Hz. Muhammed'in Soyu hangi peygambere dayanmaktadır? İşte Doğumu ve Süt Çocukluğu Dönemi
Ana Sayfa »Dini Bilgiler » Siyer » Hz. Muhammed'in Soyu hangi peygambere dayanmaktadır? İşte Doğumu ve Süt Çocukluğu Dönemi

Hz. Muhammed'in Soyu hangi peygambere dayanmaktadır? İşte Doğumu ve Süt Çocukluğu Dönemi

   

Hz. Muhammed'in Soyu hangi peygambere dayanmaktadır? İşte Doğumu ve Süt Çocukluğu Dönemi

HZ. Muhammed'in soyu hangi peygambere dayanmaktadır? HZ. Muhammed'in soyu hangi peygambere dayanır? İşte HZ. Muhammed'in Soyu ve Ailesi ile HZ. Muhammed'in Doğumu, Süt çocukluğu dönemi hakkında tüm detaylar...

Hz. Muhammed'in  soyu Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail'in  soyundan gelmektedir. Hz. İsmail  annesi Hâcer  ile  birlikte Mekke'ye  yerleştikten bir müddet sonra civarda  bulunan ve Kâhtaniler'in kolu  olan  Cürhüm  kabilesinden  bir  kızla  evlendi. Bu  evlilik Râsulüllah"ın kıyamete  kadar  devam  edecek  olan neseplerinin temeli  de atılmış  oldu.

Nitekim Râsulüllah, Hz. İsmail'in  neslinden  geldiğini  şöyle  bildirir: “Allah Teala, İsmail Oğullarından Kinane Oğullarını, Kinane Oğullarından da Kureyş'i, Kureyş'ten de Benî Haşîm'i, Benî Haşîm'den de beni seçti.” Râsulüllah"ın nesebi Hz. İsmail"e dayandığı  noktasından herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak Hz. İsmail'in  vefatından  (kaçıncı kuşak  torunu  olduğunu  kesin  bilemediğimiz) Adnan"a  kadar  yaşayan ailesi hakkında sıhhatli ve kuvvetli  bilgiler bulunmamaktadır. Neseb alimleri ve tarihçiler Hz. İsmail  ile Adnan arasında kaç nesil  veya  kaç ata geçtiği konusunda  araştırmalar yaparak  farklı sayılar elde  etmişlerdir. Onlardan İsmail ve Adnan arasında kırk, otuz, yirmi, onbeş, ondört, yedi ve dört atanın olduğunu söyleyenler  olsa da  Hafız İbn kesîr"in de  belirttiği  gibi bu  ikisi  arasında kaç ata geçtiği  konusunda en revaçta  olanı kırk tane atanın  geçtiği bilgisidir.

Ancak meşhur tarihçi Urve b. Zübeyr"in “Adnan ile İsmail arasında kimlerin geçtiğini bilen kimseye rastlamadık.” şeklinde belirttiği gibi  bu ikisi arasında geçen kişiler hakkında kesin bilgilere vakıf da  değiliz. Aynı Şekilde Müellif İbnü"l-Esîr"de  bu  konuda: “Adnan ile  Osman Arasında kimisi dört baba  zikrederken kimisi kırk  baba  zikreder. Onların  isimlerindeki  ayrılık  ise sayılarındaki ihtilaftan daha  çoktur. Durum  böyle  olunca  bu  konuya hiç  girmedim. Bazıları da  bu  konuda  hadis ileri  sürerler  ancak  bunlar  sahih  değildir. diyerek  bu  konuya  son  noktayı  koymuştur. O halde şunu bilmek lazım  ki zikredilen  rakamlar ve isimler  neseb  alimleri ile tarihçilerin geçmişe  yönelik  kesin netice  vermeyen  farazi çalışmalarının ürünüdür bu  konuda  sağlam  bilgiler  bulunmamaktadır.
 

Allah Resûlü'nün soyu şöyledir: (Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalib).
 

1- Abdullah.

2- Abdülmuttalib (Şeybetü'1-Hamd diye de çağırılır),

3- Hâşim,

4- Abdi Menâf (Asıl ismi Muğîre'dir),

5- Kusay (Zeyd diye de isimlendirilir),

6- Kilab,

7- Mürre,

8- Kâ'b.

9- Lüey,

10- Galib,

11- Fihr,

12- Mâlik,

13- Nadr,

14- Kinane,

15- Huzeyme,

16- Müdrike,

17- Ilyâs

18- Mudar,

19- Nizar,

20- Ma'ad,

21- Adnan.
 

Resûlullah (s.a.v.)'ın neseb-i şerifinden bu kadan üzerinde itti­fak vardır. Ama bundan yukarısında ihtilâf edilmiştir. Aynı zaman­da güvenilir de değildir. Ancak Adnan'ın, ibrahim Halllullah'ın oğ­lu ismail peygamberin torunlarından olduğunda ve Cenâb-ı Allah'­ın, Hz. Muhammed (s.a.v.)'i kabilelerin en temizinden, batınların (Oba, kabilenin kolu) en faziletlisinden, sulblerin (nesillerin) en pâ-kinden seçm-4 ulduğunda ihtilâf yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in soyuna câhiliyye kirlerinden hiçbir şey bulaşmamıştır.
 

Müslim, sahih bir senedle Resûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurdu­ğunu nakleder: Yüce Allah,  İsmail'in oğullarından Kinâne'yi,  nâne'den Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşimoğullarını, Hâşimoğullarından beni süzüp çıkardı.
 

Resûlullah (s.a.v.)'m doğumu «Fil yılı»nda olmuştu. Yâni Ebre-he el-Eşrem'in Mekke'ye yürüyüp, Kâbe-i Şerîf'i yıkmaya uğraştığı yıl. Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'inde açıkladığı apaçık bir muci­ze ile onu, bunu yapmaktan menetmişti. Benimsenen görüşe göre, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in doğumu, Rebiülevvel ayının on ikinci ge­cesi pazartesi günü olmuştur.
 

Resûlullah (s.a.v.) yetim olarak doğmuştu. Annesi, ona henüz iki aylık hâmile iken babası Abdullah vefat etmişti. Bu yüzden do­ğumdan itibaren dedesi Abdülmuttalib onu kendi himayesine al­mıştı. Dedesi onu o zamanki Arap âdetine göre Benî Sa'd bin Be­kir kabilesinden Halime binti Ebî Züeyb adında bir kadına süt em­zirmeye verdi.
 

Siyret nakilcileri, o yıl Benî Sa'd yurdunun kıtlığa mâruz kal­dığı, oradaki hayvanların sütlerinin çekilmiş olduğu, otların kuru­duğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.), Halime'-nin evine gelir gelmez, onun kucağına konar konmaz çadırın et­rafı tekrar yeşilliklerle doldu. Halime'nin koyunları otlaktan, karın­lan tok, memeleri sütle dolu olarak dönmeye başladılar.
 

Hz. Muhammed (s.a.v.), Sa'd oğulları yurdunda bulunduğu sı­rada, Müslim'in de rivayet etmiş olduğu «Göğsünün yarılması : Şakku's-Sa'd» olayı meydana geldi. Bu olaydan sonra, Hz. Muham­med, beş yaşını tamamlamış olarak annesine geri verildi.
 

Hz. Muhammed (s.a.v.) altı yaşında iken annesi Hz. Âmine ve­fat etti. Bundan sonra, dedesi Abdülmuttalib'in vefatına kadar, onun himayesinde kaldı. Sekiz yaşını doldurmuş iken, o da vefat edin­ce, bu sefer amcası Ebû Tâlib'in himayesinde kaldı.
 

İbretler Ve Öğütler
 
Resûlullah (s.a.v.)'m siyretinin bu bölümünden aşağıda özetle­yeceğimiz Önemli öğütler ve prensipler elde edilir:
 

1- Resûlullah (s.a.v.)'m şerefli soyunu açıkladığımız bölüm­de; Allahü Teâlâ'nm Arapları diğer insanlara üstün kıldığına, Ku-reyş kabilesini de diğer kabilelere göre daha faziletli kıldığına açıkça ibaret vardır. Okuyucu, bu işareti, Müslim'den rivayet ettiğimiz hadiste açıkça bulur. Aynı mânâda diğer birçok hadîsler de bulun­maktadır. Tirmizİ'nin rivayet ettiği şu hadîs bunlardan biridir: Re-sûlullah (bir gün) minbere çıktı ve: «Ben kimim?» diye buyurdu. Ashab: «Sen Allah'ın peygamberisin, sana selâm olsun!» dediler. Resûl-i Ekrem de: «Ben Abdullah bin Abdülmuttalib'in oğlu Muham-med'im! Allah mahlûkatı yarattı ve beni onların en hayırlılarının içinde kıldı. Sonra onları (Arap ve Arap olmayanlar Acem diye) iki fırkaya ayırdı ve beni onların en hayırlı fırkaları (Araplar) içinde kıldı. Sonra onları kabilelere ayırdı ve beni en hayırlı kabileleri (Kureyşî içinde kıldı. Sonra onları ailelere ayırdı ve beni aile ola­rak onların en hayırlısı, (şahıs) olarak da onların en hayırlısı kıl­dı» buyurdu.      
                                                                        

Dikkat!.. Resûlullah'm aralarında zuhur ettiği kavmi ve içinde doğduğu kabileyi sevmek, Resûlullah'ı sevmenin gereğidir. Bu sev­gi fert ve cins yönünden değil, aksine mücerred hakikat yönün-dendir. Çünkü, o hakikî Kureyş araplığı, şübhesiz ki Resûlullah'm onlara intisabıyla şeref kazanmıştır.
 

Bazan Araplardan veya Kureyşlilerden bir kimsenin Allah Az-ze ve Celle'nin yolundan sapması ve Allah'ın kendi kulları için seç­tiği İslâmiyet şerefinden aşağıya düşmesi bu sevgiye ters düşmez... Çünkü bu inhiraf Resûlullah ile o kişi arasındaki nisbeti ve bağlan­tıyı kaldırmış olur.
 

2- Resûlullah (s.a.v.)'ın yetim olarak dünyaya gelmesi, son­ra çok uzun bir zaman geçmeden yine dedesini kaybetmesi, ayrıca hayatının çocukluk dönemini baba terbiyesinden ve gözetiminden uzak, anne sevgisi ve şefkatinden mahrum bir şekilde geçirmesi te­sadüf kabilinden birşey değildir.
 

Gerçekten, Allah (c.c.î peygamberine birtakım büyük hikmet­lere binâen bu tür bir yetişmeyi' uygun gördü. Belki de o hikmet­lerin en önemlilerinden biri, bozguncular için, kalblere şübhe bı­rakmaya ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gençliğinden beri çağırdığı risâlet ve da'vetinin ilk bilgilerini babasının ve dedesinin yol göster­mesi ve yönlendirmesi ile almış olduğunu söylemelerine fırsat ver­memektir. Bu niçin olmasın? Çünkü Hz. Peygamber'in dedesi Ab-dülmuttalib kavminin başkanı idi. Bundan dolayı da, Kabe hizmet­lerinden olan «Rifade ve Sikaye»[4]de ona aittir. Bir dedenin torunu' veya bir babanın kendi oğlunu bu geleneğe göre büyütmesi ve eğit­mesi tabii bir şeydir.
 

îlâhî hikmet, bozguncular için, bu tür bir şübheye fırsat ver­medi. Buna göre de Yüce Allah, Resulünü, çocukluk döneminden beri, anne-baba ve dede terbiyesinden uzak bir şekilde yetiştirdi. ResûluUah'ın çocukluk dönemini, tüm ailesinden uzakta, Sa'd Oğul­ları yurdunda geçirmesini yine ilâhi kader istemişti. Dedesi vefat edip, hicretten üç yıi öncesine kadar hayatta kalan amcası Ebû Tâlib'in vesayetine geçmesi ve Ebû Tâltb'in de müslümanhğı kabul etmemesi ilâhi kaderin bir başka yönüdür. Hz. Muhammed'in da'-vetlnde, amcasının rolü olduğu; mes'elenin, bir kabile veya aile, ya da başkanlık ve makam mes'elesi olduğu zannını vermesin diye, böyle olmuştur..
 

Yine ilâhî kader, Hz. Peygamber'in yetim olarak büyümesini; şımarıklığına engel olacak baba otoritesinden ve refah seviyesini arttıracak maldan uzak kalarak yalnızca ilâhî yardımın onun işle­rini üstlenmesini murad etti ki, nefsi onu mal ve makama meylet­tirmesin; başkanlık ve liderlik arzusu ile etkilenmesin. Böyle olma­saydı, nübüvvetin kudsıyeu, halkın nazarında, dünya sevgisi ile bir­birine karışırdı. Hattâ insanlar, Hz. Peygamber in, mal ve makama ulaşmak için peygamberlik yaptığını zannedebilirlerdi.
 

3- Siyerciler, Halime'nin otlaklarının kuruduktan sonra yeni­den yeşermesini, yaşlı ve düşkün develerin memeleri kuruyup, süt­leri çekilmiş iken, yeniden memelerine süt gelmesini ittifakla rivayet ederler. Bu olaylar, onun diğer çocuklar gibi küçük bir çocuk ol­duğu zaman dahi, yüce Rabbinin katındaki derecesinin yüksekli­ğine, şanının yüceliğine işaret ediyor. Allah'ın ona ikramının en barizi onu emzirme şerefine nail olan Halime'nin evinin, bolluk ve berekete gark olmasıdır. Bunda ne garabet, ne de şaşılacak bir du­rum vardır. Buna göre şeriatımız îslâmiyet, bize yağmur yağmadı­ğı vakit, duamıza Allah'ın icabet edeceğini umarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ehl-i beytinden ve halktan sâlih kişilerin bereketiyle yağ­mur duasına çıkmamızı  öğretmiştir*   Hz.   Muhammed (s.a.v.), Halime'nin kucağına oturmuş ve göğsüne yapışmış süt emen bir çocuk iken, o zaman, o yer Resûlullah ile nasıl şereflenmişti? Gerçek­ten, Resûlullah'm etrafındaki kurak arazinin yeşermesine sebeb olması, yeryüzü kaynaklarının ve gökyüzü damlacıklarının sebeb olmasından daha orijinal olduğunu, söylemek yerinde olur. Madem ki herşey Allah'ın elindedir ve bütün sebeblerin yaratıcısı O'dur. Ve yine Yüce Allah, Kitab'ında, gayet açık bir şekilde: -Biz seni âlemlere rahmet olasın diye gönderdik» buyurmaktadır. Öyle ise; O'nun lütuf ve bereket sebeblerinin başında gelmesi çok tabiîdir ve normaldir.
 

4- Resûlullah, Sa'd oğulları obasında bulunduğu sırada, vu-kubulan göğsünün yarılması hâdisesi, peygamberlik •irhasat»ından ve Allahü Teâlâ'nm onu yüce bir göreve seçmesinin işaretlerin­den sayılır. Bu hâdise, sahih tariklerle ve sahâbe-i kiramın birço­ğundan rivayet edilmiştir. Müslim'in kendi sahihinde, rivayet etti­ği şu aşağıdaki hadîsin senedinde sahâbe-i kiramdan Enes bin Mâ­lik bulunmaktadır: «Resûlullah (s.a.v.) çocuklarla oynarken, Cibril ona geldi, onu aldı yere yatırdı ve kalbini, yardı. Kalbi dışarı çıkar­dı. Sonra kalbden bir kah pıhtısı çıkardı. Peygambere hitaben: Bu, şeytanın senden olan nasibidir, diye gösterdi. Sonra kalbi altundan bir tas içinde zemzem suyu ile yıkadı. Sonra kalbi kapadı. Daha honra onu kendi yerine iade etti. Bu sırada, çocuklar koşarak süt-annesinp geldiler vg Muhammed olduruldu, dediler. O, rengi soluk bir haldeydi.
 

Bu hâdisenin hikmeti - Allah daha iyi b'lir Resûlullah'ın vü­cudunda bulunan şer guddesinin kökünü kazımak değildir. Çünkü şerrin kaynağı vücuttaki bir gudde (bez) veya vücudun bazı böl­gelerindeki bir kan pıhtısı olsaydı, elbette, şerli bir kişinin cerrahî b:r ameliyatla hayırlı bir kişi olması mümkün olurdu. Fakat Öyle gözüküyor ki; asıl hikmet, Resûlullah'ın durumunu bildirmek, onu çocukluğundan beri vahiy ve günahsızlık (ismet) için hazırlamak­tır. Ki bu durum, halkın ona iman etmesine ve onun risaletini tas­dik etmesine daha uygun düşer. Bu duruma göre o ameliyat, manevî temlizlik ameliyesidir. Fakat o ameliyatta, halkın gözlerinin önünde ilâhi bir ilân olsun diye, maddî ve duyularla idrâk edilen bu şekil kullanıldı. Bu hâdisenin hikmeti ne olursa olsun, bu hâdisenin haberi, sahih bir şekilde sabit olduğuna göre; zahir ve hakikî manâ­sından uzaklaşarak, mânâsız, yapmacık ve kafadan atma bir te'vil çıkarmak için birtakım- gayretlere girmek gereksizdir. Bunu yap­maya uğraşan kişinin, Allah'a imanının zayıflığından başka birşeye hükmetmek mümkün değildir.
 

Şunu bilmeliyiz ki, haberi kabul etmemizde'ki ölçü, sadece ri­vayetin sıhhati ve doğruluğudur. Bu da açık ıbir şekilde sabit oldu­ğuna göre artık kabul etmekten başka çare yoktur. Onu anlamak için de, eldeki ölçümüz, o vakit Arap dilinin anlamları ve kuralla­rıdır. Sözde asıl olan hakikattir. Eğer her araştırmacı ve okuyucu­nun, sözü gerçek mânâsından çıkarıp, hoşuna gidenleri seçmek için çeşitli mecazî mânâlara çevirmesi caiz olsaydı; elbette, dilin kıyme­ti gider, mânâları kaybolur, insanlarda uyandırdığı mânâlar da ter­sine dönerdi.
 

Sonra te'vil aramak ve hakikati inkâra yeltenmek de nedir? » Ama bu, ancak Allah'a iman zayıflığından ileri gelir, ikinci ola­rak da, Resûlullah'm nübüvvetine, onun risâletinln   doğruluğuna olan iman zayıflığından kaynaklanır. Yoksa, hikmeti ve sebebi bi­linsin bilinmesin, nakli sıhhatli olan şeylere inanmak çok kolaydır.

Benzer Konular

canlı kuran oku kuran dinle kuran izle
mekke kabe canlı yayın izle
büyük islam ilmihali
hadisi şerif
yemek tarifleri
en güzel oyunlar, oyun oyna