Hayber Kalesinin Fethi ve sonuçları
Ana Sayfa »Dini Bilgiler » Siyer » Hayber Kalesinin Fethi ve sonuçları

Hayber Kalesinin Fethi ve sonuçları

   

Hayber Kalesinin Fethi ve sonuçları

Hayber ne demek, Hayber Fethi ne zaman oldu yani Hayber ne zaman fethedildi? İşte Hayber Fethi Ve Sonuçları ile Hayber kalesi fethi hakkında detaylı bilgi.


Hayber, Medine"nin yaklaşık 180 km. kadar kuzeyinde başlayan ve denizden 850-1000 km yükseklikte yer alan etrafı volkanik topraklarla çevrili geniş bir vadinin adıdır. Bazı müelliflerin ifadesine göre kelime bölgede oturan Yahudilerin dilinde, “kale” anlamını taşımaktadır. Şehrin, adını kurucusu Hayber b. Kâniye b. Mehlâil"den aldığı da rivayet edilir. Hayber şehri, son derece verimli topraklarla kaplı bir hurmalığın ke­narında kurulmuştu. Yahudiler buraya çok sağlam kaleler yapmışlardı. Bazılarının kalıntıları hâlâ durmaktadır.
 

Arabistan'da yahudi gücünün en büyük merkezi Hayber'di. Nadîr oğullan li­derleri Medine'den sürgün edildikten sonra Hayber'e yerleşmişlerdi. Araplar'ı Hayber'den kışkırtarak harekete geçirmişlerdi. Bunun ilk meyvası da Ahzâb— Hendek savaşı idi.
 

Hayber'e yerleşen yahudi liderlerden Huyey b. Ahtab, Kureyzâ savaşında öldü­rülmüştü. Ebu Râfi' Sellâm b. Ebu'l-Hukayk onun yerine geçti. Bu adam, büyük bir tüccar ve nüfuz sahibi biriydi. Arapların en güçlü kabilelerinden biri olan Gatafân kabilesi, Hayber'e bitişikti ve yıllardır Hayber yahudilerinin müttefiki ve dostları olagelmişlerdi. Hicretin altıncı yılında Sellâm b. Übeyy bizzat giderek Gatafan kabilesini ve çevresindeki diğer kabileleri müslümanlarla savaşmaya razı etti.
 

Sonunda büyük bir ordu Medine'ye saldırı hazırlıkları yaptı. Müslümanlar bu­nu haber alınca Sellâm, Hz. Peygamber'in işaretiyle, Hazrec ensârmdan Abdullah b. Atık (ra) tarafından Hayber kalesinde uyurken öldürüldü. Sellâm'dan sonra Yahudiler Useyr b. Rezzâm'ı başkan seçtiler. Useyr, yahudi kabilelerini toplayarak bir konuşma yaptı ve: "Benden öncekilerin, Muhammed sallallahu aleyhi vesel-lem'e karşı başvurdukları savaş yöntemleri yanlıştı. İşin doğrusu, bizzat Muham-med'in idari merkezine saldırmaktır. Ben bunu tercih ediyorum" dedi. Bu haber­ler Hz. Peygambere ulaşınca, Resûlullah söylentilere güvenmedi. Abdullah b. Re-vâha'yı doğruca Hayber'e göndererek, olayın içyüzünü öğrenmesini istedi.
 

Nitekim o yanına bir kaç adam alarak Hayber'e gitti ve bizzat Useyr'in ağzın­dan bu konu konuşulurken ve önlemler alınırken duydu. Duyduklarını gelip Hz. Peygambere arzetti. Allah Resulü, Abdullah b. Revâha'ya otuz kişi vererek Hay­ber'e gönderdi. Heyet başkanları olarak Abdullah b. Revâha, Useyr'e:
 

"Eğer Medine'ye gidip de Hz. Peygamberle görüşürseniz, Hayber'in idaresini si­ze vereceğini bildirmemiz için bizi, size gönderdi" dedi. Bunun üzerine Sellâm, otuz adamını yanına alarak Hayber'den çıktı. Müslümanlarla yahudilerin karışımı olan bu kafile şöyle ileriyordu. Aynı bineğe binen iki kişiden biri yahudi, diğeri müslümandı.
 

Gargare denen yere geldiklerinde Useyr'in aklına bir şüphe düştü ve huylan­maya başladı. Elini uzatarak kılıcını çekmek istedi. Abdullah da: "Ey Allah düşma­nı, vaadini bozmak mı istiyorsun" diyerek bindiği hayvanı ona doğru sürdü. Useyr kılıcın altına geldiği sırada kılıcını indirdi. O anda Useyr'in bacağı dizinden koptu ve attan yere düştü. Düşerken, Abdullah'ı (ra) yaraladı. Müslümanlar elleri­ni çabuk tutup yahudilere aniden saldırdılar. Çatışma sonunda yahudüerden biri dışında hiç biri kurtulamadı. Olay, Hicrî 6. yılın sonunda ya da Hicrî 7. yılın başın­da, Muharrem ayında meydana gelmişti.
 

Hayber artık islâm'ın en büyük rakibi ve en tehlikeli düşmanıydı. Hayberliler Mekke'ye giderek, Kureyş aracılığıyla bütün Araplar arasında, herkesi harekete geçiren bir isyan ve toplu hücum tufanı kopardı. Böyle bir tufan Hendek savaşın­da İslâm'ın merkezi olan Medine-i Münevvere'yi sarsmıştı. Her ne kadar bu çaba­lar başarısız kalmışsa da durmadan uğraşan eller ve kollar hâlâ vardı.
 

Hendek savaşını çıkaranlar içinde en etkin ve faal olan, Nadîr yahudilerinden Medine'den sürülmüş İbn Ebu Übeyy el-Hakîk sülâlesiydi. Bu sülâle, Hayber'in ünlü Kamus kalesini hakimiyeti altında bulunduruyordu. Yukarıda anlatılan Sel-lâm b. Übeyy bu sülâlenin lideriydi. Onun öldürülmesinden sonra yeğeni Kinâne b. er-Rebî b. Übeyy el-Hakîk, sülâlenin başına geçirildi. Hayber yahudileri Gatafân kabilesi ile İslâm'a karşı komplolar hazırlıyorlardı. Öte taraftan Medine münafık­ları durmadan müslümanlara ait haberler gönderiyor ve "Müslümanlar sizlerle başedemezler, sizi yenemezler" diye bunları cesaretlendiriyordu.
 

Hz. Peygamber bunlarla anlaşma yapılmasını istediğinden Abdullah b. Revâ-ha'yı kendilerine elçi gönderdi. Yahudiler katı kalpli ve şüpheci bir milletti. Müna­fıklar da onları sürekli kışkırtıyordu. Böyle bir zamanda, münafıkların başı Abdul­lah b. Übeyy b. Selûl, Hayberliler'e bir elçi göndererek onlara: "Muhammed sizle­re saldırmak istiyor, ama onlardan korkmayınız. Onların varlığı ne ki? Bir avuç in­san, doğru dürüst silahları bile yok" diye yüreklendirici bir mesaj iletti. Yahudiler bu mesajı aldıktan sonra Kinâne'yi ve Hevde b. Kays'ı, Gatafân kabilesine gönder­diler: "Bizimle birlikte Medine'ye saldırırsanız, hurmalığın yan gelirini size vere­ceğiz" dediler. Gatafân bu teklifi kabul etti.
 

Gatafan'a bağlı bir başka kuvvetli kabile de Benî Fizâre idi. Bu kabile, Hayberlilerin Hz.Peygamber'e saldırmak istediğini öğrenince doğrudan Hayber'e giderek: "Size katılarak savaşacağız" dedi. Hz. Peygamber bu durumu öğrenince Benî Fezâre kabilesine mektup yazıp: "Hayberliler'e yardım etmekten vazgeçin, Hayber'i fet­hettikten sonra size de pay verelim" buyurdu. Ama Benî Fezâre bunu reddetti. 

 
Zi Kırd Olayı (Hicrî  7. Yıl, Muharrem Ayı)
 

Gatafân kabilesinin savaşa katılması şöyle oldu: Hz. Peygamberin develerinin ot­lağı olan Zî Kırd mezrasına Abdurrahman b. Uyeyne komutanlığında bu kabileden bir kaç kişi baskın yaptı ve yirmi deveyi gaspettiler. Develeri korumakla görevlendirilmiş olan Ebu Zerr'in (ra) oğlunu öldürüp karısını da esir aldılar. Müslümanlar kendilerine takip edince de bir dereye sığındılar. Gatafân kabilesinin başı olan Uyeyne b. Husayn onlara yardım için orada bekliyordu.
 

Müslümanlar arasında okçulukta ünlü olan Seleme b. el Ekva' bu olaydan her­kesten önce haberdâr oldu. Ve: "Ey müslümanlar! Yardıma koşun, yardıma ko­şun!" diye bağırarak baskıncıların ardından gitti. Onlara yetiştiği sırada adamlar develerini suluyorlardı. Seleme (ra), bunlara ok yağdırmaya başladı. Saldırganlar kaçtılar. Seleme onları izledi. Vuruşa vuruşa bütün develeri ellerinden geri aldı. Resûlullah'ın huzuruna gelerek: "Düşmanları susuz halde bırakıp geldim. Yiyecek içecek bir şeyleri yok. Yüz adam verilirse hepsini esir edip getiririm" dedi. Resû-lullah ise bütün yaratılmışlara duyduğu engin merhametinden dolayı:
 

"Onları alt ettiğin yeter, bağışla" buyurdu. Bu olaydan üç gün sonra Hayber savaşı oldu.
 

Hayber savaşı o döneme kadar müslümanlar tarafından yapılan savaşlar için­de kendine has bazı özellikleri olan bir savaştır. Bunların sebeplerinin neler oldu­ğu siyer yazarlarının dikkatlerini çekmemişse de özgün bir olay olarak onun ayrı­calıklarını belirten hususları farkında olmadan yine kendileri ifade etmişlerdir. Bunların en başta geleni, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in, Hayber'e hareket ederken: "Sadece cihâd etmek isteyenler gelsinler" diye ilan etmesidir. O ana kadar yapılan savaşlar, savunma savaşlarıydı. Bu ise müslüman olmayanların İslâm devletinin vatandaşı yapıldıkları ilk savaştır. Ayrıca devlet tarzının yani ida­ri sistemin temelinin atıldığı olaydır.
 

İslâm'ın temel gayesi, İslâm'ı tebliğ ve ona davettir. Bir millet bu davete engel olmadıkça, İslâm'ın ne onunla savaşı olabilir, ne de o milleti kendi vatandaşı yap­maya gerek duyar. Sadece barış anlaşması yeterlidir. İslâm tarihinde bunun birçok örneği vardır. Ama herhangi bir millet İslâm'a karşı durmaya azmetmiş ve onu or­tadan kaldırmak istemişse o zaman İslâm'ın kendini savunmak için, kılıcı eline al­ması ve o milleti kendi hakimiyet ve idaresi altında tutması gerekir. Hayber, İs­lâm'ın bu çerçevede fethedilmiş ilk toprak parçasıydı.
 

Savaş tarihini bitirdikten sonra bu mesele bütün genişliğiyle anlatılacaktır. Çünkü insanlar uzun bir süre, "cihâdı, Araplar'in eski yaşayış tarzlarında oldu­ğu gibi müslümanlarm geçim vasıtası olan yağma ve çatışmalar" olarak anlayagel-diler. Bu yanlış anlama Hayber savaşına kadar da sürdü.
 

Hayber savaşı; Allah Resûlü'nün savaşlarıyla ilgili yanlış anlama perdesinin kaldırıldığı ilk savaştır. Bu yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bu savaşa sadece, gayesi cihâd ve Allah'ın kelimesini yüceltme olan kişiler katılsın" buyurmuştu.
 

Özetlemek gerekirse Resûlullah efendimiz, Gatafân kabilesinin ve yahudilerin saldırısına karşı kendilerini savunmak için Medine'den Hicrî 7. yılının Mu­harrem ayında Sibâ' b. Arfate el-Gıfârryi Medine valisi tayin ederek hareket etti. Mübarek eşlerinden Ümmü Seleme (ra) yanındaydı. 1600 Kişilik askeri var­dı, içlerinde 200'ü süvari, gerisi piyade idi. O zamana kadar savaşlarda sancak kullanılması yaygın bir adet değildi. Küçük çapta bayraklar olurdu. Hz. Pey­gamber ilk kez üç sancak hazırlattı. İkisini, Habbâb b. Münzir ile Sa'd b. Ubâ-de'ye verdi. Hz. Aişe'nin örtüsünden hazırlanan Peygamber sancağını ise Hz. Ali'ye (ra) verdi. Ordu hareket edince ünlü şair Amir b. el Ekva' şu şiiri okuya­rak önde yürüdü:
 

"Ey Allahım! Eğer bize doğru yolu göstermeseydin ne hiç kimseye iyilik yapardık, ne de namaz kılardık.

Canımız uğruna feda olsun. Emirlerini yapamadığımızdan dolayı bizi bağışla. Bize hu­zur ve sükûnunu indir.

Bizden yardım dilenip de çağrıldığımız zaman hemen geliriz.

Düşmanla karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sağlamlaştır. İnsanlar feryad ederek biz­den yardımlarına koşmamızı istediler."
 

Bu şiiri Buharı ve Müslim nakletmişlerdir. İbn Hanbel'in Müsned'inde başka şi­irler de vardır.
 

İlk iki mısra Müslim'de biraz farklı olarak zikredilmiştir. Müslim'deki fazla şi­irler şunlardır:


"Bize karşı başkaldırıp savaşmak isteyenler, bir fitne ve bozgunculuk yapmak istedikle­ri zaman onlara karşı koyarız.

"Ve biz Senin lütuf ve kereminden hiç bir zaman müstağni değiliz."

Yolda ilerlerken İslâm ordusunun karşısına bir meydan çıktı. Sahabe, tekbir na­rası attı. Resûlullah'ın eğitim, öğretim ve tavsiyeleri her zaman sürdüğü için, her­hangi bir meseleyle karşılaşıldığında şeriatın incelikleri öğretilirdi. O yüzden Hz. Peygamber: "Daha hafif bir sesle söyleyiniz. Çünkü bir sağıra veya gözden ırak birine seslenmiyorsunuz. Seslendiğiniz Allah, her an yanınızdadır" buyurdu.
 

Bu savaşta bazı kadınlar da kendi istekleriyle orduya katılmışlardı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem durumu öğrenince onları çağırttı ve öfkeli bir ifadeyle: "Siz kimlerle ve kimin emriyle geldiniz?" buyurdu.
 

Bunun üzerine kadınlar: "Ey Allah Resulü! Biz emeğimizle kazandığımız paralarımızı bu yolda harcamak üzere geldik. Yanımızda yaralılar için ilaçlar da var. Dahası biz düşmanın attığı okları toplayarak getirir, askerlere veririz, savaşta on­lara yardımcı oluruz" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ses çıkarmadı ve zaferden sonra ganimet malları bölüştürülürken onlara da pay ayırdı. Ama bu pay neydi? Para ve mücevher değildi. Mal mülk değildi. Sadece hurmay­dı. Bütün mücahidlere bu verilmiş, kadınlar da aynı şeyi elde etmişti.
 

Bu olay Ebu Davud'un "Kadınların ganimet payı" bölümünde zikredilmiş­tir. Bütün hadis ve siyer kitaplarından anlaşılıyor ki, birçok gazvede kadınlar da bulunuyordu. Yaralıların yaralarını sarıyor, susuzlara su içiriyorlardı. Uhud sa­vaşında Hz. Aişe'nin testilerle su taşıması, yaralılara su içirmesi yukarıda anla­tılmıştı. Ama kadınların savaş alanından ok toplayıp getirdiklerini ve mücahid­lere verdiklerini sadece Ebu Dâvûd zikretmiştir. Hem de rivayet zincirinde ko­pukluk olmayan sahih, bitişik bir senetle zikretmiştir. O yüzden hadisin sağlam­lığında tereddüte imkân yoktur. Zaten Arap kadınlarının en zayıfından bu yü­reklilik beklenir.
 

Gatafanlılar'in, Hayber'e yardıma gelecekleri bilindiği için Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem, Gatafan ile Hayber arasındaki Recf denen yerde karargâh kurdu. Bütün yolculuk eşyaları, çadır ve kadınlar burada bırakıldı[208]ve askerler Hayber tarafına ilerlediler. Gatafânlılar, İslâm ordusunun Hayber'e doğru ilerledi­ğini duyunca silahlarını kuşanarak çıktılar. Ama biraz gittikten sonra bizzat kendi evlerinin tehlikede olduğunu anlayınca dönüp gittiler.
 

Hayber'de altı kale vardı: Salim,, Netât, Kasara, Şakk, Merbata. Ya'kûbî'nin be­lirttiğine göre bu kalelerde yirmi bin asker bulunuyordu. Bunlar arasında Kamus kalesi, en sağlam ve en güvenli kaleydi. Bin süvariye eşit kabul edilen Araplar'in meşhur pehlivanı Merhab işte bu kalenin komutanıydı. Medine'den yurtdışı edile­rek Hayber reisliğini ele geçiren îbn Übeyy el Hakîk'in ailesi ve yakınları da bura­da yaşıyordu.
 

İslâm ordusu Hayber'e yaklaşıp Sahbâ denen yere ulaşınca ikindi namazının vakti girdi. Hz. Peygamber burada durarak ikindi namazını kıldı ve yemek istedi. Yiyecek sadece kavrulmuş undu. Hz. Peygamber onu suya karıştırarak içti. Hava kararırken islâm ordusu Hayber'e yakınlarına ulaşmıştı. Evler gölgeli, titrek görüntüleriyle seçilirken Resûlullah sahabe-i kirâm'a: "Durun!" diye emir buyurdu. Sonra Allah'ın adını anarak şöyle duayı etti:
 

"Yarabbi! Senden bu memleketin, memleket halkının ve memleketteki herşeyin iyiliğini isteriz. Buranın halkının ve içindeki herşeyin şerrinden Sana sığınırız."
 

İbn Hişâm: "Bu, Hz. Peygamber'in her zamanki adetiydi. Yani bir yere girer­ken önce bu duayı okurdu" diye yazar. Geceleyin bir yere hücum etmemek Hz. Peygamber'in sünneti olduğundan geceyi burada geçirdi. Sabahleyin Hayber'e gir­di. Yahudiler, kadınları güvenli bir yere ulaştırdı. Yiyecek ve içeceklerini Na'îm ka­lesine depoladı. Askerleri ise Netât ve Kamus kalelerine yerleştirdi. Nadir kabile­sinden Selâm b. Mişkem hastaydı. O da, herkesten daha gayretli davrandı ve Ne­tât kalesine gelerek askerlere katıldı.
 

Hz. Peygamber'in öncelikli gayesi savaşmak değildi. Ama yahudiler büyük malzeme ve askeri güçle savaş hali alınca Resûlullah sahabeye hitap ederek bir konuşma yaptı ve onları cihâda teşvik etti. Tarihi Hamîs bu savaşı anlatırken şöy­le yazar:
 

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, yahudilerin savaşmaya kararlı olduklarına kesinlikle anlayınca, sahabeye öğüt verdi ve onları cihâda teşvik etti."
 

Askerler önce Na'îm kalesine doğru ilerledi. Mahmud b. Mesleme (ra) büyük bir cesaretle yahudilere saldırdı ve uzun süre savaştı. Hava çok sıcak olduğun­dan yoruldu. Biraz nefeslenmek için kale duvarının dibindeki gölgeye oturdu. Kinâne b. Rebî', kaleyi çevreleyen surun üzerinden bir el değirmeni taşını onun tepesine attı. înen taşla Mahmud b. Mesleme şehid oldu, ama kale de kısa sürede ele geçirildi.
 

Na'îm kalesinden sonra diğer kaleler de çok çabuk ele geçirildi. Merhab'ın sa­rayının bulunduğu Kamus kalesini ele geçirmek için giden askerlerin başına Hz. Ömer'le Hz. Ebu Bekir gönderildi. Ama ikisi de bir sonuç alamadan başarısız ola­rak geri döndüler. Tarih-i Taberî de şöyle bir rivayet vardır:
 

"Yahudilerin saldırısına Hz. Ömer karşı koyamadı ve geri çekildi. Hz. Peygam­ber'in huzuruna gelerek askerlerin sebat göstermediğinden şikayette bulundu. Ama askerler de onun hakkında benzer şikayette bulundular." Taberînin nakletti­ği bu rivayetin senet zincirindeki râviler arasında Avf vardır. Birçok kişi ona güve­nilir demişse de Bendar onun rivayetini anlatırken: "O, Râfizî ve şeytandı" demek­tedir. Bu ifade çok ağır olmakla beraber Şiî olduğunu herkes kabul etmektedir. Her ne kadar Şîî olmak güvensizlik şartı değilse de, Hz. Ömer'in kaçtığının anlatıldığı bir rivayet bir Şiî'nin ağızından çıkıyorsa, o rivayetin ne ölçüde doğru olacağı or­tadadır. Yukarıdaki rivayetin bir râvisi de Abdullah b. Büreyde'dir. O babasından rivayet etmektedir. Ama hacüsçiler babası kanalıyla yaptığı rivayetlerin doğru olup olmadığından şüphelidirler.
 

Bununla birlikte şu kadan gerçektir ki, Kamus kalesini ele geçirmek için daha önce başka büyük sahabîler gönderilmişti. Ama fetih şerefi bir başkasımn kısmeti idi. Fetih gecikince bir gün akşamleyin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Yarın sancağı, kendisinin eliyle fethin nasip olacağı, Allah'ı ve Allah'ın Peygam-ber'ini seven, Allah'ın ve Allah'ın Peygamber'inin de kendisini sevdiği bir kimseye vereceğim" buyurdu.[212] Bu, son derece ümit ve beklenti dolu bir geceydi. Sahabe-i kiram bütün geceyi; bakalım bu şeref tacı kimin başına konacak diye, heyecan ve sa­bırsızlıkla geçirdi. Hz. Ömer (ra) gözü tok bir kimse olduğu için ve üstün karakterli bir kişi olmasından dolayı hiç bir zaman idarecilik ve liderlik hevesleri taşımadı. Ama Sahîh-i Müslim'de, Hz. Ali'nin faziletleri bölümünde anlatıldığı üzere, bu olay­da, bu müjdenin kendisine nasip olmasını istediğini bizzat kendisi itiraf etmiştir.
 

Sabahleyin kulaklara birden "Ali nerede?", sesi geldi. Bu hiç beklenmeyen bir sesti. Çünkü Hz. Ali'nin gözlerinde hastalık vardı. Gözleri ağrıyor, yaşanyordu. Herkes özürlü olduğundan savaşamayacağını düşünüyordu, istek üzerine hemen Hz. Peygamber'in huzuruna geldi. Hz. Peygamber ağzından parmağı ile tükürü­ğünü alarak onun gözlerine sürdü, arkasından şifa bulması için dua etti. Hz. Ali'ye sancak verilince, "Yahudiler teslim oluncaya kadar savaşacak mıyım?" dedi. Re-sûllullah ise: "Onlara yumuşaklıkla islâm'ı sun. Eğer bir kişi dahi senin vasıtanla islâm'a girerse, bu senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır" buyurdu.
 

Ama yahudiler, ne islâm'ı ne de barışı kabul etmeye yanaştılar. Merhab, kale­den şu şiiri okuya okuya dışarı çıktı.
 

"Hayber, çok iyi bilir ki ben Merhab'ım, Yiğidim, tecrübeliyim, silah kuşanmışım."
 

Merhab'in başında sarı renkli Yemen miğferi vardı. Zırhını kuşanmış, kalkanı­nı eline almış, heybetli bir şekilde duruyordu. Hz. Ali (ra) Merhab'a cevap olarak şu şiiri okudu:
 

"Ben anasının, adını Arslan koyduğu kimseyim. Ormanlardaki arslan gibi heybetli görünüşlüyüm."
 

Merhab büyük bir hışımla geldi. Ama Hz. Ali (ra) ona öyle bir kılıç darbesi vur­du ki başını ortadan ikiye biçen kılıç, dişlerine kadar indi. Kılıç darbesinin sesi or­duya kadar ulaştı. Bir cengâverin, bir kahramanın öldürülmesi müthiş bir olay olduğundan Merhab'ı öldürünce Hazreti Ali'ye duyulan hayranlık aşırı noktaya vararak asılsız ve uydurma sözler yayıldı.
 

Meâlimu't-Tenzîl adlı kitapta şöyle yazıyor:

"Hz. Ali kılıcı vurduğunda Merhab kalkanla engelledi. Ama Hz. Ali'nin elin­deki Zülfikar, miğferi ve Merhab'ın başını yararak dişlerine kadar indi. Merhab'ın öldürülmesi üzerine yahudiler toplu bir saldırıya geçince, birara Hz. Ali'nin kalka­nı elinden düştü. Hz. Ali bunun üzerine, kale kapısının kanadını söküp, kalkan olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Ebu Râf'i yedi kişiyle birlikte onu kaldırmak istedi, yerinden bile oynatamadı." Pek de inandıncı olmayan bu hikayeyi tbn Ishâk ve Hâkim rivayet etmişlerdir.
 

Allâme Sehavî el-Mekâsîdu'l-Hasene isimli eserinde şöyle bir açıklama yapmak­tadır: "Hepsi uydurma ve anlamsız sözlerdir."
 

Allâme Zehebî, Mîzânu'î-Î'tidâl isimli kitabında Ali b. Ahmed Ferrûh'un duru­munu anlatırken bu rivayeti nakledip, şöyle der: "Bu rivayet münkerdir." îbn Hi-şâm bu rivayetin senet zincirinde, aradaki bir râvinin adını boş bırakmıştır. Diğer bir rivayet zincirinde ise bu aynı eksiklikle birlikte Büreyde b. Süfyân'ı da râviler zinciri içinde göstermektedir, imam Buhârî, Ebu Dâvûd ve Dârekutnî onu güveni­lir kabul etmemektedirler.
 

îbn Ishâk, Musa b. Ukbe ve Vâkıdfnin anlattığına göre Merhab'ı, Muhammed b. Mesleme öldürmüştü. Müsned-i Ahmed îbn Hanbel ve Nevevî'nin Sahîh-i Müslim şerhi'nde de bir rivayet vardır. Ama Sahîh-i Müslim ve Hâkim'de Hz. Ali, Mer­hab'ı öldüren ve Hayberi fetheden kişi olarak belirtilmektedir. Bu, rivayetlerin en doğrusudur.
 

Kamus kalesi yirmi gün kuşatmadan sonra ele geçirildi. Bu savaşta 93 yahudi öldürüldü. Bunlar arasında Haris, Merhab, Useyr, Yâsir, Amir en ünlüleridir. Sa­habemi kiramdan da 15 mübarek zât şehitlik derecesini elde etti. îbn Sa'd bunların isimlerini genişçe yazmıştır.
 

Fetihten sonra ele geçirilen yerlere el kondu. Ama yahudiler: "Toprak bize bı­rakılsın, üretimin yarısını size verelim" dileğinde bulundular. Bu istek kabul edil­di. Mahsulün toplanma zamanı gelince Hz. Peygamber Abdullah b. Revâha'yı gön­derdi. O da mahsulü ikiye ayırarak yahudilere: "Bunlardan hangi bölümü isterse­niz alın" dedi. Yahudiler bu adalete ve eşitliğe hayret ederek: "Yer ve gök ancak böyle bir adaletle ayakta durur" dediler. Hayber toprakları bu savaşa katılan mücahidler arasında bölüştürüldü. Bunlar arasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in de beşte bir hissesi vardı.
 

Yaygın bir rivayete göre, ganimet mallarından, beşte biri dışında bir hisse da­ha özel olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem için ayrıldı. Hz. Peygamber bu hisse ile Hz. Safiyye'yi satın alarak savaş esiri olmaktan kurtardı. Sonra da âzad ederek kendisiyle evlendiği için bu paya 'Safiyy' dendi.
 

Safıyye (Ra) Olayına Bir Bakış
 

Safiyye (ra) hakkında bazı hadis ve siyer kitaplarında şu ifâde kullanılmaktadır.
 

"Hz. Peygamber sâllallahu aleyhi vesellem bunu önce savaş payı olarak Dıhye-tu'1-Kelbî'ye vermişti. Sonra biri onun güzelliğini övünce ondan istedi. Karşılığın­da ona yedi hizmetçi kadın verdi".


İslâm karşıtları, bu rivayeti alarak son derece çirkin bir biçime soktular.


Rivayette bu kadarcık anlatılan meseleyi, İslâm karşıtlarının nerelere ulaştıra­bileceği ortadaydı.


Safiyye meselesi, Enes (ra) tarafından nakledilmiştir. Ama bu konuda Enes'in (ra) kendisinden, yapılan değişik rivayetler vardır. Bu rivayetler birbirinden fark­lıdırlar.


Kelimesi kelimesine Buharı'deki rivayetin sözleri şöyledir


"Allah Teâlâ kalenin fethini nasib edince insanlar, Hz. Peygamber'e Huyey'in kızı Safiyye'nin güzelliğini anlattılar. Kocası bu savaşta öldürülmüştü. Hz. Pey­gamber sâllallahu aleyhi vesellem onu kendisi için seçti."


Ama Buhârî'nin Kitâbü's-Salât bölümünde ve Sahîh-i Müslim'in de 'Cariye âzad etmenin fazileti' bölümünde, bizzat Enes'in yaptığı rivayet şöyle nakledilmiştir:


"Savaştan sonra esirler toplandığında Dıhyeîu'l-Kelbî (ra), Hz. Peygamberden: 'Bunlardan bana bir hizmetçi kadın verilsin' diye dilekte bulundu. Hz. Peygamber de: 'Bizzat giderek herhangi bir hizmetçi kadını al' diye ona seçme hakkı verdi. O da Safiyye'yi seçti. Ama diğerleri itiraz ettiler. Bir kişi gelerek Hz. Peygamber'e:
 

'Ey Allah'ın elçisi! Siz Huyey kızı Safiyye'yi Dıhye'ye verdiniz. Halbuki o, Kureyzâ ve Nadîr kabilelerinin hanımefendisidir, bu ancak size yakışır' dedi.


Bunun üzerine Allah Resulü Safiyye'yi âzad ederek kendisiyle evlendi."


Ebu Dâvûd'da bu rivayetlerin ikisi de vardır ve ikisi de Enes'ten rivayet edil­miştir. Ebu Davud'un şerhinde ünlü hadisçi Mâzirrnin:


"Hz. Peygamber sâllallahu aleyhi vesellem'in Safiyye'yi (ra) Dıhye'den (ra) ala­rak onunla evlenmesinin sebebi; Safiyye'nin sosyal mevkisinin yüksek oluşu ve ya-hudi liderinin kızı olmasıydı. Onun başka herhangi birine gitmesi kendisini aşağı­lamak olurdu." açıklaması nakledilmiştir. Hafız İbn Hacer de Fethu'l-Bârî'de he­men hemen buna yakın olarak şöyle demektedir:


"Şurası açıktır ki, ailesinin mahvolup gitmesinden sonra Safiyye (ra), tek başı­na, ailesi olmayan kimsesiz bir hanım veya cariye olarak yaşayacaktı. O, Hayber li­derinin kızıydı. Öte taraftan kocası da Nadîr kabilesinin lideriydi. Hem babası, hem de kocası bu savaşta öldürülmüştü. Böyle bir durumda onun gönlünü alacak, seviyesini koruyacak ve üzüntüsünü giderecek, Hz. Peyamber'le evlenmesinden başka çıkar yol yoktu. Cariye olarak da yaşayabilirdi. Ama Hz. Peygamber, ailesi­nin şerefi açısından onu âzad etti ve nikahına aldı."


Hatta Ahmed b. Hanbel Müsned'inde: "Hz. Peygamber ona; âzad olduktan son­ra evine çekip gidebilme veya kendisiyle evlenmeyi kabul etme tercihlerini sundu. O, ikinci teklifi yeğledi." Yani Hz. Peygamber'le evlenmeyi kabul etti" diye yaz­maktadır.


Felakete uğramışa yardımcı olma duygusundan, merhamet ve güzel ahlâkın gösterilmesinden başka siyasî ve dinî açıdan da bu hareket tarzı son derece uygun ve yerindeydi. Bu tür davranışlardan dolayı İslâm, kendi düşmanlarının geride ka­lanlarına bile iyilik ve merhametle yaklaşıyor diye Araplar İslâm'a ilgi duyuyor, et­kileniyorlardı.
 

Benî Mustalık savaşında Cüveyriyye (ra) ile de benzer bir durum yaşanmış ve bu davranışın insanlar üzerinde ne kadar güzel etkiler yaptığı daha önce anlatılmıştı.


Hayber'in fethinden sonra Hz. Peygamber bir kaç gün orada kaldı. Her ne ka­dar yahudilere tam bir güven ve emniyet verildiyse de, bozguncu ve isyankâr dav­ranışları devam etti. Bu tür hareketlerinin ilki olarak bir gün Sellâm b. Mişkem'in karısı ve Merhab'ın yengesi olan Zeyneb, Hz. peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'i birkaç sahabîsiyle birlikte yemeğe davet etti. Resûlullah aşırı kerem ve mer­hametinden kabul buyurdu. Zeynep, yemeğe zehir koymuştu. Hz. Peygamber bir lokma yiyerek elini çekti. Ama Bişr b. Berâ (ra) bir kaç lokma yediğinden zehirin etkisiyle öldü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Zeyneb'i çağırarak sorgu­ya çekti. O da suçunu kabul etti. Yahudiler: "Biz yemeğe şu yüzden zehir koymuş­tuk: Eğer siz gerçekten peygamberseniz o zaman zehir size etki yapmayacaktır. Eğer peygamber değilseniz sizden kurtulmuş olacaktık" dediler.


Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiç bir zaman kendi şahsı için bir ki­şiden intikam almamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Zeyneb'e bir kötülük yapmadı. Ama bir kaç gün sonra Bişr (ra) zehirin etkisiyle ölünce, kısas yapılıp Zeyneb öldürüldü.


Bir kıtlık yılıydı. Sahabeden Abdullah b. Süheyl (ra) ile Muhayse (ra), Hay-ber'e gittiler. Yahudiler Abdullah'ı hileyle öldürüp, cesedini bir dereye attılar. Muhaysa (ra), Peygamber'e giderek olayı anlattı. Allah Resulü: ''Yahudilerin öldürdüğüne yemin edebilir inisin?" buyurdu-. Bunun üzerine Muhaysa: "Ey Al­lah'ın elçisi! Ben yemin ederim. Ama o yahudiler elli müslümanı öldürseler yi­ne de itiraf etmez, yalan yere yemin ederler" dedi. Sonuçta Hz. Peygamber, ya-hudilere karşı bir harekette bulunmayarak öldürülen kişinin kan bedelini devlet hazinesinden ödedi.


Hz. Ömer'in halifeliği döneminde yahudiler, Abdullah b. Ömer'i (ra) uyurken damdan aşağıya atmışlar, eli ve ayağı kırılmıştı. Yahudiler sürekli bozgunculuk ya­pıp duruyorlardı. Hz. Ömer en sonunda mecbur kalarak onları Suriye'nin bazı ke­nar bölgelerine sürdü.


Siyer yazarlan, çok yanhşJbir rivayeti Hayber olayları arasında nakletmiş, o da birçok kitaba geçerek elden ele, dilden dile dolaşıp gelmiştir. Bu asılsız yanlış riva­yet şöyledir:
 

"Allah Resulü, yahudilere; gizli bir şey yapmamaları şartıyla güvenlik ve ser­bestlik vermişti. Ama Kinâne b. Rebf hazinenin yerini bildirmeyi reddedince Re-sûlullah, Zübeyr'e (ra) ona hazinenin yerini zorla söyletmesini emretti. Zübeyr (ra) onu söyletmek için çeşitli işkenceler yapıyor, göğsünü dağlıyordu. Neredeyse öle­cek hale geldi. Yine de söylemeyince, Hz. Peygamber sonunda Kinâne'yi öldürt­tü. Bütün yahudiler de köle ve cariye yapıldı."


Bu rivayetin ancak, Kinâne'nin katledilmesi bölümü doğrudur. Ama bunun ne­deni, hazinenin yerini söylememesi değildi. Aksine Kinâne'nin, Mahmud b. Mes-leme'yi (ra) öldürmüş olmasıydı, bu konuda Taberfde açıklama vardır:
 

"Sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Kinâne'yi, Muhammed b. Mesleme'ye havale etti. O da, kardeşi Mahmud b. Mesleme'nin kısası olarak Kinâ­ne'yi öldürdü."


Bu rivayetin başka bir yönüne gelince, Taberî ve Ibn Hişâm'ın her ikisi de bu rivayeti îbn îshâk'tan nakletmişlerdir. Ama tbn Ishâk yukarıdaki râvilerden hiç bi­rinin adını belirtmemiştir. Hadis alimleri "Rical" kitaplarında, Ibn îshâk'ın Hz.Pey-gamber'in gazvelerine ait olayları yahudilerden rivayet ettiğini, bu yüzden îbn îs­hâk'ın râvilerin adlarımı zikretmediğini, bu rivayeti de işte o rivayetlerden biri ka­bul etmek gerektiğini belirtmişlerdir.
 

Hazinenin yerini bildirmesi için bir kimseye işkence yaptırması, âlemlere rah­met olan Hz. Peygamber'in şanına yakışmaz. Onun yüce şanı bu tür davranışların çok üzerindedir. Kendini zehirleyene hiç bir şekilde kötülük yapmayan bir kimse, herhangi birinin ateşle dağlanmasını emredebilir mi?
 

Olay bundan ibaretti. Hiç bir şekilde ahdini bozmayacağına ve aleyhte konuş­mayacağına söz vermesi şartıyla Kinâne b. Übeyy el-Hakîk'a güvence verilmiş­ti. Hatta bir başka rivayete göre; eğer verdiği sözlere aykırı birşey yaparsa öldürül­meyi hakettiğini kabul etmişti. Kinâne ahdini bozdu. Verdiği sözde durmadı. Böylece kendisine verilen güvence kalkmış oldu. Kinâne, Mahmud b. Mesleme'yi öldürdüğü için, onun kısası olarak öldürüldü. Bu rivayete ne gibi asılsız olaylar ilâ­ve edilmiştir bakalım:
 

1. Öldürülme olayı Kinâne ile sınırlıydı. Kinâne, hazineyi gizlemenin suçlusuy-du. Mahmud b. Meslemeyi öldürdüğü için onun da öldürülmesi hakkıydı. Fakat ilavenin ilk adımı olarak tbn Sa'd, Bekir b. Abdurrahman'dan muttasıl olarak nak­lettiği rivayette, Kinâne'nin öldürülmesine onun kardeşinin admı da ekleyerek:


"Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ikisini de öldürttü. Onların kadın ve çocuklarını esir ve köle yaptı" diyerek kardeşinin de birlikte öl­dürüldüğünü söylemiştir.


2. Buraya kadarı bile olabilir. Ama îbn Sa'd'ın, Affan b. Müsellem'den naklettiği rivayet bundan da abartılı ve uydurmadır. Yani iki kardeşle birlikte bütün yahudi-ler esir edilmiş, köle ve cariye yapılmışlardır diyerek bakın işi nereye götürmektedir.
 

"Deve derisi içinde sakladıkları hazine bulununca kadınları esir edildi ve köle yapıldı."


Ama bu rivayetler, hadis ilmi metodu ile tenkid edilerek kontrol edildiğinde kabuk sıyrılıp düşmekte ve ortada asıl ve öz kalmaktadır. Yahudilerin öldürülüp, kadınlarının ve çocuklarının esir edilmesi bir tarafa, Kinâne'nin kardeşi de dahil olmak üzere hiç kimsenin öldürülmediği ve onun Hz. Ömer'in halifeliği zamanına kadar yaşadığı kesin olarak ortaya çıkmaktadır.
 

Sahîh-i Buhârî'de şöyle bildirilmektedir:

"Daha sonra Hz. Ömer (ra) bu karan alınca, Ebu' 1-Hakîk'ın bir oğlu yanma gitti ve: 'Ey mü'minlerin emiri! Bizi sürgüne gönderiyorsunuz, halbuki Muhammed sal­lallahu aleyhi vesellem bizi yerimizde bırakmış, sadece vergi uygulamıştı' dedi."


Hafız tbn Hacer, Fethu'l-Bârî isimli eserinde, Hz. Ömerle konuşan kişinin, Ebu'l-Hakîk'ın oğlu Kinâne'nin kardeşi olduğunu açıkça belirtmiştir.
 

Hafız îbn Kayyım, Zâdü'î-Meâd isimli eserinde, rivayetlerin ayrıntılarını daha da kısaltarak, hepsinden çıkan sonucu şöyle bağlamıştır:


"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem barış yaptıktan sonra, Ebu'l-Ha-kîk'ın iki oğlundan başka hiç kimseyi öldürtmemiştir." "Hayber savaşının anlatıl­ması bölümü"


Ama Hafız îbn Hacer, eğer Sahîh-i Buharı* nin yukanda zikredilen ibaresini gö-zönüne alsaydı, galiba atacağı rivayetler daha da çoğalırdı.


Ebu Davud'un Hayber arazisi başlığı altında yazdığı bilgiler arasında sadece, Ebu'l-Hakîk'ın oğlunun öldürüldüğünü, yazmıştır. Ebu Dâvûd'da yazılan şu ince nokta da göz önünde bulundurulmalıdır.


"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Huyey b. Ahtab'ın amcası Saîd'den, hazinenin ne olduğunu sordu. O da savaşlarda harcandığını söyledi. Buna rağmen Hz. Peygamber sadece Kinâne'nin öldürülmesini emretti. Bu açık bir şekilde Kinâ-ne'nin, Mahmud b. Mesleme'nin kısası olarak öldürüldüğüne delildir. Yoksa hazi­ne gizlemek, öldürülme sebebi olsaydı daha başkaları da bu suçtan dolayı cezalan­dırılırdı."


Tarihçilerin en büyük hatası; Kinâne'nin öldürülmesini hazinenin gizlenmesi­ne bağlamalarıdır. Bu suça daha başkalarının da ortak olacağını düşündüklerin­den, Kinâne'nin bütün sülâlesinin öldürülmesine varıncaya kadar bunun yaygın­laşması kendiliğinden ortaya çıkmıştır.


Hayber olayının Muharrem ayında meydana geldiği herkesçe bilinen bir hu­sustur. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hayber'e gitmek niyetiyle Medine'den çıktığında Muharrem ayının son günleriydi. Muharrem ayında savaş­mak şer'î bakımdan haram olduğundan bunun yorumu konusunda hadisçiler ve fıkıhçılar arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Bir çok fıkıhçı: "Önceleri bu ay­larda savaşmak şer'an yasaktı. Ama sonra bu hüküm neshedilmiştir" görüşünde­dir. Allâme îbn Kayyım, şöyle yazıyor:


"Haram aylarda savaşmanın yasak olduğu şu âyetten anlaşılmaktadır:


"De ki: Bu ayda savaşmak çok büyük günahtır ve Allah yolundan alıkoyma­dır." (Bakara, 2/217)


Sonra Mâide süresindeki şu âyet inmiştir:

"Ey müslümanlar! Allah'ın belirlediği sınırlara ve haram aylara saygısızlık yapmayın." (Mâide, 5/2)


Bu ikinci âyet, birinci âyetten sekiz yıl sonra nazil olmuştur. Görülüyor ki, bu geniş zaman süresi içinde haramlık hükmü devam etmiştir. O halde hangi âyet ve­ya hadisle bu hüküm neshedilmiştir?
 

Ibn-i Kayyım son olarak şu karara varmaktadır:


"Allah'ın kitabında ve Peygamber'in hadisinde bu âyetlerin hükmünü nesne­den hiç birşey bulunmamaktadır."


Olduğunu ileri sürenlerin gösterdikleri delillere gelince:


Mekke'nin fethi, Tâif in kuşatılması, Hudeybiye Barışı, bütün bunlar haram bi­linen aylarda olmuştu. O yüzden cahiliye döneminde haram bilinen aylarda İsla­ma göre de savaşmak caiz olmasaydı, o zaman Hz. peygamber (as) bunları nasıl ca­iz görüp kendisi de bizzat yapardı" demektedirler.


Hafız îbn Kayyım buna cevab olarak şöyle demiştir: "Haram aylarda savaşmak önceleri haramdı. Ama eğer düşmana karşı koyup savunma yapmak kastedilmiş-se ittifakla caizdir. Bunların hepsi savunma amaçlı yapılan savaşlardı. Hz. Pey­gamber salla Uahu aleyhi vesellem savaşı başlatan değildi. Savunma yapmıştı. Hu­deybiye Barışı, kâfirlerin Hz. Osman'ı öldürdüklerinin duyulması üzerine yapıl­mıştı. Tâif in kuşatılması, kendi basma bir savaş değil, aksine Huneyn savaşının devamıydı. Bu savaşta kâfirler her taraftan gelerek müslümanlara saldırmışlardı. Mekke'nin fethi ise, Hudeybiye barışının bozulması sonucuydu. Bunu da Kureyş başlatmıştı."


Hafız îbn Kayyım çok güzel ve doğru bir cevap vermiştir. Ama özellikle Hay-ber konusundaki düğümü çözememiş ve konu tam aydınlanmamıştır. Hafız îbn Kayyım'ın hocası Allâme îbn Teymiyye bile bu noktada şüpheye düşmüştür, el Ce-vabü's-Sahih \\-men Beddeîe dine'î-Mesih (Mesih'in dinini değiştirene en doğru cevap) isimli eserinde şöyle demektedir:
 

"Hz. Peygamber ne kadar savaş yapmışsa, hepsi de savunma savaşlarıydı. Sa­dece Bedir ve Hayber bunun dışındadır".


Allâme îbn Teymiyye işin üzerinde durup da bu iki savaşı derinlemesine ince-leseydi, o zaman Bedir ve Hayber'in de müstesna olmayıp savunma savaşlan ol­duğunu kesin olarak görürdü. Bedir savaşı daha önce anlatılmıştı. Yukarıda anla­tılan Hayber olaylarına sırayla bakar ve çok dikkatle incelersek yahudilerle, Gata-fânhlarm Medine'ye saldırmak için hazırlık yaptıklarını açıkça görürüz. [230]

 
Hayber Arazilerı'nin Taksimi
 

Hayber'in topraklan iki eşit parçaya bölündü. Yansı misafirleri ağırlamak ve başka bölgelere gönderilecek elçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için Beytü'l-Mal'e verildi. Yansı da bu savaşa katılan mücahidlere eşit paylarla bölüştürüldü. Ordunun tama­mının sayısı 1400 kişi idi. Bunlann 200'ü süvari idi. Süvarilerde atlannın payı da ek­lenerek, piyadelerden bir misli daha fazla verildi. Toplam sayı 1800'e eşitti. Bu hesa­ba göre bütün mallar 1800 hisseye ayrıldı ve her mücahidin payına bir hisse düştü. îki cihan serveri Hz. Peygamber'e de mücahidlere eşit olarak bir hisse düştü.
 

"Ve Hz. Peygamber'e sallallahu aleyhi vesellem de bütün insanlar gibi bir tek pay düştü."

 

Hayber Savaşının Siyasi Ve İdari Sonuçları
 

Hayber'in fethiyle birlikte İslâm'ın siyasî ve idari durumunda yeni bir devir baş­lar. İslâm'ın gerçek düşmanı sadece iki taneydi. Bunlar da müşriklerle yahudiler-di. Her ne kadar Araplar arasında hıristiyanlar da bulunmaktaysa da çok güçlü ve etkili değillerdi. Müşriklerle yahudiler ise, din bakımından farklı ve birbirinden ta­mamen ayrı iki toplum olmalarına rağmen siyasî sebeplerden dolayı aralarında birlik meydana gelmişti. Medine yahudileri, genellikle ensârm müttefikleriydi. Ay­nı şekilde Hayber yahudileri de Gatafânlılann müttefikiydi. Hz. Peygamberin kar­şısında olan Mekke ve Medine müşrikleri ile bütün münafıklar birleşerek müslü-manlarla savaş için tek vücut olmuşlardı.
 

Hayber'in fethinden sonra yahudüerin gücü tamamen kırıldı, müşriklerin de bir kolu yokolup gitti. Hayber'in fethine kadar islâm her taraftan kuşatılmış vazi­yetteydi. O yüzden iman ile farz ibadetler dışında şeriatı ve Allah'ın emirlerini ek­siksiz öğretme ve yerleştirme fırsatı olmuyordu.


Hz. Aişe'nin (ra) buyurduğu gibi:


"Şeriatın hükümleri, durum gereği kademe kademe gelmiştir."


Nitekim buraya ait geniş bilgi ileride verilecektir. Hayber'in fethi sayesinde, bir taraftan yahudüerin fitne çıkarmasından kurtulmuş; bir taraftan da, Hudeybiye barışından sonra müşrikler tarafından gelecek tehlikelere karşı güven kazanmışlar­dı. Müslümanlar artık yeni fıkıh hükümlerini uygulayabilir hale gelmişlerdi.


Siyer alimleri, Hayber savaşını anlatırken genellikle bu arada çeşitli yeni fıkıh emirlerini bildiren âyetlerin nazil olduğunu ve Hz. Peygamberdin onları tebliğ etti­ğini bildirmişlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir:


1. Pençeli hayvanların etleri haram kılındı.

2. Avlarını parçalayan yırtıcı hayvanların etleri haram kılındı.

3. Eşek ve katır eti haram kılındı.

4. O ana kadar uygulanan bir adet olarak cariyelerden yararlanmak caiz kabul edilirdi. Artık 'istibra' kaydı getirildi. Yani hamile ise doğuruncaya kadar, değilse bir aya kadar onlardan yararlanmanın caiz olmadığı bildirildi.

5. Altın ve gümüşü değerinden fazlasıyla alıp satmak haram kılındı.

6. Bazı rivayetlerde, 'mut'a' nikahının da işte bu savaşta haram kılındığı bildi­rilmiştir.
 

Vadi'l-Kura Ve  Fedek
Teymâ ile Hayber arasında bir vadi vardır. Bu vadide birçok yerleşim yeri vardır. Bu vadiye, Vadi'1-Kurâ denir. Eski dönemlerde Ad ve Semûd kavimleri burada ya­şamışlardır. Yâkût, Mu'cemu'l~BuIdân'da: "Ad ve Semûd kavimlerinin izleri ve ka­lıntıları hâlâ durmaktadır, islâm'dan önce bu yerleşim bölgelerine yahudiler gelip yerleştiler, tanm ve sulamayı çok geliştirdiler. Burası artık yahudilerin yerleşim merkezi haline gelmişti" diye yazmaktadır.
 

Hayber'den sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Vadi'l-Kurâ'ya yöneldi. Ama savaşmak istemiyordu. Ama yahudiler önceden savaşa hazırlanmış olduklarından hemen ok atmaya başladılar. Kölesi Müdğam (ra) Hz. Peygamber'in eşyasını devesinden indiriyordu ki tam o sırada bir ok gelip saplandı ve oracıkta can verdi. Tarihçiler, yahudilerin savaşa hazır beklediklerini anlatmamaktadır. Ama îmam Beyhakî açık bir şekilde şöyle demektedir:


"Yahudiler bizi ok atarak karşıladılar. Biz ise buna hazır değildik."


Bu nedenle savaş başladı ama, kısa bir çatışmadan sonra yahudiler teslim bay­rağını çektiler ve Hayber'in şartlarına uygun olarak barış yapıldı.

 
Umre
 

Hudeybiye anlaşmasında Kureyş kabilesinden, Hz. Peygamber'in Mekke'ye gele­rek ertesi yıl umre yapacağı ve üç gün orada kaldıktan sonra geri döneceği üzerin­de söz alınmıştı. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu yıl umre yapmak istedi. Hudeybiye barışına katılmış olan kişilerden kimsenin geri kalma­masını hepsinin mutlaka bu umreye katılmasını istedi. Nitekim bu arada Ölenlerin dışında herkes katılma mutluluğunu elde etti.
 

Hudeybiye anlaşmasının şartlarından biri de; müslümanların Mekke'ye gelir­ken yanlarında silah getirmemeleriydi. Bu yüzden savaş silahları Mekke'den sekiz mil ötede olan Batn-ı Bâhac'da bırakıldı ve ikiyüz süvariden oluşan bir bölük, si­lahları korumak için görevlendirildi.
 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Lebbeyk! Lebbeyk!" diyerek Ka­be'ye doğru ilerledi. Abdullah b. Revâha, Resûlullah'ın devesinin yularını eline al­mış olarak önde gidiyor ve şu şiiri okuyordu:


"Ey kâfirler! Karşıdan çekilin, Peygamber'in yolunu açın,


Bu gün Mekkeye girişimize engel olursanız boynunuzu vururuz.


Kelleyi bedenden ayıran bir vuruşla vururuz.


Dostun gönlünden, dost hatıralarım silip süpüren vuruşla vururuz."


Sahabe'den büyük bir kalabalık, Hz. Peygamberle birlikteydi. Yılların birik­miş, derin özlemini ve dinin farzım büyük bir heyecanla yerine getiriyorlardı. Mekkeliler, Medine'nin havasının, suyunun muhacir müslümanlan zayıflattığım düşünüyorlardı. O yüzden Hz. Peygamber, tavafın ilk üç şavtında koşuyormuşca-sına yürümelerini emretti. Arapçada buna "remi" denir. Nitekim bugüne kadar o sünnet devam etmektedir.
 

Mekkeliler her ne kadar çaresiz kalarak umreye izin vermişseler de gözleri bu manzarayı görmeye katlanamadığı için Kureyş'in çoğunluğu şehri boşaltarak dağ­lara gitti. Üç gün sonra Hz. Ali'nin (ra) yanına gelerek, şartın gerçekleştiğini ve za­manın dolduğunu hatırlatıp: "Muhammed'e Mekke'den çıkması gerektiğini söyle" dediler. Hz. Ali (ra) Hz. Peygamber'e durumu bildirince, Hz. Peygamber hemen harekete geçti ve Mekke'den ayrıldı. Mekke'den ayrılırken daha önce Mekke'de kalmış olan Hamza'nın (ra) küçük kızı Ümâme: "Amca! Amca!" diyerek koşup Hz. Peygamberdin yanına geldi. Hz. Ali, onu elleriyle yukarı kaldırıp kucağına aldı. Ama Cafer (ra) -Hz. Ali'nin kardeşi- ve Zeyd b. Harise (ra) Ümâme'nin kendileri­ne verilmesini, buna daha fazla haklan olduğunu iddia ettiler. Cafer (ra): "Bu, am­camın kızıdır" diyordu. Zeyd ise: "Hamza, benim din kardeşimdi, bu bağdan do­layı o yeğenim olur" diyordu. Hz. Ali ise, Aynı zamanda kendisinin kızkardeşi me­sabesinde olduğunu ve önce kendisinin kucağına geldiğini iddia ediyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hepsinin iddiasını eşit derecede görerek Ümâme'yi teyzesi Esmâ'nın kucağına verdi. Esma, Ümâme'nin halasıydı. Sonra: "Hala anne gibi olur" diye buyurdu.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna