Nisa Suresi Meali Suat Yıldırım
Ana Sayfa »Kur'an-ı Kerim Portalı » Suat Yıldırım Kur'an-ı Kerim Meali » Nisa Suresi Meali Suat Yıldırım

Nisa Suresi Meali Suat Yıldırım

   

Nisa Suresi Meali Suat Yıldırım

NİSÂ SÛRESİ: Medinede takriben hicrî 6. yılda nazil olmuş olup, 176 ayettir. Kadınlar hakkında birçok hüküm ihtiva edip, Cahiliye döneminde mahrum oldukları yeni hakları kadınlara verdiğinden ötürü, bu sûreye "Kadınlar" mânasına gelen Nisa sûresi adı verilmiştir. Uzunluk itibariyle Bakara sûresinden sonra Kur'an-ı Kerimin en uzun ikinci sûresidir.  Kur'anda "Ey insanlar!" hitabı ile başlayan iki sûreden biri olup, ilk yarıdaki 4. sûredir. Bu hitap ile başlayan öbür sûre, ikinci yarının 4. sûresi olan Hac sûresidir. Nisada bu hitap insanlığın mebdeine (başlangıcına) insanların kardeşliğine, Hacdaki ayet ise mead, yani ahiret istikbaline dikkat çekmektedir.  Nisâ sûresi; Allahın hakları, bütün insanların kardeşliği, çocuklara, kadınlara, yetimlere şefkat edip haklarının verilmesi, mallarının korunması, evlenme, miras, temizlik, namaz, cihad, nizama uyma, toplumda müsamaha, dayanışma, emanete riayet, adalet, Ehl-i Kitap ile münasebetler, Hıristiyanların Hz. İsa (a.s) hakkındaki batıl iddialarını konu edinir.  


Bismillahirrahmanirrahim.

1 - Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının.   Kendi hakkı için birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allaha saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.  Bütün insanlığın aynı baba ve annede birleşen bir tek aile oluşturduğunu, dolayısıyla insanların bu hukuka uygun davranmaları gerektiğini bildiren bu ilk ayet, sûrenin konuları için en mükemmel bir giriş durumundadır.


2 - Yetimlere mallarını verin, temizi verip murdarı almayın, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü böyle yapmanız gerçekten büyük bir günahtır.


3 - Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helal olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla ikişer, üçer veya dörder olmak üzere evlenin.  Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.  Bu ayet, erkek için dörde kadar eş ile nikâhlanma ruhsatı verir. Fakat eşler arasında adaleti gerçekleştiremeyen, ahirette olacağı gibi, dünyada da perişan olur.


4 - Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mehrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin.


5 - Allahın sizin maişetinizin başlıca vesilesi kıldığı mallarınızı, aklı ermeyen kimselerin ellerine vermeyin. Bu malları işleterek elde edeceğiniz gelirle onların ihtiyaçlarını sağlayın, giyeceklerini temin edin ve onlara tatlı sözler söyleyin, güzel tavsiyelerde bulunun.


6 - Yetimleri evlenme çağına varıncaya kadar gözetip deneyin. Akılca olgunlaştıklarını görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyünce ellerine alacakları düşüncesiyle o malları israfla çarçur etmeyin, tüketmeyin. İhtiyacı olmayan veli, yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olan ise meşrû sûrette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın. Onlara mallarını teslim ettiğinizde bunu şahitlerle tesbit ettirin. Allah hesab sorandır ve Onun hesap sorması kâfidir. [6,152]


7 - Ana baba ile yakın akrabanın terikelerinde erkeklere hisse bulunduğu gibi, ana baba ile yakın akrabanın terikelerinde kadınlara -azından da çoğundan da- farz olarak belirlenmiş hisseler vardır.  Bu ayet mirasda beş prensip koyar: a-Erkek gibi kadın da mirastan pay alır. b-Az çok bütün mallar mirasa tabidir. c-Bu kural taşınabilir ve taşınamaz bütün mallar için geçerlidir. d-Ölen kişi mal bırakırsa miras söz konusu olur. e-Yakın akraba varken uzak akrabaya miras düşmez. Bu beş prensibi gayet özlü ihtiva eden bu ayet giriş yapılarak sonra miras payları belirtilir.


8 - Miras taksim edilirken varis olmayan akrabalar, yetimler, fakirler de orada bulunuyorlarsa, onlara da bir şey verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler de söyleyin.


9 - Arkalarında eli ermez, gücü yetmez küçük çocuklar bıraktıkları takdirde, onların halleri nice olur diye endişe edenler, yetimlere haksızlık etmekten de öylece korksunlar da Allahın cezalandırmasından sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.


10 - Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir.


11 - Miras konusunda, Allah çocuklarınız hakkında şöyle emreder: Erkeğin hakkı, kadının hissesinin iki mislidir. Şayet kadınların sayısı ikiden fazla ise onlar terikenin üçte ikisini alırlar. Eğer kız evlat tek ise terikenin yarısını alır.  Ana babaya gelince, ölenin çocuğu varsa, onun terikesinden her birine altıda bir hisse vardır. Eğer çocuğu yoksa ve kendisine ana babası varis oluyorsa annesine üçte bir hisse vardır.   Şayet ölenin kardeşleri varsa, ölenin yaptığı vasiyetin ifasından ve borcunun ödenmesinden sonra annenin hissesi altıda birdir.   Ana babanız ile evlatlarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını siz bilemezsiniz. Bunlar Allahın koyduğu farzlardır. Allah muhakkak ki her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.  Mirasta erkek evlat, kızın iki mislini alır. Zira İslama göre erkek ailesini geçindirmekle yükümlüdür. Kadının böyle bir görevi yoktur. Kadının yükü kocasına ait iken, koca ailesini, çocuklarını, duruma göre anne ve babasının nafakasını yüklenmek zorundadır. Dolayısıyla bu hüküm tam adalettir.


12 - Eşlerinizin çocukları yoksa terikelerinin yarısı siz kocalarındır.  Eğer çocukları varsa dörtte biri size aittir. Bütün bunlar, yaptığı vasiyetin ve üzerindeki borcun ifasından sonradır.  Sizin de çocuğunuz yoksa terikenizin dörtte biri eşlerinizindir.  Eğer çocuğunuz varsa terikenizin sekizde biri onlara aittir.  Bunlar da yapacağınız vasiyetin ve borcunuzun ifasından sonradır.  Eğer miras bırakan erkek veya kadın, çocuğu ve ana babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi de bulunursa, bunlardan her birinin hissesi altıda birdir.  Şayet onların sayısı daha fazla ise, o takdirde onlar üçte bir hisseye ortak olurlar.  Bu da yapılan vasiyet ve borcun ifasından sonradır.  Bütün bunlar, varisler zarara uğratılmaksızın yapılacaktır.  Bu, Allah tarafından size bir buyruktur. Allah her şeyi hakkiyle bilir, cezalandırmada aceleci değildir, Halimdir.


13 - İşte bunlar Allahın sınırlarıdır. Kim Allaha ve Resûlüne itaat ederse Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere ebedî kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı da budur.


14 - Kim de Allaha ve Resûlüne isyan eder ve Allahın sınırlarını aşarsa,  Allah onu da ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Hem onu zelil ve perişan eden bir azab vardır.


15 - Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin. Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol göste-rinceye kadar onları evlerde alıkoyun.


16 - Sizden bir çift fuhuş yaparsa onlara eziyet edin. Eğer tevbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin. Çünkü Allah, Tevvabdır, Rahîmdir: tevbeleri kabul eder ve çok merhametlidir.  a-Zina cezası olarak Kur'anda ilk gelen hüküm bu ayetle bildirilen azarlama, bir iki pataklama kabilinden rahatsız etmedir. b-İkinci olarak, bu sûrenin 15. ayeti gelip zinakâr kadını evde hapsetme hükmünü getirmiştir. c-Son olarak ise 24,2 ile gelen yüz değnek cezasıdır. Bu bekârların cezası olup evli zinakârlar recmedilirler. Bazı alimlere göre bu 16. ayet livata yapan erkeklere ait olup onlara verilecek cezayı bildirmektedir.


17 - Allahın kabulünü vâd buyurduğu tevbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların tevbesidir. İşte Allahın, tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.


18 - Yoksa makbul tövbe, kötülükleri yapıp edip de sonra kendilerinden birine ölüm gelip çattığında: "İşte ben şimdi tevbe ettim" diyenlerin tevbesi değil. Kâfir olarak ölen kimselerin tevbesi de değil. İşte öylesi kimselere, çok acı veren bir azap hazırladık.  Tevbenin makbul olmasına dair ayet ve hadisleri bir arada değerlendiren müfessirlerin vardıkları sonuç şudur: Can çekişme durumundan önce, henüz hayattan ümitsiz değil iken küfürden tevbe ile iman etmek geçerlidir. Fakat can çekişme halinde hayattan ümit kesme durumunda küfürden tevbe etmek ve iman etmek geçerli değildir. İman ettikten sonra iyi işler yapabilecek bir zaman bulunmalıdır.


19 - Ey iman edenler! Kadınları zorla miras olarak almanız helal olmaz. Çok belli bir fuhuş işlemedikçe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını ele geçirmek için onları sıkıştırmanız da size helal değildir.  Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur. [2,228]  Cahiliyede ölen bir erkeğin en yakın varisi onun eşinin üstüne bir bez parçası atınca, onu kendi yönetimi altına geçirmiş olurdu. Sonra ister ona mehir vermeksizin onu nikâhına alır, ister diğer bir erkeğe nikâhlayıp mehrini kendisi alır, isterse böyle yapmayıp evinde âdeta hapsedip malına el koyardı. Ayet bu âdeti kaldırmaktadır.  Ayetin son kısmı, aile kurumunu ayakta tutmak için çok önemli bir prensip koymaktadır. Evliliğin başında kişinin eşinin, gerek güzellik, gerek ahlâk bakımından eksikleri olabilir. İyi yönlerini ortaya koymasına fırsat vermeden ve sohbet ve ünsiyette bulunmadan, boşamaya girişmek doğru değildir.


20 - Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın.  Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu?  Hz. Ömer (r.a) halife iken evlenmeyi kolaylaştırmak için mehir mikdarına üst sınır koymak isteyince, mescidin arka tarafından bir hanım da bu ayeti okuyarak: "Ya Emire'l-müminin, Allahın verdiği imkânı almak doğru olur mu?" deyince Hz. Ömer derhal inceliğin farkına varmış, cemaatin huzurunda o hanımın haklı olduğunu kabul etmiştir.


21 - Nasıl alabilirsiniz ki birbirinize karılıp katıldınız, bir yastığa baş koydunuz, hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te'minat da aldılar?


22 - Daha önce geçen durum bir tarafa, bundan böyle babalarınızın nikâhladığı kadınları artık nikâhlamayın.  Hiç şüphe yok ki bu, Allahın gazabına sebep olan bir hayasızlıktır. Ne iğrenç bir yoldur o! [6,151; 17,32]  Cahiliyede üvey anne ile nikâh normal karşıla-nırken bu ayet onu yasaklamaktadır.


23 - Ey mümin erkekler! Şunlarla nikâhlanmanız haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -fakat zıfafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur.  Keza öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kızkardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir. [33,4]  Süt anne ve kardeşlerinde de, nesep (soy) yönünden olan mahremliğin cari olduğu ayette vurgulanmaktadır.


24 - Kocası olan kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar Allahın kesin hükümleridir.   Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp mehirlerini vererek nikâhlamanız helaldır. Dikkat edin evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, eşinizle karşılıklı rıza ile uyuşacağınız mikdar hakkında size bir vebal yoktur. Allah her şeyi hakkıyle bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. [4,4-21]  Bazı milletlerde evlenirken kadın erkeğe hatırı sayılır mal veya para (drahoma) verir. Bu, kendisine rağbet edilme sebeplerinden olur. İslamda ise kadının malına değil, kendisine önem verilir. Hatta, verilen değerin bir alameti olarak kocası ona biri peşin, öbürü evlendikten sonra verilmek üzere iki mehir verir. Nikâh akdi için mehrin mutlaka belirlenmesi gereklidir.


25 - Sizden eşraftan olan hür mümin kadınlarla evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, eliniz altında olan mümin cariyelerle evlenebilir.  Allah sizin kadr-u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin.   Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı ve merhameti boldur.


26 - Allah size helal ve haramı açıkça bildirmek, size daha önce geçmiş iyi insanların yollarını göstermek ve yuvanıza dönmenizi sağlayıp günahlarınızı bağışlamak ister. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.  Ayetteki sünen (yollar) gerek Nisâ sûresinin başın-dan buraya kadar bildirilen emirler, kültürel ve sosyal düzenlemeler, gerek Bakara sûresinde daha önce bildirilmiş hükümlerdir. Allah bunları isterken, gelecek ayette bildirildiği üzere müşrikler, münâfıklar ve yahudiler, Kur'anın bu inkılabları hakkında müminleri şüpheye düşürmek ve ölçü dışına çıkarmak isterlerdi.


27 - Evet Allah sizin yuvanıza dönüş yapıp tevbe-nizi kabul buyurmak istiyorken o şehvetlerinin ardına düşenler ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.


28 - Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan hilkatçe zayıf yaratılmıştır.  Haramlar, insan hürriyetini engelleme gibi görünür. Fakat unutmayalım ki kendi haline bırakılmış nefis, kötülüğe meyleder. Hem insanın ferdî hayatını koruyup iyileştirmek, hem de toplum içindeki diğer insanların hak ve hürriyetlerini, can, mal, namuslarını korumak için Allah bu sınırlamaları emretmiştir.


29 - Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise, elbette meşrûdur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasbederek kendinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.  Ayette: "kendi kendinizi öldürmeyin!" emri: a-"Birbirinizi öldürmeyin!" veya "intihar etmeyin!" demektir. Veya b-Haksız yere başkalarının mallarını alanlar toplumun nizamının bozulmasına sebeb olurlar; bu kendilerinin de sonunu hazırlayabilir.


30 - Kim sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa Biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allaha çok kolaydır.


31 - Eğer size yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin öbür küçük günahlarınızı örtüp affederiz ve sizi değerli bir mevkiye yerleştiririz.  Büyük günahlar, Allahın kesin olarak haram kılmakla beraber işleyenleri ahirette azap ile tehdit ettiği günahlardır. Bir hadis-i şerife göre bunlar: Şirk, sihir, adam öldürmek, yetim malı yemek, zina, meşrû savaşta ordudan kaçmak, namuslu mümin kadınlara zina isnad etmektir. Bazı rivayetlerde ana babaya isyan, faiz yemek de bunlardan sayılmıştır Öyle anlaşılıyor ki en büyük günahlar, kaçınmayı temin etmek için müphem bırakılmıştır.


32 - Bir de Allahın kiminize kiminizden daha fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere çalışmalarından nasipleri olduğu gibi kadınlara da çalışmalarından nasipleri vardır. Çalışın da siz daha hayırlı şeyleri Allahın fazlından isteyin. Allah her şeyi hakkıyla bilir.


33 - Ana ve babanın ve diğer akrabaların ölümlerinden sonra bırakacakları her terike için varisler belirledik. Yemin akdinin sizi bağladığı kimselere de paylarını verin. Muhakkak ki Allah her şeye şahittir.  Cahiliye döneminde müvalat akdi yapılarak mukaveleli mirasçı belirlenirdi. Bazı fakihlere göre bu veraset şekli, mirası akrabaya tahsis eden 8, 75. ayeti ile kaldırılmıştır. Hanefi mezhebine göre muvalat ile veraset devam edebilir. Şöyle ki: Herhangi bir kişi müslüman olur, varisi de bulunmazsa o bir dindaşına: "Tazminat ödemem gerekirse Senin benim âkilemden olman, benim de ölümümden sonra sen bana varis olman üzere müvalat yapalım" diye anlaşma yaparsa, bu akit geçerlidir.


34 - Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar.  Bunun sebebi, Allahın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi malî yükümlülükleridir.  O halde iyi kadınlar: itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır.   Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün.  Şayet size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep aramayın.  Unutmayın ki üstünüzde çok yüce, çok büyük olan Allah vardır.  Kocasına itaatsizlikte direten ve onun haklarını korumayan kadına burada sayılan üç işlem uygulana-bilir. Eğer bir uyarma kâfi geliyorsa, gerisini yapmak doğru değildir. Dövmeye izin verilse de bu yüze yapılmamak ve yara bere bırakacak tarzda olmamak şartıyla caizdir. Hz. Peygamber (a.s) isteksiz olarak, sırf aile nizamını temine vesile olsun diye dövmeye izin vermiştir. Yani, Hz. Peygamber, ayete getirdiği açıklamada, bu dövme işinin son derece sınırlı olduğunu bildiren çok sayıda talimat vermiştir.


35 - Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacak-larından endişe ederseniz, o vakit, kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin.  İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak buyurur. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, bütün maksadlardan haberdardır.


36 - Yalnız Allaha ibadet edip Ona hiçbir şeyi şerik yapmayın.  Anaya, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altındaki (köle, cariye, hizmetçi, işçi) lere de güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez. [17,23; 31,14]


37 - O cimrilik eden, üstelik etrafındaki insanlara cimriliği tavsiye eden ve Allahın lutf u fazlından kendilerine verdiği nimetleri gizleyen nankörler yok mu, işte Biz onları zelil ve perişan edecek bir azap hazırladık. [100,6-7; 80,17]


38 - Mallarını halka gösteriş için harcayıp Allaha ve ahiret gününe iman etmeyen kimseleri de Allah elbette sevmez. Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık o arkadaşların en kötüsüne düşmüş demektir.


39 - Allaha ve ahiret gününe inansalar ve Allahın kendilerine ihsan ettiği nimetlerden harcasalardı ne zararları olurdu sanki? Allah onları pek iyi bilmektedir.


40 - Şu kesindir ki Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez.  Ama kulun zerre kadar bir iyiliği bile olsa, onu kat kat artırır ve ayrıca Kendi tarafından büyük bir mükâfat verir. [21,47; 31,16]


41 - Ey Resûlüm! Her ümmetten haklarında tanıklık edecek bir şahid (Peygamber) celbettiğimizde ve seni de bütün onlara (ümmetine) şahit olarak getirdiği-mizde, bakalım onların hali nice olacak? [39,69; 16,89]


42 - İşte o gün dini inkâr edip Resûle isyan edenler, yerin dibine girmek, yerle bir olmak isteyecekler. Onlar hiçbir sözlerini hiçbir kabahatlerini Allahdan gizleyemezler. [78,40]


43 - Ey iman edenler, sarhoş iken ne söylediğinizi hakkıyla bilmedikçe namaza yaklaşmayın.  Yolculuk dışında cünüp iken de gusletmedikçe namaz kılmayın.  Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya tuvaletten gelmiş yahut hanımlarınızla yatmış olur da gusledecek su bulamazsanız, o vakit temiz toprağa teyemmüm edin, arınmak niyetiyle yüzünüze ve ellerinize meshedin. Muhakkak ki Allah Afüv ve Gafurdur: Af ve mağfireti boldur. [2,219; 5,90-91]  Sarhoş edici içki içilmesi, nihaî olarak haram kılınmadan önce bu şekilde iyice kısıtlanmıştı. İçenler ancak yatsı namazını kıldıktan sonra içebiliyorlardı. 5,90-91 ile ise mutlak olarak haram kılındı.  Teyemmüm: Su bulunmaz veya hastalık sebebiyle kullanmaya mani bir durum varsa, abdest veya gusül için, manen temizlenmek niyeti ile, el temiz toprağa vurulup yüz ve kollar meshedilerek gerçekleştirilir. Bu izin, müslümana en azından bir nizama uyma, itaat edeceği bir mercinin huzurunda olma bilinci verir. Kişinin zihninde, kendisini temizleme ve namazın kutsal olduğu fikrini canlı tutar.


44 - Baksanıza kendilerine Kitaptan nasip verilenlerin yaptıklarına! Kendilerinin hidayeti bırakıp sapıklığı satın almaları yetmiyormuş gibi, sizin de yolunuzu şaşırmanızı istiyorlar.


45 - Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir. İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da, bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!


46 - Yahudilerden bir kısmı, bazı sözleri aslî şeklinden ve mânasından saptırır, mesela: "İşittik" (ama isyan ettik), "işit" (hay işitmez olası!), ve râina derler.  Bu sözleri, ağızlarını eğip bükerek güya vaziyeti kurtarmak ve dinle alay etmek için söylerler.  Halbuki onlar sadece "İşittik ve itaat ettik", "İşit!" unzurnâ (bizi de gözet), deselerdi kendileri için elbet daha hayırlı ve daha dürüst bir iş olurdu.  Fakat Allah, inkârları yüzünden onları rahmetinden kovdu. Artık onlar pek az iman ederler. [2,104]  Onlar parantez içindeki sözleri içlerinden veya ancak yanındaki arkadaşı işitecek şekilde sessizce söylüyorlardı. Müminlerin "raina: bizi gözet, bize himmet et" sözlerini de bahane ederek ağızlarını eğip bükerek, İbranicede hakaret ifade eden benzer bir lafza dönüştürüyorlardı.


47 - Ey kendilerine daha önce kitap verilen Ehl-i Kitap! Yanınızdaki kitapları tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu Kitaba da iman edin.   İman edin: enseleriniz nasıl dümdüz ise bazılarınızın yüzlerini bir darbe ile gözden, ağızdan, azalardan ederek dümdüz hale getirmeden, veya Ashab-ı Sebte yaptığımız gibi lanet etmeden! Allahın emri mutlaka yerine gelir. [7,163]  Ashab-ı Sebt: Allah, yahudilerin cumartesi günü balık avlamalarını yasaklamıştı. Bu yasağı dinlemeyen Eyle ahalisini Allah cezalandırmıştı.


48 - Şu muhakkak ki Allah Kendisine şirk koşulma-sını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında effeder.  Kim Allaha ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiştir.


49 - Baksana o kendini temize çıkaranlara! Onların temiz olduklarını iddia etmeleri neye yarar ki?  Ancak Allah dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl kadar olsun haksızlık edilmez.


50 - Bak nasıl da Allah adına yalan uydurup Ona iftira ediyorlar! Bu da, onlara belli bir günah olarak fazlasıyla yeter! [3,24; 2,111; 2,134]


51 - Baksana o kendilerine Kitaptan bir nasip verilenlere! Putlara, kâhinlere, şeytanlara, ne kadar batıl varsa hepsine iman ediyorlar ve yetmezmiş gibi, bir de kalkıp kâfirler hakkında "Onlar, müslümanlardan daha doğru yoldadır" diyorlar!


52 - İşte onlar, Allahın lânetlediği kimselerdir. Allahın lânetlediğini de yardım edip kurtaracak kimse bulamazsın.


53 - Yoksa onların mülk ve hakimiyetten nasipleri mi var? Öyle olsa onlar insanlara bir kırıntı bile vermezler! [7,100]


54 - Yoksa onlar Allahın lutfundan insanlara ihsan ettiği nimetlere karşı haset mi ediyorlar? Evet biz Âl-i İbrahime de kitap ve hikmet verdik, hem de büyük bir hakimiyet ve mülk verdik.


55 - Onlardan kimi ona inanmakta, kimi de ondan halkı engellemekte. İşte böyle engelleyenin hakkın-dan, harıl harıl yanan cehennem gelir.


56 - Ayetlerimizi inkâr edenleri yarın cehenneme sokacağız. Derileri kızarıp yandıkça, yerine taze deri yaratacağız, ta ki cezaları olan azabı iyice tatsınlar. Şüphesiz ki Allah Azîz ve Hakimdir: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.


57 - Fakat iman edip güzel ve makbul işler yapanları ise, ebedî kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Onların orada tertemiz eşleri olacak. Hem onları nimetlerle sâyebân edecek bir sayeye koyacağız.  Sâyebân: Ayetin sonundaki "zıllen zalîlâ" koyu gölgelik manasına gelir. Diğer birçok meal böyle karşılık vermiştir. Bu doğru olmakla birlikte, biz Elmalılı M. Hamdi Yazırın mealini tercih ettik. O zıl kelimesinin mecazi anlamına dikkat çekmektedir. Gerçekten zıl, Farsçada sâye ve Türkçe'deki gölge karşılıkları gibi mecazen geniş nimetler hakkında kullanılmaktadır. "Zıllen zalîlâ" koyu gölge ki tam daimi nimete işarettir. Çünkü refah sahipleri genellikle ferah gölgelerde yaşarlar. Nitekim dilimizde "sâyedâr olmak, sâyebân olmak" "sâyesinde yaşamak" tabirleri, nimet ve saadet mefhumlarındandır.  


58 - Allah size emanetleri layık olan ehline verme-nizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah sözlerinizi de, hükümlerinizi de hakkiyle işitir, bütün yaptıklarınızı hakkıyle görür.


59 - Ey iman edenler! Allaha itaat edin. Resûlüne ve sizden olan ülülemre de itaat edin. Eğer Allaha ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allaha ve Resûlüne arzediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. [16,43; 42,10]  Ülülemr kelimesi geniş kapsamlıdır; müslümanların herhangi bir işinin başında olan her yöneticiye şamildir. Din alimleri, ülke yöneticileri, onların başında gelirler.  Hadis-i şerife göre: "Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın, hoşlansın veya hoşlanmasın, yöneticinin emirlerine itaat etmesi gerekir."  Bir başka hadis: "Allaha isyanda (günah olan bir konuda) başkasına itaat haramdır. İtaat ancak meşru hususlardadır."  Bir başka hadis: "Sizin başınızda doğru olduğu gibi yanlışı da uygulayan yöneticiler olacaktır. Böyle bir durumda kim yanlış şeylerden nefret ederse sorumluluktan kurtulacaktır." Bunun üzerine ashabdan bazıları: "Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak mıyız?" diye sorunca Hz. Peygamber (a.s): "Namazı kıldıkları müddetçe, hayır!" diye cevap vermiştir. (Müslim)


60 - Baksana hem sana indirilen hem de senden önce indirilen kitaplara inandığını iddia eden o münâfıkların yaptıklarına!  Kalkıp azgın şeytanın önünde muhakeme olmak istiyorlar.  Halbuki onlara o şeytanı reddetmeleri emri verilmişti.  Şeytan da onları haktan büsbütün saptırmak ister.


61 - Kendilerine "haydi Allahın indirdiği Kur'anın hükmüne ve Resûlün hükmüne gelin!" denildiğinde münafıkların senden iyice geri durduklarını görürsün. [31,21; 24,51]


62 - Fakat işlediklerinin cezası olarak başlarına bir musibet geldiği zaman ne olur?  Onlar hemen sana gelir, yemin billah ederek "billahi maksadımız sırf iyilik yapmak ve ara bulmaktan ibaret idi" derler. [5,52]


63 - Allah onların kalblerinde ne var, ne yok pek iyi biliyor. Onun için sen onlara aldırma, fakat kendilerine öğüt ver ve onlara kendilerine dair, içlerine işleyecek beliğ sözler söyle.


64 - Biz hiç bir peygamberi, Allahın izni ile, kendisine itaat olunmaktan başka bir gaye ile göndermedik.  Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allahdan af dileseler, sen de Resûl olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allahı Tevvab ve Rahîm: tevbeleri kabul eden, pek merhametli bulurlardı. [3,152]


65 - Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.  Hz. Muhammedi (a.s.m.) Allahın Resûlü kabul etmenin mânası, onun tebliğ ve tatbik ettiği inanç, düşünce ve yaşayış tarzını kabul etmek, bu hususlarda onu örnek almaktır. Yoksa Allah onu, insanlar peygamberliğine şehadet etsinler, fakat başkalarına tabi olsunlar diye göndermemiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Arzu ve heveslerini, benim getirdiğim ölçülere uydurmadıkça, sizden hiç biriniz mümin olduğunu iddia edemez."


66 - Şayet onlara "kendinizi öldürün" veya "Vatanınızdan ayrılın" (hicret edin) diye farzetseydik, pek azı müstesna, o farzı yerine getirmezlerdi.  Onlar kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette kendileri için hayırlı olur, durumlarını daha da sağlamlaştırırlardı.  "Kendinizi öldürün" emri: "Kendinizi ölüm tehlikesine, cihad meydanına atın" manasına gelebilir. Hz. Muhammed (a.s) ın ashabının (r.a) çoğu, dinleri uğrunda canlarını verip şehid olmuş, yine o uğurda yurtlarından ayrılıp hicret etmişlerdi. Önce Mekkeden, Hz. Peygamberin dünyadan göçmesinden sonra da Medineden ayrılma hasretiyle yanmalarına rağmen dünyanın dört bir tarafına yayılıp Allahın dinine hizmet etmişlerdir. Yahudiler ve münâfıklar ise, buna benzer hiçbir fedâkarlık göstermemişlerdir. Hatta Yahudiler kendi dindaşlarını öldürüp, diyarlarından sürmüşlerdir.


67 - Ve o takdirde Biz de onlara tarafımızdan pek büyük mükâfat verirdik.


68 - Ve onları dosdoğru yola iletirdik.


69 - Kim Allaha ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allahın nimetlerine mazhar ettiği nebiler, sıddîkler, şe-hidler, salih kişilerle beraber olacaklardır.  Bunlar ne güzel arkadaşlar!


70 - Bu Allahtan bir lütuftur. Bu lütfa layık olanların kadrini Allahın bilmesi yeter de artar!


71 - Ey iman edenler! Düşmanlarınıza karşı korunma tedbirinizi alın.  Duruma göre küçük kıtalar halinde veya toptan seferber olun.  Uhud savaşında müslümanların yarı mağlubiyetleri, Medine etrafındaki kabileleri aleyhte cesaretlen-dirmişti. Müslümanlar, Medinenin her tarafından tehlike çemberi içine alınmışlardı. İslamı öğretmek üzere dışarıdan davet edilen müslümanlar da suikasda maruz kalıyorlardı. Bu ayet, müminlerin yeterli tedbir almalarını emrediyor.


72 - Aranızda öylesi vardır ki, işi ağırdan alır. Başınıza bir felâket gelirse der ki: "Neyse ki, Allah bana lutfetti de onlarla beraber çıkmadım."


73 - Ama Allahtan size nimet ve inayet erişirse -sanki daha önce kendisiyle sizin aranızda hiç tanışıklık yokmuş gibi- "Ah! n'olurdu, der, ben de onlarla beraber olaydım da büyük ganimete konaydım!"


74 - O halde, dünya hayatına değil, ahirete talip ve müşteri olanlar Allah yolunda savaşsınlar.  Kim Allah yolunda savaşa girer de öldürülüp şehid olur veya galip gelir gazi olursa, her iki halde de Biz ona yarın pek büyük mükâfat vereceğiz.


75 - Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan:  "Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!"   diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?  Bu ayet, Mekkede veya başka bir yerde müslüman olmuş olup da Medineye hicret ederek kendilerini işkenceden kurtaramayan müminlerin feryadını dile getiriyor.


76 - İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise Şeytan yolunda savaşırlar.  Öyle ise ey müminler haydi, Şeytanın tarafdar-larıyla muharebe edin.   Şeytanın hilesi, cidden zayıftır.


77 - Baksana o kimselere ki, savaş zamanı değilken kendilerine: "Savaşa sebebiyet vermeyin, namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin!" denilmişti.   Sonra onlara savaşma farz kılınınca, onlardan bir kısmı insanlardan, Allahtan korkarcasına, hatta daha fazla korkup şöyle diyorlar: "Ya Rabbena, niçin bize harbi farz kıldın? Bize biraz daha mühlet verseydin ya!"   Onlara de ki: "Dünya zevki pek azdır, ahiret ise günahlardan sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar olsun haksızlık yapılmaz." [47,20]


78 - Nerede bulunursanız bulunun: Sağlam, yüksek kulelerde, hatta eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir.  Onlara bir iyilik ulaşınca "Bu, Allahtandır" derler. Bir fenalık gelince "Bu, senin yüzündendir" derler.  De ki: "Hepsi de Allah tarafındandır."   Fakat bu adamlara ne oluyor da söz anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar? [55,26; 3,185; 21,34; 7,131]  Yaratma bakımından hem iyilik, hem fenalık hem hayır, hem şer Allahtandır. Fakat şerre sebebiyet veren, davet eden insan olması itibariyle şer insana izafe edilir.


79 - Ey insan! sana gelen her iyilik Allahtandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.  Ey Resûlüm! Seni bütün insanlara Elçi gönderdik. Allahın buna şahit olması yeter de artar! [42,30]


80 - Kim Resûlullaha itaat ederse Allaha itaat etmiş olur.  Kim itaattan yüzçevirirse aldırma, zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki!


81 - Münâfıklar sana "Baş üstüne!" derler.   Fakat yanından çıkınca, onlardan bir güruh gece karanlığında senin söylediklerinin tersine planlar kurarlar.   Allah onların o gizli planlarını bir bir kaydediyor.   Onun için sen yüzlerine vurmaktan vazgeç de Allaha havale et, Ona tevekkül et. Sana vekil olarak Allah yeter. [24,47; 4,84]


82 - Kur'anı gereği gibi düşünmeyecekler mi?  Eğer Kur'an Allahdan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.  Bu gibi yerlerde münâfıkların ve zayıf inançlı kişilerin hataları dile getirilirken, bu yanlışların kaynağının, Hz. Muhammedin Allahtan gelen bir Elçi olduğunu, Kur'anın Allah Kitabı olduğu konusunda şüpheleri olduğunu bildirir. Allah Teala onları Kur'anı iyice incelemeye davet ediyor. Gerçekten, iyi düşünen insan şu hakikati anlamakta gecikmez: 23 yıl   gibi uzun bir dönemde, çok çeşitli durumlar sebebiyle ve son derece farklı konularda yavaş yavaş hazırlanan bir metnin içinde tutarsızlık olmaması mümkün değildir. Bir insan ne kadar akıllı olursa olsun bunu başaramaz. Öyle ise bu Kitap ancak Allahın eseri olabilir.


83 - Onlara güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde doğru olup olmadığını araştırmadan ve yaymakta mahzur bulunup bulunmadığını danışma-dan hemen onu yayarlar.  Halbuki onlar bu haberi Peygambere ve aralarındaki yetkili zatlara arzetselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onun mahiyetini, haberin neye delâlet ettiğini bilirlerdi.  Eğer Allahın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz.


84 - Artık Allah yolunda cihad et!  Sen ancak kendinden sorumlusun. Müminleri de buna teşvik et.  Umulur ki Allah kâfirlerin savletini uzaklaştırır. Allah en güçlü ve cezalandırması da en çetin olandır.  


85 - Her kim güzel bir şefaatte bulunursa, o iyilikten kendisine de bir nasip vardır.  Kim de kötü bir hususta şefaat ederse, ondan da kendisine bir pay düşer. Allah her şey üzerinde kadir bulunuyor.


86 - Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın,  en azından verilen selâmın misli ile karşılık verin. Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyle arar.  Bu ve daha başka ayetlerde emredildiği gibi, müslümanların daima insancıl ve nezaketli davranış göstermeleri gerekir. Mesela: Selam veren kimseye, daha candan, daha güzel, en azından onunki kadar güzel karşılık vermelidir. Zira kaba, nazik olmayan davranışlar insanları uzaklaştırır. İnsanlar arası ilişkilerin gergin olduğu dönemlerde ise bu güzel davranış, kat kat gerekli olur.


87 - Allah, o hak Mabuddur ki kendisinden başka hiçbir Tanrı yoktur.  Kıyamet günü hepinizi bir araya toplayacaktır. Bunda hiç şüphe yoktur.  Allahtan daha doğru sözlü kim olabilir?


88 - Yaptıkları bunca cürüm sebebiyle Allah kendilerini başaşağı getirdiği halde,  durum bu kadar belli iken ne diye münafıklar hakkında hüküm verirken kalkıp birbiriyle çekişen iki fırka haline geliyorsunuz?  Allahın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Her kimi Allah şaşırtırsa, artık sen ona yol bulamazsın.  Münâfıkların içleri dışlarından başka olduğu için, farklı yerlerde farklı durumlar alabildikleri için, onlar hakkında karar verecek kimseler ihtilaf ederler. O münafıklarla akrabalık, kabile birliği, ticari ortaklık, arkadaşlık gibi bağlar da müminleri etkileyebiliyordu.  Allah onlara Hz. Peygamber (a.s.m), İslam ve müslümanlarla iç içe olma imkânı verdiği, onlar da zahiren müslüman göründükleri halde, birtakım hesaplarla, kalblerinden eski küfür ve inkârlarına döndükleri için, onlar hakkında "başaşağı, tepetaklak olma" tabiri, hallerini ifade edecek en mükemmel tabirdir.  Bellidir ki Allah onları münafık olarak "başaşağı" yaratmış değildir. Fakat onlar, iman tarafında olmaları için, bunca kuvvetli sebepler varken, irade ve tercihlerini hep inkâr tarafına kullanınca, bütün işleri güçleri, kazandıkları o yönde olunca, kendilerinin ısrarla istedikleri durum meydana gelmiş, varlığa koyduğu kanuna göre de Allah dalaletlerine izin vermiş ve yaratmıştır.  Oysa münâfıkları keşfetmek zor değildir: Uhrevi hayır ile dünyevi çıkarları çatıştığında ahireti bırakıp o çıkarı tercihleri, İslamiyetleri ile menfaatleri karşı karşıya gelince İslama hizmet ve fedâkarlık tarafında yer almamaları kesin bir ölçüdür. Allah bunu kullanmayı hatırlatıp, münâfıklar yüzünden müminlerin birbirlerine düşmelerini menediyor.


89 - Ne çok isterler ki siz de kendileri gibi küfre düşesiniz de böylece kendileriyle beraber olasınız.   Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin.  Eğer aldırmazlarsa o vakit nerede bulursanız onları yakalayın, öldürün ve sakın onlardan ne hâmi, ne yardımcı edinmeyin.


90 - Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar veya ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak istemediklerinden göğüsleri daralarak size gelenler bundan müstesnadır.  Eğer Allah dileseydi, bunları size musallat eder ve bunlar da sizinle savaşırlardı.  O halde, onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.


91 - Bir de öyleleriyle karşılaşacaksınız ki onlar hem sizden, hem de kendi kavimlerinden emin kalmak isterler.  Bunlar ne zaman müslümanlarla savaşmaya çağırılsalar derhal ona dalarlar. O halde bunlar sizden uzak durmaz, size barış teklif etmezler, ellerini sizden çekmezlerse onları nerede bulursanız yakalayın, öldürün.   İşte bunlara karşı size kesin bir izin ve yetki vermişizdir.


92 - Müminin mümini öldürmesi olacak iş değildir, ancak yanlışlıkla olursa başka.  Kim yanlışlıkla bir mümini öldürürse mümin bir esir (köle) âzad etmesi ve öldürülenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak onlar diyetten vazgeçip bağışlarsa o başka.  Eğer yanlışlıkla öldürülen, kendisi mümin olmakla birlikte Size düşman bir kavimden ise, öldürenin mümin bir esir (köle) âzad etmesi gerekir.  Eğer öldürülen, aranızda anlaşma bulunan bir topluluktan olursa, varislerine teslim edilecek bir diyet ile mümin bir esir âzad etmesi gerekir.  Bunları yapmaya gücü yetmeyenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için ardarda iki ay oruç tutması gerekir. Allah her şeyi hakkiyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.  Keffaret olarak bir köleyi hürriyetine kavuşturmak Allahın hakkı, diyet ödemek de kul hakkını karşılamak içindir. Yanlışlıkla bir hayata son veren kimse, bir köleyi toplum içinde adeta hayata kavuşturma ile o hatasını telâfi etmiş olmaktadır. Ölenin varislerine verilecek diyet Hz. Peygamber (a.s) tarafından yüz deve veya onun değeri olarak tesbit edilmiştir. Bu da çok ağır bir tazminat olup, aileye verdiği zararı telafi etme maksa-  dına yöneliktir. Varisler isterlerse mikdarı hafifletebilirler. Köle âzad etme, diyet veya iki ay oruç ceza değil, suçun affedilmesi için birer keffarettir. Onun için katilin ayrıca vicdan azabı, pişmanlık duyup tevbe etmesi lazımdır. Ceza alması halinde bunlar sözkonusu değildir.


93 - Kim bir mümini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. [39,53, 4,48]  Kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası kısastır. Vârisleri kısastan vazgeçerlerse, diyet alabilirler. İsterlerse bunu da bağışlayabilirler. Ahiretteki cezası, Allah Teala affetmezse ebedi cehennemdir. 4,48. ayeti, Allah Tealanın, şirk dışındaki günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek bu ayeti takyid etmektedir.


94 - Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, son derece dikkatli davranın.   Size selam verene, dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için: "Sen mümin değilsin" demeyin. Unutmayın ki Allahın yanında birçok ganimetler vardır.  Önceden siz de böyle idiniz, Allah size lutfetti de imanla şereflendiniz.  Öyleyse iyi anlayın, dinleyin çok dikkatli davranın. Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. [8,26]  Selam, en kapsamlı bir iyi dilek temennisidir. Ayrıca selam veren kimse muhataplarına: "Ben senin cemaatındanım, sana benden zarar gelmez, senin de benim hakkımda iyi düşünmeni beklerim" demek isti-yordu. İslamın başlangıcında, gelen insanı başka türlü ayırd etme imkânı yok iken, selam bir parola yerine de geçiyordu. Düşman kişi, ölüm korkusu sırasında canını kurtarmak için de böyle diyebiliyordu. Bu da müslümanları zor duruma düşürüyordu. Fakat kalblerde olanı bilmek mümkün olmadığından Allah bu emri verdi. Demek ki bir mümini öldürmek ihtimalinden ise, bir kâfiri serbest bırakmak daha uygun görülmektedir.   Kaldı ki müteakip cümle, çok önemli bir uyarıda bulunmaktadır. İslam yavaş yavaş yayılıyordu. "İnsanların gönüllerinde ilahi hidayetin parlaması, İslamın güzelliklerinin anlaşılması pek az bir vakte de sığabilir. "Yakın bir zaman önce siz de onlar gibi değil miydiniz" deniliyor.


95-96 - Özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalan müminlerle, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden müminler elbette bir olmaz. Allah malları ve canları ile mücahede edenleri, derece bakımından cihada gitmeyenlerden üstün kılmıştır.  Gerçi Allah hepsine de en güzel yurt olan cenneti vâdetmiştir, ama mücahede edenleri, cihada katılmayanlardan çok daha büyük mükâfatlarla, tarafından derece derece rütbeler, hususi bir mağfiret ve rahmetle mümtaz kılmıştır. Değil mi ki Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı, merhamet ve ihsanı boldur.  Maksat, farz-ı kifaye olan cihaddan, mazereti sebebiyle ve izinli olarak geri kalan müminlerdir.


97 - İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: "Ne işte idiniz?"  Onlar da: "Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik" deyin-ce, melekler bu sefer şöyle dediler:  "Peki Allahın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret edeydiniz ya?" İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!  Bu ayet indirildiği sırada ve Mekkenin fethine kadar, müminlerin Medineye hicret etmeleri farz idi. Çünkü düşman müşrikler arasında, onların alayları, şüphe vermeleri, baskıları karşısında müminlerin dinlerini korumaları güçtü.  Diğer taraftan müminlerin bir arada İslamın güzelliklerini yaşayıp müslümanca eğitilmeleri önemli idi. Ayrıca müminlerin bir araya gelerek bir kuvvet oluşturmaları, gerektiğinde kendi haklarını savunup kâfirlerin merhametlerine bırakmamaları gerekiyordu.  İşte bu ayette, Asr-ı Saadette Medineye hicret etmeyip müşrik toplum içinde kalanlar, "kendilerine zulmedenler" diye nitelendirilmektedir. Bunlardan bazıları rahatlarını, alışkanlıklarını, ailelerini, mal ve mülklerini ve diğer çıkarlarını dinlerine tercih ediyorlardı. Onun için "Biz ülkede baskı altında yaşayan kimselerdik" özürleri kabul edilmemiştir. Feci bir akıbet, cehennem azabı ile tehdit edilmişlerdir. Bunun yanında gerçekten hicrete gücü yetmeyen yaşlı, güçsüz erkekler, kadınlar ve çocukların mazeretleri 98. ayetle kabul edilmiştir.  Asr-ı saadette Mekkenin fethi ile hicret mükellefiyeti sona ermiştir. Fakat ayet-i kerime, Mekke dönemi şartlarının bulunması halinde, hicretin yine gerekebileceğine işaret etmektedir.


98-99 - Ancak, her türlü imkândan mahrum ve hicret için yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar. Çünkü bunları Allahın affedeceği umulur. Allah gerçekten Afüv ve Gafurdur: Affı ve mağfireti boldur.


100 - Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.  Kim evinden Allaha ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allaha aittir. Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı, merhamet ve ihsanı boldur.


101 - Sefer esnasında kâfirlerin size bir fenalık yapmasından endişe ederseniz namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Gerçekten kâfirler sizin besbelli olan düşmanlarınızdır. [73,20]


102 - Ey Resûlüm! Sen müminlerin içinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir kısmı sana tabi olarak namaza dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar.  Bunlar secdeye vardıklarında, diğer kısım arkanızda beklesinler.  Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, sana tabi olarak namaz kılsınlar, hem ihtiyatlı bulunsun ve silahlarını da yanlarına alsınlar.  Kâfirler sizi silahsız ve teçhizatsız vaziyette iken kıstırıp, birden baskın yaparak işinizi bitirmek isterler.  Eğer yağmur sebebiyle zahmet çekerseniz yahut hasta düşmüş iseniz, silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur. Bununla beraber yine de tedbiri elden bırakmayın. Muhakkak ki Allah kâfirler için, zelil ve perişan eden bir azap hazırlamıştır.  Yolculuk sırasında dört rekatlı namazlar iki rek'at kılınır ve buna kasr denilir. Düşman korkusu olmasa da 90 km. lik mesafeye gitmekle dinen yolcu sayılıp kasr yapmak gerekir. Hanefi mezhebine göre kasr vacip, Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinde ruhsattır, Sünnet olarak kısaltılır.  Düşmanla savaş devam ettiğinde, bu ayette tarif edilen namaz kılınmaz. Namazlar ertelenir, kazaya bırakılır. Nitekim Hendek Savaşında Hz. Peygamber (a.s) bir günün dört vakit namazını kılamamıştı.  Fakat sıcak çatışma olmayan bir savaş ortamında yahut yangın, sel gibi bir güvensizlik ortamında salat-ı havf (korku halindeki namaz) kılınır. Hz. Peygamber (a.s) müteaddid defalar uygulamıştır.  Hanefi mezhebine göre şöyle kılınır: Cemaatin bir kısmı düşman karşısında dururken öbür kısmı imama uyar. İki rek'atli namazın ilk rek'atını, üç veya dört rek'atlı bir namazın da ilk iki rek'atını imamla beraber kılar. İkinci secdede, veya birinci ka'dede teşehhüdden sonra düşman cephesine gider. Bu defa öbür kısım gelerek imama uyar, onunla beraber geri kalan rek'atları kılar, tekrar düşman karşısına gider. İmam kendi başına selam verir, namazdan çıkar. Birinci kısım döner gelir, namazını kıraatsiz olarak tamamlar, selam verir, düşmana karşı gider. Sonra ikinci kısım gelir, namazını kıraatle tamamlayıp cepheye gider. Bununla beraber, bu zümreler, bulundukları yerde de namaz-larını tamamlayabilirler. "Namaz dinin direğidir." "Kulu, Rabbine ulaştıran bir miraçtır." "Vakitleri belirlenmiş bir farzdır." İslamın en büyük ibadetidir.


103 - Namazı tamamladıktan sonra, gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız üzerinde uzanarak hep Allahı zikredin.  Derken, korkudan güvene kavuştunuz mu, o vakit namazı tam erkâniyle eda edin.  Çünkü namaz belirli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.


104 - Düşman birliklerini takip edip arkadan sıkıştırmada gevşeklik göstermeyin.  Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allahtan, onların ümid edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.


105 - İnsanlar arasında Allahın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz Sana Kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik. Artık hainlerin müdafaacısı (avukatı) olma.


106 - Allahtan af dile. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı ve merhameti boldur.


107 - Ve kendi öz canlarına hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte ve günahkârlıkta çok aşırı olanları asla sevmez.


108 - İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da, Allah-dan gizlemeyi düşünmezler.  Halbuki onlar Allahın razı olmayacağı tezviratı planlarken O hep yanıbaşlarındadır. Zaten Allah, onların yaptıkları ve yapacakları her şeyi ilim ve kudretiyle ihata etmiştir.  


109 - Haydi diyelim, siz bu dünya hayatı bakımından onları savundunuz, peki yarın kıyamet günü kim Allaha karşı onları savunacak? Yahut kim onların vekili olacak?  Benî Zafer kabilesinden Tu'me, komşusu Katade-nin zırhını çalmış, bir un dağarcığının içinde götürüp Zeyd adlı bir yahudinin evine bırakmış. Katade Tu'meden şüphelendiğini söylemiş. O ise, bilmediğine yemin etmiş, evi de aranmış, zırh bulunamamış. Sonra un izinin Katadenin evinden Zeydin evine gittiği tesbit edilmiş. Zırh Zeydde çıkınca, bunu Tu'menin bıraktığını söylemiş. Delil Zeydin aleyhinde. Bazı yahudiler Zeydin lehinde şahitlik edip suçsuz olduğunu söylemişler.   Benî Zafer konuyu bir aile haysiyeti şeklinde ele alarak Tu'meye iftira edildiğini, hırsızın Zeyd olduğunu, zaten delillerin de bunu gösterdiğini öne sürerek davayı Hz. Peygambere götürdüler. Hz. Peygamber Tu'menin yeminine, Benî Zafer gibi müslüman bir kabile mensuplarının tezkiyelerine ve zahiri delillere bakarak Tu'menin suçsuz olduğuna temayül eder gibi oldu. Fakat tam hüküm vereceği sırada 105-115. ayetler vahyedildi.  Bu olay, Peygamberin risâletinin gerçekliğine ve Kur'anın evrenselliğine, tarafsız ve Allah katından olduğuna parlak bir delildir. Kur'an "Biz" den olan koca müslüman bir kabile aleyhine, bir zavallı yahudinin haklılığını ilan etmekten çekinmez.


110 - Kim kötülük eder veya günah işleyerek nefsine zulmeder de sonra Allahtan af dilerse, Allahı Gafur ve Rahim bulur.


111 - Kim günah kazanırsa, onu sırf kendi aleyhine kazanır. Allah her işi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.


112 - Kim bir hata (küçük günah) veya büyük günah işler, sonra onu masum olan birinin üstüne atarsa, bir iftira ve pek kesin bir vebal yüklenmiş olur.


113 - Eğer senin üzerinde Allahın lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni bile, hükümde şaşırtmaya yeltenmişlerdi.  Fakat onlar yalnız kendi kendilerini şaşırtırlar, sana hiçbir zarar veremezler.  Nasıl zarar verebilirler ki Allah Sana Kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allahın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. [42,52-53; 28,86]


114 - Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmek gerekir. Kim Allahın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz.


115 - Her kim de, hidayet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resûlullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat ahirette kendini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir! [68,44; 61,5; 6,110; 37,22; 18,53]  Durumu 109. ayetin açıklanmasında geçen Tu'me, suçu sabit olunca hakka teslim olacak yerde, maalesef kaçmış, dinden dönüp Mekke müşrik kampına iltihak etmiş, orada da hırsızlık alışkanlığı sebebiyle birkaç kere kovulup sonunda, bir tüccar kafilesinden mal çaldığından dolayı ölünceye kadar dövülmüştür.


116 - Şu kesin ki: Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama dilediği kimse hakkında bunun altındaki diğer günahları affeder. Her kim Allaha şirk koşarsa, haktan çok uzağa sapmış olur.


117 - Allahtan başka onlar sadece bir kısım kadınlara tapıyorlar ve onlar, aslında Allahın lanet ettiği o inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar. [53,19; 43,19; 37,158-159; 34,41]  Hiç kimse "Şeytana tapıyorum" demez, fakat "işi gücü şeytanlık olan", hep Şeytanı sevindirecek işler yapan kimse, ona ibadet ediyor demektir.


118-119 - O Şeytana ki: "Ya Rabbî, Senin kulla-rından mutlaka bir pay edineceğim. Mutlaka onları saptıracağım, onları birtakım temennilerle oyalayacağım. Onlara davarlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğim de Allahın yaratışını değiştirecekler" dedi. Her kim Şeytanı, Allahtan başka dost edinirse, şüphesiz besbelli bir ziyana girmiştir.  Burada Cahiliye araplarının bazı uygulamaları kınanmaktadır. Putlar namına kesilmek üzere adak edilen hayvanların kulaklarını yararlardı. Çocukların başlarında putlar namına bir mikdar saç bırakır, cildi mavi renkle boyar, fıtratı değiştirir, bazı mahluklara tapınırlardı.  Fakat şuna dikkat etmek gerekir ki, Kur'an dünyadaki varlıklar üzerinde, münasip biçimde yapılan değişiklikleri reddetmez. Aksi takdirde medeniyetin tümü, Şeytanın saptırması olurdu. Oysa medeniyet, Allah tarafından yaratılan şeylerin düzgün bir şekilde kullanılışından başka bir şey değildir. Kur'anın şeytânî değiştirmeler diye reddettiği husus, insan fıtratının ve eşyanın (yani varlıkların) Allahın verdiği tabiî fonksiyonların aksine kullanılması olayıdır.


120 - Şeytan onlara sadece vaadlerde bulunur, birtakım kuruntularla oyalar. Şeytan aslında onlara kuru bir aldatmadan başka ne vaad eder ki! [14,22; 4,123; 99,7-8]  Şeytanın aldatma yolları sayılamayacak kadar çeşitli olup, nefislere de caziptir. İnsanı en zayıf tarafından aldatmaya çalışır.


121 - İşte öylelerinin varacakları yer cehennemdir ve oradan kurtuluş için hiçbir çare bulamazlar.


122 - İman edip makbul ve güzel işler yapanları, ebedi kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz.  Bu Allahın gerçek vâdidir. Allahtan daha doğru sözlü kim olabilir?


123 - Allahın vadettiği bu mükâfat, ne sizin temennileriniz, ne de Ehl-i Kitabın temennileri ile elde edilmez.   Kim kötü iş yaparsa onun cezasını bulur ve Allahtan başka, kendisini o azaptan kurtaracak ne bir hâmi, ne de bir yardımcı bulamaz.


124 - Erkek olsun kadın olsun kim mümin olarak iyi ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.


125 - Hep iyiliği şiar edinmiş olarak, yüzünü ve özünü Allaha teslim edip bir de İbrahimin tevhid dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi? Bundandır ki Allah İbrahimi dost edinmiştir. [46,16; 3,68; 16,123; 53;37; 2,124; 16,120-121]


126 - Göklerde ve yerde olan her şey Allahındır. Allah ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşatır.  Allah ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşattığına göre Ona isyan eden kimse cezadan kurtulamayacağını iyice kafasına yerleştirmelidir.


127 - Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkındaki hükmü Allah size açıklıyor: Haklarını vermeyerek nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlarla küçük, zayıf yetim çocukların haklarına dair hükümler size bu Kitapta okunup duruyor. Yetimlerin haklarını vermekte tam adaleti gözetin. Yaptığınız her iyiliği, Allah mutlaka bilir.  Kadınlar hakkındaki soruya, cevap doğrudan doğruya değil, ilgisi dolayısıyla, yetim kızlara dair bir girişten sonra 128-134. ayetlerde geliyor.  Cahiliye devrinde erkekler yetim kızları himaye ediyorum diye yanlarına alır, mallarına da sahip olurlardı. Erkek güzelliğini beğenirse yetim kızla evlenir, malını yerdi. Çirkin bulur evlenmezse, malından yararlanmak için evlenmesine mani olurdu.   Küçük çocukları ise mirastan mahrum bırakırlar, sadece büyük erkekleri varis yaparlardı.


128 - Eğer bir kadın kocasının ihmalinden ve kendisinden yüzçevirmesinden endişe ederse, aralarını bulmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Barışma, elbette daha hayırlıdır. Nefisler menfaatlerine (kaprislerine) düşkün yaratılmıştır. Ey kocalar! Eğer siz iyi davranıp arayı düzeltir, kadınların hakkını çiğnemekten sakınırsanız unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. İyi davranışlarınızın karşılığını size fazlasıy-la verecektir.  Kur'anın gönderildiği ortamda, bir erkek, hiç bir sorumsuzluk duymaksızın istediği sayıda kadınla evlenebiliyordu. Nisa sûresinin 3. ayeti bunu en fazla 4 kadın ile sınırladı. Kadınlara mehir hakkı verdi, mirastan pay ayırdı. Eşler arasında titiz bir adaleti şart koştu. Bazı durumlarda bu eşitliği uygulamak çok zor olmaktadır. Mesela: Kadın kısır ise veya hasta ise bu yüzden de cazibesini yitirmişse veya cinsel birleşme için uygun değilse, erkek ikinci bir eşle evlendiğinde bazı problemler çıkmaktadır. Adil davranması zor diye ilk eşini boşaması çare midir, insafa sığar mı? Yahut olur ki, ikinci evlilikten sonra eşi, kocası ile birleşmek istemez, ama kocasının boşamamasına karşılık bazı haklarından fe-ragat etmeye razı olur. Bu takdirde bu, adalet şartına  aykırı sayılır mı? İşte bu bölüm bu meseleleri ele alır. Mesela "barış iyidir" diyerek feragatla evliliğin devamını teşvik eder. Kaprisleri kontrol etmek gerektiğine işaret eder. Eşlerden her biri de, koca da hadlerini bilmelidirler.


129 - Ey kocalar! bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam adaleti sağlayamazsınız. Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan sakınırsanız, unutmayın ki Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı ve merhameti boldur.  İslam kocaya, eşler arasında adaleti farz kılarken, zahiri haklarda, gün ayırmada eşit davranmayı kas-deder. Yoksa bir erkekten yaşlı ile genç, çirkin ile güzel eşlere aynı sevgiyi istemek fazla bir beklenti olur. Yapması gereken, ihmal etmemek, bir eş gibi davranmak, kocasız bir kadın durumuna düşürmemektir.


130 - Şayet gösterilen gayretlere rağmen eşler boşanıp birbirinden ayrılacak olurlarsa Allah her birini lütfu ile müstağni kılar birini öbürüne muhtaç eylemez. Allahın lutfu geniştir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.


131 - Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahın mülküdür. Biz gerçekten, hem sizden önce Ehl-i Kitaba, hem de size, Allaha karşı gelmekten sakınmanızı emrettik.  Eğer inkâra sapıp nankörlük ederseniz bilesiniz ki göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. Allah Ganidir, Hamîddir: Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layık olan Odur.  


132 - Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. Onun kudreti bütün bunları yönetmeye kâfidir.


133 - Eğer O dilerse, ey insanlar, hepinizi ortadan kaldırır ve başkalarını getirir. Allahın kudreti bunu yapmaya elbette yeter. [47,38; 35,16-17]


134 - Kim dünya mutluluğunu isterse bilsin ki dünya mutluluğu da, ahiret saadeti de Allahın yanındadır. Allah hakkıyle işitir ve görür. [2,200-202; 42,20; 17,18-21]


135 - Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçek-leştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun.  Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. [5,8]  "Sizden daha yakındır" şu demektir: Öyleyse zenginin rızasını gözetip onun lehinde olmayın. Fakire de acıyıp onun lehinde hakikatten ayrılmayın. Allah onlara sizden daha yakındır. Şayet onlar hakkında şahitlik etmede fayda olmasaydı, şahitliği meşrû kılmaz, şahitlik müessesesini kurmazdı.


136 - Ey iman edenler! Allaha, Resûlüne, gerek Resûlüne indirdiği gerek daha önce indirdiği kitaplara imanınızda sebat edin. Kim Allahı, meleklerini, kitap-larını, resûllerini ve ahiret gününü inkâr ederse hakikattan iyice uzaklaşmış, sapıklığın en koyusuna dalmış olur.  Bu ayet-i kerîme iman edenlere hitap edip yine iman etme emri veriyor. Genellikle müfessirler bu emri "İmanınızda sebat ediniz" diye açıklarlar. Buna yakın olarak: "daha ciddî iman ediniz" manası da anlaşı-labilir. "Bütün kalbinizle, zevklerinizi, hayat tarzınızı, dostluk ve düşmanlıklarınızı Allaha ve Resûlüne olan bu imanınıza göre düzenleyin" demektir. Ehl-i Kitaptan olanlara hitap edilip İslama girmeleri istendiğine dair de rivayet vardır.


137 - Onlar ki iman ettikten sonra inkâr ettiler. Sonra tekrar iman edip sonra inkâr ettiler. Sonra da inkârlarını artırdılar... İşte onları Allah ne affeder, ne de doğru yola çıkarır.  Bunlar güya müslüman olduğunu söyleyip ikide bir putperestliğe dönen münâfıklardır. Allahın onlara hidayet nasib etmemesi, kendi hareketlerinin neticesidir. Zirâ onların artık küfürden tövbe edip imanda sebat etmeleri beklenemez. Zirâ kalplerine küfür damgası vurulmuş ve irtidada alışmışlardır. İmanı asla ciddiye almadıklarından, imana girip çıkmak, onlar için, dünyanın en kolay işi idi.  


138 - Münâfıklara müjde ver ki can yakıcı bir azap kendilerini beklemektedir.


139 - O münâfıklar müminlerin dışında kâfirleri dost edinirler. İzzet ve desteği onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet ve kuvvet Allahındır. [35,10; 63,8]



140 - Allah Size Kitapda şunu da bildirmiştir: "Allahın ayetlerinin inkâr ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe onların yanında oturmayın." Böyle yaparsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah münâfıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya getirecektir. [6,68]  Mümin, Allahın dini ile alay edilen yerde bunu engellemeye gücü yetmiyorsa, orayı terketmelidir. Ayrılamıyor ve o alayları soğukkanlılıkla dinliyorsa, o da küfürde pay sahibi olur.


141 - Münâfıklar sizinle ilgili olayları çok yakından izler, devamlı olarak havayı yoklarlar: Şayet Allah size bir zafer lütfederse: "Biz de sizinle beraber değil miydik?" derler.  Eğer kâfirler zaferden yana bir pay elde ederlerse onlara: "Bizim taraf size galip durumda iken sizi kollamadık mı, müminlerin size karşı savletini içten içe engellemedik mi?" derler. Kıyamet günü Allah, sizinle onlar arasında hükmünü verecek ve Allah kâfirlere müminler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.


142 - Münâfıklar Allahı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müslümanlara gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allahı pek az hatırlarlar. [58,18]  Cemaatle namaz, mescide şevkle devam müminle münâfığı ayıran bir ölçüdür. Hz. Peygamber (a.s) zamanında cemaate devam etmeyen, İslam toplu-munun üyesi sayılmazdı. Münâfıklar da ister istemez mescide devam ediyorlardı. Fakat isteksiz, üşene üşe-ne geç gelip, namaz biter bitmez hapishaneden çıkar gibi çıkmaları, isteksiz ibadet ettiklerini gösteriyordu.


143 - Onlar müminlerle kâfirler arasında bocalayıp dururlar: Ne onlara bağlanırlar, ne de bunlara. Her kimi de Allah şaşırtırsa Sen ona hiçbir yol bulamazsın. [2,20]


144 - Ey iman edenler! Müminler dışında kâfirleri başınıza getirmeyin. Böyle yaparak, Allaha, aleyhinizde kesin bir belge mi vermek istiyorsunuz? Göz göre göre, Allahın hışmını üzerinize çekmek mi istiyorsunuz? [3,28]  Sultan: Kesin belge: Kâfirlere taraftar olmakla münafıklığınızı belgelemiş olursunuz. Zira kâfirlere taraftar olmak münâfıklığın en açık belgesidir.   Sultan: "Allahın cezalandırmasını size musallat edecek bir sebep" manasına da gelir.  Eturîdûne: "ister misiniz" tabiri, işin dehşetinin boyutlarını düşündürmek içindir. Yani: "Akıllı olan, bunu istemeyi bile düşünmez, nerde kaldı ki o işi yapsın?" demektir.  


145 - Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.


146 - Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler ve Allaha sımsıkı sarılanlar ve bütün samimiyetleriyle sırf Allaha itaat edenler müstesna. İşte bunlar müminlerle beraberdir. Allah müminlere de büyük mükâfat verecektir.


147 - Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyle bilir.  Şâkir: kul hakkında Allahın verdiği nimetlere şükreden, Allahın vasfı olarak ise kulunun yaptığı hizmetleri, şükürleri kabul eden anlamına gelir. Genellikle insanlar, öteki insanların yaptıkları hizmetleri takdir etmede cimri davranırlar, hatalarını ise büyütürler. Oysa Allah Teala faydalı işleri ve hizmetleri cömertçe takdir eder, kat kat ödüllendirir, kusurları ise affeder.


148 - Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.


149 - Bununla beraber eğer bir iyiliği açıktan yapar veya gizlerseniz veya bir kusuru bağışlarsanız bunu yapın, çünkü Allah da Afüvdür, Kadirdir: Affı çoktur, herşeye kadir olduğu halde yine de affeder.  Kusuru bağışlama: İnsanın, kusur işleyenden, kötülük yapandan hakkını almasına, bir önceki ayet cevaz verse de kusur bağışlamak daha iyidir. Kusur bağışlama işi, açıktan ve gizli yapılan iyiliğe dahil olmakla birlikte, açıkça zikredilmesi, açıklanmaya layık olacak önem arzetmesinden ileri gelir, hatta iyiliği açık ve gizli işleme de buna zemin hazırlamak için zikredilmiştir. Keza şartın cevabı olarak  "fe innellahe kâne Afuvven Kadîra" gelmesi de, makbul olan affın, güçlü iken yapılan af olduğunu gösterir.  


150-151 - O kimseler ki ne Allahı tanırlar ne resûllerini,  ve o kimseler ki Allahı tanıdığını iddia edip resûllerini tanımayarak, Allah ile resûllerini birbirinden ayırmak isterler ve o kimseler ki "resûllerin bazısına iman ederiz, bazısını reddederiz" derler,  ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isterler,  İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Kâfirler için de zelil ve perişan eden bir ceza hazırlamış bulunuyoruz.


152 - Allaha ve Resûllerine iman edip o resûller arasında hiçbir ayrım yapmayanların mükâfatlarını ise Allah ileride verecektir. Allah Gafurdur, Rahimdir. [2,285]


153 - Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Bu nadanlıklarını çok görme. Nitekim daha önce Musadan bundan da fazlasını istemişlerdi: ve: "Allahı bize açıktan göster!" demişlerdi. Bunun üzerine de, zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarpmıştı.  Daha sonra kendilerine açık mûcizeler ve deliller gelmesini müteakip bu sefer tuttular buzağıyı tanrı edindiler. Derken onlar tevbe edince, bunu da bağışladık. Ve Musaya da onlar üzerinde âşikâr bir nüfuz ve kudret verdik.  Medine yahudilerinin olur olmaz, akıl almaz isteklerine değer vermemeleri konusunda Hz. Peygamber (a.s) ve müminler uyarılıyorlar. İnanmak istemeyene ne kadar mûcize gösterilse inanmaz. Demek onların inanmaya niyetleri yok. Nitekim Hz. Musanın çağdaşı yahudiler o mûcizelerle beraber yaşamalarına rağmen tutup buzağıya bağlanmışlardı.


154 - Verdikleri sözde durmalarını pekiştirmek için, Tur'u (dağı) üzerlerine kaldırdık da: "Girin secdelere kapanarak o kapıya!" dedik onlara, bir de onlara: "Cumartesi günü av yaparak, ilahî yasağı aşmayın" diye söylemiş, bu hususta kendilerinden ağır teminat almıştık. [7,171; 2,63]


155-158 - İşte sözleşmelerini bozmaları, Allahın ayetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri nâhak yere öldürmeleri ve "kalblerimiz perdelidir" demeleri  -ki kalbleri perdeli yaratılmış olmayıp, Allah inkârcılıkları sebebiyle kalblerini mühürledi de artık onlar pek az inanırlar-  yine inkârları ve Meryem aleyhinde müthiş bir iftira atmaları  ve "Biz Allahın Resûlü Meryem oğlu Mesih İsayı katlettik" demeleri yüzünden,  onların başlarına belalar vererek cezalandırdık, kalblerini mühürledik,  Oysa onlar İsa'yı öldüremediler, asamadılar da; öldürülen başkası idi, lakin kendilerine ona benzer gösterildi.  İsa hakkında ihtilafa düşenler de bu hususta şüphe içindedirler. Bu konuda kesin bilgileri yoktur, zanna tabi olmaktan başka bir şeye dayanmazlar.  Onu kesinlikle öldüremediler. Doğrusu Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Aziz ve Hakimdir: mutlak galibdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. [41,5; 3,55; 19,30; 3,49]  2,88 de o yahudilerin, Hz. Peygamber (a.s) ın da-vetini sağır bir kulakla dinledikleri hatta "Siz ne kadar kesin delil getirseniz de, davetinizi kabul etmemekte kararlıyız. Zira kalplerimiz size karşı örtülüdür" dedikleri bildirilir.  Hz. İsa (a.s) ın mûcize olarak çarmıha gerilmekten kurtarılması, onu öldürtmeye çalışan yahudilerin günahını azaltmaz. Zirâ onlar işkence ve hakaret ettikleri, astırdıkları şahsın İsa olduğunu sanıyorlardı.  Hz. İsa hakkında ihtilafa düşenler, Hıristiyanlardır. Zirâ iyice bilindiği üzere bu konuda farklı inançlar vardır. Bir inanca göre çarmıha gerilen, Hz. İsa değil, ona çok benzeyen bir adamdı. Başka bir görüşe göre Hz. İsa idi, fakat çarmıhta ölmedi, oradan indirildiğinde yaşıyordu. Bazıları ise çarmıhta öldüğüne, ama daha sonra dirilip havarileri ile görüştüğüne inanırlar. Bazıları onun mukaddes ruh olarak göğe yükseldiğine, bazıları ise insan vücudu içinde göğe yükseldiğine inanırlar.


159 - Ehl-i Kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden ona inanacak olmasın. Kıyamet günü gelince de o, onların aleyhinde şahitlik edecektir.  Yahudiler nübüvvetini inkâr ederek ona inanmazken, hıristiyanlar da onu tanrılaştırarak layıkı vechile inanmazlar. Ama, can vermeden önce onun Allahın kulu ve Resûlü olduğuna inanacaklar ama o zamanki iman fayda etmeyecektir.  


160-161 - Hasılı o yahudilerden taşan bir zulüm, insanları Allah yolundan menetmeleri, kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faizi almaları, halkın mallarını haksızlıkla yemeleri yüzündendir ki Biz, kendilerine daha önce helal kılınan bazı temiz nimetleri haram kıldık ve içlerinden kâfir kalanlara can yakıcı azap hazırladık. [3,93]


162 - Fakat onlardan geniş ilmi olanlar ile müminler, hem sana indirilen Kur'ana, hem de senden önce indirilen kitaplara iman ederler.  O namaz kılanlar, zekât verenler, Allaha ve âhirete hakkiyle iman edenler var ya, işte onlara yarın büyük mükâfat vereceğiz.


163 - Nuh'a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve torunlarına, İsaya, Eyyuba, Yunusa, Harun ve Süleymana da vahyettik. Davud'a da Zeburu verdik.  Şimdi elde bulunan Tevratta Mezmurlar Kitabının sadece bir kısmı Hz. Davud (a.s) ın Mezmurlarından oluşur ve ona izafe edilir. Hz. Davuda ait kısım, vahiy parıltıları ile dolu bir Kitap olup, esas itibariyle ilahî kaynaktan geldiği anlaşılır.  


164 - Durumlarını sana daha önce anlattığımız nice elçiler de gönderdik. Anlatmadığımız nice elçiler de gönderdik. Allah Musaya da hitab ederek konuştu.


165 - Biz o elçileri rahmetimizin müjdecileri, cezamızın habercileri olarak gönderdik.  Ta ki resûllerden sonra, artık insanların Allaha karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın.  Allah Aziz ve Hakimdir: mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. [20,134; 28,47]


166 - Lakin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki onu kendi ilmiyle indirmiştir.  Melekler de buna tanıklık ederler.  Zaten Allahın şahit olması bir şeyin gerçekliği için yeter de artar!


167 - Onlar ki inkâr eder ve başkalarını da Allah yolundan engellerler, işte onlar haktan büsbütün sapmışlardır.


168-169 - İnkâr edip zulmedenleri Allah affedecek değil. Onları cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değil.  Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır. Bu da Allaha göre çok kolaydır.


170 - Ey insanlar! Resûlullah Rabbinizden size hakkı getirdi, kendi iyiliğiniz için ona iman edin.  Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa Allahındır. Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. [14,8]


171 - Ey Ehl-i Kitap! Dininizde haddi aşmayın, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri iddia etmeyin.  Meryemin oğlu Mesih İsa sadece Allahın resûlü, Meryeme ulaştırdığı kelimesidir. Allah tarafından gelen bir ruhtur. Gelin Allaha ve elçilerine iman getirin, "Tanrı üçtür" demeyin. Kendi iyiliğiniz için bundan vazgeçin.  Allah ancak tek bir İlahdır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ne var, yerde ne varsa Onun-dur. Koruyan ve yöneten olarak Alah yeter. [9,31; 5,75; 3,59; 21,91; 66,12; 43,59; 5,116; 19,88-89]  Allah Teala bir şeyin var olmasını isteyince "ol!" der o da vücuda gelir [3,82]. Allahın emirleri, kelimeleri tükenmez [31,27]. İnsanları, koyduğu bir nizama göre baba ve anneden yaratan Allah, ilk insan Hz. Âdemi annesiz ve babasız yarattığı gibi, kudret ve hikmetinin bir tezahürü olarak Hz. İsa'yı da babasız olarak var etmiştir. Böylece iradesinin mutlak olduğunu, Kendisini mahkûm ve esir edecek hiçbir şeyin bulunmadığını göstermiştir. Başlangıçta Hıristiyanlara Hz. İsanın Allahın emri (kelimesi) ile bâkire Meryem'den yaratıldığı söylenmişti. Fakat daha sonra onlar hellenistik dönem  filozoflarından Philon felsefesinden etkilendiklerinden kelimeyi "Allahın Kelamı" (Logos) anlamında kabul ettiler. Böylece Allah'ın zatını veya kelam sıfatını Hz. İsanın şahsında izhar ettiğine inanmaya başladılar. Bu durum, sinoptik üç İncil'e aykırı olan dördüncü Yuhanna İncilinin başlangıcında görülmektedir.  Allah Hz. İsayı Ruhul kudüs (kutsal ruh) ile desteklemiştir [2,253]. Yüksek Ruhanî değerler taşıdığından burada da "Allah tarafından gelen bir ruh" olarak nitelendirilmiştir. Maksad onun yüksek ahlakî faziletlere sahip, bütün kötülüklerden uzak kutsal bir ruh ve hakîkat  ile ve kuvvetli bir basîret hassası ile donatıldı-ğına dikkat çekmektir. Fakat felsefenin etkisi ile "Allahtan gelen bir Ruh" u "Allahın Kendi Ruhu" na dönüştürüp onun, İsa'ya hulûl ettiğini iddia ederek, ortaya muğlak bir teslis inancı çıkardılar. 18. asırdan beri bu muğlak inancı yorumlamaya çalışan sayısız tefsir ve mezhep birbirini itham edip durmaktadır.


172 - Ne Mesih, ne de Allaha en yakın büyük melekler Allaha kul olmaktan kaçınmazlar. Kim Ona kulluktan kaçınır ve kibirlenirse bilsin ki Allah, yarın hepsini huzuruna toplayıp hesaba çekecektir.



173 - İman edip iyi ve yararlı işler yapanların mükâfatlarını Allah, tam tamına ödeyecek, hatta lutfundan onlara hakettiklerinden daha fazlasını da verecektir. Kulluktan kaçınıp kibirlenenleri ise can yakıcı bir azaba sokacak ve onlar Allahtan gayrı ne bir hâmi, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. [40,76]


174 - Ey insanlar! İşte size Rabbinizden kesin bir delil geldi, size açık bir nûr indirdik.


175 - Allaha iman edip ona sımsıkı sarılanları ise, tarafından bir rahmet ve geniş bir nimet içine yerleştirecek ve onları doğruca Kendisine varan doğru yola koyacaktır.


176 - Senden fetva isterler. De ki kelâle'nin yani babası ve çocuğu olmayan kişinin mirası hakkındaki hükmünü Allah şöyle bildiriyor: Çocuğu olmayıp bir kız kardeşi olarak ölen bir adamın terikesinin yarısı kız kardeşine aittir.  Eğer kızkardeş çocuk bırakmaksızın ölürse tek varis olan erkek kardeş onun terikesinin tamamını alır. İki kızkardeş kalırsa onlar erkek kardeşlerinin terikesinin üçte ikisini alırlar. Eğer varisler erkek ve kız kardeşlerden oluşursa erkek, kadın hissesinin iki mislini alır. Allah şaşırmamanız için size bunları açık açık bildiriyor. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna