan kavimden başkası mı yıkıma uğrayacak?"

AÇIKLAMA

30. "..ve kalpleriniz üzerine mühür vursa", "sizi düşünme ve anlama güçlerinden yoksun bıraksa" demektir.


48 Biz elçileri müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu halde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değildirler.

49 Ayetlerimizi yalanlayanlara, fıska sapmalarından dolayı azab dokunacaktır.

50 De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam."31 De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu?32 Yine de düşünmeyecek misiniz?"

51 Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut; onlar için ondan başka ne veli'leri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup-sakınırlar.33

52 Sabah akşam -O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek- Rablerine dua edenleri kovma.34 Onların hesabından senin üzerinde birşey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun.35

AÇIKLAMA

31. Bu ayet peygamberlik hakkındaki aptalca düşünceleri silip atmakta ve Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberlik iddiasına karşı yöneltilen saçma itirazları cevaplamaktadır. Akılsız kişiler her zaman bir peygamberin tabiat üstü bir kişi olması ve çeşitli harikalar göstermesi gibi aptalca düşünceler besleyegelmişlerdir. Sözgelimi, onun emriyle bir dağın altın kütlesine dönmesini, yerin dışarı hazineler fırlatmasını, peygamberin tüm insanlara geçmişlerini ve geleceklerini haber vermesini, kayıp bir şeyi bulmasını ve hasta bir kişinin iyileşip iyileşmeyeceğini, hamile bir kadının erkek mi, kız mı doğuracağını söylemesini bekliyorlardı. Peygamberlik iddiasında bulunan bir kişinin ortak insani eğilimlerinin olması gerektiğine de inanmıyordu onlar. Açlık veya susuzluk çeken, uyuma ihtiyacı duyan veya karısı çocukları olan, alış-veriş için pazara çıkan, zaman zaman ödünç para almak zorunda kalan ve yoksulluğa düşen bir kişinin peygamber olacağını düşünemiyorlardı.

Hz. Muhammed (s.a) Allah'ın Rasûlu olduğu iddiasını ortaya atınca, çağdaşları açıkladığımız türden aptalca düşünceleri ölçü kabul ederek kendisinden iddiasını doğrulamasını istediler. Kendisine gayble ilgili sorular soruyorlar ve tabiat üstü mucizeler göstermesini istiyorlardı. Onun kendileri gibi yiyeceğe ihtiyaç duyan ve su içen, karısı ve çocukları olan ve pazara çıkan, normal bir insan olduğu itirazını yükseltiyorlardı. Bütün bunlara cevap olarak Allah, peygamberine kendisinin hiçbir zaman tabiat-üstünlük iddiasında bulunmadığını, iddiasının yalnızca Allah'tan aldığı vahyi izlemek olduğu ve yalnızca bu ölçüye göre değerlendirilmesi gerektiğini ilân etmesini söylemektedir.

32. Buradaki soru onlara şu gerçeği hatırlatma amacı taşımaktadır: "Ben size sunduğum gerçekleri kendi gözlerimle görüyorum; yine ben onlar hakkında vahy yoluyla bilgi sahibi olmuş bulunuyorum. O halde, benim bu şekilde gözlerimle şahit olmam bir delildir. Buna karşılık siz bu gerçekler karşısında körsünüz.

Onlarla ilgili tüm düşünceleriniz yalnızca zanna, tahmine veya başkalarını körükörüne izlemeye dayalıdır. Dolayısıyle, sizinle benim aramdaki fark, görenle kör arasındaki fark gibidir. Sizin karşınızda bana üstünlük veren işte budur. Yoksa benim Allah'ın hazinelerine sahip olmam veya gaybı bilmem, ya da normal insanların ötesinde bulunmam değildir.

33. Yani, "Yalnızca bir gün yaptıklarının hesabını Allah önünde vereceklerine inananlara ve bir başkasının şefaatinin kurtulmalarında yardımcı olacağı şeklinde batıl ümitler beslemeyenlere karşı ilgi göstermelisin. Çünkü, bu 'uyarı' ancak bu tür kişiler üzerinde etki yapabilir. Yoksa ölüm ve bir gün Allah'ın huzuruna çıkacaklarını hiç düşünmeyecek derecede dünya hayatının zevklerine dalıp gitmiş olanlar üzerinde değil. Yine şu veya bu azizle olan 'Mânevi' ilgilerinden veya şu ya da bu kutsal kişinin kendi adlarına Allah önünde şefaatçilik yapacağından, ya da falancanın günahlarının kefaretini ödeyip gitmiş olduğundan dolayı ahirette kendilerine hiçbir zarar dokunmayacağı inancına kapılarak, bu dünyada neşelenmeye bakanlar üzerinde de bu 'uyarı'nın herhangi olumlu bir etkisi olmayacaktır. Açıktır ki, böyle insanlara hiçbir uyarı fayda etmez.

34. Bu ayette Allah, Kureyş şeflerinin Hz. Peygamberin (s.a.) izleyicileriyle ilgili olarak yönelttikleri itirazları cevaplamaktadır. İslâm'ı köleler, hizmetçiler ve benzerlerinden oluşan toplumun aşağı kesiminin kabul ettiğini söylüyorlardı; onlar: Bilâl, Ammar, Suheyb, Habbab vs. (Allah onlardan razı olsun) gibi arkadaşları olduğu için peygamberi kınıyorlar ve alay ederek, bunlar mıdır Allah'ın içimizden lâyık gördüğü (şerefli) kişiler?" diye soruyorlardı. Onların içinde bulunduğu durumla eğlenmekle yetinmiyorlar ve yoksulluklarından dolayı onları iğneleyerek, "Bugün müminerin 'dindar' grubunu oluşturan şu kişilerin geçmişlerine bakın bir de" diyorlardı. Allah Peygamber'ine (s.a.) Kureyş şeflerinin bu tür kabalıkları karşısında şevkinin kırılmamasını öğütlemektedir.

35. Yani, "Onları kovman için hiçbir neden yok. Eğer geçmişte kötü bir şeyi yapmışlarsa, bunun hesabını verecek olan yine kendileridir, sen değilsin, çünkü herkes yaptığı hayr ve şerr'in karşılığını görecektir. Bu bakımdan ne senin işlediğin hayırlı ameller onların hesabına yazılacak, ne de sen onların herhangi bir kötü amelini yükleneceksin. Yalnızca gerçeğin arayıcıları olarak geliyor onlar sana; ve böyleyken, kendilerine tepeden bakman ve huzurundan kovman bir zulüm olur."


53 Böylece: "Allah içimizden bunlara mı lütufta bulundu?" demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik.36 Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?

54 Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, esirgeyendir."37

55 Suçlu-günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye, ayetlerimizi işte böyle birer birer açıklamaktayız.38

56 De ki: "Ben, sizin Allah'tan başka tapmakta olduklarınıza tapmaktan nehyedildim." De ki: "Ben sizin heva (istek ve tutku)larınıza uymam; yoksa bu durumda ben şaşırıp sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum."

57 De ki: "Ben, gerçekten Rabbimden kesin bir belge üzerindeyim, siz ise onu yalanladınız. Sizin kendisine acele ettiğiniz (azab) da yanımda değildir.39 Hüküm yalnızca Allah'ındır. O doğru haberi verir ve O ayırd edenlerin en hayırlısıdır."

58 De ki: "Kendisine acele etmekte olduğunuz şey benim yanımda olsaydı, benimle aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah zulmedenleri en iyi bilendir."

AÇIKLAMA

36. Yani, "İslâm nimetini yoksullara, kimsesizlere ve toplumda aşağı mevkileri işgal edenlere vermekle zengin ve kibirli sınıfı imtihana çekmekteyiz."

37. Allah, Rasûlüne 'Cahiliyye' günlerinde çirkin günahlar işlemiş izleyicilerini, Allah'ın kendilerini affedeceğini ve tevbe edip yollarını düzeltenlere hoşgörülü davranacağını ve dolayısıyle, İslâm düşmanlarının kınamalarının daha önce yaptıkları konusunda onları üzmemesini belirterek teselli etmesini söylüyor.

38. 55. ayetin anlamını iyi kavramak için, müşriklerin "Bu Peygambere Rabbinden bir ayet indirilmeli değil mi?" şeklindeki sorusunu söz konusu eden 37. ayeti göz önünde bulundurmalıyız. Bu ayeti izleyen bölümde (38-54. ayetler) bol bol ayet (mucize) bulunduğunu fakat kafirlerin onları görmek istemediğini göstermek için çok sayıda apaçık ayet (delil) sayılmıştır. Sonra 55. ayette bu tür kişiler sanki şöyle denilerek uyarılmaktadır: "Böylece biz ayetlerimizi apaçık ortaya koyuyoruz ki, bu ayetlere rağmen küfürlerinde direnenler suçluluklarını kanıtlamaktadırlar. Çünkü onlar, Doğru Yol'u gösterecek ayetler olmadığından değil, kendileri bu ayetleri görmek istemediklerinden bile bile sapıklık yolunu seçmektedirler."

39. Burada muhaliflerin tehdit edildikleri Allah'ın azabını istemelerine işaret olunmaktadır. Onlar, "Biz seni açıkça inkâr ve red edip dururken, neden bize bir azap gelmez? Eğer sen gerçekten Allah tarafından gönderilmiş olsaydın, o zaman seni inkâr edeni, sana hakaret edeni yer yutmalı ve yıldırım çarpmalıydı. Nasıl olur da, Allah'ın elçisi ve onun peşinden gidenler akla gelmedik işkenceler görürken, onlara işkence edenler neşeyle hayat sürüp duruyorlar?" diyorlardı.


59 Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse onu bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü o bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptır.

60 Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra 'en son dönüşünüz' O'nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir.

61 O, kulları üzerinde kahredici (kahhar) olandır. Size koruyucular gönderiyor.40 Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun 'hayatına son verirler'. Onlar (bu işte, ne eksik ne fazla) kusur etmezler.

AÇIKLAMA

40. İnsanın tek tek düşündüğü ve yaptığı herşeyi iyi gözetsin ve herşeyin tam olarak kaydını tutsunlar diye Allah bu melekleri tayin etmiştir.


62 Sonra da gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O'nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.

63 De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."

64 De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız."41

AÇIKLAMA

41. Yani, "Allah'ın herşeye Kadir olduğuna bizzat kendiniz şahitsiniz. Otorite yalnızca O'nun elinde, sizin rahatınız ve sıkıntınız bütünüyle O'nun gücü dahilinde ve kaderinizi belirleyen yalnızca O. Bu yüzdendir ki, hiçbir kurtuluş çaresi bulamadığınız sıkıntı anlarında O'na yönelirsiniz. Böylesine apaçık bir ayet ortadayken, ama daha başka rızık vericiler de kabul ediyorsunuz. İhtiyacınız anında O'ndan yardım istiyor, fakat daha başka yardımcı ve koruyucular ediniyorsunuz. Sizi her türlü dertten kurtaran O iken, siz kalkıp O'ndan başka kurtarıcılar da var sayıyorsunuz. Sıkıntı anında yalnızca O'nun önünde boyun eğdiğiniz halde. O bu sıkıntıyı giderdiğinde yine daha başka şeylere adaklarda bulunuyorsunuz. Kısaca, gece gündüz O'nun tek bir ilah olduğunun delilleri şahit olup dururken, başkalarının da önünde boyun eğip hizmet sunmaktan geri durmuyorsunuz.


65 De ki: "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azab göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırıp kiminizin şiddetini kiminize taddırmaya güç yetirendir." Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayeteri nasıl çeşitli biçimlerde açıklamaktayız?42

66 Senin kavmin, O (Kur'an), hak iken onu yalanladı. De ki: "Ben, üzerinize bir vekil değilim."43

AÇIKLAMA

42. Görünürde Allah'tan bir azap olmadığı için Hakka düşmanlıkta küstahlaşanlara bir uyarıdır bu. Allah'ın azabının gelmesi uzun zaman almaz diye uyarılmaktadırlar. Ani bir fırtına hepsini birden helâk edebilir. Oluverecek bir deprem tüm konutlarını yere geçirebilir. Bir kıvılcım silah depolarını ateşe verebilir ve kabileleri, halkları ve ülkeleri sonu gelmez bir kanın içine çekebilir. Bu yüzden, "eğer şimdi bir azap gelmiyorsa, bu çiğnediğiniz yolda onun doğru mu yanlış mı olduğuna bakmadan körükörüne yürüyüp gidecek kadar küstah ve gafil olmanızı gerektirmez. Böyle yapacağınıza, size tanınan süreyi ve önünüze serilen ayetleri iyi değerlendirmeli ve gerçeği tanıyarak, Doğru Yol'u izlemelisiniz."

43. Yani, "benim görevim, görmediğinizi size göstermek ve anlamamakta direndiğinizi illâ da size anlatmak değildir. Siz görüp anlamadıktan sonra ben üzerinize azap getirmekle de yükümlü değilim. Bana verilen görev Hakk'la bâtıl arasındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır. Ben görevimi yaptığım siz de Hakk'ı reddettiğinize göre, uyarıda bulunduklarımın kötü sonuçları gelmesi gerektiği zaman mutlaka gelecektir."


67 Her bir haber için 'kararlaştırılmış bir zaman (müstakar)' vardır. Siz de bileceksiniz.

68 Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa,44 bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.

69 Korkup-sakınanlar üzerinde onların hesabından herhangi bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu,) bir hatırlatmadır. Umulur ki korkup-sakınırlar.45

70 Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis,kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne de bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.

71 De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Alahtan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartıp-iğdiş ederek yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz âlemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk;"

72 Bir de: "Namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının (diye de emrolunduk.) Huzuruna (götürülüp) toplanacağınız O'dur.

AÇIKLAMA

44. Yani, "eğer şu geçen emri unutur da, böyle insanların yanında oturmaya devam edersen."

45. Buradaki muttaki kişilerin oldukça önemli ve en önde gelen görevi Allah'a karşı her türlü itaatsızlıktan kaçınmaktır; itaatsizliklerinden sorumlu olmadıkları isyancı kişiler için de boşu boşana üzülmemelidirler. Bu yüzden, böylelerini itaat yoluna girmeleri için ne pahasına olursa olsun delillerle ikna etmeyi bir görev olarak üzerlerine yüklememelidirler. Müminlerin görevi karşılarındakilerin saçma itirazlarına cevap vermek değil, yalnızca onlara Hakk'ı sunmaktır. Bundan sonra yine onlar kabul etmemekte direnirlerse, yararsız polemiklere, tartışmalara girerek zamanlarını ve enerjilerini tüketmek dindar kişilerin yapacağı şey değildir. Bunun yerine, zamanlarını ve enerjilerini Hakk'ın içten arayıcılarını eğitmek, öğretmek ve düzeltmekte harcamalıdırlar.


73 O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır.46 O'nun "ol" deyiverdiği gün (her şey) oluverir, O'nun sözü haktır. Sur'a üfürüldüğü gün,47 mülk O'nundur.48 O, gaybı da müşahede edebileni de bilendir.49 O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.

74 Hani İbrahim, babası Âzer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun?50 Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."

AÇIKLAMA

46. Allah'ın gökleri ve yeri "hakk'la" yarattığı Kur'an'da çok yerde geçer. Bu ifadenin oldukça kapsamlı anlamları vardır:

1) Gökler ve yer salt eğlence olsun diye yaratılmamıştır. Herhangi bir tanrının fantazilerinin yarattığı veya eğlenmek için oynayıp da, doyunca kırılan çocuk oyuncağı da değildir onlar. Gerçekte alem oldukça ciddi bir olgudur; yaratılışında büyük hikmetler ve yüksek amaçlar vardır. Bu yüzden belirlenen zamanda sona erecek ve sonra Yaratıcı'nın onda işlenen herşeyin hesabını sorup bu hesap üzerine ahiret alemi'ni kurması için yeniden dirilecektir.

Yaratılışın amaçsız olmadığı Kur'an'da başka yerlerde de daha değişik şekillerde anılır:

a) Rabbimiz, bunu bâtıl yere yaratmadın..." (Ali İmran-191)

b) "Biz gökleri, yeri ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık." (Enbiya-16)

c) "Siz sanıyor musunuz ki, biz sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?" (Müminun-115)

2) Tüm kâinat Hakk'ın sağlam temelleri üzerine kurulmuştur. Ondaki herşeyin temelinde adaletli, hikmetli ve doğru kanunlar yatmakta olup kök atıp meyve verecek hiçbir zulüm, boşunalık ve bâtıl söz konusu değildir. Bununla birlikte, bâtılın kısmi ve geçici başarısı bizi yanlışa götürmemelidir. Zaman zaman bâtılın tapınıcılarına, tüm çabalarının sonunda boşa gittiğini görsünler ve her bâtıla tapınan son hesap'ta bu kötü amaç uğruna harcadığı tüm gayretlerin hiçbir sonuç vermediğini görsün diye bâtılın, zulmün ve yanlış yolların başarısı için ellerinden gelen her kötülüğü yapmaları için fırsat tanınabilir.

3) Kâinatı yaratmak Allah'ın hakkıdır ve bu hakkla O kâinata hakimdir. Yaratıcısı olduğu için Allah kâinat üzerinde otoritesini sürdürür ve bu nedenle dünyada daha başkalarının da otorite sahibi olduklarını görmek kişiyi yanlış yollara sürüklememelidir. Gerçekte, burada kimsenin yönetim ve otorite hakkı yoktur ve kimse yönetiminin sınırlarını bir saniye için bile olsa Gerçek Yönetici'nin çizdiği çizgilerin ötesine taşıramaz.

47. Sûr'un üfürülmesinin gerçek mahiyeti bizim anlayış kapasitemizin dışındadır. Kur'an'dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr'un Allah'ın emriyle ilk üfürülüşünde herkes ve herşey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı'nda toplanacaktır. Kısaca, Sûr'un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.

48. Buradan, "bugün mülkün, hakimiyetin O'na ait olmadığı" anlamı çıkmamalıdır. İfadenin anlamı, "O gün şu anda gerçeği örten perde kalkacak ve bugün otorite sahibiymiş gibi görünenlerin hepsinin gerçekte hiçbir otoritelerinin olmadığı ve Hakimiyetin yalnızca Kâinat'ın yaratıcısı Allah'a ait bulunduğu apaçık meydana çıkacaktır" şeklindedir.

49. Gayb, çıplak gözden gizli olan ve görülemeyen herşey; şehadet ise çıplak gözle görülebilen demektir.

50. İbrahim Peygamber'in (a.s) hayatında geçen olay şöyle bir delil getirmek için anlatılmaktadır.: "Nasıl bugün Peygamber Hz. Muhammmed (s.a) ve izleyicileri Allah'ın hidayetiyle şirki reddetmişler ve yapay tanrıları bırakarak Kâinatın Tek Sahibi'ne teslim olmuşlarsa, daha önce İbrahim Peygamber (a.s) de aynısını yapmıştı. Ve nasıl bugün cahil insanlar Hz. Muhammed (s.a) ile tartışıyorlarsa, daha önce de İbrahim'in kavmi aynı şekilde İbrahim'le tartışmıştı. Ve dün İbrahim'in (a.s) kavmine verdiği cevabın aynısını bugün Hz. Muhammed'in (s.a) izleyicileri karşılarındakilere vermektedirler. Bunun yanısıra Hz. Muhammed (s.a) Nuh, İbrahim ve İbrahim'in soyundan gelen tüm diğer peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) gittiği yoldan gitmektedir. Bu bakımdan onu inkar edenler bilmelidirler ki, Peygamberlerin yolundan sapmakta ve yanlış yolda yürümektedirler."

Bu bağlamda, hemen hemen tüm Arap yarımadası halkı kendisini öncü ve kılavuz kabul ettiğinden, İbrahim Peygamber'in (a.s) akidesinin anılmasının oldukça anlamlı olduğu belirtilmektedir. Özellikle Kureyş onun soyundan gelmek ve onun yaptığı Kâbe'yi korumakla övünür dururdu. Bu yüzden, onun tevhid akidesine, şirki reddedişine ve kavmiyle olan mücadelesine değinmek büyük anlam taşımaktadır. Böylece Kureyş'in İbrahim Peygamber'le (a.s) ilişki iddialarının boşluğu açığa çıkmakta ve şirk akidesinde buldukları doygunluktan yoksun bırakılmaktadırlar. Yine, Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicilerinin İbrahim'in yerinde karşıtlarının da İbrahim'in kavmi yerinde olduğu gösterilmektedir. Delil öylesine incedir ki, deyiş yerindeyse yelkenlilerinin rüzgarını almakta ve kendilerini cevap veremeyecek kadar şaşkın durumda bırakmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, müşrikler, büyük saygı duydukları, ataları ve peygamberleri saydıkları İbrahim Peygamber'inkinin (a.s) aksi bir yolda gitmektedirler. Böylece, müslümanlar karşısında da şaşkın bir duruma düşmektedirler. Örneğin günümüzde Abdülkadir Geylâni hazretlerinin izleyicileri ve onun adına kurulan Kadiri tarikatının şeyhleri Abdülkadir Geylani'nin ömrü boyunca karşı çıktığı hurafeleri, şimdi onun adına savunmakta ve yapmaktadırlar. Öyle ki, kişi, Abdulkadir Geylani ne yapmıştı, bunlar ne yapıyor, diye şaşırıp kalıyor.


75 İşte böyle İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk51 ki, yakîn sahiplerinden olsun.52

76 Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti.

77 Ardından ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti. "Eğer Rabbim beni doğru yola eriştirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum"

AÇIKLAMA

51. Yani, "nasıl tabiattaki olgular her gün gözlerinizin önündeyse ve Allah'ın ayetleri size gösteriliyorsa, aynı şekilde İbrahim'in de önündeydi. Fakat, İbrahim bunlar üzerinde derinden derine tefekkür edip gerçeği gördüğü halde, siz kör insanlar gibi onlara bakıyor ama görmüyorsunuz. Aynı yıldızlar, aynı ay ve aynı güneş gözlerinizin önünde doğup battığı halde, doğuş zamanlarında siz gerçekten ne kadar uzaktaysanız, batış zamanlarında da onlar aynı ölçüde sizi gerçekten uzaklaştırıyor. Fakat, İbrahim akıl gözüyle tabiattaki aynı olguları gördüğünde üzerlerinde düşünmüş ve gerçeğe varmıştı.

52. Buradaki Kur'an ayetlerinde anlatılan İbrahim Peygamber'le (a.s) kavmi arasındaki tartışmanın gerçek niteliğini anlamak için devrin dinî ve sosyal şartlarını gözönünde bulundurmak gerekir. İbrahim Peygamber'in doğum yeri olan Ur kentinin arkeologlarca kazılıp toprak üstüne çıkarılmasıyla dönemin gerçek şartlarını öğrenmemiz kolaylaşmıştır, Sir Leonardo Wooley araştırmalarının sonucunu 1935'te Londra'da 'Abraham' adlı kitabında toplamıştır. Bazı bölümleri aşağıda sunulmaktadır:

Bugün bilginlerce İbrahim Peygamber'in yaşadığı dönem olarak kabul edilen İ.Ö. 2100 yıllarında Ur'un nüfusunun 250.000 hattâ 500.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. O zamanlar Ur gelişmiş bir endüstri ve iş merkeziydi. Bir yandan ticaret mallarını Pamir ve Nilgiri gibi uzak yerlerden kendine çekerken, bir yandan da Anadolu'yla ticari ilişkilerde bulunuyordu. Başkenti olduğu devletin sınırları günümüz Irak'ının kuzeyine uzanıyordu. Halk çoğunlukla el işçisi (zanaatkâr) ve meslekten tüccardı. Arkeolojik kalıntılardan okunan çağın yazıtları materyalist bir hayat görüşüne sahip olduklarını göstermektedir; hayatlarının ana amacı servet yığmak ve eğlenmekti. Faiz alıp verirlerdi ve bütünüyle işlerine dalmışlardı. Birbirlerine şüpheyle bakarlar ve en ufak sorunlardan dolayı hemen mahkemeye koşarlardı. Tanrılarına olan duaları genellikle uzun hayat, zenginlik ve işlerinde başarı istemekten ibaretti. Halk üç sınıfa ayrılıyordu:

1) Amelu: Bu sınıf din adamları, devlet memurları ve askeriyeden oluşuyordu.

2) Nuşkenu: Tüccarlar, zanaatkârlar ve çiftçiler bu sınıfa dahildi.

3) Ardu: Bunlar da kölelerdi.

Amelu sınıfının özel ayrıcalıkları vardı; hem medeni hukuk, hem de ceza hukuku alanında diğer insanlardan daha fazla haklara sahiptiler ve hayatlarıyla mülkleri kutsal ve kıymetli tutulurdu. İbrahim Peygamber'in gözlerini açtığı kentin ve toplumun durumu buydu işte. Talmud'a göre kendisi Amelu sınıfına dahildi ve babası devletin en önde gelen görevlilerindendi. (ayrıca bkz. Bakara, an: 290)

Ur'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan tabletlerde 5000 tanrının adı geçmektedir. Her kentin kendine özgü tanrısı ve baş tanrı, ya da kent tanrısı kabul edilen ve kendisine diğerlerinden daha çok saygı gösterilen özel bir tanrısı vardı. Ur'un kent tanrısının adı, 'Nennar' (Ay tanrısı)'dı ve bu tanrının adıyla sonraki çağların bilginleri bu kente 'Kamerina'da demişlerdi. Bir diğer büyük kent, sonradan Ur'un yerine başkent yapılan 'Larsa' idi; buranın baş tanrısının adı ise 'Şemeş' (Güneş tanrısı)'ti. Bu baş tanrıların altında, çoğunlukla yıldızlarla gezegenlerden ve bir kaçı da yeryüzü nesnelerinden seçilen çok sayıda küçük tanrılar vardı. Halk daha önemsiz şeyler için yaptıkları duaların bu küçük tanrılarca karşılık verildiğine inanırdı. Tüm bu gök ve yer tanrı ve tanrılarının putlar halinde sembolleri dikilmişti ve dua vs. tapınmalar bu semboller önünde yapılırdı.

'Nannar' putu Ur'da en yüksek tepe üzerinde yapılmış büyük bir tapınakta korunuyor ve yanında karısı 'Ningil'in kutsal yapısı mabed bulunuyordu. 'Nannar' tapınağı bir kral sarayı gibiydi, her gece farklı bir kadın tapınıcı oraya giderek bu putun gelini olurdu. Böylece tapınakta tanrıya adanmış kalabalık bir kadın topluluğu oluşmuştu, bunların durumu âdeta din fahişeleri şeklindeydi. Bâkireliğini tanrı adına feda eden kadın çok saygın görülürdü. Her kadının kurtuluşa ermesi için en az ömründe bir kez 'tanrı yolunda' bir başka erkeğe kendini teslim etmesi gerektiği şeklinde ortak bir inanç vardı. Bu din fahişeliğinden en çok yararlananların da bizzat erkek 'din adamları' olduğu açıktır.

Yalnızca bir tanrı değildi 'Nannar'; ülkenin en büyük toprak ağası, en büyük tüccarı, en büyük zanaatkârı ve siyasal hayatın baş yöneticisiydi; çok sayıda bahçe, ev ve tarla adanmıştı tapınağına çünkü. Bu kaynaklardan gelen gelirin yanısıra, çiftçiler, toprak sahipleri ve tüccarlar da mısır, süt, altın, kumaş vs. den oluşan adaklarını tapınağa getirirlerdi. Tabiiki, bunlara bakacak kalabalık bir grubun varlığı gerekiyordu.

Tapınak adına çok sayıda atölye çalıştırılıyor ve geniş düzeyde bir iş çevriliyordu. Tapınakta adalet yüksek mahkemesi kurulmuştu ve yargıçları oluşturan din adamlarının hükümleri 'tanrı'nın hükmü kabul ediliyordu. Kraliyet hanedanı da egemenliğini gerçek egemen 'Nannar'dan alıyordu yine. Kral ülkeyi onun adına yönetiyordu ve bu bakımdan tanrılık mertebesine yükselmiş olup kendisine diğer tanrılar gibi tapınılıyordu.

İbrahim Peygamber zamanında Ur'a egemen bulunan hanedan, İ.Ö.. 2300'de doğuda Susa'ya, batıda Lübnan'a uzanan geniş bir imparatorluk kurmuş bulunan Ur-Nammu'dan geliyordu. Hanedan Ur-Nammu nedeniyle Nammu adını almıştı, işte Arapça'da buna Nemrud denmiştir. İbrahim Peygamber'in hicretinden sonra bu hanedan ve bu ulus ardı kesilmez felâketlere uğradı. Elamlılarca Ur'un yıkılması, Nannar putuyla birlikte Nemrud'un da ele geçirilmesiyle yıkılış hızlandı. Elamlılar Ur'a egemen olarak Larsa'da yönetimlerini kurdular. Son darbe, bir Arap hanedanı yönetiminde güçlenen ve hem Ur'u hem de Larsa'yı kontrolüne geçiren Babil'den geldi. Bu yıkılışın sonucunda Ur halkı kendilerini yıkım, utanç ve tahripten kurtaramayan Nannar'a olan inançlarını bıraktılar.

Bu ülke halkının hicretinden sonra İbrahim Peygamber'in öğretilerine ne tür bir cevap verdiği konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değilse de, İ.Ö.1910'da Babil kralı Hammurabi'nin (Kitab-ı Mukaddes'te 'Amurafil' diye geçer) yaptığı kanunları, Nübüvvet yol göstericiliğinin doğrudan veya dolaylı etkilerini taşır. Bu Kanun'un tümünün üzerine kazındığı bir sütun M.S. 1902'de bir Fransız arkeolog tarafından ortaya çıkarılmış ve 1903'te C.H.W John tarafından "En Eski Hukuk Kodu" adıyla İngilizceye çevrilip yayınlanmıştır. Bu kanunla Musa Peygamber'in Kanunun'un çoğu ilke ve ayrıntıları genelde birbirine benzerdir.

Bugüne değin yapıla gelen arkeolojik araştırmaların sonuçları doğruysa, ortada açık bir gerçek vardır: Şirk, İbrahim'in kavminin çok tanrıcı ibadetlerinin temeli ve basit bir dini inanç değil, ekonomik, kültürel, siyasal ve sosyal hayat sistemlerinin de ana temeliydi. Buna paralel olarak, İbrahim Peygamber'in mesajı yalnızca putatapıcılığın köküne vurmakla kalmıyor, kraliyet hanedanına tapınma ve bu hanedanın egemenliğinin yanısıra, din adamlarıyla soyluların sosyal, ekonomik ve siyasal statülerine ve tüm ülkenin kollektif hayatına da yükleniyordu. Bu yüzden, çağrısının kabulü kapsamlı değişiklikler gerektiriyordu. Geçerli sosyal modelin bırakılıp, tevhid temeli üzerinde yeniden kuruluşunu öngörüyordu. Bundandır ki, İbrahim Peygamber (a.s) mesajını yaymaya başlar başlamaz halk, soylular din-adamları sınıfı ve Nemrud hep birlikte onun sesini kesmek için ayaklandı ve Kur'an'da anlatılan keskin kavga patlak verdi.


78 Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, tartışmasız ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım."53

AÇIKLAMA

53. Ayet 76-78'de, İbrahim Peygamber'i Allah'ın elçisi olarak atanmadan önce gerçekliğe götüren düşünce şekli ifade olunmaktadır. Beynini ve gözlerini doğru biçimde kullanabilen bir insanın, İbrahim Peygamber gibi Allah'ın Birliği hakkında herhangi bir şey öğrenme imkanı bulunmayan şirk'in egemen olduğu bir çevrede doğup büyümüş de olsa, Gerçekliğe ulaşabileceği ortaya konmaktadır burada. Tek şart, kişinin tabiattaki olguları doğru olarak gözlemleyip, onlar üzerinde dikkatlice düşünmesi ve bağlantılı, mantıki bir düşünce zinciriyle gerçeğe ulaşmak için aklını kullanmasıdır. Önceki ayetlerden, İbrahim Peygamber'in hayatının bilinç kazanmasından itibaren yıldızlara, aya ve güneşe tapan bir halkın içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, onun gerçeği araştırmadaki kalkış noktasının, 'bu nesneler gerçekten Rabb olabilir mi?' sorusu olması tabiidir. İşte, Onun düşüncesi bu soru çevresinde merkezileşmiş ve halkının tüm tanrılarını değişmez bir kanuna bağlı olup, bu kanuna göre hareket ettiklerini keşfedince de kaçınılmaz olarak, bu tanrılardan hiçbirinin Rabb adını alabilecek herhangi bir niteliğe sahip olmadığı sonucuna varmıştır.

Olayın anlatılış biçimi genelde şöyle bir karşı çıkışa yol açabilir: "Gece üzerini örttüğünde bir yıldız gördü" ve "ben Allah'a ortak koşanlardan değilim" dedi. Burada sıradan bir okuyucunun zihninde, "Gece çocukluğundan beri hayatının her gününde İbrahim Peygamber'in üzerine örtmüyor ve o bu belli olaydan önce yıldızların, ay'ın ve güneşin doğup battığını görmüyor muydu?" sorusu uyanır. Evet, o her gece görüyordu bunları, fakat, olgunluğa ulaştıktan sonra bu şekilde düşünmeye başladı. Neden olay, (...Gece üzerini örttüğünde) denilerek, İbrahim'den daha önce yıldızları, ay'ı ve güneşi hiç görmemiş gibi bir şüphe uyandıracak şekilde verilmektedir?

Normal olarak böyle bir varsayım tabii gelmediğinden bu görünürdeki zaman yanlışlığı bazılarını olağanüstü hikayeler uydurmaya götürmüştür. İbrahim Peygamber'in olgunluğa ulaşmadan önce yıldızları, ay'ı ve güneşi görmemesi için bir mağarada doğup büyüdüğünü söyler böyleleri. Oysa, sorun hayali hikayeler uydurmayı gerektirmeyecek ölçüde basittir. Newton'un hayatındaki ünlü bir olayla açıklanabilir bu durum. Bir gün Newton ağaçtan bir elmanın yere düştüğünü görünce, zihninde birden şu soru canlanır: Nesne neden yere düşer? Sonunda o yerçekimi kanununa varır. Burada da kuşkusuz şöyle bir soru sorulabilir: Bu olaydan önce Newton hiç yere düşen bir şey görmemiş miydi? Herhalde, daha önce pek çok şeyin yere düştüğünü gördüğü kesindir onun. O halde, belli bir günde belli bir elmanın yere düşmesi nasıl olmuştur da, daha önce hergün yere yüzlerce düşüşün uyandırmadığı bir zihin faaliyetine yol açmıştır? Cevap basittir: Zihin her zaman aynı tür gözlemle aynı şekilde harekete geçmez. İnsan gözü önünde aynı şeyin tekrarlanıp durduğunu görür de, zihni hiç bir faaliyete geçmez; fakat birden bir an gelir, aynı şeyi bu kez görmek zihin faaliyetini belli bir soruna yöneltir. Veya, kişinin zihni bir sorunun çözümüne öylesine dalar ki, birden her zaman gözünün önünde bulunan bir şeyi değişik bir şekilde yakalar ve zihninde bu sorunun çözüm yönünde bir faaliyet başlar. İbrahim Peygamber'de olan da aynı şeydi. Geceler gelip geçmiş, yıllarca ay, güneş ve yıldızlar doğup batmış, fakat belli bir gecede belli bir yıldızın batarken gözlenişi İbrahim Peygamber'de (a.s) merkezi Allah'ın Birliği Gerçekliğine götüren zihin faaliyetine yol açmıştır. Belki o olgunluk çağına varalı beri, halkının dini olan ve tüm hayat sisteminin üzerine oturduğu yıldızlara, ay'a ve güneşe tapma sorunu üzerinde düşünüyordu. Sonra bir gece yıldızları gözlerken zihni birden harekete geçmiş ve bu sorunu çözmede kendisine yardım etmiştir. Yıldızları gözlemenin bu zihinsel faaliyetin başlangıç noktası olması da mümkündür.

Bu bağlamda giderilmesi gereken bir başka şüphe daha vardır. Yıldız ay ve güneşi görüp de, "Bu benim Rabbimdir" derken İbrahim Peygamber (geçici bir süre için de olsa) şirke düşmüş olmuyor muydu? Ufak bir düşünce, gerçekliği arayışında kaçınılmaz olarak şirk hakkında çeşitli akıl yürütme aşamalarından geçeceği için bu onun şirk suçunu işlemediği konusunda kişiyi ikna etmeye yetecektir. Bu bakımdan, onun akidesini belirleyen, geçici akıl yürütmeler değil, araştırmasının yönü ve sonunda durduğu noktadır. Bu tür ara akıl yürütme aşamalarından her gerçek arayıcısı geçecektir. Bunlar gerçek uğrunadır ve nihai karar olarak değerlendirilmemelidir. Şirkin her biçimi üzerinde akıl yürütme bir sorgulama olup asla uygulayamaz. Gerçeğin arayıcısı akıl yürütme sırasında durup, "bu böyledir" dediği zaman, bu onun nihai yargısı değildir Buradaki "bu şöyledir" "bu şöyle midir?" anlamındadır. Bu yüzden de, geçiş aşamalarındaki sorularına olumsuz cevap verdiğinde, hemen araştırmasında bir ileriki noktaya yönelir.


79 "Gerçek şu ki, ben, bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim."

80 Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. De ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkında bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?"54

81 "Hem size, O'nun kendileri hakkında hiç bir ispatlayıcı delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan siz korkmuyorken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu halde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz."

82 İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar55, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.

83 Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz ispatlı-delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.

Yazının Devamı İçin Aşağıdan 2. Sayfayı Tıklayın.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna