Hz Muhammed'in Vefatı ve Defni
Ana Sayfa »Dini Bilgiler » Siyer » Hz Muhammed'in Vefatı ve Defni

Hz Muhammed'in Vefatı ve Defni

   

Hz Muhammed'in Vefatı ve Defni

Peygamber Efendimizin Vefatı Hicrî 11. Rebıülevvel Ayı (Mayıs 632)
 

"Şüphesiz sen de öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir." (Zümer 39/38)
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in, mübarek ömrünün tamama ermesi ve nefislerin kötülüklerinden arınması gibi muazzam işin tam an­lamıyla başarıya ulaşmasına kadar bu dünyada kalmasına ihtiyaç vardı. Veda Haccı'nda bu önemli görev yerine getirilmiş, kusursuz tevhid inancı ve gü­zel ahlâkın temeli atılarak Arafat'taki topluluğa şu şekilde ilan edilmişti:
 

"Bugün dininizi tamamladım ve size nimetlerimi kemale erdirdim." (Mâide 5/3)
 

Fetih sûresinin inişi, bazı sahabîlere Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem'in vefatının yaklaştığını ihsas ettirmişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Allah Teâlâ'nın "Öyleyse Rabbine hamd ederek onu teşbih et ve ondan bağış­lanmanı dile." (Nasr 110/3) emrine uygun olarak vakitlerini daha çok Allah'ı teş­bih ve zikirle geçiriyordu. Genellikle her yıl mübarek Ramazan ayı içinde on gün itikafta kalırdı. Ama hicretin 10. yılının Ramazan ayında yirmi gün itikafta kal­dı. Yılda bir kez Ramazan ayında bütün Kur'an-ı Kerim'i baştan sona kadar Cebrail'in ağzından dinlerdi. Fakat vefat edeceği yıl iki kere dinlemesi nasib oldu. Ve­da Haccı sırasında bir taraftan hac menâsikini öğretiyor, bir taraftan da, "Gelecek yıl sizinle buluşabileceğimi ümid etmiyorum" buyuruyordu. Bazı rivayetlerde bu ifade, "Belki bundan sonra hac yapamayabilirim" şeklinde geçmektedir. Ğadîr-i Hum konuşmasında da bu tür bir ifade geçmiştir.
 

Uhud şehidlerinin cenaze namazının kılmaması meselesi Uhud savaşı anlatı­lırken açıklanmıştır. Bütün savaşlar içerisinde sadece Uhud savaşı müslümanların en fazla çaresiz kaldıkları ve acıklı bir şekilde can verdikleri savaştı. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onları hafızasında canlı tutuyordu. Burada­ki konuşmasında Uhud'u da anmıştı.
 

Veda haccı sırasında bütün müslümanlan kendini görme zevkiyle şereflendirdi. Onlara özlem ve hasretle veda etti. Canlara can katan "Aksine onlar dirilerdir." (Ba­kara 2/154) müjdesiyle feyiz bulan Uhud şehidlerini sekiz yıl sonra son defa kendi ziyaretiyle şereflendirmeyi yerinde gördü. Nitekim onları ziyaret için kabirlerine gitti, onlara hayır dualarda bulundu ve ağlamaklı titrek bir sesle, ölmek üzere olan birinin yaşayan akrabalarına, yakınlarına yaptığı gibi, onlara veda etti. Daha son­ra bir konuşma yaptı. Bu konuşmada: "Sizden önce havuzun başına gidiyorum. Onun genişliği, Eyle'den Cuhfe'ye kadar olan genişlik gibidir. Bana bütün hazine­lerin anahtarı verildi. Benden sonra şirke dönmeniz gibi bir korkum yok. Ama dün­yaya aşırı bağlanmanızdan ve dünya için birbirinizi vurup kan dökmenizden, bu şekilde sizden önceki milletler gibi mahvolup gitmenizden korkuyorum" buyurdu. Râvi der ki: Hz. Peygamber'i bu son konuşmayı yaparken bizzat dinledim.
 

Gazveleri anlatırken, Suriye Arapları'nın, Zeyd b. Harise (ra)'ı şehid etmeleri­ni zikretmiştik. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, o zalimlerden Zeyd b. Hârise'nin kısasım almak istiyordu. Hastalığının başlamasından bir gün önce Üsâme b. Zeyd (ra)'ı ordunun başına geçirerek, o azgınlardan babasının intikamı­nı almakla görevlendirdi. Hicretin 11. yılının onsekiz veya ondokuzunda gece ya­rısı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem müslümanların mezarlığı olan Cenne-tu'l Bakî'a gitti. Oradan döndüğünde kendini iyi hissetmedi. O gün Meymûne (ra)'nın sırası olan çarşamba günüydü. Hasta halinde beş gün boyunca adalet ve merhametinden dolayı sırasına göre eşlerinin odalarına gitmeye devam etti. Pazartesi günü hastalığı şiddetlenince Hz. Aişe (ra)'nin odasında kalması için mübarek eşlerinden izin aldı. Benzersiz güzel ahlâkından, insanlıkta benzeri görülmeyen edebinden dolayı iznini net ve açık şekilde istemedi. Aksine, "Yarın kimin odasın­da kalayım?" diye sordu. Ertesi gün Hz. Aişe'nin odasında kalma sırası geliyordu. Mübarek eşleri O'nun arzusunu anladıklarından, "Nerede isterseniz orada kalın" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o kadar bitkin hale gelmişti ki, yürüyemiyordu. Hz. Ali ve Hz. Abbas (ra) iki kolundan yapışarak zorlukla Hz. Ai­şe (ra)'nın odasına getirdiler.
 

Yürüme gücünü hissettiği sürece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem na­maz kıldırmak için mescide gelmeye devam etti. Son kıldırdığı namaz akşam nama­zıydı. Başı şiddetle ağrıdığı için başını mendille bağlamış olarak geldi ve namazı kıl­dırdı. Namazda Mürselât sûresini okudu. Yatsı vakti gelince, "Namaz vakti oldu mu?" diye sordu. Orada bulunanlar, "Herkes sizi bekliyor" dediler. Leğene su koy­durarak yıkandı. Sonra ayağa kalkıp mescide gitmek isteyince bayıldı. Kendine gel­diğinde tekrar "Namaz vakti geldi mi?" diye sordu. Oradakiler yine önceki cevabı verdiler Allah Resulü tekrar boy abdesti aldı ve tekrar ayağa kalkmak isteyince yine bayıldı. Ayilınca tekrar sordu, oradakiler yine aynı cevabı verdiler. Üçüncü kez mü­barek vücuduna su döktü sonra tekrar kalmak istediyse de yine kendinden geçip ba­yıldı. Ayılıp kendine gelince, "Ebu Bekir namazı kıldırsın" buyurdu. Hz. Aişe (ra): "Ey Allah Resulü! Ebu Bekir çok ince kalpli, hassas bir insandır. O sizin yerinize ge­çip ayakta duramaz" dedi. Allah Resulü yine, "Ebu Bekir namazı kıldırsın" diyerek aynı emrini verdi. Nitekim birkaç gün boyunca Hz. Ebu Bekir namaz kıldırdı.
 

Vefatından dört gün önce Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Kalem kâğıt getirin. Sizin için bir yazı yazayım, onun sayesinde hak yoldan sapmazsınız" buyurdu. Ashabın bazısı bunun üzerine diğer insanlara, "Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, ağrılar içinde ağır hastadır. Elimizde bize yeterli olan Kur'an-ı Ke­rim vardır" dediler. Bunun üzerine orada bulunanlar arasında görüş ayrılığı meydana geldi. Bazıları emrin yerine getirilmesini istiyor, bazıları daha başka şeyler söylüyordu, ihtilaf ve gürültü fazlalaşınca bazıları, "Bırakın bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e soralım" dediler. Sorduklarında, "Beni bırakın. Benim bulunduğum yer, sizin beni çağırdığınız yerden daha hayırlıdır" buyurdu.
 

Rivayetlerin çoğundan 13 gün hasta yattığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Allah Resulü'nün hangi gün vefat ettiği kesinlikle bilinse hastalığın hangi gün başladığı da kesinlik kazanabilir. Sahih rivayetlere gö­re bir pazartesi gününden, öteki pazartesi gününe kadar Hz. Aişe'nin odasında hasta yatmış ve orada vefat etmiş olduğundan hastalık süresinin 8 gün olduğu kesindir. Genel rivayetlerle bu rivayet arasın­da beşgün fark vardır. Sezgi ve kıyaslardan da hastalığın onüç gün sürdüğünün doğru olduğu anlaşıl­maktadır. Hastalığının beş gününü diğer eşlerinin odalarında geçirmiştir. Bu hesaba göre de hastalığı çarşamba gününden itibaren başlamış olmaktadır.
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bundan sonra üç şeyi vasiyet etti. Bunlardan ilki, Arabistan'da bundan böyle hiçbir müşriğin kalmaması, ikincisi, kendi döneminde bir prensip olduğu gibi, yabancı elçilere aynı şekilde saygı gös­terilmesi idi. Üçüncü vasiyetini ise rivayet eden hatırlayamamışUr.
 

Aynı gün öğle vakti Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in durumunda biraz iyileşme oldu. Su testisinden üzerine su dökülmesini emretti. Gusül bitince Hz. Ali (ra) ile Abbas (ra)'ın kollarına girerek mescide geldi. Cemaat ayakta saf bağlamış, Hz. Ebu Bekir namaz kıldırıyordu. Ayak sesini duyan Hz. Ebu Bekir ge­ri çekildi, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem işaret ederek yerinde durmasını bildirdi ve onun yan tarafına oturarak namazı kıldırdı. Yani Hz. Ebu Bekir (ra) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e bakarak, diğer insanlar da Hz. Ebu Bekir'e bakarak namazın rükünlerini yerine getiriyorlardı.
 

Namazdan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir hutbe okudu. Bu hutbe, O'nun son hutbesiydi. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem şöyle bu­yurdu: "Allah, kulunu; isterse dünya nimetlerini kabul etmekte ya da Allah katın­da bulunanları (ahireti) kabul etmekte serbest bıraktı. Fakat kulu, Allah'ın katmda-kini tercih etti" buyurdu. Bunu duyan Ebu Bekir ağlamaya başladı. Oradakiler Ebu Bekir'e bakarak şaşırdılar. "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir kişi hakkında birşeyler anlatıyor, bunda ağlanacak ne var?" diyerek ağlamasına bir anlam veremediler. Ama Peygamber'in sırdaşı, "O kulun" bizzat Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem olduğunu anlamıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem konuşmasına devam etti ve: "Servetinden ve arakdaşlığından en çok mem­nun kaldığım kimse Ebu Bekir'dir. Eğer dünyada ümmetimden tek bir kişiyi ken­dime dost edinseydim, bu Ebu Bekir olurdu. Ama islâm bağı herkesi dost yapma­ya yeterlidir. Ebu Bekir'in penceresinden başka, mescide bakan hiçbir pencere bı­rakılmasın. Dikkat edin sizden önceki milletler peygamberlerinin ve ulu kişilerin mezarlarını mabed haline getirmişlerdir. Dikkat edin siz öyle yapmayın, bunu menediyorum" buyurdu.
 

Hastalığı süresince Ensar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in lütuf ve keremlerini hatırlayarak ağlıyordu. Bir keresinde o vaziyette Hz. Ebu Bekir ile Hz. Abbâs (ra) yanlarına uğradı. Ağladıklarını görünce sebebini sordular. Onlar da; "Efendimizin bizimle konuşmaları ve sohbetleri hatırımıza geliyor da ondan ağlı­yoruz" dediler. O ikisinden biri giderek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem'e bu durumu anlattı. O gün bunun telâfi edileceği gün olduğundan, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem ensar hakkmda şöyle buyurdu:
 

"Ey insanlar! Ensar hakkında size iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Bütün müslümanlar durmadan çoğalacak ama ensar, yemekteki tuz gibi az kalacaktır. Onlar kendi adlarına görevlerini yerine getirdiler. Artık sizin onlara karşı görevinizi yerine getirmeniz gerekiyor. Onlar bana göre vücudumdaki mide gibidirler. Sizin zarar ve yararınızın sorumluluğunu üzerine alan kimsenin yani halifenin yapması gereken şey; ensardan iyilik yapanları yanına alması, yanlışlık yapanları da affetmesidir."
 

Yukarda da anlatıldığı gibi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Bizans-lılar'a göndermeyi planladığı ordunun komutanlığına Üsâme b. Zeyd'i tayin et­mişti. Bunun üzerine insanlar Ibn Sa'd bunlarm münafıklar olduğunu açıkça be­lirtmiştir "Tecrübeli yaşlı insanlar varken bu görevleri niçin gençlere veriyorsu­nuz?" diye itiraz ettiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu mesele hak­kında şöyle buyurdu:
 

"Eğer Üsâme'nin komutanlığına itiraz ediyorsunuz. Siz, onun babası Zeyd'in komutanlığına da itiraz etmiştiniz. Allah'a andolsun ki o, bu makama lâyıktı. Ve o, bana en sevimli olandı. Ondan sonra da bu oğlu, bana en sevimli olandır.
 

îslâmla diğer dinler arasında son derece hassas bir fark olup o da şudur: îsiâm, bütün emir ve hükümlerin koruyucusu olarak doğrudan doğruya Allah Teâlâ'yı görmektedir. Peygamber'in görevi ise; sadece Allah Teâlâ'nın emirlerini olduğunu kabul etmek, bu emirleri kendi söz ve hareketleriyle kullara ulaştırmaktır. Diğer dinlerdeki yanlış düşünceler şirke ve küfre kadar vardığından ve sonuçları ortada olduğundan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
 

"Islâmda helal haram kılınan şeylerin, hiçbir zaman benim tarafımdan kondu­ğunu iddia etmeyin. Ben Allah'ın Kitâbı'nda helal kıldığını helal kıldım, O'nun ha­ram kıldığını haram kıldım."
 

İnsanın ceza alması ve azaba uğramasının sebebi, bizzat kendi şahsî hareket ve davranışlarına dayanmaktadır. Allah Resulü, bu konuda şöyle buyurmuştur:
 

"Ey Allah Resulü'nün kızı Fâtıma! Ey Allah Resûlü'nün halası Safiyye! Sizi Allah katında kurtaracak güzel ameller yapın. Ben sizi Allah'ın azabından kurtaramam."


Konuşmasını, tamamladıktan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Hz. Aişe'nin odasına geri döndü.
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kızı Fâtıma'ya karşı derin bir sev­gisi vardı. Hastalığı sırasında onu çağırdı. Gelince kulağma birşeyler söyledi. Hz. Fâtıma (ra) ağlamaya başladı. Sonra tekrar çağırarak kulağına birşeyler söyledi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma güldü. Hz. Aişe sebebini sorunca Hz, Fâtıma: "Birincisinde, "Bu hastalık yüzünden öleceğim" buyurdu. Ben ağlamaya başlayınca: "Ailemden ilk önce sen bana kavuşacaksın" buyurdu. Ben de sevincimden gülmeye başladım" dedi.
 

Yahûdî ve hıristiyanlarm, peygamberlerin kabirlerine ve hatıralarına göster­dikleri aşırı saygı, putperestlik derecesine varmıştı. Islâmın öncelikli vazifesi ve ya­pacağı ilk iş putperestliğin kökünü kazımak olduğu için hastalığı sırasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in en hassas davrandığı husus, peygamber mezarlarına aşırı saygı gösterilmesi illetiydi.
 

Habeşistan'a hicret edildiğinde oraya gidip bir süre kalarak daha sonra dönen eşi peygamberin bu hastalığı sırasında kendisine, oradaki hıristiyan mabetlerini, heykellerini ve resimlerini anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Onlar, iyi bir adam öldüğü zaman kabrini mabed haline sokuyor ve onun putunu yaparak oraya dikiyorlar. Kıyamet günü Allah Teâlâ'nm gözünde bu insanlar, en kötü insanlar olacaklardır" buyurdu.
 

Allah Resulü, ızdırabın şiddetinden üstüne örtülen bezi bazan yüzüne çekiyor, bazan da sıcaktan bunalarak açıyordu. Hz. Aişe (ra) mübarek ağzmdan şu kelime­lerin döküldüğünü duydu:
 

"Allah, yahûdîlerle hıristiyanlara lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabirle­rini mabede çevirdiler."


îşte bu sıkıntı ve ızdırâb içinde Hz. Aişe'nin yanında birkaç altın para bulun­duğunu hatırladı. "Ey Aişe! O paralar nerede? Muhammed Allah'ın huzuruna ne yüzle varacak? Git, onları Allah yolunda dağıt."
 

Vefatından birgün önce pazar günü insanlar O'na ilaç içirmek istediler. Tadmı sevmediğinden içmeyi reddetti. O anda baygınlık geçirdi, insanlar ağzını açarak ilâcı içirdiler. Kendine geldikten sonra ağzında ilacm tadını hissedince, "Herkes o ilâçtan içsin" buyurdu. Zorla ilaç içirenler arasında Abbas (ra)'ın olma­dığını anlayınca onu, bunun dışında tuttu. Hadis alimleri bu olayı yazdıktan sonra bunun, insanlık gereği olduğunu yani hastalar nasıl hassas hale gelirlerse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de aynı şekilde olduğundan bu emri ver­diğini ifade etmişlerdir. Fakat bize göre bu, hassaslaşmadan öte Peygamberin ru­hundaki incelik ve hassasiyettendi.
 

Hastalığında sürekli şiddetlenme ve hafifleme oluyordu. Vefat ettiği Pazartesi günü, ruhunda bir sükûn ve huzur vardı. Mübarek odası mescide bitişikti. Sabah­leyin perdeyi kaldırarak bakınca insanların sabah namazı kıldıklarını gördü. Gör­düğü manzaradan büyük bir haz duyarak tebessüm buyurdu. İnsanlar ayak sesini duyunca, Rasûlullah'm dışarı çıkmak istediğini sandılar. Herkes, sevinçten kendin­den geçti. Neredeyse namazı bozacaklardı, imamlık yapan Hz. Ebu Bekir, imamlık makamından geri çekilmek istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem işaret ederek ona mâni oldu ve odasına girip perdeyi indirdi. Sahih-i Müslim'de; "O ka­dar zayıftı ki perdeyi iyice örtebilecek kadar bile gücü yoktu" diye yazmaktadır. Bu, sahâbe-i kiram'ın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek yüzünü son görüşleriydi. Enes b. Mâlik (ra) "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek yüzü, bir kitap sayfası gibi bembeyaz görünüyordu" demiştir.


Gün ilerledikçe Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, tekrar tekrar ken­dinden geçiyor, sonra yine kendine geliyordu. Fâtımatü'z-Zehrâ (ra) bunu görün­ce: "Ah babacığım! Çok ızdırap çekiyor" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem de: "Baban bugünden sonra hiç ızdırap duymayacak" buyurdu.
 

Hz. Aişe (ra) şöyle diyor: "Hz. Peygamber sağlığında daima; "Peygamberler, Ölümü kabul etmekle dünya hayatını tercih etmekte serbest bırakılmışlardır" bu­yururdu."
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hastalığın şiddetiyle bir taraftan ız­dırap duyarken, diğer taraftan da kendini ebedi âleme hazırlıyor ve mübarek ağ­zından şu kelimeler dökülüyordu:


"Allah'ın kendilerine ikram ve ihsan ettiği kimselerle beraber."


Bazan de şöyle buyuruyordu:


"Ey Allahım! Yüce katma ulaşmayı diliyorum."


Hz. Aişe artık anlamıştı ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sadece Allah'a kavuşmayı istemekteydi.


Vefatından biraz önce Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, Resûlüllah'ın mü­barek huzuruna geldi. Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başını Hz. Ai-şe'nin göğsüne dayamıştı. Abdurrahman'ın elinde misvak vardı. Misvaka gözleri­ni dikerek baktı. Hz. Aişe (ra), Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in misvak kullanmak istediğini anladı. Abdurrahman (ra)'dan misvakı alarak dişleriyle yu­muşattı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eline verdi. Rasûlüllah tam manasıyla sağlıklı insanlar gibi dişlerini misvakladı. Artık ölüm zamanı çok yak­laşmıştı. İkindi vaktiydi. Göğsünde nefesleri azalmış, derinden hırıltı halinde nefes aldığı hissediliyordu. Tam bu sırada mübarek dudakları hareket edince orada­kiler şu sözleri işitti:
 

"Namaza ve ellerinize emânet olarak verilmiş olan kölelerin haklarına çok dik­kat edin."
 

Yanında su leğeni vardı. Oraya tekrar tekrar ellerini daldırıyor, yüzüne sürü­yordu, üstündeki bezle bazan yüzünü örtüyor, bazan açıyordu. Tam bu sırada eli­ni kaldırarak parmağıyla işaret etti ve üç kere "Artık sadece O Yüce Dost'a ulaş­mak istiyorum" buyurdu. Bunu diye diye göklere, sonsuza doğru uzattığı eli yanı­na düştü. Gözleri açılarak tavana dikildi ve mübarek ruhu kutsal ebedi aleme uçup gitti.
 

Allahım! O'na, ailesine ve ashabına bol bol salât ü selâm et!


Hz Peygamber'in Yıkanıp Kefenlenmesi ve Defni
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yıkanıp'defnedilmesi işi ertesi gün olan sah günü Rebîülevvel'in ikisinde başladı. Bu gecikmenin çeşitli sebepleri vardı:
 

1-Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e bir bütün haline gelmiş olan sahabe, O'nun bu dünyadan ayrıldığına bir türlü inanamıyordu. Nitekim Hz. Ömer kılıcını çekmiş, "Kim Hz. Peygamber öldü derse başını uçururum" diyordu. Ama Hz. Ebu Bekir geldi ve herkesin önünde bir konuşma yaparak: "Hz. Peygam­berin bu dünyadan göçüp gideceği kesindi"' dedi ve Kur'an-ı Kerim'den âyetler okuyarak gerçeği anlatınca, insanların gözleri açıldı ve bu önüne geçilmez gerçe­ğin meydana gelmiş olduğuna herkes kesinlikle inandı.
 

2- Allah Resulü'nün ölümü gerçekleştikten sonra, güneş batmadan önce yıka­nıp kefenleme işini bitirecek zaman kalmamıştı.
 

3- Mezar kazma işi, yıkama ve kefenlemeden sonra başladığı için uzun süre beklemek gerekti.


4- Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in vefat ettiği odaya insanlar sı­ra ile küçük gruplar halinde alındı ve Üsâme b. Zeyd mübarek naaşınm görülme­mesi için perde tuttu. Hz. Ali (ra) da O'nu yıkadı. Abbas (ra) da orada bulunuyor­du ve bazı rivayetlerde onun da perde tuttuğu bildirilmişti. Herkes bu şerefe ortak olmak istediğinden bu hizmetleri görmek için odaya girmeye uğraşıyordu. Hz. Ali (ra) ise kapıyı içerden sürgülemişti. Ensâr, kapıdan seslenerek "Allah için bizim hakkımızı da düşünün, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e hizmet etmek bizim de hakkımızdır" diyorlardı.
 

Vâkıdî'nin anlattığına göre Hz. Ebu Bekir (ra), "Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem üzerinde hiç kimsenin hakkı yoktur. Eğer herkesin içeri girmesine izin verilirse iş yapılamaz" dedi. Fakat ensarın ısrarı üzerine Hz. Ali (ra) Bedir savaşı­na katılan sahabeden Evs b. Hullî el-Ensârî'yi çağırdı. O, su testisini doldurup ge­tiriyordu.


Hz. Ali (ra) göğsünü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek vü­cûduna dayamıştı. Hz. Abbâs, (ra) ile iki oğlu Kusm ve Fadl Allah Resûlü'nün mü­barek vücûdunu bir yandan diğer yana çeviriyor, Üsâme b. Zeyd (ra) ise su döküyordu.


Kefen olarak ilk seçilen kumaş Hz. Ebu Bekir (ra)'ın oğlu Abdullah'ın Yemen dokuması şalıydı. Ama sonra bu değiştirildi ve üç parça beyaz pamuklu bezden kefen yapıldı.
 

Yıkanıp kefenlendikten sonra Allah Resûlü'nün nereye defnedileceği sorunu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir (ra): "Peygamber nerede vefat ederse oraya defnedilir" dedi. Nitekim Allah Resûlü'nün mübarek naaşı kaldırılıp altındaki yatak çekilerek Hz. Aişe'nin odasındaki yatağın bulunduğu yere mezar kazılması kararlaştırıldı. Hz. Aişe (ra) şöyle der: "Hz. Peygamber açık bir alanda defnedilmedi. Çünkü O, son anlarında aşırı sevgiden dolayı insanların mezarını da mabede çevirmelerin­den endişe ediyordu. Açık alanda halkın yanlış davranışlarının kontrol edilmesi zor olduğundan odanın içinde defnedildi.
 

Medine'de iki kişi mezar kazmakta ustaydı. Bunlar Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Ebu Talha (ra) idi. Ebu Ubeyde (ra), Mekkeliler'in adetlerine göre sandık biçimin­de mezar kazardı. Ebu Talha ise, Medine adetine uygun lahit biçiminde mezar ka­zardı, insanlar mezarın kazılma şekli üzerinde ihtilaf ettiler. Hz. Ömer, "İhtilaf doğru değil, her ikisine birer adam gönderilsin, kim önce gelirse o kazsın" dedi. İnsanlar bu görüşü beğendi. Nitekim Abbas (ra) ikisine de birer adam gönderdi. Ebu Ubeyde (ra) evde yoktu. Ebu Talha geldi ve Medine tarzına göre lahit biçimin­de mezar kazdı. Mezarın dibindeki toprak ıslak olduğundan Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem'in üzerinde vefat ettiği yatak, mezarın içine serildi.
 

Cenaze hazırlanınca insanlar üşüştü. Cenaze odanın içinde olduğundan insan­lar küçük gruplar halinde içeri girerek namaz kılıyorlardı. Önce erkekler, sonra ka­dınlar daha sonra çocuklar namazı kıldılar. Ama imam yoktu.
 

insanlığın efendisinin sayılmayacak kadar güzel huylarmı içinde taşıyan, yer­yüzünde benzeri bulunmayan yüce karakterini sinesinde taşıyan, meleklerin kü­çükken yıkayıp temizlediği, büyüdüğünde Allah'ın kendi nuruyla aydınlattığı o mübarek vücûdunu, Hz. Ali (ra), Fadl b. As (ra), Üsâme b. Zeyd (ra) ve Abdurrah-man b. Avf (ra) kabre indirdiler.
 

Hz. Peygamber'in Mirası

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem vefat ettiğinde miras olarak ne bıraktı diye bir soru sorulursa, bunun cevabı şudur: Hz. Peygamber'in hayatta iken neyi vardı ki, vefatından sonra onu bıraksın. Eğer birşeyi varsa, onunla ilgili genel bir açıkla­ma yapmış ve şöyle buyurmuştur:
 

"Biz Peygamberler miras bırakmayız. Ne bırakmışsak, hepsi sadakadır, bütün müslümanlann hakkıdır."
 

Ebu Hureyre (ra) şunu rivayet etmiştir: "Birgün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Mirasçılarımı para bölüşürken görmeyeceksi­niz." O'nun söylemek istediği, 'ne olacak ki paylaşsınlar!' idi. Hatırlanacağı üze­re vefatına yakın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Aişe'nin yanın­da emanet olarak bulunan birkaç dinarı bile hemen o anda infâk ettirmişti. Mü'minlerin annesi Cüveyriyye'nin kardeşi olan Amr b. Huveyris'ten Buhârî'de şöyle bir rivayet vardır:
 

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem vefat ederken hiçbirşey bırakmadı. Ne para, ne köle, ne kadın köle ne de daha başka birşey. Sadece beyaz katırını, si­lahını ve bütün müslümanlara sadaka olarak verdiği bir miktar arazisini bırak­tı."


Ebu Dâvûd'da Hz. Aişe (ra)'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
 

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ne para bıraktı, ne de deve ve ko-yun-keçi bıraktı." Herşeye rağmen bıraktığı şu üç şeyden ibaretti: Bir miktar arazi, binek hayvanı ve silah.


Araziler
 

Amr b. Huveyris (ra)'ın söylediği araziler Medine, Hayber ve Fedek'teki birkaç bahçe idi. Medine'deki araziden Benû Nadîr'in arazisi ya da Muhayrîk adındaki bir yahûdînin, Hicret'in 3. yılında Uhud savaşı sırasında vasiyet yoluyla hibe etti­ği bir kaç bahçe kasdedilmektedir. Fakat sahih rivayetlerden kesinlikle anlaşılan odur ki; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu bahçeyi daha o zaman ihti­yaç sahiplerine dağıtmıştır.
 

Fedek ve Hayber'deki emlak hakkında işin başından beri Şia ile Ehl-i Sünnet arasında görüş ayrılığı vardır. Şia'ya göre bu araziler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in şahsî mallarıydı ve miras olarak da Ehl-i Beyt'e dağıtılmalıydı. Ehl-i Sünnet ise bu gayr-i menkul Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in elinde tasarruf hakkıyla duruyordu. Kendi şahsına ait olsaydı bile zâten Hz. Pey­gamber sallaliahu aleyhi vesellem'in bizzat kendisi: "Geride bıraktığımız birşey varsa, onlar sadaka olarak başkalarına dağıtılmalıdır" buyurmuştur.
 

Aslında bu ihtilaf, daha sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in amcası Abbas (ra), kızı Fâtıma (ra) ve mübarek eşle­rinin çoğu, bu emlakin miras olarak bölüştürülmesi gerektiğini savunmuşlardı. Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve diğer büyük sahabîler ise şöyle demişlerdir: Bu umumi bir vakıftır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bizzat kendi ha­yatında sözkonusu arazilerin gelirini nasıl ve nerelere harcıyorsa, öyle davranılır, değişiklik olamaz.[30] Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yaşadığı sırada bu üç arazinin gelirini değişik miktarlarda çeşitli yerlere tahsis etmişti. Benû Nadîr'in verdiği arazinin geliri, beklenmedik ihtiyaçlara tahsis edilmişti. Fedek'teki arazi­nin gelirleri misafirlere ayrılmıştı. Hayber arazisinin gelirini ise, Allah Resulü üçe ayırmıştı. îki pay gene müslümanlar içindi. Bir pay da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek eşlerinin yıllık masrafları içindi. Dağıtımdan artanlar da, yoksul muhacirlere yardım olarak verilirdi. Nihayet Ömer (ra), kendi hali­feliği döneminde, Hz. Ali ve Hz. Abbas'in ısrarı üzerine Medine'deki araziyi bu ikisinin mütevelliliğine vermişti. Fakat Hz. Ali onu kendi mülkiyetine aldı. Hay-ber'le Fedek'teki araziler, Ömer b. Abdülaziz'in hilâfetine kadar, halifelerin elle­rinde kaldı.
 

Hz. Peygamberin Geride Bıraktığı Hayvanlar
 

Siyer bilginleri, özel atlar, büyükbaş hayvanlar, küçükbaş hayvanlar ve özel bi­nekler türünden öyle geniş bir sayım-döküm yapmışlardır ki, insanlar Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in hara veya ağılı olduğunu sanırlar. Taberî bü­tün bu hayvanların adlarmı vermiş ve onlardan geniş bir şekilde bahsetmiştir. Eğer bu bilgiler güvenilir olsalardı, ortaya ilginç bir sonuç çıkabilirdi. Ama Tabe­rî'nin bu konuda yaptığı bütün rivayetler istisnasız Vâkıdî'den alınmadır. Arala­rında Yâmûrî, Moğultâyî, Hafız Irâkî ve diğerlerinin de bulunduğu, önceki hadis bilginleri bu geniş bilgileri yazmışlardır. Bunlar çoğu kez rivayet-senet zincirleri­ni yazmadıkları için pek çok insan bu kişilerin kendilerinin güvenilir olmaların­dan dolayı yaptıkları rivayetlerin de doğru olduğunu sanmışlardır. Fakat bütün bunlar incelendiği zaman görülecektir ki, bütün bu tür rivayetler zinciri Vâkı­dî'den ileri gitmemektedir.
 

Aişe (ra)'nın rivayet ettiği aşağıdaki hadis üstte geçmiştir: "Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in ne parası, pulu, ne de devesi keçisi vardı."


Sahih-i Buhârfnin Cihâd bölümünde, mü'minlerin annesi Cüveyriyye (ra)'nm kardeşi olan Amr b. Huveyris (ra)'dan rivayet ettiği şu hadis de yukarıda geçmiş­ti: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, beyaz katırından, silahlarından ve herkese vakfettiği araziden başka hiçbir şey bırakmadı."
 

Bu rivayetlerden Hz. Peygamber'in sallallahu aleyhi vesellem geride sadece bir hayvan bıraktığı anlaşılmaktadır. Böyle güvenilir ve sağlam rivayetler varken, Ta­berî ve diğerlerinin haber verdikleri ve daha çok bir hükümdara uygun düşen böy­le bir mal veya eşya listesini nasıl kabul edebiliriz?
 

Sahih hadisleri inceledikten sonra Amr b. Huveyris (ra)'m yazdığı listeden da­ha çok Allah Resûlü'ne ait malların olduğu gözükmektedir. Bu mallan Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in vefatından önce adeti üzere hibe etmiş olma­sı mümkündür. Her ne olursa olsun, sağlam rivayetlere göre, değişik zamanlarda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem aşağıda dökümü verilen hayvanlara sa­hip olmuştu:
 

Nahîf: Ubey b. Abbas'ın bağında bakılan bir atın adıdır. Buharı, Kitabu'l-cihâd bölümünde bundan bahsetmiştir.
 

Ufeyr: Bu, bir eşekti. Muâz (ra) der ki: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem beni de kendisiyle birlikte ona bindirmişti." (Buhârî, Kitabu'l-Cihad)
 

Adbâ/Kusvâ: Son derece hızlı giden bir deveydi. Kusvâ ve Adbâ aynı devenin ismidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu deveyi hicret ederken Hz. Ebu Bekir'den satın aldığını ve bu hayvana binerek hicret ettiğini, Medine'ye geldikten sonra Ebu Eyyûb el-Ensârî (ra) hazretlerinin evinin yanına giderek çök­tüğünü, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Veda Haccı hutbesini onun sırtında yaptığını[36]yazmaktadır. Kusvâ, her yarışı kazanırdı. Bir keresinde dışar­dan bir bedevi gelmişti. Üzerine binip geldiği, henüz gençlik yaşma bile girmemiş taze bir devesi vardı. Kusvâ ile bu deve arasında bir yarış yaptırıldı ve o deve Kus-vâ'yı geçti. Bunun üzerine sahabe-i kiram hayli üzüldü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise: "Dünyada hangi şey başkaldırır da fazla ileri giderse, onu alt etmesi Allah'ın değişmez bir hikmeti ve fiilidir" buyurdu. (Buhârî, Bâbu'l-cihad).
 

Tîh: Bir çok rivayette adı geçen bir katırdır. Amr b. Huveyris (ra)'uı rivayet ettiği hadiste ondan bahsedilmektedir. Nitekim Buhârî'nin sarihleri bunu açığa çıkarmış­lardır. Bu katırı Mısır Kralı Mukavkıs Allah Resûlü'ne hediye olarak göndermişti.
 

Sahih-i Buhârî'de bildirildiğine göre Ibnu'l-Ulema —Eyle kabilesinin reisi— Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e —Tebuk gazvesi sırasında— beyaz bir katırı hediye olarak göndermişti. Huneyn savasında üzerine bindiği beyaz katırı, Ferve b. Neffâse el-Cezzâmî hediye olarak göndermişti. Siyer bilginleri bu katırı, Düldül diye adlandırılan katır zannetmişlerdir. Ama bu yanlıştır. Sahih-i Müs­lim'de bu açıkça belirtilmiştir.

 
Hz. Peygamber'in Silahları
 

Bu zühdüne, dünyevî varlıklara olan ilgisizliğine rağmen cihad etmek zorunda ka­lışından dolayı, Allah Resûlü'nün mübarek hanesinde aşağıdaki malzemeler bulu­nuyordu: Dokuz adet kılıç ki adlan şöyledir: Me'sûr, Asb, Zülfikâr, Kal'î, Tebbâr, Hatf, Muhzem, Kadîb.
 

Me'sûr, babasından miras kalmıştı. Zülfikâr, Bedir savaşmda ele geçmişti. Bu kılıcın kabzası gümüştendi. Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in elinde bulunan kılıcın kabzası altındandı. Yedi zırhı vardı onlar da şunlardı: Zâtu'l-Fudûl, Zâtü'l-Vişâh, Zârü'l-Havâşî, Sa'diyye, Fidda, Tebrâ, Haznak. Bunlar içinde Zâtü'l-Fudûl adındaki zırhı, Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem, otuz kile karşılığında sene boyu bir yahûdîye rehin olarak bırakmış­tı. Arabistan'da deriden zırhlar da bulunuyordu. Ama Peygamber'in zırhlarının hepsi demirdendi.
 

Altı yay vardı ve adları şunlardı: Zevrâ, Ravhâ, Safra, Beydâ Ketum, Şeddâd.


Ketum, Uhud savaşında kırılan yaydı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem onu Katâde'ye vermişti. Kâfur dediği bir sadağı vardı. Gümüşten üç halkası olan bir de deri kemeri vardı. Fakat tbn-i Teymiye; "Ben hiçbir hadiste Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in kemer kullandığını görmedim" diye yazmak­tadır. Zellûk adında bir kalkanı, beş mızrağı ve demirden Veşşâh adında bir miğ­feri vardı. Sebûğ dedikleri bir miğferi daha vardı.


Savaşırken giydiği üç cübbesi vardı. Bu cübbelerden biri yeşil renkli olup ipek­li kumaştan yapıldığını söylenmiştir. Ukâb adında siyah bir sancak vardı. Bunun dışında san ve beyaz renkte sancaklar da vardı.

 
Kutsal Emanetler
 

Yukarıdaki eşyalar dışında insanların bereketlenmek amacıyla Allah Resûlü'den aldıkları bazı hatıra eşyalar da vardı. Veda Haccı sırasında Allah Resulü, yakın sa-habîlerine mübarek saçını vermişti. Saçının çoğu Ebu Talha el-Ensari (ra)'ın eline geçmişti. Enes b. Mâlik (ra)'ın yanında da mübarek saçtan bulunuyordu. Onun elinde bundan başka Hz. Peygamber'in mübarek nalınları ve gümüş telle sarılmış kırık tahtadan bir su bardağı da bulunuyordu. Hz. Ali'de duran Zülfikâr kılıcı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den sonra onun ailesinde hatıra olarak kal­mıştır. Hz. Hüseyin (ra)'m şehid edilmesinden sonra kılıç, Hz. Hüseyin'in oğlu Ali'ye geçti. Sahabeden bazıları gelerek, "Bu hatıra kılıcı zorla elinizden almalarından korkuyoruz. Eğer lütfedip verirseniz onu canımız gibi koruruz" demişlerse de o bunu kabul etmemiştir.
 

Hz. Aişe (ra)'da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in vefat ettiği sırada giydiği elbiseleri vardı. Hadislerde de zikredildiği gibi Allah Resûlü'nün mührü ve mübarek asası hilâfete geçtikleri için önce Hz. Ebu Bekir'e, sonra Hz. Ömer'e daha sonra Hz. Osman'a teslim edilmiştir. Fakat Hz. Osman döneminde bu ikisi de kaybolmuştur. Hz. Peygamber'in mühür yerine de kullandığı yüzüğü, Hz. Os­man'ın parmağından bir kuyuya düşmüş, mübarek asası ise Ğıfâr kabilesinden Cehcâh tarafından kırılmıştır.

 
Allah Resûlü'nün Mübarek Evi
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha çok küçük yaşta iken anne babası­nın gölgesi üzerinden kalkmıştı. Dedesi ve amcasının evlerinde büyümüş ve ol­gunluk çağma onların yanında ulaşmıştı. Yirmibeş yaşında Hz. Hatice ile evlendi. Bu evlilikten sonra Hz. Peygamber'in babadan miras olarak gelen kendi evinde mi yoksa Hz. Hatice'nin evinde mi kaldığı kesin olarak bilinmemektedir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in amcasının oğlu, Hz. Ali'nin de öz kardeşi olan ve o sıralar henüz müslüman olmamış olan Ukayl, O'nun babaevine el k(?ymuştu. Ni­tekim Mekke'nin fethi sırasında Allah Resulü Mekke'ye girince insanlar; "Ey Allah Resulü! Nerede kalacaksınız? Kendi evinizde mi?" diye sorduklarında: "Ukayl bi­ze ev mi bıraktı ki?" buyurmuştu.
 

Medine-i Münevvere'ye geldikten sonra altı ay Ebu Eyyûb el-Ensarî (ra)'ın evin­de kaldı. Bu sırada tek basmaydı. Aile fertleri Mekke'de kalmışlardı. Mescid-i Ne-bevî'nin temelini atınca, kenarına küçük çapta odalar yapıp hazırladıktan sonra adam göndererek Mekke'den aile fertlerini getirtti ve bu odalarda kalmaya başladı.
 

Son günlerinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'ın dokuz eşi vardı ve ayrı ayrı odalarda kalıyorlardı. Bu odaların ne avlusu, ne sofası vardı. Ne de ihti­yaçları için ayrı ayrı odalar vardı. Odaların genişliği altı-yedi kulaçtan fazla değil­di. Duvarlar, topraktan inşa edilmiş olup açılan yarıklardan içeriye güneş ışığı gi­recek kadar çürüktü. Çatıları hurma dalları ve yaprakları ile örtülmüştü. Yağmur­dan korunmak için kıldan yapılmış çullar serilirdi. Yüksekliği, adam ayağa kalkın­ca elleri tavana değecek kadardı. Oda kapüannda tahtadan yapılmış kapı kanatla­rı veya perde vardı.


Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, sıra ile her geceyi başka bir odada geçirirdi. Gündüz genellikle sahabe-i kiramla mescidde toplantılar yapardı. Bir ba­kıma burası o odaların salonu veya evin selamlığı gibiydi.


Bu odalar dışında bir de hadislerde "meşrabe" diye anılan bir çekme kat vardı. Hicret'in 9. yılında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem i'lâ yaptığı zaman ve­ya attan düşerek yaralandığında bir ay boyunca burada kalmıştı. Bu çekme katta, hasırdan bir yaygı, içine hurma lifleri doldurulmuş bir deri yastık ve şurada bura­da asılı duran birkaç kilim vardı.


Peygamber'in hanesi, her ne kadar ilahî nurların tecelli ettiği yer ise de evinde geceleyin bir lamba dahi bulunmuyordu. Peygamber, evde dünyalık ve maddi süs­lerin bulunmasmdan zevk almazdı. Bir keresinde Hz. Aişe (ra) duvarlara çizgili, renkli kumaş kaplamıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok öfkelenmiş ve: "Bize, taşa toprağa elbise giydirmek için mal verilmedi" buyurmuştu.


Bu mübarek odalar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in vefatından sonra mübarek eşlerinin mülkiyetine geçti. Muâviye (ra), halifeliği zamanında mü­minlerin annelerinin varislerinden odalarm çoğunu satın almıştı.


Hz. Ömer (ra)'m hilafetine kadar bütün odalar, kendi ana şekliyle ayakta kal­dılar. Hz. Osman'ın halifeliği döneminde bazıları yıkılarak Mescid-i Nebevfye dahil edildiler. Yine de Velîd b. Abdilmelik dönemine kadar odalarm çoğu duru­yordu.


Hicretin 88. yılında Ömer b. Abdülaziz (ra) Medine valisiydi. Peygamberin defnedildiği yer olan Hz. Aişe (ra)'nın odası dışında, bütün odalar yıkılarak Mes-cid-i Nebevi'ye katıldı. Odaların yıkıldığı gün, bütün Medine, Hz. Peygamber sal-lallahu aleyhi vesellem'in bir hatırası daha ortadan kalktı diye feryad etmiş, üzün­tüden ağlayıp inlemişlerdi.

 
Hz. Peygamber'in Dadısı
 

Hz. Peygambere babasından kalan miras arasında zenci bir köle kadın da vardı. Adı Ümmü Eymen'di. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ilk sütannesi veya dadısı işte bu hanımdı. O, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in vefa­tına kadar hayattaydı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ona daima "An­ne!" diye seslenir ve onu görünce: "Ailemden sadece bu hatıra kaldı" buyururdu. Allah Resulü, Hz. Hatice ile evlenince, onu azâd ederek çok sevdiği ve manevi ev­latlığı olan aynı zamanda Hatice (ra)'run kölesi Zeyd (ra)'la evlendirdi. Üsâme (ra) bu evlilikten doğmuştur.
 

Kitaplarda anlatılan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in şakasıyla ilgi­li şöyle bir olay vardı: Bir gün bir kadın Hz. Peygamber'den bir deve istedi. Allah Resulü, "Sana bir deve yavrusu vereceğim" deyince kadın: "Yavru alıp da ne ya­payım?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Ne kadar deve varsa hepsi de de­ve yavrusu değil midir?" buyurdu. îşte bu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem'in ona yaptığı bir şakadır.


Ümmü Eymen (ra) bir çok savaşa katılmıştır. Uhud savaşında askerlere su da­ğıtmış, yaralıların yarasını sarmıştır. Hayber savaşına da katılmıştır.

 
Hz. Peygamber'in Hizmetçileri
 

Sahabe-i kiram içinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e öyle bağlı kim­seler vardı ki, bunlar dünyanın her türlü işini bırakarak, bütün vakitlerini Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in yanında geçirir, Hz. Peygamber'in özel işleri­ni ve hizmetlerini görürlerdi. Bunların isimleri aşağıda sıralanmıştır.
 

1- Abdullah b. Mes'ud (ra): Ünlü bir sahabîdir. Bir bakıma Hanefî fıkhının ilk kurucusu odur. îmam Ebu Hanife'nin fıkıh çizgisi onun rivayet ve görüşlerine da­yanır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ilk dönemlerinde Mekke-i Mü-kerreme'de Kur'an-ı Kerim'in yayılmasını o sağlamıştır. Kendisi, bizzat Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek ağzından duyarak yetmiş sûre ez­berlemiştir.
 

Abdullah b. Mes'ud (ra) aynı zamanda Allah Resûlü'nün sırdaşıydı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem sefere çıktığında, yatacağı yer, abdest işleri ve misvakını hazırlama görevi ona aitti. Bir yerde otururken gitmek üzere kalktığın­da, ayakkabılarını, giydirir, yolda yürürken önde giderek asayı taşırdı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem, herhangi bir yerde bir toplantıya gittiğinde mü­barek ayakkabılarını çıkartarak koltuğuna alır, kalkacağı sırada getirip önüne kor­du. Allah Resulü, insanlarla beraberken veya yalnız başına iken O'nunla birlikte bulunurdu. Kendisi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ahlâkının ve alış­kanlıklarının canlı kopyası haline gelmişti.


2- Bilal (ra): Bütün dünya onu müezzin lakabıyla bilir. O, zenci asıllı bir kö­leydi. Mekke'de müslüman olmuştu. Ne kadar samimi ve içten müslüman olduğu­nu kitabın baş tarafında kısaca anlatmıştık. Ebu Bekir (ra) onu satın alarak azâd et­mişti. O günden itibaren sürekli Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hiz­metinde bulundu. Allah Resûlü'nün aile işleri, ona havale edilmişti. Pazardan mal­zeme alıp getirmek, ödünç para almak, sonra bunu geri ödemek, misafirlere yiye-cek-içecek hazırlamak, buna benzer daha başka işler, tamamen onun görev alanın­daydı.
 

3- Enes b. Mâlik (ra) da Allah Resûlü'nün özel hizmetkârıydı. Allah Resulü Medine'ye geldiğinde henüz çocuktu. Annesi, Allah Resûlü'nün hizmetinde bu­lunması için getirmiş ve: "Ey Allah Resulü! Bu benim oğlumdur, size hizmet etme­si için getirdim" demişti. Enes (ra) on yıl boyunca Allah Resûlü'ne hizmet etti. Bir haber ulaştırmak için insanların yanma gidip-gelme, küçük çapta işler görme, abdest suyunu getirme gibi basit işler onun göreviydi. Henüz küçük yaşta olduğu için, doğru dürüst bir iş yapmayı beceremezdi.Ama Allah Resulü onu hiçbir za­man azarlamamamıştır.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna